<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sufizm.gen.tr -Düşünebilen Beyinlere. &#187; tefekkür</title>
	<atom:link href="http://www.sufizm.gen.tr/tag/tefekkur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sufizm.gen.tr</link>
	<description>sufizm, islam ve bilim.. sadece gerçeği arayanlara..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Yemin Olsun İkiz Kardeşine ki; Sen Resullerdensin!&#8230; (5)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin-5/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin-5/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 22:30:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Yansımalarda Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[yasin suresi]]></category>
		<category><![CDATA[yasin tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1129</guid>
		<description><![CDATA[(Yasin Suresi “özde anlama” çalışması… Bu çalışma ne bir tefsir, ne bir te’vil, ne de bir ayet yorumudur. “Kur’an’ı sana inzal olur gibi oku”, uyarısı; “Kur’an İnsanın İkiz Kardeşi” Nebevi Gerçeği çerçevesinde sadece bir yaklaşım denemesidir.) 37-) GECE DE ONLAR İÇİN BİR İŞARETTİR! ONDAN GÜNDÜZÜ (IŞIĞI) ÇEKERİZ DE HEMEN ONLAR KARANLIK İÇİNDE KALIRLAR. Bu ayetten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><span style="color: #0000ff;"> </span></p>
<div id="attachment_798" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-798" title="Mehmet Doğramacı" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/MD-150x150.jpg" alt="Mehmet Doğramacı" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Mehmet Doğramacı</p></div>
<p><span style="color: #0000ff;">(Yasin Suresi “özde anlama” çalışması… Bu çalışma ne bir  						tefsir, ne bir te’vil, ne de bir ayet yorumudur. <em> “Kur’an’ı sana inzal olur gibi oku”,</em> uyarısı; <em> “Kur’an İnsanın İkiz Kardeşi”</em> Nebevi Gerçeği  						çerçevesinde sadece bir yaklaşım denemesidir.)</span></p>
<p><strong> <span style="color: #ff0000;">37-)</span></strong><span style="color: #ff0000;"><strong> </strong><strong> GECE DE ONLAR İÇİN BİR İŞARETTİR! ONDAN GÜNDÜZÜ </strong> (IŞIĞI)<strong> ÇEKERİZ DE HEMEN ONLAR KARANLIK İÇİNDE KALIRLAR.</strong></span></p>
<p>Bu  						ayetten itibaren ÇİFTER anlatımlar görüyoruz. Yani  						ÇİFTLERİN YARATILMASI diye önceki ayette işaret olunan  						açığa çıkışa ilişkin misaller geliyor önümüze geceye-  						gündüze, güneşe- aya ait tasvirlerle.</p>
<p>Çiftler kavramının YARATMA kelimesi ile gelişi; bize  						göre İNSANIN KENDİ HAKİKATİNE dair derin bir uyarı!&#8230;  						Bunun açıklamasını konu sonuna bırakıp gece- gündüz  						kavramlarını tahlil edelim.</p>
<p>Gece; bilinen anlamından daha özde düşünülürse insanın  						Düşünce Boyutu, gündüz düşüncelerin suretlere bürünerek  						açığa çıktığı Fiiller Boyutudur. Gece; salt, açığa  						çıkmamış Esma Manaları; gündüz suretlerle kendini  						gösteren Ef’al Alemi.<span id="more-1129"></span></p>
<p>Bu  						ikisinin birbirini kovalaması ve takip etmesi;  						düşüncelerimizin fiillerimizi, fiillerimizin  						düşüncelerimizi sürekli biçimde besleyerek bir dönüşümün  						hayatımızı inşa ettiğini işaret ediyor. Bir başka  						deyişle; içinde yer aldığınız ortam; dış dünya;  sizin  						iç dünyanıza; iç dünyanız sizin dış dünyanıza tesir  						ederek yaşam oluşmakta ve sürmektedir. Bu nedenle; güzel  						düşünmek, olumlu bakmak, temiz niyetler beslemek ne  						kadar önemli ise; yaşam alanını temiz insanlar ve güzel  						mekânlardan seçmek de en az o kadar önemlidir.</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin <em>“Güzel gören  						güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır”</em> sözü dışla için birbirine tesirinin beliğ bir  						ifadesidir. <em>“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu  						söyleyeyim”</em> vecizesi dış alemin içimize etkisini  						çarpıcı biçimde belirlerken; <em>“Kardeş sen düşünceden  						ibaretsin, gül düşünür gül olursun, diken düşünür diken  						olursun”</em> (Mevlana) ifadesi de düşünce boyutumuzun  						hayatımızı inşada ana mihver olduğunun işaretidir.  						Aslında bu ayetten alınacak asıl ibret de bizce budur.</p>
<p>Şöyle ki; ayetteki vurucu ifade “Gündüzün gecenin  						içinden çekilip alınması” “Gecenin bir işaret oluşu”… O  						halde çözümlemede esas yaklaşım noktamız gündüzden  						ziyade gece olacak.</p>
<p>Aslolanın “Allah a’madadır” gerçeğince geceden de öte  						karanlık olduğunu biliyoruz. Gündüz ve gündüzün temel  						dinamiği ışık ise; geçici- fani bir durumdur!&#8230; Uzayın  						karanlık oluşu; ışığın sanal bir oyundan öte olmayışı da  						bunun delili. Ehlinin son sohbetlerinden birinde  						“Dışarıda ışık yoktur. Mekân ve zaman da yoktur. Bunlar  						beyinde oluşur” mealindeki ifadesi de realiteyi bir  						başka noktadan okumayı ima ediyor sanki.</p>
<p>Gündüz, yani suretlerin göründüğü âlem ve onları  						gösteren ışık oyunu; asıl gerçeğin yanında sadece vehmî  						bir durumdur ki; sinema perdesine yansıyan sahneler  						kadar geçici ve bir o kadar asıldan uzaktır.</p>
<p>Geceden gündüzün; ışığın çekilip alınması ve karanlığa  						gömülmek ne demek? İlk planda bu tasvir ürkütücü bir  						olumsuzluk hissi veriyor olsa da bir müjde, bir yeni  						açılım, bir yeni seyir ufku aslında. Nasıl mı?&#8230;</p>
<p>Yasin Suresine girerken bu surenin İNSAN yani  						HALİFETULLAH olgusunun bizde nasıl ve ne şekilde  						açılacağını anlattığını ifade etmiş; bunun oluşumunda  						KUR’AN’IN İKİZ KARDEŞİMİZ oluşunu fark etmekle olayın  						başladığını, ŞEHRİN ÖTE YANINDAN GELEN ADAM diye tasvir  						olunan misalde işaret edilen sıralı yaşam süreçleri ile  						bu idrakin geliştiğini vurgulamıştık. İşte o açılım  						sürecinin önemli bir aşaması da bizden gündüz ışığının  						çekilip karanlığa gömülmemizdir!</p>
<p>Az  						daha mı açalım?..</p>
<p>Bu  						süreç kendine açılmadan evvel bütün yaşamı, bütün  						değerlendirmeleri, bütün düşünceleri, bütün hareketleri  						gündüze; yani DIŞSAL ALEME göre olan kişi; ciddi bir  						dönüşümle İÇSEL ALEMine dönmekte yada  						dön-dü-rül-mek-te-dir!&#8230; O güne değin değerlendirmeleri  						KALABALIKLARA GÖRE olan insan; bundan böyle kendi  						sorgulama süreçlerine açılmaktadır. Bir anlamda topluma,  						çevreye, yakınlara, genel- geçer kabul ve değerlere göre  						bakış açısından sıyrılmakta; ALLAH’A GÖRE değerlendirme  						ve tefekkürlere girişmekte, <em>“İnsan gibi düşünülen  						Tanrı sanısından; Allah gibi düşünen insan anlayışı”</em>na  						geçmektedir. Bu süreç karanlığa, yani suretsizliğe, yani  						düşünce evrenine açılma sürecidir.</p>
<p>Gecenin Allah işareti olarak zikredilmesi ise insanın  						hakikati ile yüzleşmesinin gece diye betimlenen  						düşünceye-sorgulamaya dayalı ilme yönelişle  						gerçekleşeceğinin ifadesi. Kısaca, özüne dönen kimse  						için dışarının sanal ışıltılarıyla oyun ve oyalanma  						dönemi bitmiş; aslolan karanlığa; a’maiyete, kalbe dönüş  						başlamıştır.</p>
<p>Bu  						dönüşle bakalım daha neler fark edilir?</p>
<p><span style="color: #ff0000;">38-39-40) GÜNEŞ DE KENDİ YÖRÜNGESİNDE AKAR GİDER! AZÎZ,  						ALÎM`İN TAKDİRİDİR BU! AY`A GELİNCE, ONA KONAK YERLERİ  						TAKDİR ETTİK&#8230; NİHAYET KADİM URCUN (KURUYUP İNCELEN  						ESKİ HURMA DALI) GİBİ GÖRÜLÜR. NE GÜNEŞ, AY`A YETİŞİR;  						NE DE GECE GÜNDÜZÜ GEÇER! HER BİRİ AYRI YÖRÜNGEDE  						YÜZERLER.</span></p>
<p>Bu  						defa güneş ve aya dair seyirleri okuyoruz. “Güneş aklı,  						ay duyguyu temsil eder” dense de, “yakıcı gerçeği”  						güneş, o “gerçeğin vehmi yansıması”nı ay temsil eder.</p>
<p>Bir anlamda güneş “asıl ben”, ay “gölge benlik”tir.  						Güneş; “yaşam enerjisi”; ay; insanda çeşitli “çekim  						etkileri ile duygusal haller yaşatan ayna”dır.</p>
<p>İnsanın Yasin Suresine konu olan süreçte fark edeceği  						şey güneşin yada ayın üstünlüğü değil; bu ikisiyle  						kendinde neler oluştuğu, nasıl bir sistem işlediğidir. O  						nedenle; güneş; kendi yörüngesinde akmakta olan birimsel  						aklı, ay; çeşitli evrelerden geçerek kişinin bilinç  						denizinde med- cezir oluşumlarını tetikleyen, duygusal  						çalkantılar oluşturan nefsaniyete dönük beşeri yanı  						temsil eder.</p>
<p>Güneşin Aziz ve Alim’in takdiri ile kendi yörüngesinde  						akması; akla-ilme- gerçeğe dönük değerlendirmelerin AZİZ  						esması ile tetiklenen baskılama- zorlama- fitne- imtihan  						süreçleri ile geliştiğinin işareti. AZİZ den hemen sonra  						ALİYM esmaının gelişi; her sınav ve egoya dönük  						baskılama evresinin insanda İLMİ BİR GERÇEĞİ su yüzüne  						çıkararak hakikat güneşiyle ayan beyan yüzleşmesinin  						temsili.</p>
<p>Güneşi birimsel akıl olarak ele aldığımızda; insanın  						kendine yöneldiği bu süreçte birimsel aklın her şeyi  						kapsamadığı, sınırsız- sonsuzu çözmede yetersiz kaldığı;  						belli bir yörüngeye mahkûm olduğu fark edilir diye de  						düşünebiliriz. Hakikaten insan bu aşamalarda kendi  						aklının da ötesinde ve üstünde akıllar, üst bilinçler  						olduğunu görmekte, ister gönüllü ister mecburen olsun  						kendi acziyetini kavramaktadır.</p>
<p>…</p>
<p>Ayın çeşitli menziller, konak yerleri geçerek eski- kuru  						hurma dalına dönüşmesi ise; vehmî benliğin çeşitli seyir  						ve idrak yolculuklarından sonra kendi varlığının aslında  						hiç var olmadığını, faniliğini fark edişi diye anlamak  						mümkün.</p>
<p>Güneşin yörüngesi ve müstekar kelimesinden mülhem  						istikrarı olmasına karşın ayın menzilleri olması ve  						halden hale geçişi; hakikatin, özbene ait açılımın  						istikrarla devamlılık gösterdiğini; ama gölge benliğin  						aşama aşama eridiğini fısıldamaktadır.</p>
<p>Tasavvufi hayat bir tanıma göre; vehmi benliğin tükeniş  						evresidir. İşte ayın kuru hurma dalına dönüşmesi diye  						mecazen anlatılan; beşeri duygu ve değerlerin tükenişi,  						gerçekle yüzleştikçe hepsinin birer birer boşa  						çıkmasıdır!</p>
<p>Ne  						güneşin aya ne de ayın güneşe yetişememesi, gündüzün  						geceyi gecenin gündüzü geçememesi, her birinin belli bir  						yörüngede akması ise; güneş- ay, gece- gündüz ikili  						sistemi ile açıklanan oluşumu fark eden insanın gerek  						içsel ve gerekse dışa dönük yaşam anlayışında belli bir  						kudretle ayağa kalkışıdır.</p>
<p>Bu  						hitap, adeta farkındalığa ermiş insandan çıkmaktadır.  						Adeta o insan duyguları ve aklına güçlü bir eminlikle  						şöyle demektedir:</p>
<p><em> “Her ikinizin de yeri bende bellidir. Hiçbirinizi öne  						geçirmiyorum. Aklımı da duygumu da yerli yerince  						kullanacak ve değerlendireceğim!&#8230; Ben ne DUYGUSALım ne  						de çok AKILCI…Gündüzün geceye müdahalesine; yani dışsal  						dünyanın içsel alemime nüfuz edip beni etki altına  						almasına izin vermiyorum. Düşüncemi ben inşa ederim!&#8230;  						Düşüncelerimle dış dünyamı yanlı ve bireysel  						değerlendirmeye de izin vermiyorum… Evren ve dünya  						sadece benden ibaret değil. O halde her şeyi yerli  						yerince görecek ve hakkınca değerlendireceğim. Yani  						HAKKIN HAKKINI BÜRÜNDÜĞÜ SURETE GÖRE VERECEĞİM.”</em></p>
<p>***</p>
<p>Çiftler kavramının YARATMA kelimesi ile gelişi; bize  						göre İNSANIN KENDİ HAKİKATİNE dair derin bir uyarıdır  						demiştik en başta konuya girerken.</p>
<p>HALEKA kelimesi ile gelen YARATMA; bir anlamda VAR  						OLMAYANI VAR GÖSTERME demektir. CEALE kelimesi ile gelen  						OLUŞTURMA ise asıl hakikate dikkat çeker.</p>
<p>( 						<a href="http://okyanusum.com/yollarkalbecikarken4.html"> http://okyanusum.com/yollarkalbecikarken4.html</a> )</p>
<p>Kur’an HALİFE kavramını CEALE ile kullanırken; İnsana-  						beşere, dünyaya dair anlatımlar HALEKA ile gelir… Bundan  						şimdilik kısaca anlamamız gereken; Haleka kelimesi ile  						geçen işaretlerde boğulmamak, geri çekilip, tepeden  						bakarak, arka planı görmektir. Gündüz ve geceye, ikisine  						de ayrı ayrı varlık atfederek bakan anlayışın ne derece  						kör olduğu; dünyanın dışından bakıldığında bu ikisinin  						de geçici oluşumlar olduğunun görülmesi ile fark edilir.</p>
<p>O  						nedenle Haleka kelimesi ile gelen Çiftli anlatımlarda  						çiftlerden her birine takılarak değerlendirme yapmak  						değil; daha üstten, daha tepeden bakışla o çiftin  						işleyişinde saklı Teki görmektir hüner!..</p>
<p>Çiftli anlatımlardan sonra insana halife oluşunu  						hatırlatan bir diğer işareti okuyalım şimdi.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">41-42-43-44) BİZİM ONLARIN ZÜRRİYETLERİNİ O DOPDOLU  						GEMİLERDE YÜKLENİP TAŞIMAMIZ DA ONLAR İÇİN BİR  						İŞARETTİR! ONLAR İÇİN ONUN MİSLİ, BİNECEKLERİ ŞEYLERİ  						YARATMIŞ OLMAMIZ! EĞER DİLESEK ONLARI SUDA BOĞARIZ DA,  						NE İMDATLARINA YETİŞEN OLUR VE NE DE KURTARILIRLAR!  						ANCAK BİZDEN BİR RAHMET OLARAK VE YALNIZCA BELLİ BİR  						SÜRE NASİPLENMELERİ İÇİN ÖMÜR VERMEMİZ HARİÇ.</span></p>
<p>Bu  						ayetlerde geçen gemiye iki türlü anlam verilmiş  						eserlerde. “Genetik kotlarımızın nesilden nesile  						aktarımı”. Bir de “anne rahminde ceninin korunarak  						dünyaya gelişi”. Her iki anlamda madde planında şüphesiz  						doğrudur. İnsanlık nesli genetik kodlar taşıyan DNA  						sarmalı aracılığı ile çağlara aktarılmaktadır. Gen  						sarmalları korunmuş birer gemi gibi taşır insana ait  						özellikleri. Bozulmaksızın, hasara uğramaksızın…</p>
<p>Mana ve idrak planında gemi; alem suretlerince idare  						olunan; bilinç katmanlarıdır. Her çağda her dönemde Nefs  						Mertebeleri diye de işaret olunan İDRAK KATMANLARI yani  						ALEMLER var olacaktır, kendine özgü özellik ve bakış  						açılarını korumak suretiyle.</p>
<p>Buna göre her idrak; bir idrak gemisi içinde yaşamını  						sürdürerek bilinç denizinde üzerine düşen işlevi yerine  						getirerek yol almakta!</p>
<p>Gemi kavramını Nuh (as) kıssasına bağlayarak düşünecek  						olursak; gemi diye işaret olunanın; İNSANLIK ŞUURU yani  						HALİFELİĞİNİ FARK ETMİŞ neslin, seçilmiş, süzülmüş,  						korunmuş neslin devamının sağlanması olduğunu görürüz.</p>
<p>Hz. Nuh (as) Risaletin ilk açığa çıktığı mahalli  						sembolize eder. Risaletin ilk açığa çıktığı mahal;  						çeşitli çiftleri değerlendirerek Muhammedi yaşama adım  						atmak üzere dağa; belli bir bedensel bilince yerleşmiş,  						oradan hayatiyetini sürdürmüştür.</p>
<p>Binilecek geminin yaratılması; mevcut bedenlerimiz ve  						onlarda hakim olan bilinçlerimizdir bir bakışa göre.  						Binilecek gemileri insan karakterlerinin tâbi olduğu  						BURÇLAR diye de okumamız mümkün.</p>
<p>İnsanlığını fark edecek olanlar, belli idrak grupları  						içinde taşınmaktadırlar. Said neslinin Şaki neslinin  						kendi genleri ve kendi alem suretleri ile devamı el’an  						yürürlüktedir. Her idrak grubu gemisinde taşınacaktır  						belli bir süre. Sonra ömür denen süreç tükenecek ve her  						birim asıl gerçekle yüzleşecektir, mazerete, özre,  						bahaneye yer olmaksızın.</p>
<p>Muhammedi İdrak- Halifelik Şuuru- İnsanlık; Kulluk Şuuru  						da onun temsilcileri eliyle korunmuş ve aktarılmıştır.  						Kısacası; gemiler içinde taşınıyor olmak başlı başına  						bir lütuftur değerlendirebilene.</p>
<p>Tasavvufi Hakikate Yönelmek; kaptanı Muhammedi Zatlar  						olan Hilafet Gemisinde yerini almaktır,  						değerlendirebilene!&#8230;</p>
<p>…</p>
<p>Gemiler içinde zürriyetlerin aktarımı olayı, Yasinin  						buraya kadar hitaplarında açıklandığı şekilde hakikatle  						yüzleşen insana bir şey daha söylemektedir:</p>
<p><em> Yaşamına ve düşüncelerine dikkat et! El’an yaşadıkların  						da düşündüklerin de gemiye yükleniyor, bir gün karşına  						çıkmak üzere seriül hisab ve zül intikam kaydına  						giriyor. Ve aynı zamanda senden üreyecek neslin; yani  						bundan sonraki fiil ve idraklerinin de mayası böylelikle  						oluşuyor!&#8230;</em></p>
<p>Bize göre bu ayetlerin can damarı da burası!</p>
<p>Her fiil ve düşüncemizin yarınımıza seriül hisab kaydı  						vermesinden çok daha mühim olan; o anlayış ve  						yaklaşımımızın tüm hayatımızı etkileyecek bir tohum, bir  						maya oluşudur!</p>
<p>Bilgisayar sürücülerine yazılanı silmek belki kolaydır.  						Temizlenebilir, format atılabilir. Ne var ki harddiske  						işlenen, muhafaza edilmekte ve tüm işleyiş sistemini her  						an etkilemektedir. Buradaki olay, “Dedesi koruk yemiş  						torunun dişi kamaşmış”, “Bir alimden bir zalim  						oluşurmuş” şeklinde dışa atılarak değerlendirilecek  						kadar basit bir olay da değildir. Her an, her halimiz;  						ana çekirdeğimize, DNA mıza, bilinç merkezimize  						işlenmektedir, sonraki anların inşasında mutlak  						yönlendirici olmak üzere! Üzerinde derin derin  						düşünülesi sarsıcı bir gerçektir bu, anlayabilene!&#8230;</p>
<p>…</p>
<p>Harddiske, ana belleğe işlenenlerin kullanımında dahi  						ilahi bir lütufa kapı aralandığı, bir rahmet olarak;  						ister yanlış ekilsin ister doğru ekilsin düşünce ve  						fiilleri dönüştürme fırsatı  yani  bir “ömür” verildiği  						ayetin son ifadelerinde öne çıkıyor. Bu insanın  						sevinçten havalara zıplamasını gerektiren büyük bir  						müjdedir…</p>
<p>O  						halde her an derunumuza inecek tarzda kodlama yapıldığı  						gerçeği fark edilmişse; her an, ne ektiğini ne ettiğini  						sorgulayacak mekanizmaları devreye alabilecek  						uyanıklıkta olmak da çok önemli bir husustur.</p>
<p>O  						nedenle sistem içinde işlevleri açıklanan ve tavsiye  						edilen TEVBE- İSTİĞFAR- TEVEKKÜL- İHSAN- İNFAK- HELALLİK  						vb mekanizmalar çok iyi değerlendirilmelidir.  						Değerlendirilmelidir ki; ileriye dönük kodlamalarda,  						ileriye dönük gemiye yüklemelerde doğru ve Hakça  						davranılmış olsun!&#8230;</p>
<p>…</p>
<p>O  						gemide çeşitli idrak tohumlarının yerini almasından  						sonra kendi içimizde yaşanacak arınmalar, saflaştırmalar  						acaba nasıl cereyan eder?&#8230;</p>
<p>Bunu da önce cehennem, sonra da cennet tasvir eden,  						gelecek ayetlerde okuyalım inşaAllah!</p>
<p align="left"><em><span style="color: #ff0000;">[ ... ] Sürecek [ ... ]</span></em></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em>Mehmet Doğramacı</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr%20Iletisim"><strong><em>dogramacimehmet@gmail.com</em></strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin-5/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yemin Olsun İkiz Kardeşine ki; Sen Resullerdensin!&#8230; (4)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin-4/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin-4/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 22:27:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Yansımalarda Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[yasin suresi]]></category>
		<category><![CDATA[yasin tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1130</guid>
		<description><![CDATA[(Yasin Suresi “özde anlama” çalışması… Bu çalışma ne bir tefsir, ne bir te’vil, ne de bir ayet yorumudur. “Kur’an’ı sana inzal olur gibi oku”, uyarısı; “Kur’an İnsanın İkiz Kardeşi” Nebevi Gerçeği çerçevesinde sadece bir yaklaşım denemesidir.) 30-) HÜSRAN ŞU KULLARA! KENDİLERİNE BİR RASÛL GELMEYE GÖRSÜN, HEP ONUN BİLDİRDİĞİYLE ALAY EDERLERDİ. “Şehrin uzak tarafından koşup gelen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_798" class="wp-caption alignleft" style="width: 154px"><img class="size-medium wp-image-798 " title="Mehmet Doğramacı" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/MD-240x300.jpg" alt="Mehmet Doğramacı" width="144" height="180" /><p class="wp-caption-text">Mehmet Doğramacı</p></div>
<p><span style="color: #0000ff;">(Yasin Suresi “özde anlama” çalışması… Bu çalışma ne bir  						tefsir, ne bir te’vil, ne de bir ayet yorumudur. <em> “Kur’an’ı sana inzal olur gibi oku”,</em> uyarısı; <em> “Kur’an İnsanın İkiz Kardeşi”</em> Nebevi Gerçeği  						çerçevesinde sadece bir yaklaşım denemesidir.)</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">30-) HÜSRAN ŞU KULLARA! KENDİLERİNE BİR RASÛL GELMEYE  						GÖRSÜN, HEP ONUN BİLDİRDİĞİYLE ALAY EDERLERDİ.</span></p>
<p><em> “Şehrin uzak tarafından koşup gelen adam</em>”ın  						açtığı sürecin benlik ve bilince ait eski binaları  						yıkacak bir açılım olduğunu 28-29. ayetlerden anlamış  						idik. 30. ayette de o sürecin nasıl ve nelere dayanarak  						başladığı anlatılıyor.</p>
<p>Şöyle ki; hüsran yıkım demektir. Hitabı hep içeriden  						okumaya gayret ettiğimiz için HÜSRAN ŞU KULLARA hitabını  						HÜSRAN BAZI TUTKULARA, ALIŞKANLIKLARA diye ele alacağız.  						Kulluk; bir yönüyle kölelik olduğu için, kölesi  						olduğumuz, kulluk ettiğimiz bazı alışkanlıklar,  						perdeler, şartlanmalar, yargılar, değerler; Rasülün  						hitabı alındıktan sonra yıkılmaya mahkum olacaklardır!..<span id="more-1130"></span></p>
<p>O yıkımın nasıl bir sebep- sonuç silsilesi içinde açığa  						çıkacağı da ayette işaret edilmiş. Rasülün hitabı ile  						“alay” söz konusu. İşte bu alay ve kınama; yıkım  						sürecinin ne yönde ilerleyeceğini gösteriyor. Biraz  						açalım…</p>
<p>“KİŞİ KINADIĞINI YAŞAMADIKÇA CAN VEREMEZ” hadisi  						hatırımızda kalsın. Risaletle bildirilen hakikat size  						açıldığı anda; geçmişte veya şimdide hor, hakir, yanlış,  						eğri gördüğünüz hallerle yüzleşme dönemine girersiniz.  						Bu bir manada sizde SERİÜL HISAB ve ZUL INTIKAM  						mekanizmalarının hız kazanması demektir. Ve en başlarda  						belirttiğimiz gibi lehinizedir, arınmanız içindir…</p>
<p>Siz Risalet bilgisi ile size gelen hakikati  						sindiremediniz ve “Olmaz, olamaz böyle şey” dediniz  						değil mi?.. İşte o olamaz dediğinizi yaşatacak sürecin  						tasavvufa yönelmekle başlayacağını unutmayınız!..</p>
<p>Çünkü “olmaz”larınız, “asla”larınız, “yapamam, bana  						uymaz”larınızın hepsi birer perdedir. Her mahalde hakkı  						seyrinize set çekerler. İşte bu perdenin yırtılması, ilk  						etapta kınadığınız şeylerin aşama aşama önünüze gelmesi  						ile olur. Tasavvufi hayata girmeden önce her şeyi düzgün  						giden insanların bu yönelişle birlikte kiminin işinde  						iflası, kiminin şehrini terke mecbur kalışı, kiminin  						aile hayatının sarsılması işte hep o hitaba karşı  						“alaylar ile yüzleşme” serisinden başka bir oluşum  						değildir.</p>
<p>İmtihan ve Fitne kavramının özü anlaşılırsa; ister alay  						ister hor görme biçiminde gelişsin; yaşanan sürecin  						“İLMİN STAJI” olduğu müşahede edilir. İmtihanla kendi  						potansiyelini görür ve sonuçlarını yaşarsın!..   						 						(<em>Fitne yani imtihan, senin, ilminle ne derece  						yaşayabildiğini fark etmen içindir!.. Sanma ki imtihan,  						başkalarının seni mükafatlandırması ya da  						cezalandırmasıdır!.. A.H)</em></p>
<p>Olaylara böyle bakmak yanış ve azaplara çok değişik bir  						boyuttan seyir hali açar kişiye.</p>
<p>Hüsran; yıkım, kayıp, zarar, üzüntü demek olsa da bu;  						beden ve bedeni değerler için geçerlidir.</p>
<p>Hemen işin müjde yönünü haber verelim; bilincin üzüntü  						ve yıkım gördükleri; şuur için yeniden inşanın ta  						kendisidir!..</p>
<p>Bu yıkım döneminde kayıplar yaşayan bilince; 31. ayette  						bir teselli, 32. de de diğer bir açılımla yeni ufuklar  						gösteriliyor. Okuyalım…</p>
<p><span style="color: #ff0000;">31-) GÖRMEDİLER Mİ Kİ ONLARDAN ÖNCE NİCE KUŞAKLAR HELÂK  						ETTİK Kİ; GİDENLERİN HİÇBİRİ GERİ DÖNMEYECEK ONLARA!</span></p>
<p>Çeşitli hüsranlar yaşanırken bilinç ve ego feryat  						ederek: <em>“Bitiyorsun sen. Yıkılıyorsun. Her şeyin  						elinden çıkıyor. Mahvolacaksın. Gel yol yakinken dön  						hemen!..” </em>şeklinde vehimler pompalamaya başlar. Kişi  						bu esnada aklı ve ilmi kullanabilirse; iki şeyi  						görecektir:</p>
<p>1-      						 						 						Hayatta gelişim için sürekli biçimde bazı şeylerin elden  						çıkması gerektiği.</p>
<p>2-      						 						 						Eskiler rafa kalkmadan yeni idrake erişmenin mümkün  						olmadığı.</p>
<p>Daha önce nice kuşaklar helak ettik, hiçbiri geri  						dönmedi ifadesi; “Çocukluğundan itibaren bir dizi  						değişim yaşadın ey insan, eskiden inandıklarının  						bazılarına şimdi inanmaz oldun, bazılarında da ne kadar  						kısıtlı düşündüğünü fark ettin, yani şu anına gelene  						kadar inandığın bazı şeylerden geçerek geldin, onlar  						sana geri de dönmeyecek” gerçeğini ifade etmekte.</p>
<p>Bir başka anlamda SİSTEMDE DEĞİŞMEYEN TEK ŞEYİN DEĞİŞİM  						OLDUĞU  çarpıcı biçimde dile gelmekte…</p>
<p>Öyle değil mi?.. Liseye başladığımızda ilkokul gözüyle  						bakmıyoruz hayata. Üniversite bitince lise idrakimizin  						ne kadar basit kaldığını seyrediyoruz. Tıpkı bunun gibi;  						şimdilerde bizi yakan o benliğe dair yıkımlar  						tamamlandığında da hüzünlü bir gülümseme ile şöyle  						diyeceğiz: NE KADAR DA SAFMIŞIM. DİN ADINA NELERE  						İNANMIŞ, NE YOLLARA SAPMIŞIM?!&#8230;</p>
<p>Buradaki helakin TOPLUMSAL KUŞAKLAR dan ziyade İDRAK  						KUŞAĞI olduğunun delili; kuşak için ayette KARN  						ifadesinin kullanılmasıdır. Karn; Yansımalarda ANTEN,  						yani algılama aracı olarak çevrilmiştir. Bu da bize, bu  						değişim süreçlerinde HEM ALGIMIZIN HEM DE ALGILAMA VE  						DEĞERLENDİRME ARAÇLARIMIZIN DEĞİŞECEĞİNİ fark  						ettirmekte…</p>
<p>Değişim sürecinin başlamasına paralel olarak, bir başka  						olay daha devreye girmektedir ki; bu da hem ahretimiz,  						ebedi yaşam boyutumuz, hem de şu anımız için kıymetli  						bir gelişmedir. Ne olduğunu ayetten değerlendirelim.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">32-) ELBETTE HEPSİ, TOPTAN ZORUNLU HAZIR BULUNACAKLAR.</span></p>
<p>Hiçbir algının ve eski idrakin geri dönmeyeceği ayeti;  						sürekli biçimde ileriye dönük gelişimi vurgularken HEPSİ  						TOPTAN HAZIR OLACAKLAR ifadesi ilk planda çelişik gibi  						geliyor, anlaşılamıyor.</p>
<p>“Hazır bulunma”da kullanılan kavram “MUHDARUN” dur. Bu  						da “zorunlu biçimde bir huzura çıkışı” ifade eder.  						Zorunlu huzura çıkma deyince aklımıza gelen şey, ya bir  						yetkili makama çıkma yada mahkeme edilme değil mi?&#8230;</p>
<p>Tanrısal düşüncelerden arınma gayretimiz olduğu için biz  						buradaki huzura çıkmayı etkin makama sunulma değil de  						MAHKEME; SORUŞTURMA, KOVUŞTURMA, DURUŞMA diye ele  						alacağız. (Elmalılı Hamdi Yazır’ın görüşü bu yöndedir.)</p>
<p>Kişinin hakikatle yüzleşmesi esnasında duruşma ve  						soruşturma yaşaması ne demek?&#8230;</p>
<p>Tüm kuvveleri ile o duruşmada hazır olmak ne demek?..</p>
<p>Bunun da içe ve dışa dönük iki yönü var azizim:</p>
<p>1-      						 						 						Sana açılan yeni bilgi ile sen kendi kendini  						sorgulayacak, kendini hesaba çekecek, vicdan yargıcının  						huzuruna çıkacaksın her gece seccadende yada her an  						yönelişlerinde…</p>
<p>2-      						 						 						Sana yeni bilgi ve değerlendirme açıldığı süreçte  						etrafındaki bütün insanların bir sorgulama ve kovuşturma  						açtıklarını hayretle müşahede edeceksin!&#8230; Sanki herkes  						başkalarını bırakacak da senin dürüstlüğünü,  						doğruluğunu, ilmini, halini sorgulamayı görev  						edinecekler…</p>
<p>Her iki süreç de çok zevklidir bilir misin?&#8230;</p>
<p>Aman Allah’ım, o seccadede sabaha kadar günahlarınla  						yüzleşip gözyaşlarına boğulmak nasıl bir zevktir,  						doyamazsın!.. Ağlamak bu kadar da mı huzur verirmiş, der  						gene hayretlere düşersin öylesi el açtığın, kul olarak  						acziyetini yanaklarında damla damla hissettiğin  						saatlerde.</p>
<p>Ya dışarıdakiler?.. Zevkli midir?.. Bütün mahalle, bütün  						şehir üstüne üstüne gelir adeta. Kimsenin hali görünmez  						de yakın çevrenin biricik gündemi sen olursun… Hakkında  						dedikodular mı çıkmaz, iftira mı olmaz, zanlar mı  						üretilmez, ooooooo neler neler…</p>
<p>Beden epey acısa da, içten içe kanasa da bunun zevki  						bambaşkadır. Negatifini gönüllü üstlenir seni candan (!)  						sevenler. Günahlarını birer- ikişer bölüşürler her gün,  						hatta paylaşamazlar bazen de oyuncak çekiştiren çocuklar  						 gibi itişirler birbirleriyle…</p>
<p>İşte sen gerek içte gerek dışta yaşadığın bu toplu  						yüzleşmelerle tüm mazini, içini dışını, saklını açığını  						önünde bulursun. Duruşmalar biraz uzasa da değil mi ki  						bu bir arınma süreci, aşama aşama her dosyadan beraat  						ederek yürürsün özgürlüğe. Her beraat ve geçişte  						kendinden daha bir emin ve daha bir hafiflemiş olarak…</p>
<p>…</p>
<p>Bazı yüksek idrakler için DURUŞMA SÜRECİ ömür boyudur!  						Hatta bazıları için ölümden sonra da sürer bu süreç.</p>
<p>Bak, hala Mevlana- Şems aşkı hakkında zanlar üretilmiyor  						mu? 						 						 						Yunus, Kaygusuz, Pir Sultan, Hallac, Cüneyd, Beyazid,  						İbn Arabi gibi zatlar hakkında hala ileri geri  						konuşulmuyor mu?&#8230;</p>
<p>Bir yönüyle MOLLA KASIM’LA YÜZLEŞME mekanizmasıdır bu.  						Evet, Molla Kasım’ların karşımıza gelişi sıradan bir  						süreç değil, sisteme ait bir mekanizmadır. (<a href="http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/mollakasim.html">http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/mollakasim.html</a>)</p>
<p>***</p>
<p>Bu duruşma süreçlerini sana yaşatan aslında senin  						hakikate yönelişinle beynini ve ruhunu teslim  						alanlardır. Nereden mi çıkardık?</p>
<p>LEDEYNA MUHDARUN diye geçiyor bu hazır olma hali…  						KATIMIZDA HAZIR OLACAKLAR… Burada konuşan BİZ kalıbıyla  						kimler?&#8230; (Ricali Gayb ve Divan konuları ile Tasarruf  						mekanizması okunursa bu süreçte sizi kimler ele alıyor  						anlarsınız.)</p>
<p>Bunlar yaşanırken kulluk acziyeti, beşer zafiyeti  						nedeniyle içinizde hafif burukluklar olabilir. Kolay  						değildir kayıpları, kaçışları, kınanmayı bilince  						sindirmek. İşte onun hazmını kolaylaştıracak misaller  						geliyor şimdi…</p>
<p><span style="color: #ff0000;">33-) ÖLÜ ARZ DA ONLAR İÇİN BİR İŞARETTİR! ONU DİRİLTTİK,  						ONDAN ÜRÜNLER ÇIKARDIK DA ONDAN YİYORLAR&#8230;</span></p>
<p>Sen şimdi sürekli “Elimden bir şeyler gidiyor, sahip  						olduklarım kayboluyor, sürekli biçimde yeniliyorum,  						yıkılıyorum” sanıyorsun ya. Bak Rabbimiz sana içinde  						bulunduğun dünyadan bir misal veriyor:</p>
<p>YER DE SENİN İÇİN İŞARET. KIŞIN ÖLÜR, YAZIN DİRİLİR. HER  						ÖLÜMÜ, YENİ MEYVEYE DİRİLİŞİDİR ASLINDA.</p>
<p>Ve cancağızım sen de oluşacak kayıplara böyle bak. Her  						yıkım bir inşa, her kayıp bir kazanım aslında.</p>
<p>Ayette ölü arzı, ölü beden diye de okuyabiliriz. Ölmeden  						diriliş yok demek ki. Bedenin yaşadığı her ölüm, şuurun  						yaşadığı bir diriliş aynı zamanda. Öyle ki uzun süre  						gıdalanacağın idrak meyveleri, şimdilerde elinden  						çıkanların tohumundan yeşerecek!..</p>
<p>Yeşerecek mi? Yooo, yeşermiş yetişmiş bile. Bak ayete:</p>
<p><span style="color: #ff0000;">34-) ORADA HURMA AĞAÇLARINDAN, ÜZÜMLERDEN BAHÇELER  						OLUŞTURDUK, ORADA PINARLAR FIŞKIRTTIK.</span></p>
<p>Hurma ağaçlarından bahçeler… Üzümlerden bahçeler…</p>
<p>Konu idrak olursa nasıl anlarız?..Hurma; beyni ve aklı;  						Üzüm; gönlü ve hissiyatı simgeler. Hurma yani akılla  						çeşitli çözümlemeler yapılırken; üzümden elde edilen  						şarap (aşk) ile kendinden (benlikten) geçme  						yaşanmaktadır. Olayın cennet halinde yaşandığı hatırdan  						çıkarılmaz ise; çeşitli yanışlara paralel olarak yeni  						idrak meyveleri derlenecek, bunların bir kısmından aklî  						TEFEKKÜRLER bir kısmından da sezgisel DOĞUŞLAR  						deneyimlenecek demektir.</p>
<p>Tefekkür ve Doğuşlardan elde edilecek olan da bahçeden  						pınarlar fışkırması diye tasvir edilmiş. Bu çalışmalar  						sonucu özümüzden bize akacak pınar LEDÜNNÜ İLİM ve  						MÜŞAHEDE olsa gerek…</p>
<p><span style="color: #ff0000;">35-) ONUN GETİRİSİNDEN VE ELLERİNİN ÜRETTİKLERİNDEN  						YESİNLER DİYE&#8230; HÂLÂ ŞÜKRETMEZLER Mİ?</span></p>
<p>Bu oluşum; lehimizedir dedik en acı sahnelerde dahi…  						İşte ayet, tüm bu süreçlerin bizim gelişimimiz için  						olduğunu çok açık biçimde bildiriyor. Tefekkür ve  						Doğuşlardan ve de aynı zamanda ellerimizle  						ürettiklerimizden yemek?..</p>
<p>Önceki ayette tefekkür ve doğuşu açtık da ellerimizle  						ürettiklerimizden yemek ne demek?.. Hakikat yolunda  						gerek zikir gerek riyazat gerekse nafileler biçiminde  						yaptığımız tüm çalışmalar; beden cehenneminden şuur  						cennetine geçişi kolaylaştıracak devrelerdir. Hakkı  						verildiğinde birebir değil bire on, bire yüz, bire bin  						getirilerle döner bize karşılığı. Eğer  						değerlendirebilirsek… Eğer olayı benliğimize mal etmez,  						kayıp gibi görmez, ukalalık etmez, haddimizi  						bilirsek!&#8230; Layıkı vechile değerlendirebilirsek…</p>
<p>Yaşanan imtihan ve bela süreçleri; ellerimizle (akıl ve  						duygu ile) ürettiğimiz kınamalar, alaylar dahi bize yeni  						meyveler sunar. Nasıl mı?.. Bela süreçleri ile  						yaşadığınız şey; idrak bahçenizin ökse ve ayrık  						otlarından temizlenmesinden, daha gür yayılasınız diye  						dallarınızın budanmasından başkası değildir. (<a href="http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/nasilcalisir.html">http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/nasilcalisir.html</a>)</p>
<p><span style="color: #ff0000;">36-) SUBHAN&#8217;DIR; ARZIN (BEDENİN) OLUŞTURDUKLARINDAN,  						NEFSLERİNDEN (BİLİNÇLERİNDEN) VE DAHA BİLMEDİKLERİ  						ŞEYLERDEN BÜTÜN ÇİFTLERİ (GEN SARMALLARINI) YARATAN!</span></p>
<p>Tüm bu açığa çıkış aşamaları objektif olarak  						okunduğunda, yorumsuz dışarıdan bakarcasına  						seyredildiğinde, benlik gözlüğünden değil; kalp  						ufuklarından bakıldığında insan; kendinde hükmünü icra  						edenin türlü şekillerde zuhur ettiğini görmektedir.</p>
<p>Bedenselliğinden açığa çıkan hayvani haller ile  						bilincinin türlü suretlerle önüne gelişini  						seyretmektedir. Zaten bir duruşma süreci yaşayan; bir  						bir gerek hayvani ve gerekse beşeri boyutunun ürünleri  						ile yüzleşirken, deruni bir gerçeği daha fark eder ki;  						Sübhan olan Allah; zıtların birbirini itme ve çekmesiyle  						harika bir sistem işletmektedir evrende, iç evrenimizde,  						evren içre evrenlerde.</p>
<p>Bir anlamda insan kendinde oluşanların sistematiğini  						okudukça evrensel planda da aynı sistem ve düzenin  						işlediğini hissedebilmekte, bu hissedişe geldiğinde de  						acziyetini itiraf ile SÜBHAN ı tesbih etmektedir.</p>
<p align="left">İlerleyen ayetlerde ÇİFTLERİN YARATILMASI olayını hem  						mikro hem de makro planda değerlendirerek daha net  						biçimde okuyacağız inşaAllah.</p>
<p align="left">
<p align="left"><em><span style="color: #ff0000;">[ ... ] Sürecek [ ... ]</span></em></p>
<p align="left">
<p style="text-align: right;"><strong><em>Mehmet Doğramacı</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr%20Iletisim"><strong><em>dogramacimehmet@gmail.com</em></strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin-4/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Darı…Kümes….Ayna</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/dari%e2%80%a6kumes%e2%80%a6-ayna/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/dari%e2%80%a6kumes%e2%80%a6-ayna/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 22:08:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Durmaz]]></category>
		<category><![CDATA[ayna]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[darı]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[kümes]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1127</guid>
		<description><![CDATA[5-) Efenadribü ankümüz Zikre safhan en küntüm kavmen müsrifiyn; Siz (hakikatinizdeki kuvveleri) israf eden bir topluluksunuz diye, sizi uyarmaktan vaz mı geçelim? 36-) Ve men ya&#8217;şü an zikrir Rahmani nukayyıd lehu şeytanen fehuve lehu kariyn; Kim (dünyevî-dışa dönük şeylerle) Rahman&#8217;ın zikrinden (Allah Esmâ&#8217;sının hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) âmâ (kör) olursa, ona bir şeytan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="text-decoration: underline;"><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/ozgur-durmaz.jpg" alt="" width="116" height="159" />5-) Efenadribü ankümüz Zikre safhan en küntüm kavmen müsrifiyn;</span><br />
Siz (hakikatinizdeki kuvveleri) israf eden bir topluluksunuz diye, sizi uyarmaktan vaz mı geçelim?</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><br />
36-) Ve men ya&#8217;şü an zikrir Rahmani nukayyıd lehu şeytanen fehuve lehu kariyn;</span><br />
Kim (dünyevî-dışa dönük şeylerle) Rahman&#8217;ın zikrinden (Allah Esmâ&#8217;sının hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) âmâ (kör) olursa, ona bir şeytan (vehim, kendini yalnızca beden kabulü ve beden zevkleri için yaşama fikri) takdir ederiz; bu (kabulleniş), onun (yeni) kişiliği olur!<span id="more-1127"></span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><br />
51-) Ve nada fir&#8217;avnu fiy kamihi kale ya kavmi eleyse liy mülkü mısra ve hazihil enharu tecriy min tahtiy* efela tubsırun;</span><br />
Firavun, halkı içinde nida edip dedi ki: &#8220;Ey halkım! Mısır&#8217;ın varlığı ve altımdan akan şu nehirler benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?”<br />
ZUHRUF,yalancı süs,gösteriş,ziynet,yaldız,mücevher gibi anlamları olan bir sözcük.Yukarıdaki ayetler de Zuhruf Suresi’ne ait ayetlerden üç tanesi…<br />
Gündelik yaşam tanımı ile özetlediğimiz, yirmi dört saatlik zaman  çitleri ile çevrili bir hayal yığını kümesinde ,etrafındaki darılarla bir yandan konuşan bir yandan da onları yemekten hiç tereddüt etmeyen ve kendini tavuk sandığı için  kolları yerine kanatları olmasını dileyen adamın durumu gibi bir halde olduğuma tanıklık ettiğimde Zuhruf suresi beşinci ayet yansıyordu gözlerimde…</p>
<p>Okudukça ard arda gelen bu üç ayetin tuttuğu ‘ayna’da seyredebildiklerim bu yazının konusu nasipse…<br />
Hakikatimdeki kuvvelere baktım &#8216;ayna &#8216;da …’Ayna’nın adının anlamı ‘halis‘idi…Halis …Samed gibi…Her noktasında aynı ,som…<br />
Samed ismi ile işaret edilen nasıl algılanırsa algılansın her yönelene aynı hakikati açıyordu isminin anlamı ‘halis ‘olan &#8216;ayna&#8217; da…<br />
Hakikatimin tasfirine baktım ‘ayna’da.Rüya içinde rüya içinde rüya derken uyandırıyordu rüyalardan ilkinden tatlı tatlı gülümseyen manasıyla…<br />
-Uyan ,uyan da anla ki darıdan ibaret olmayan bu dünya gibi sen de darıya mahkum değilsin, tıpkı herkes gıdakladığı için gıdaklamayı kutsal olana haykırış sanmaya mahkum olmadığın gibi&#8230;<br />
-Tüysüz  kollarında bir tavuk kanadı değil asla …Kendine bir baksana…</p>
<p>İrkilişim öyle ani oldu ki etraftaki tavukçukların arkalarına bakmadan kaçışlarındaki gı-daaaak sesleri ortalığı inlettiğini bile duymamışım…</p>
<p>Bi kere ben baya uzundum tavuklardan,tüylerimin olmayışı kanatlarımda bir sorun mu var diye düşündürdüyse de hep, boyumun bu denli uzun olabileceğini hiç düşünmemiştim..Sahi ayaklarımda beş parmaklıydı ve kalındı diğerlerine oranla…</p>
<p>Gagamın bile olmadığını gördüğümde büsbütün şok geçirmiştim ki sanırım bu sebeple darıları yerden alabilmem bu denli zordu…<br />
Hiçbir yerim benzemiyordu bildiklerime…Gördüklerime….Ben hep gördüklerimi kendim sanırken yahut kendimi onlarda görürken bir başkaydı bana dair olan biten her şey…<br />
Birden  ‘Ayna’da beliren görüntümde  ben olduğum yerde dururken ,sırtımdan tutup yukarı doğru yükselmemi sağlayan birşeyin yardımı ile ayaklarımın yerden ilk kez kesilişini tattım…Yeryüzü,ayaklarımı daima kendine doğru çeken,darıların da kaçamadan bana yem olmalarını kolaylaştıran ,kendimi güvende hissettiğim ve varoluşumu anlamlı kılan bu toprak ,şimdi yavaş yavaş uzaklaşıyordu benden.</p>
<p>Havaya kaldırıldığım noktaya her baktığımda eskiden durduğum nokta daha da görünmez oluyor ve bildiğim gördüğüm ‘etraf’ım hiç bilmediklerime bırakıyordu yerini…<br />
Kümesi gördüm önce yukarıdan, sonra çiftliği ….Ve yükseldikçe değişti bildiklerimden ibaret sandığım ‘gerçeğim’…Çiftlik bir sürü yolun kesiştiği bir alan üzerine kuruluydu ve bu arazide başka bedenli varlıklarda vardı biz tavuklara hiç benzemeyen…Yollar uzadıkça uzuyordu göz alabildiğine ve birbirine dolandıkça dolanıyordu …Ve küçüldü gittikçe etrafa uzanan yollarda…</p>
<p>O da nesi….İleride kocaman bir yalak vardı mavi renkli …O kadar kocamandı ki benim gibi sayısız tavuğu bıraksalar su içsinler diye  sonsuza kadar susuz kalmazdı sanki hiçbiri…<br />
Her şey örtüldü sonra beyaz beyaz pamuklardan dokunmuş bir örtüyle…Altında kaldı her şey ve yükseldikçe mavisi siyaha döndü etrafın.</p>
<p>Göz alabildiğine siyah &#8230;</p>
<p>Uzaklara bakmanın adı siyah oldu … Bu uçsuz bucaksız karanlığın  içinde bana gözkırpan parlak beyaz noktalar o kadar çoktu ki&#8230;</p>
<p>İçimi ürperten bu karanlığın içinde parıldayanlar da ne böyle derken küçük bir mavi küre kocaman siyah bir boşlukta asılı duran parlak noktaların arasından bana bakıyordu şimdi…Ne yani ben bu noktadan mı çıkıp gelmiştim  buralara&#8230;Ama o minicik  bir nokta nasıl olurda ….der demez   hızla o noktaya doğru düşmeye başladım .Okadar hızla düşüyordum ki noktaya çarpınca ne olacak diye düşünürken tüysüz kollarımı yüzüme doğru kaldırıp kendimi korumaya çalışırken buldum kendimi&#8230;Ama çarpmadım bir türlü ,düştüm düştükçe düştüm ve beyaz pamukları tekrar gördüğümde anladım ki çarpma yok&#8230;Noktaya yaklaştığımda çarpmak yerine o nokta birden büyüyerek beni içine alan bir dünya oluverebiliyordu&#8230;</p>
<p>………………………………………………………………………………………..</p>
<p>İşte o devasa  yalakta  yaklaştıkça yaklaştı …O bitmek bilmeyen ,uzanan, kıvrılan yolları gördüm sonra ve bizim çiftliği …Kümesin damından hemen sonra yerdeydim artık..<br />
Ayna’nın karşısında kımıldamadan yaptığım bu yolculukta anladım ki eğer nasıl yapabileceğimi öğrenebilirsem içinde yaşadığım o uçsuz bucaksız mavi kürenin dışına çıkabilir ve onu bile mini minnacık halde bırakabilirdim, toprağı karanlık üzerine parlak taşlarla örtülü başka bir yeryüzünün sonsuzluğunda&#8230;<br />
Ve sordum ‘ayna’ya nasıl diye…</p>
<p>-Bak dedi bana bak yalnızca…yalnızca bak bana ama yalnızca bana…</p>
<p>-Bakışlarını çevirirsen gördüklerinin esiri olarak kalır gördüklerin kadar bilebilirsin&#8230;Bende yansıyana odaklanırsan beni tanıdıkça anlarsın ki &#8216;ayna&#8217;da yansıyanlarında ötesi var&#8230;<br />
Ve  döndüm yüzümü &#8216;ayna&#8217;ya&#8230;Aklım darılarda da kalsa döndüm yüzümü ,beni çağıran darıların seslerinin arasından fısıldayan o kısık sese kulak verip ardıma bakmamacasına&#8230;<br />
Tavuklar aleminde en önemli şey bizi büyütmek için var olmuş darıları israf etmemekti..İsraf edilmiş darı bir tavuğun boğazından geçme şerefine nail olamamış darıydı&#8230;Durduğu yerden uzanıp alınmamış ,ihtiyaç duyulmamış olsa bile tüketilmemiş darıydı israfın adı&#8230;<br />
Boşa giden bir darı onu verenin yenisini göndermeme riskini doğurduğu için israf edilmemeliydi&#8230;</p>
<p>Peki ya beni kaldırıp o kadar yukarılara çıkarabilecek bir &#8216;ayna&#8217;ya bakmamak o &#8216;ayna&#8217;da kendimi bulmamak ne demekti?Kendimi bildim bileli gördüklerimden ibaret sandığım gerçeğe uzanabilmenin yolunu anlatacak biri varken algıladıklarımın ötesinde bulabileceklerimin öğrettiklerinde büyümek varken güven veren bildiklerimde kalmak değil miydi asıl israf !!Ne için yaratılmışsan ona yüzünü dönmemeyi tercih etmek ,varlığının hakikatine eremeden duyduğunu hakikat sanıp ,gördüğünü hakikat sanıp ,bedenini ,algılarını hakikat sanıp sınırsız sonsuzluğu kendine hapsetmek mahkum etmek değil miydi israf !!</p>
<p>Tam bunları düşünürken koluma giren bir başka tavuğun telkinleriyle başladım yine darı peşinde koşmaya&#8230;Koşarken bir yandan boyunlarımızı uzatıp darıları topluyor bir yandan da konuşuyorduk bağıra çağıra&#8230;<br />
-Yahu bırak şu &#8216;ayna&#8217;mıdır nedir&#8230;</p>
<p>-Alt tarafı sana kendini yansıtıp duruyor işte&#8230;</p>
<p>-Ne görmek istersen onu yansıtıyor sana&#8230;hayal bunlar yahu&#8230;</p>
<p>-Yemeden içmeden kesilirsen nasıl yaşayacaksın hem günde yedi sekiz yumurta çıkarabilmemiz lazım biliyorsun&#8230;</p>
<p>-Hem üç civcivin var senin bir sürü sorumluluk demek bu üç civciv daha onlara öğreteceklerin var&#8230;<br />
Zuhruf otuzaltıda bahsedilen şeytan, hayatım ve onun gereklilikleri olarak karşımda dikilmiş,</p>
<p>- Sen gıdaklamaktan ibaretsin’i öyle tatlı söylüyordu ki o,aptal bir tavuksun,kuş beyinlisin sen derken bile ben sorumluluk olarak algılayıveriyor ve nedenini bilmez bir halde darıları topluyordum durmadan,yılmadan&#8230;Az önce kendim bulduğum aynayı unutmuş seytaniyetime tabi olmuş bir halde&#8230;<br />
Bu gelgitler arasında sürüklenirken kümesin baş horozunun sesi geldi ü-ürü-üüüüüüü&#8230;<br />
Baş horoz&#8230;.</p>
<p>Adını duyunca bile yer yerinden oynardı&#8230;.</p>
<p>Koskoca baş horoz&#8230;</p>
<p>Hele bi de öttüyse ü-ürü-üüüüü diye hepimiz işi gücü bırakıp onun etrafında toplanmalıydık&#8230;<br />
Söze girdi beklemeden&#8230;.</p>
<p>-Bu cennet kümeste dilediğince beslenen ,çoluk çocuk sahibi olup,ev bark aramadan mutlu mesut yasayan sizler hiç güvenlik sorunu ,can korkusu yaşıyor musunuz burada?</p>
<p>-Neyiniz eksik&#8230;Darıysa darı ,yalaksa yalak, su ise su&#8230;</p>
<p>Gülümsedim birden o kocaman mavi yalağı gören dinler miydi şu kart horozun martavallarını artık, hem dinlese de etkilenir miydi?Yüreği pır pır edermiydi içi kof nutukların hayallerinde ,”Bir atom bombasını bir sineği öldürmek için harcayanın hali “(A.H) gibi olmak pahasına da olsa baş horoz dedi diye …<br />
Sizden biriyim ben diye söze devam etti&#8230;.</p>
<p>Teknolojimiz o kadar gelişti ki toplumumuz varlığını sürdürebilsin diye ne gerekiyorsa yapabiliyoruz&#8230;</p>
<p>Hem varlığını sürdüremeyecekse bir toplum ilmi,teknolojiyi,bilimi ne yapsın?<br />
Varlığım &#8230;Gıdaklamanın farklı tonlamaları ile kurabildiğim birkaç cümleden ibaret edebiyat ve sanat görüşümün dışında bu toprak üstünde debelenip durmaktan ibaretken ilim neyin ilmi olabilir di ki?<br />
Ve Zuhruf otuzaltı&#8217;da bahsedilen firavuna nasıl tabi olduğumu fark ettim bir an&#8230;Ve verdim kararımı …Soyunacaktım bu korkulardan,algılardan ,hayallerden,martavallardan…Ve çıkarıp atıverdim kendimi ,kart horoz kümesi farkındalığının yavanlığından bir çırpıda….<br />
Günler geçti,zaman aktı bir nehir gibi&#8230;.<br />
Yüzümü &#8216;Ayna&#8217;ya dönüp  yansıtıklarında kendimi bulmayı tercih ettiğimden beri meczup diyorlar bana&#8230;Kümesin meczubuyum ben&#8230;<br />
Ve A&#8217;yna&#8217;&#8230;<br />
En son beni çıkardığı mavi noktanın içinde olduğu parak noktacıklı karanlığın da ardındaki manalar alemindeki sonsuzluğa Ekberiyet diye bakanların yanolgılarını anlattı bana&#8230;<br />
-Bu gördüğün sınırlı sonsuzluk&#8230;.<br />
- İyi düşün bunu <span style="text-decoration: underline;">sınırlı sonsuzluk&#8230;.</span><br />
-Ekber olanın sonsuzluğu sınırsızdır&#8230;Şimdi yolculuk ona&#8230;.<br />
-Ve unutma Ahad olan Ekberiyet aynasına yansımış da biz o aynın gölgesi olarak bulmuşuz kendi aynalığımızı kendimizde&#8230;</p>
<p>-Ahad olan yalnızca Ahad mıdır?</p>
<p>-Yoksa Ahad olan Ahadiyet aynası hayalinde mi seyretmiştir kendini sende sen bende ben olan eniyetini keyfiyetiyle ?</p>
<p style="text-align: right;"><em><strong><em><span style="color: #003366;">Özgür Durmaz<br />
keepingthefaith77@gmail.com</span></em></strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/dari%e2%80%a6kumes%e2%80%a6-ayna/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arada Kalma!&#8230;</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/arada-kalma/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/arada-kalma/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 21:56:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakan Türkmen]]></category>
		<category><![CDATA[arada kalma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1120</guid>
		<description><![CDATA[Karşıdan karşıya geçerken üzerine hızla gelen arabayı fark etmenle beraber ne yapacağını şaşırırsın.. Fakat hemen bir karar vermek durumundasın&#8230; İlk başta geriye çekilmek gelir aklına.. Fakat ileriye doğru yapacağın hamle daha seri olacağı için hamleni ileriye doğru yapmalısın&#8230; ‘Geri mi ileri mi’ derken, arabanın altında kalma tehliken çok büyük.. Bu sebeple kesinlikle arada kalmaman îcab [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/hakan-turkmen.jpg" alt="" width="166" height="135" />Karşıdan karşıya geçerken üzerine hızla gelen arabayı fark etmenle beraber ne yapacağını şaşırırsın.. Fakat hemen bir karar vermek durumundasın&#8230; İlk başta geriye çekilmek gelir aklına.. Fakat ileriye doğru yapacağın hamle daha seri olacağı için hamleni ileriye doğru yapmalısın&#8230; ‘Geri mi ileri mi’ derken, arabanın altında kalma tehliken çok büyük.. Bu sebeple kesinlikle arada kalmaman îcab eder&#8230;</p>
<p>Trafik derslerine girdiğimiz için daha da girmeyelim araba ve insan ilişkilerine&#8230;</p>
<p>Her zamanki konumuza, gerçekçi olmaya doğru yakınlaşmaya başlayalım&#8230;<span id="more-1120"></span></p>
<p style="text-align: left;">Yapmamız gereken, alışkanlıklara bağlı kalmak değildir&#8230; Devamlı bir sorgulama ile hayatımız hakkında çok önemli kararlar verirken dâhi aklın etkisi altına gireriz… Anlık düşünen zekâ, tavan arasında beklerken, evde fır dönen akıldır&#8230; Akıl bâzen çağırır zekâyı&#8230; Ve hizmetinde kullanır&#8230; Zekâyı hiçbir zaman kendi başına bırakmaz&#8230; İpler aklın elindedir.. İşte bu ev, huzurlu bir yerdir&#8230; Bu evde anlık zevkler vs şeylere yer yoktur&#8230; Bazı şeyleri zekânın hüküm sürdüğü evlere şeklen benzeyebilir fakat olayın perde arkası farklıdır…</p>
<p>Meselâ akıl da satranç oynar&#8230; Fakat zekânın satranç oynamasıyla aklın satranç oynaması arasında epey bir fark vardır… Birinde ‘çok zekîce hamleler yapmalıyım, taktikler öğrenmeliyim ve en nihâyetinde de yenmeliyim ki kendimi tatmin edeyim, ki zaman güzel geçsin’ anlayışı hâkimken, diğerinde bu anlayış format değiştirerek ‘’hayat, satranç gibidir, her şey ŞAH-MAT demek içindir fakat ŞAH diyene kadar bir sürü hamle vardır, o hamlelerin amacı ŞAH diyebilmektir ve ŞAH deyişimizin yanına MATı da ekleyerek ‘umarım hayatta da böyle başarılı oluruz’ diyerek ŞAHı devirmek ve oyunu kazanmak” hâline dönüşür&#8230;</p>
<p>Satrancı oynayan bâzen de zekâ olur&#8230; Tuzaklar fark edilmez zekânın oyununda.. YEM olarak tabakta sunulan piyonu, atı, fili alan zekâdır&#8230; Zekâ sonrasını düşünemez.. “Ben onu yediğimde ne olacak?” diye düşünmez zekâ… Ve o düşünceyle YEMi görünce atılır hemen… Bu üretilen duygu, zekânın fabrikasından çıkar&#8230; Sonra <span style="text-decoration: underline;">bu kişiye</span> derler ki:</p>
<p>“<strong>Beşeriyetten</strong> (zekâdan, duygulardan) <strong>sıyrılman gerekiyor!”</strong></p>
<p>Oyundaki YEMleri, tuzakları fark eden, daha sonrayı görebilen “akıl”dır&#8230; “Bağlamak” anlamına gelir… Sonrayı düşünür… Hamlelerin arkasını görerek “Bu işin sonu nereye varır?” diye durup düşünür akıl..</p>
<p><strong>“Zekâ mı istersin, yoksa akıl mı?”</strong> sorusuna: “Elbette akıl isterim fakat zekâyı da aklın bir hizmetkârı olarak isterim…” diyebilmek hepimize kolaylaşsın..</p>
<p>Çünkü akıl, olayı genel olarak görürken ŞAH-MATa vardıran hamleler zekânın eliyle olacaktır&#8230; Bu sebeple ne zekâdan vazgeçelim ne de akıldan bir an dâhi mahrum kalalım&#8230; &#8220;Akıldan mahrum olan zekâ&#8221; ile piyonları torbamıza doldururken; &#8220;<strong>aklın hizmetindeki zekâ</strong>&#8221; ile ŞAHa doğru emin adımlarla ilerleriz&#8230;</p>
<p>Bir de <strong>duygular</strong> var&#8230; Onları nasıl kullanacağız?</p>
<p>Akıl ve zekâyı bir yerlere koyduk.. Fakat &#8220;<strong>insanların tümünde olan duygular</strong>&#8220;ı nereye koyacağız?</p>
<p>Yoksa zekâ konusunda eskiden de düşündüğümüz gibi <em>“bana akıl yeter, zekâya gerek yok</em>” diyerek duyguları da bir kenara mı koyacağız?</p>
<p>Biz, garip bir şekilde “söküp atmaya, dışlamaya” çok alışmışız&#8230; Öyle sızmış ki içimize, hayâta bakışımızı belirlemiş&#8230; Hep dışlıyoruz, yanlış görüyoruz…</p>
<p>Hiç aklımıza gelmiyor aikido…</p>
<p>Aikidonun ana felsefesi &#8220;<strong>güç kullanmak, söküp atmak</strong>&#8221; değil, &#8220;<strong>güce yöne vermek, akışı istenilen doğrultuda sağlayabilmek</strong>&#8220;tir..</p>
<p>Aikidodan ders alan insanlar, hayatlarında şunu gerçekleştirmeye çalışırlar: “<strong>Ne zekâdan vazgeçmeliyim ne de duygulardan&#8230; Eğer bunlar bende varsa bunlar yok olmayacak, olamaz da zâten&#8230; En iyisi vâr olan bu özellikleri, güzelleştirmeye çalışayım, yön vereyim onlara, doğru yolda kullanayım zekâ ve duyguyu&#8230; </strong>”</p>
<p>Fakat nedense “<span style="text-decoration: underline;">kötülenen</span> zekâ ve duygular”ı insanların çok azı fark eder!</p>
<p>Aslında, kötülenen “zekâ ve duygular&#8221; değildir!</p>
<p>Övülen &#8220;<strong>akıl ve îman</strong>&#8221; ise, yerilen zekâ ve duygular ise &#8220;<strong>akıl ve îmanın hükmü altındaki zekâ ve duygular</strong>&#8221; neden yerilsinki?</p>
<p>Demek ki “başı boş olan zekâ ve duygular”ın kötülenmesi söz konusu!</p>
<p>Kötülen zekâ ve duygular, başı boş olanlar!</p>
<p><strong>Neden kötülensin hedefe götüren zekâ ve duygu?</strong></p>
<p>Kaçımız gerçekçi olarak buna cevap verecek bilmiyorum fakat yazının girişinde yazdığım şu cümleleri tekrar hatırlayalım diyorum:</p>
<p><strong>“</strong><strong>Karşıdan karşıya geçerken üzerine hızla gelen arabayı fark etmenle beraber ne yapacağını şaşırırsın&#8230; Fakat hemen bir karar vermek durumundasın&#8230; İlk başta geriye çekilmek gelir aklına&#8230; Fakat ileriye doğru yapacağın hamle daha seri olacağı için hamleni ileriye doğru yapmalısın&#8230; ‘Geri mi ileri mi’ derken, arabanın altında kalma tehliken çok büyük&#8230; Bu sebeple kesinlikle arada kalmaman îcab eder&#8230;</strong>”</p>
<p>Dilerim sağlıklı kararlar alır ve olduğu gibi kabul ettiğimiz kendi özelliklerimize, hedeflerimize hizmet ettirmeyi öğretiriz&#8230; “Akıl ve ürettiği duygular” ile “akıldan bağımsız zeka ve aynı durumdaki duygular” arasında kalmamak nasip olsun bizlere..</p>
<p>Sevgilerimle…<strong><br />
Hakan TÜRKMEN</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/arada-kalma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ALLAHUEKBER algısı ile MUHAMMED’iliğin Getirileri</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-algisi-ile-muhammed%e2%80%99iligin-getirileri/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-algisi-ile-muhammed%e2%80%99iligin-getirileri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2010 14:19:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Allahuekber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[isevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[muhammed algısı]]></category>
		<category><![CDATA[musevilik]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1111</guid>
		<description><![CDATA[Önceki yazıda ( http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/ ) belirtilen ALLAHUEKBER algısı ile Muhammedi olarak yaşamanın, anlayabildiğim kadarı ile getirilerinden bir kaçından bahsetmek istiyorum&#8230; Günümüzde, hangi dinin kaç mensubunun olduğu ile ilgili araştırmaların sonuçları duyurulurken, Müslümanların çokluğuna oranla, Musevilerin çok az olduğu gözlenir. Ancak kimliklerdeki mensubiyetten değil de, idrak seviyelerinden bir tasnif yaptığımızda, bu oranların tam tersi olduğunu görebiliriz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Önceki yazıda ( <a href="http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/" target="_self">http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/</a> ) belirtilen ALLAHUEKBER algısı ile Muhammedi olarak yaşamanın, anlayabildiğim kadarı ile getirilerinden bir kaçından bahsetmek istiyorum&#8230;</p>
<p>Günümüzde, hangi dinin kaç mensubunun olduğu ile ilgili araştırmaların sonuçları duyurulurken, Müslümanların çokluğuna oranla, Musevilerin çok az olduğu gözlenir. Ancak kimliklerdeki mensubiyetten değil de, idrak seviyelerinden bir tasnif yaptığımızda, bu oranların tam tersi olduğunu görebiliriz. Günümüzde ALLAH&#8217; ı kendinden tamamen ayrı bir yerde görerek öteleyen ve kader konusunu da bu idrak ile yanlış değerlendirerek, arzularının gerçekleşmesini kendi dışlarından bekleyerek geri kalmışların sayısı epey fazladır. Hakikatte bu kişilerin çoğunun kendine bile faydası yokken, insanlığa faydası olanların sayısını varın siz düşünün. Ancak risaleti tam olarak anlamasalar da, nübüvvetin getirdiklerine yani şeriat kurallarına uyarak kısmen de olsa kendilerine ve başka insanlara faydaları dokunabilir. Ancak bu fayda daha çok dünyevi/beşeri ihtiyaçlar konusunda olacaktır. Uhrevi konularda yaptıklarını düşündükleri fayda, belki de hakikat bilgisinden yoksun olduklarından, diğer insanlara da bu bilgiyi vermeden uyarıp, bilgilendirdiklerinden, onlarında kendileri gibi tanrı anlayışına ve şirke saplanmalarına sebep olarak zarara dönüşebilecektir&#8230; Sonuç olarak; ruhi yönden, manevi alanda biraz tatmin olunmuş olsa da, maddi yaşamda geri kalmış, ezilmiş bir karakter sergilerler ki, bu da genelde ruhi/manevi alana sirayet edebilir&#8230;<span id="more-1111"></span></p>
<p>Bunun bir üst farkındalık mertebesi olan İsevi idraktekiler genelde teknolojik ilerlemelerin olduğu, zahir ilimlerin çıkış merkezi durumuna gelen batı dediğimiz Avrupa ve Amerika&#8217; da çoğunluktadır. Bunlar ALLAH&#8217; ın tüm esmaları ve hatta sıfatlarının sadece kendilerinin algıladıkları kadarıyla açığa çıktığı düşüncesi ile, dışarıdan/öteden bir şey beklemektense her şeyi kendileri yapma gayretindedirler. Karşılaştıkları sorunları aşabilecek kapasitede olduklarına inanıp bu yolda çalışırlar. Bu sebepledir ki, uzun zamandır bilim adına, teknik adına ilerleme sayılan ne varsa bu idraktekilerden çıkmıştır. Ancak bu kişiler de evrenin tüm ağırlığını kendi omuzlarında hissedebilirler. Kendilerinden gayrı bir varlık görmeyenler, hayatlarında kendilerinden başkalarına pek önem vermezler. Anne ve baba kavramları bile bizim alışkın olduğumuz çerçeveden uzaktır. Sevgi, saygı, hürmet, muhabbet tanımları daha farklıdır. Hatta bizzat şahit olduğum bu kişilere örnek teşkil edecek iki kişiden biri, karşımda ikinci bir varlık mı var ki selam vereyim derken, diğeri hiçbir samimiyetimiz yokken emir kipleri ile bir şeyler isteyip, ben o isteği karşıladığımda, teşekkür etme gereğini görmeyip, hatta bunu neredeyse şirk sayıp şükür nimetinden kendini mahrum bırakmıştı. Dolayısıyla bu idraktekilerin karşılaştıkları zorluklarda yönelip sığınacak bir durakları yoktur. ALLAH dedikleri RAB&#8217; leridir, fark etmemişlerdir. ALLAH dışarıda değil deyip, dışarıyı ötelemişlerdir bu seferde. Bunun neticesinde ruhsal olarak bunalım ve çöküntüler ile bunlara bağlı olarak alkol ve uyuşturucu, kumar, oyun&#8230;vb. kaldırılamayacak yükün sorumluluğunu unutturacak kaçış noktalarına yönelebilirler. Sonuç olarak maddi alanda ilerlenmiş olsa da, ruhi anlamda tatminsizlik söz konusudur büyük olasılıkla&#8230;</p>
<p>Bunun da üstündeki farkındalıkta ise; diğer iki görüşün olumlu yönlerinin BİRleşmesi vardır. Hem maddi,  hem manevi alemde tatminlik ve razı olma durumu. Doğu ile Batının, Ruh ile Bedenin, Mana ile Suretin, Öte ile Berinin BİRleşmesi. İsevi idrakteki gibi Zat, sıfat, esma, fiil ne varsa; kişinin kendi evrenine bakışı ile şekillenmekte ve seyredilmektedir. Ben dediğime sen der, çok anlaşılır dediğime bir şey anlamadım veya güzel dediğime çirkin diyebilir. Bunların hepsi o kişiye göre, onun bakış açısına, özelliklerine göre doğrudur da. Ama ne zaman ki, iş kişinin bakış açısı durumundan çıkar; yani Rububiyetinden, RAB&#8217; binden çıkar da ALLAH bakışı aşamasına gelir o zaman, mutlak doğrunun, o kişinin sandığı doğru olmadığı anlaşılır. Başka bir ifade ile Kuran&#8217; da bir kaç ayette geçen Bize döndürüleceksiniz (Enbiya 21-Ankebut 29) olayı vuku bulduğunda kişinin beni, Biz olduğunda doğru ve yanlış değerlendirmeleri başka bir hal alır. Bir müddet sonra bakar ki, ne başkasında bir yanlış var, ne kendinde. Her an, her şey doğru. Ne olması gerekiyorsa o oluyor. Her şey kulluğunu icra ediyor. Bu kulluğu hem kendi ferd olarak icra ediyor, hem de diğer şeylerle bir bütünlük oluşturarak beraberce icra ediyorlar. Aynı Hidrojenin, hidrojen ve Oksijenin de, oksijen olarak kul olması ile beraber, ikisinin beraber olup su olarak ta kulluk yapmaları gibi&#8230; Burada araya eklemek istediğim bir konu daha var ki; Hidrojen ve Oksijen birbiriyle karşılaştığı anda su oluşmaz. Kendilerinde mevcut olan potansiyeli, kullanmaları ile olur (Aktifleşme Enerjisi). Bunun için gerekli olan şey ise ısıdır. Isı arttıkça moleküllerin tepkimeye girmeleri kolaylaşır ve hızlanır. İşte kişinin de yanışları aslında onun tepkimeye geçmesi için bir araçtır. Her elementin başlangıçta Hidrojen elementinden oluştuğunu göz önünde bulundurursak, Musevi idraktaki birim kendini, hakikatinden uzak gördüğünden Oksijen olarak algılarken, İsevi idraktaki birim ise kendini her şeyin kaynağı Hidrojen olarak görür. Geri kalan her şey kendinden oluşmuş olsa da, kendini sadece zatı ile kendi yalın hali ile sınırlayıp açığa çıkanlarla tepkimeye girmez. Muhammedi idrakte ise hem kendi zatı ile kaldığı durum mevcuttur, hem de diğer tüm elementlerle tepkiye girme hali. O kişi su da olur, demir de olur, gerekirse asit bile olur. Buna marifette denebilir belki. İşte her şeyin gözünden görebilmenin de ötesinde, bizzat her şey olup yaşayabilme özelliği. Ve kendini bununla da sınırlamayıp, daha da ötesi olduğunu bilme ki; zaten bu özellik sayesinde diğer idraklerden gelişerek bu noktaya gelmiştir ve bundan sonra da gelişmeye devam edecektir.  Muhammediliği, Hz. Muhammed&#8217; in (sas) fiziki ölümü ile noktalamayanlar için, gelişmenin sonu yoktur. İşte Ekberiyet; potansiyeli, algılayıp fark ettikleri ile sınırlamama getirisi sağlar kişiye. Bu da kişinin zorlandığı olaylarda, o ana kadar açığa çıkardıkları ve farkındalığı ile o zorluğu aşamayacağını hissettiği zaman hemen bu histen kurtulup, ALLAH&#8217; ın o ana kadar fark ettikleri ile sınırlı olmadığını, Ekber olduğunu müşahede ederek, ona yönelerek her zorluğu aşabilmesine vesile olur. Dışarıdan yardım alır, çünkü dışarıyı kendinden ayrı görmez. Dışarıda algıladıklarını hor ve boş görmez, hepsinin kendi için kendinden olduğunu bilir. Dışarı-içeri diye bir ayırım yapmadan kainattaki her birime karşı sevgisi, muhabbeti ve hizmeti vardır. Artık “Muhabbetten doğdu Muhammed” sözünü aklımızdan çıkartmadan Muhammedi olmaya mı çalışırız, yoksa Muhammedi olduktan sonra zaten her şeye olan muhabbet kendiliğinden gelecektir diye bekler miyiz bilemem. Ama temenni ederim ki bir şekilde Muhammedi olmak nasibimiz olur&#8230; Tekrar hatırlayalım ki; bu idrak seviyeleri milletlere göre dağılmış olmayıp, her toplulukta, her ev halkında, hatta her insanda mevcuttur. Bize düşen, fark edip açığa çıkarmaya gayret etmektir nasibimizce&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><em><strong><em><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></em></strong></em></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-algisi-ile-muhammed%e2%80%99iligin-getirileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah’ı İdrak Mümkündür!</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/allah%e2%80%99i-idrak-mumkundur/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/allah%e2%80%99i-idrak-mumkundur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2010 14:07:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakan Türkmen]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[allahı idrak]]></category>
		<category><![CDATA[ef'al]]></category>
		<category><![CDATA[esma]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mertebe]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1108</guid>
		<description><![CDATA[Ara sıra da olsa düşünürüm ef’al, esmâ, sıfat ve zât&#8230; İlginçtir, gözümü zâta dikmiştim ilk zamanlar… “En yüksek zât mertebesiymiş, öyleyse o da benim olmalı” diyerek sâhip olduğumu zannettiklerimin yanına mâneviyatı da koymak istemiştim… Hem de ne mâneviyat, en iyisinden… Adı üstünde: Zât mertebesi… O zamanlar bu konuyla ilgili üç-beş soru çıkmıştı karşıma… Aklıma geldiği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/hakan-turkmen.jpg" alt="" width="115" height="95" />Ara sıra da olsa düşünürüm ef’al, esmâ, sıfat ve zât&#8230; İlginçtir, gözümü zâta dikmiştim ilk zamanlar<em>… “En yüksek zât mertebesiymiş, öyleyse o da benim olmalı”</em> diyerek sâhip olduğumu zannettiklerimin yanına mâneviyatı da koymak istemiştim… Hem de ne mâneviyat, en iyisinden… Adı üstünde: Zât mertebesi…</p>
<p>O zamanlar bu konuyla ilgili üç-beş soru çıkmıştı karşıma… Aklıma geldiği kadarıyla paylaşayım:</p>
<p>Allah’ın zâtını tefekkür etmek neden yasaklanmış?</p>
<p>Neden “<strong>Zâtı idrak edemezsin</strong>” denilmiş? <span id="more-1108"></span><br />
“<strong>Zâtı idrak edemezsin</strong>” ne demek?<br />
Neden “<strong>İdrak edemezsin fakat sen yine de hep uğraş</strong><em>”</em> denilmiş?</p>
<p>İşte bu vb. soruları düşünmüştüm o zamanlar… Pek bir şey bulabilmiş değildim fakat mertebeyi kapmam gerekiyordu, elde etmem lâzımdı… O yüzden epey uğraşmıştım… Araştırdım, okudum, düşündüm, sordum soruşturdum ve en nihâyetinde birkaç şey geldi önüme… Fakat o gelmeden önce çok daha önemli şeyler uğradı fakirhâneme…</p>
<p>Bu vesileyle, ehli katında çok komikçe bir işe giriştiğimi anladım…</p>
<p>Lafı fazla uzatmadan konuya geri dönelim…<br />
Hocamız Yılmaz Dündar: <strong>“Tefekkür demek hayallere dalmak değildir.<br />
Tefekkür somutlaştırmaktır.<br />
Sana soyut olanı senin için somutlaştırma eylemine tefekkür derler!” </strong>diyor…</p>
<p><strong>Tefekkür, somutlaştırma eylemidir</strong>…</p>
<p>Allah’ın zâtını somutlaştıramayacağımıza göre O’nu idrak, muhal olmuş oluyor….</p>
<p>Fakat Allah’ın esmâ ve sıfatlarından bahseden birçok yazı, sohbet vs. görüyoruz… Esmâ ve sıfattan konuşmak yasaklanmamış…<strong> “Lak lak olmadan, gerekli bilgi birikimi için esmâ ve sıfatları konuşan konuşsun” </strong>denilmiş…</p>
<p>“<strong>Allah’ın idrak edilemeyeceğini idrak eden</strong>” yâni “<strong>O’nu idrak eden</strong>” o sözü söyleyene kadar, o olayı anlayana kadar, “<strong>Allah’ın zâtının idrak edilemeyeceğini idrak eden</strong>”e kadar, yâni <strong>“Allah’ı idrak eden”</strong>e kadar ne kadar uğraşmış, nedense hiç düşünmemişiz… Çoğumuz geveleyip durmuş: “<strong>İdrak edilemeyeceğini idrak, O’nu idraktır</strong>”… Fakat <strong>“Ne demek idrak edilememek</strong>?” hiç düşünmemiş!&#8230;</p>
<p>Anladığım kadarıyla, <strong>ef’al, esmâ ve sıfatı geçen zâta ulaşıyor!</strong></p>
<p><strong>Hiç kimse zâtı idrak edemez!</strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Allah’ı idrak demek: Ef’al, esmâ ve sıfatı idrak etmek demektir! </strong></span><strong></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Allah’ın zâtının idrak edilemeyeceğini idrak ederek</span> O’nu idrak etmişler! “O’nun idrâkı, idrak edilememesinde gizlidir” </strong>sözünü daha sonra söylemişler…<strong></strong><br />
Demek ki mümkün olmayan “Zâtı idrak”tır!</p>
<p>Anlayışı kıtlar <em>“nasıl olsa idrak edilmiyormuş hiç yeltenmeyelim”</em> diyerek ne kadar çok şeyden (ef’al, esmâ ve sıfattan) perdelendiklerinin hiç farkında değiller!&#8230;</p>
<p>Neyse dostum, şimdi ise biraz da olsa üstlerden bahsettik&#8230;<br />
Tasavvufu bulmaca çözer gibi çözmek çok zor bir şey değil, fakat anlayarak, yaşayarak pazılın parçalarını birleştiren nasiplilerden olmak çok azımızın eriştiği bir nîmet…</p>
<p><strong>“Niyetin, istemen, O’nun istemesi”</strong> olduğuna göre hâla <em>“Nasibimde ne var?”</em> diye neden düşünüp duruyorsun ki? Yapman gerekenleri biliyorsun… Onları veya diğerlerini yap, sonuçlarını gör… Allah’ın râzı olduğu rollerle buluşmak üzere…</p>
<p style="text-align: right;"><strong><em>Sevgilerimle..</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em>Hakan TÜRKMEN</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/allah%e2%80%99i-idrak-mumkundur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İsminiz nasıl çağrılsın?</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/isminiz-nasil-cagrilsin/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/isminiz-nasil-cagrilsin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 21:25:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Durmaz]]></category>
		<category><![CDATA[BEYİN]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[insan beyni]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[tasavuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1105</guid>
		<description><![CDATA[Gündelik yaşam içerisinde birbiri içine geçmiş kavramlar olarak kullanmakta olduğumuz düşünce,fikir,tefekkür ve yorum kelimelerini sordum kendime&#8230; İnsan beyninde 15 milyar hücre var. Bu hücreler birbirleri ile dentrit ve akson adı verilen uzantılar ile kenetlenip, kendilerinde olanı diğeriyle ortak kullanacak şekilde bir yapı sergiliyorlar.Her bir hücre kendine veri tabanına sahip .Herhangi bir hücre grubunun bu muazzam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/ozgur-durmaz.jpg" alt="" width="93" height="127" />Gündelik yaşam içerisinde birbiri içine geçmiş kavramlar olarak kullanmakta olduğumuz düşünce,fikir,tefekkür ve yorum kelimelerini sordum kendime&#8230;</p>
<p>İnsan beyninde 15 milyar hücre var. Bu hücreler birbirleri ile dentrit ve akson adı verilen uzantılar ile kenetlenip, kendilerinde olanı diğeriyle ortak kullanacak şekilde bir yapı sergiliyorlar.Her bir hücre kendine veri tabanına sahip .Herhangi bir hücre grubunun bu  muazzam kollektif  veri tabanı beyindeki bu elektrik akışı ile atıl halden herekete geçiyor manadan fiile dönüşüyor&#8230;İşte beyinde belli hücre grupları arasında bir titreşim ve belli bir elektrik akışının  oluştuğu ve  beynin fiili olarak nitelendirilen bu hareketini beyinde yönlendiren bir ana yapı  var&#8230;Bu ana yapının kendini adlandırışı istikametinde iki farklı sözcük ortaya çıkıyor bu oluş sürecini anlatmak için fikir ve düşünce.<span id="more-1105"></span></p>
<p>Eğer bu hareket bir terkibiyet ile işaret edilen &#8220;ben&#8221; algısı yollu oluşuyorsa &#8220;fikir&#8221; adını alıyor ve ehlince &#8220;Kulun Allah&#8217;a bakışı&#8221;olarak tanımlanıyor.Eğer mutlak &#8220;ben&#8221;in tenezzülü yollu açığa çıkan şuur yollu oluşuyor ise düşünce adını alıyor &#8230;</p>
<p>Biz fikir ve düşüncelerden ibaret bir değerlendirilmiş algı paketçikleri bütünü olarak yaşamı algılıyoruz hep.Semi bu noktada bu iki transformatörden birini kullanarak basir&#8217;e iletiyor belkide algıları.Bu algı paketçikleri de kendi aralarında bağ yapabiliyorlar ve yaptıkları bu bağlar neticesinde fiil adı verilen duyu organlarınca değerlendirilebilecek beşeri oluşlara  dönüştürülüyorlar&#8230;Fiiller de bu süreci yaşayan beden tarafından aynen kayıt altına alınıyor..Ve bu kayıtlar da her oluşun dinamiğinde belirleyici bir diğer etken olarak yer alıyorlar tıpkı bir arabanın aküsü gibi.Hem ilk hareketi veren elektriksel yapının üretiminde rol oynuyorlar mananın oluşa dönüşümünde hem de beşeri fiilleri tetikliyorlar .Bu tetikleyiş kendilerini tekrar var etmelerini sağlayan bir tür şarj oluş gibi&#8230;</p>
<p>Sonuç olarak algı paketçiklerinin oluşturduğu akıl yollu entegrasyon  fiilin hakikati olarak ya kulun Allah&#8217;a bakışı şeklinde nitelendirilen bir şekilde yorum sözcüğü ile isimlendirilen bir tetikleyici kuvveye yada evreni var eden mutlak varlığın ilmi ile algılananları değerlendirmesi(A.H) sonucu tefekkür  olarak algılanan hakikate etki edici bir yapıya bürünüyor..</p>
<p>An ,yorumlar ya da tefekkürlerle hasib esmasının sonucu olarak &#8220;O her an yeni bir şen&#8217;dedir !&#8221; hükmünce   bürünüyor beşer algısında. .</p>
<p>Yorum sonucu söylenen söze laf tefekkür sonucu çıkan söze ise kelam deniyor&#8230;</p>
<p>Hangisi sevdirilmiş acaba bizlere?</p>
<p style="text-align: right;"><em><strong><em><span style="color: #003366;">Özgür Durmaz<br />
keepingthefaith77@gmail.com</span></em></strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/isminiz-nasil-cagrilsin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dibi Delik Çuval</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/dibi-delik-cuval/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/dibi-delik-cuval/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jan 2010 23:43:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[dibi delik çuval]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1086</guid>
		<description><![CDATA[Bir çuvalınız olsa ve dibi de yarıya kadar delik olsa&#8230; Siz içini doldurmaya çalıştıkça, delik olmayan kısımda biraz kalsa da doldurmaya çalıştıklarınız, delik bölüme denk gelenler aşağıdan dökülürler. Delikten daha büyük olan cisimler delikten geçemediği için çuvaldan düşmez ve eğer deliğin önünü kapatırsa belki belli bir ağırlık oluşana kadar çuvalı doldurabilirsiniz. Ne var ki dikişin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Bir çuvalınız olsa ve dibi de yarıya kadar delik olsa&#8230; Siz içini doldurmaya çalıştıkça, delik olmayan kısımda biraz kalsa da doldurmaya çalıştıklarınız, delik bölüme denk gelenler aşağıdan dökülürler. Delikten daha büyük olan cisimler delikten geçemediği için çuvaldan düşmez ve eğer deliğin önünü kapatırsa belki belli bir ağırlık oluşana kadar çuvalı doldurabilirsiniz. Ne var ki dikişin istidadına, yani sıklığı ve ipliğin sağlamlığına göre yükün artması sonucu, delik büyük cismin geçeceği kadar yırtılarak genişler ve artık tamamen dipsiz bir çuvalınız olmuş olur. Artık yukarıdan ne atarsanız aşağıdan aynen düşer&#8230;<span id="more-1086"></span></p>
<p>Bakıyorum mert&#8217;e de, aynen böyle dibi delik çuval&#8230; Sorsan derki;</p>
<p>- ALLAH&#8217; ı arıyorum.</p>
<p>ALLAH aramakla bulunmaz desen;</p>
<p>- Bulanlarda ancak arayanlarmış der.</p>
<p>Değişik tasavvuf meclislerine, sohbetlere gider, yazılar okur, didinir durur. Ne var ki bir yandan sürekli bilgi toplamaya çalışırken, bir yandan da bunların çoğunu zamanla unuttuğunu fark eder. Bilgiyi kullanmadıkça, yaşamadıkça değerlendirmemiş, yani şükretmemiştir ve şükür olmayınca, bereketi de olmamıştır. Dipteki deliği kapatmadan, hala daha dibi delik bir çuvala üstten cisimler atmanın sadece kendini kandırmak ve oyalanmak, aklını kullanmamak olduğunu fark edince, bir deliğe, birde dikişli kısma bakıp, buranın işin şeriat/kesrette yaşam kısmı olduğunu anlar. Şeriat uygulamasındaki eksiklikler kapatılmadan, bu çuvala ne kadar bilgi girerse girsin bir faydası olmayacaktır. Ancak bir yandan da düşünür ki bu çuvalı tamir etse ve ağzına kadar doldursa acaba iş bitmiş mi olacaktır..? Bu çuval o zaman “ben varım” diye daha kuvvetli bağırmayacak mıdır ? “Ben buyum, nasılda doluyum” diye gerek düşüncede gerek hayalde kainata nara atmayacak mıdır ? Dolu bir çuval olmak mı makbuldür, yoksa tamamen bir hiç olduğu bilincinde; dibi tamamen delik ve ne girerse o çıkarı seyir halinde olmak mı ?</p>
<p>Aslında bu bocalamasının temelinde belki de aldığı bilgilerin tek bir mertebede olmaması yatıyordu. Kendisinin 1. mertebedeyken, bazen 3. nün bilgilerini, bazen 6. nın, bazen 2. nin bilgilerini, değerlerini öğrenmesinden ve bunların hiçbirini layıkı ile tecrübe etmemiş olmasından, boşta kalan, havada kalan ve bir müddet sonra unutulan bilgilere sahip olmasındandı. Unutulmayanlarda kafa karıştırıyordu. O sebeple;</p>
<p>- En güzeli zamana bırakmak dedi. Boşa demedi işin ehli&#8230; Sahabeler, kendilerine seviyelerine göre hitap eden tek kaynaktan beslenip, 23 senede öğrendiklerini hakkıyla yaşama geçirerek, olmuşlar&#8230; Öyle ise;</p>
<p>- Bana düşen şu <span style="text-decoration: underline;">AN</span>ki idrakım ne ise önce bunun hakkını vermek.</p>
<p>- Sonuçta çuval nasılsa tamamen delinecek düşüncesiyle,</p>
<p>- Dolmayı yaşamadan, dikişli kısmı da kesmek, olmasa gerek.</p>
<p>Anlaşılan o ki; bu mert, dibi delikliği de yaşayacak, dikişi tamamlayıp dolmayı da&#8230; Varsa nasibinde, dolu da olsa, boşta olsa kumaş parçası ötesinde bir şey olmadığını anlamak, o zaman belki dipsiz kalmayı da&#8230; Ona düşen tevekkülle çalışmak ve unutmamak “bu da geçer ya HU”&#8230; derken sesleniyor hala;</p>
<p>- Rab&#8217; bimi sınırlama! Hadi&#8217; yi ve hidayet sistemini sınırlama. Ne biliyorsun ? Belki de öyle büyük bir ilim gelecek ki; delikten büyük. Onun ağırlığıyla çuvalın dolmasını beklemeye gerek kalmadan, delinecek dibim. Görelim Mevlam ne eyler ? Ne eylerse güzel eyler&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/dibi-delik-cuval/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Nasıl Arınırım?” yada Azaptan Çıkış!</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/%e2%80%9cnasil-arinirim%e2%80%9d-yada-azaptan-cikis/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/%e2%80%9cnasil-arinirim%e2%80%9d-yada-azaptan-cikis/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 22:03:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[azap]]></category>
		<category><![CDATA[cehennem]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[tövbe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1061</guid>
		<description><![CDATA[Merhaba Can Dostum, Merhaba Azizim, Merhaba Yâr-i Ğârim; Selam olsun Alemlerin Efendisine, Salat olsun Ona, Âline ve Ehl-i Beytine… Selam olsun Ehline, Ehlullaha… Selam olsun Allah Dostlarına… Selam olsun Dostun dostlarına… Selam olsun Dost yolundan, Dosta yürüyenlere… Epeydir mektuplaşamadık seninle. Hatırlarsın, en son MAĞARALARa uğramıştık… Sonra da Rasülün hakikatini içimizde sezmek üzere ÜVEYS EL KARNÎ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.sufizm.gen.tr/MD.jpg" alt="" width="88" height="110" />Merhaba Can Dostum,</p>
<p>Merhaba Azizim,</p>
<p>Merhaba Yâr-i Ğârim;</p>
<p>Selam olsun Alemlerin Efendisine,</p>
<p>Salat olsun Ona, Âline ve Ehl-i Beytine…</p>
<p>Selam olsun Ehline, Ehlullaha…</p>
<p>Selam olsun Allah Dostlarına…</p>
<p>Selam olsun Dostun dostlarına…</p>
<p>Selam olsun Dost yolundan, Dosta yürüyenlere…</p>
<p>Epeydir mektuplaşamadık seninle. Hatırlarsın, en son MAĞARALARa uğramıştık… Sonra da Rasülün hakikatini içimizde sezmek üzere ÜVEYS EL KARNÎ (ks) dan himmet istemiş, onun yaşamını ve onunla ilgili hadisleri okumaya çalışarak RASÜLULLAHI GÖNÜLDE BULMAK üzere tefekkür denizine açılmıştık.<span id="more-1061"></span></p>
<p>Dün aradığında, daha sen söze başlamadan içini sıkan şeyi hissettim biliyor musun?.. Sen söze girmeden benim de göğsüm sıkıştı çünkü. “Kalpler kalpleri, beyinler beyinleri, gönüller gönülleri duyar” derler. Yanlış azizim, yanlış. Her kalp duyamaz diğerini…</p>
<p>Sadece Dosta bağlı, sadece Dosta âşık, sadece Dosta yönelen kalpler duyar birbirini… “Muhammed Mustafa (sav)” deyince içinde bir şeyler kıpırdayanlar, “Allah” deyince nefesi sıkışanlar duyar birbirini…</p>
<p>Demek, sıkıntın var, öyle mi? Demek, çözemediklerin, OKUyamadıkların var?!..</p>
<p>Hangimizin yok ki!?.. Bu âlemde, kevn- i mekânı bütünüyle bir tek Muhammed’imiz okudu. Onun gayrısı, senin benim gibi acizlerin çözemedikleri de, okuyamadıkları da, anlayamadıkları da olacak her daim… Yanacağız, anlayamadığımız için… Daralacağız, genişliği göremediğimiz için… Sıkılacağız, açılımlar yapamadığımız için…</p>
<p>Bunalmışsın biraz, sesinden belliydi. Seni dün telefonda kısa cümlelerle geçiştirdiğim için özür dilerim. İstedim ki yazıya dökülsün söyleyeceklerim. İstedim ki; bana kolaylaşanla; kalemle sana hitap edeyim. Bağışla lütfen…</p>
<p>“Nasıl arınırım?”, dedin ya heyecanla… İnan, bu pek çoğumuzun derdi Sultanım!</p>
<p>Biz senelerce Kur’an’ı, Hadisi, Evliya Kıssalarını okuduk geçtik işte. Hem elinde hazine anahtarları olan, hem de aç sefil gezen bekçiye benziyorduk bu halimizle. Kilitleri açamadık bir türlü. Yandık durduk, serin rüzgarlarda!.. Susuzduk, yağmurlar altında! Aç kaldık, dev kilerlerinde mutfakların!&#8230;</p>
<p>Nasıl arınırız, çözemedik uzun süre. Bilmem, benim anlayabildiklerim ne kadar işine yarar?.. Madem sordun, madem fakiri muhatap aldın, madem Hakkın sesini buradan duymak istedin, görev bildim Azizim… Kabıma dökülen kadarı ile aktarmaya çalışacağım…</p>
<p>Cancağızım;</p>
<p>Arınma talebi varsa, bil ki kirlenmişlik vardır!&#8230; “Yanıyorum” diyorsak, gör ki ateş vardır!.. “Çıkamadım bir türlü” sızlanışındaysak, anla ki düşmüşüzdür kuyularına nefsaniyetin!</p>
<p>“Neden yanıyorsun, neden göremedin?” ukalalığını yapmayacağım sana. Onun için lütfen</p>
<p>rahat ol. Sadece, daralma, bunalma getiren hayat sahnelerinde nasıl bir yöntemle ferahlanır, onu paylaşacağım. Umarım, Rabbim bunu anlaşılır biçimde yazmayı bana nasip eder…</p>
<p>Ruhum;</p>
<p>Biliyorsun ben HAYATIN İÇİNDEN ve MİSALLERLE ve de YAŞANABİLİR BİR TASAVVUF tan yanayım… Kavram edebiyatı, bilgi cambazlığı ve felsefe hiç sarmadı beni… Onun için bu arınma yöntemini de yaşanmış bir misalle anlatacağım izninle.</p>
<p>İdraki yüksek bir dostumuz; yaşadığı sıkıntılı bir sahne karşısında öğrendiklerini aşama aşama olaya uygulamış ve çok güzel netice almış. Ondan izin istedim, &#8220;İsim ve yer bildirmeden anlatabilirsiniz” dediği için, oldukça anlamlı gelen bu yönteme dair onun açıklamalarını aynıyla, noktasına virgülüne dokunmadan seninle paylaşmak istiyorum. Dostumuz yaşadığı idraki oldukça hoş bir üslupla kaleme almış. Yine onun izni ile ben de ufak rötuşlar, üslup güzellemeleri yaptım aslını bozmadan. İşte “Nasıl Arınırım?” sorusuna örnek bir cevap ve işte Azaptan Çıkışa dair mütevazı bir deneyim:</p>
<p>………</p>
<p>Geçenlerde işyerimde önüme gelen bir sahne, daha doğrusu zincirleme sahneler epeyce yaktı beni. Benliğim ezik ezik eziliyor, ruhum ayaklar altında çiğneniyordu sanki. Kişiliğime, kimliğime ha bire kurşun sıkılıyordu. Hani sıkan da kelli felli biri olsa gam yemem, tecrübeme göre daha dünkü çocuk bile değil… <em>(Gördünüz mü bendeki egoyu, bakın neler diyor, nasıl üstten bakıyorum insanlara!&#8230;)</em></p>
<p>Düşündün, düşündüm, çıkamadım. Akşam eve vardığımda bir odaya çekildim. Allah Sisteminin işleyişine dair bildiğim temel ilkeleri serdim gözlerimin önüne ve başladım OKUmaya…</p>
<p><strong>1- </strong><strong>KADER VE MUTLAK İRADE ÖNÜNDE KAÇINILMAZLIK: </strong>Kim, her ne yaşarsa yaşasın, takdirin açığa çıkışıydı hepsi. Mutlak irade önünde saman çöpü dahi değildik. O halde, ilk bilgiyle bir miktar ferahlıyor azabım. Bu benim “kaderim”di ve “mutlaka yaşanacağı için” yaşıyordum. Bundan başka olması da düşünülemezdi.</p>
<p>Yaşanmış bir olayı değerlendirirken böyle bakmamız şart. Yaşanacaklarda belki fikir jimnastiği yapar, tefekkür ederiz ama, yaşanmışsa, niye-neden sorularını sormadan önce; kader ve mutlak iradeye teslim olduğumuzu hiç unutmayalım…Bunu fark etmek, biraz nefes aldırdı bana… Demek, “acı” dediğim sahne “kaderim”di…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2- </strong><strong>BENDEN BANA: </strong>“Allah tasarrufu beyinlerden açığa çıkar”mış.<strong> “</strong>Her beyin, kendi evrenini oluşturur”muş fıtratımızın açığa çıkışı için… Hepimiz, etraf ve çevre dediklerimizi, sevgi ve ilgilerimizle çeker, nefret ve kırıklıklarımızla iter ya da gerermişiz. Ehli, ne güzel okumuş Sünnetullahı:<strong> </strong>YAŞAM; SENDEN AÇIĞA ÇIKANLARIN SÜREKLİ BİÇİMDE SANA DÖNÜŞÜNDEN İBARETTİR!”<strong> </strong> (AH)<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>“Başkasından”, dememiş Ehli, “SENDEN açığa çıkanların sana dönüşü” demiş!!..   Farkında mısınız, çoğu kez bu ana noktayı kaçırdığımız için azap çekeriz. Başkalarını, ötekileri suçlar da topu taca atarız!.. Biz hiçbir şey yapmamışızdır. Hep başkaları bize yanlış yapmış, bizi anlamamış, yanlış anlamış, hatta haset etmişlerdir öyle mi?&#8230; Fosssss!…. Bu ana ilke ile hepsi birden çöktü…</p>
<p>Meğer “Başkaları” yokmuş! Kendi kader programımı kendimden kendime yaşar da kendi çevremi kendi fıtratımla oluştururmuşum!.. ( Sen beni biraz Allah’a kafa tutar, ileri gider bulmuşsan, dur, rahat ol sözümü düzelteyim, “Biz oluşturmayız, Allah oluşturur” da derim. Hatırın kalmasın!.. Ama Allah adıyla işaret edileni Tanrı sayıp topu taca değil de bu defa tanrıya atarsan, bil ki bitmez azabın!!! Bunu iyi düşün olur mu, topu tanrıya da atma!)</p>
<p>İşyerimde bana azap edenler, deyip yanıyordum öyle mi?.. Yazık bana. Meğer onların hepsi benmişim!&#8230; Bana kimse bir şey yapmamış, ben kendi kendime ediyormuşum…</p>
<p>“Benim programımda olmayan benim önüme gelmeyeceğine” göre, “onlar” dediklerim de benmişim…  Bunu anlamakla biraz daha rahatladım ama azabım tam bitmedi.</p>
<p><strong>3- </strong><strong>ELLERİNİZLE YAPTIKLARINIZIN SONUÇLARINI YAŞARSINIZ. ALLAH KİMSEYE ZULMETMEZ. İNSANLAR KENDİ KENDİLERİNE ZULMEDERLER… </strong>Bu mealde ayetleri biliyorsun. Kendi kendimize ediyormuşuz bizler meğer. <strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>-<strong> </strong>İyi ama ben kimseye bir şey yapmadım ki!&#8230;<strong> </strong></p>
<p>İç sesim devreye giriyor ve “ACELE ETME, DUR DÜŞÜN HELE” diyor… Düşünüyorum. Yaptım mı yoksa?.. Farkında olmadan kullardan aahh almış olabilir miyim?.. Yok canııımmm, karıncayı incitmekten bile kaçındım, kimi incitmiş olabilirim ki?&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Gerilere, on beş yirmi yıl öncesine gidiyorum. Giderken yaşadığım bu acı sahneyi de götürüyorum yanımda. Çünkü “Yaptıklarımız; benzer sahnelerle gelir önümüze…”</p>
<p>Şimdi bana azap ediliyor, dediğim şekilde ben başkalarına azap ettim mi acaba?.. Dur bakıyım…</p>
<p>Bizim iş yeri. 27 yaşında genç bir idareciyim. Yanımda orta yaşlı, tecrübeli yardımcılar… İdareciler kendilerinden yaşlı ve tecrübeli kimseleri yanlarında hiç sevmezler. Ben de öyle miydim?.. Yok beeee… Hep sohbet eder, çay içerdik onlarla…<strong> </strong></p>
<p>İç sesim, “DÜRÜST OL” diyor… Çay içerdim ama içimden onlara hep “NE YAŞLI KURTTUR BUNLAR, AÇIK VERİRSEM ÇİĞ ÇİĞ YERLER BENİ” derdim… Evet evet diyordum bunu… Onun için de hiç yüz vermez, onlarla istişare etmez, bana yakın bulduğum daha genç ve az tecrübeli birileriyle işleri yürütürdüm… Demek “Ellerimle yaptığımın sonucu” bu sahne… 15 sene sonra gelse de.</p>
<p>Şimdi ben orta yaşlıyım ve genç bir amir benimle değil de, daha genç, kendine yakın, toy biriyle işleri yürütüyor… Bakar mısın, Allah’ın adaletine!..</p>
<p>Egom yerlerde sürünüyor. Ne suçlayacak insan kaldıııııııııı, ne öteye atacak bahane… Demek ben ettiğimi buluyorum, haaa!&#8230; Yıkıldım şimdi… İçim gene çok acıyor…</p>
<p>“Oysa ne iyiliklerim oldu herkese…” “Bunu Allah görmeyiverse, siliverse olmaz mıydı?..” “Hem zulmedenlerin hepsi bedel ödüyor mu ki, bak sokaklara, zalimler kol geziyor…” “Niye bana bu?..” (Kendine gel diyor iç sesim, gene dışarı çıktın, içeri gir, sende kal, sana ne dışarıdannnnn sana neeeeee!!!)</p>
<p><strong>4- </strong><strong>CEHENNEM RAHMETTİR: </strong>“Zalimler için yaşasın Cehennem” demiş 313 lerden büyük veli Bediüzzaman (ks) Hazretleri… İlk gençlik yıllarımda üniversite önü mitinglerde haykırırdık bu cümleyi… Şimdi daha farklı düşünüyorum…<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>15 sene önce yaptıklarım bugün çıkıyor öyle mi?.. Ya ahirete kalsaydı?.. İyi ki şimdi çıkıyor. “Cehennemin rahmet oluşu” buymuş demek… Yanmam rahmetmiş… Zalimler için yaşasın cehennem, diyorum ben de… Üniversite önünde ÖTEKİLERE haykırır gibi değil, kendi zulümlerim için, kendime diyorum…</p>
<p><strong>5- </strong><strong>VE YÜZLEŞME!&#8230; </strong>Yüzleşiyorum kendimle… Programımı yaşamışım… “Benden bana işliyormuş benim programım…” Ellerimle yaptıklarımın bedelini ödüyormuşum… Ve iyi ki ödüyormuşum, rahmetmiş cehennem…</p>
<p>Çok rahatladım şimdi. Yüzleştim kendimle… Fark etmediğim bir urumu, bilmediğim bir habis kitleyi fark etmiş gibi rahatladım. Sistem ameliyat ediyor beni bu acı sahne ile…</p>
<p>Ve o habis ur çıkıp gidiyor içimden! “Zulmediyor” dediklerime kızamıyorum. Kimseye kızacak halim kalmadı… Hem niye kızayım ki?. “Bana zulmedenler” dediklerim meğerse BENLİKTEN ARINMA AMELİYATIMIN GÖNÜLLÜ OPERATÖRLERİ imiş!&#8230; Şükran borçluyum onlara…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>6- </strong><strong>VE İSTİĞFAR VE BERAAT!! </strong>“Kaderim” dedim teslim oldum… Benden bana işleyişi   gördüm… Ellerimle yaptıklarımın neticesini fark ettim… Ve seriul hisabla, zul intikamla yüzleştim… Ve şimdi, evet şimdi istiğfar etmeliyim… Arınmalıyım bu yükten… Ne acısı, ne hüznü, ne pişmanlığı kalmamalı!&#8230;</p>
<p>“Allah affetsin” derler eskiler… Son dönem düşünürlerden birine sormuştum, “Ötede bir yapı değilse Allah, onun affı ne demek?.. Ben nasıl anlarım affedildiğimi yada edilmediğimi?..”</p>
<p>Şöyle cevap vermişti: SÜNNETULLAHI OKUYARAK NE YAŞADIĞINI ÇÖZMÜŞ VE DE KENDİNLE YÜZLEMİŞSEN, BİR ADIM ÖTEYE GEÇMELİ KENDİNİ AFFETMELİSİN ARTIK…</p>
<p>-       İyi de kendimi affetmeye tamam da ya Allah’ın affı?&#8230;</p>
<p>EGONA PRİM VERMEDEN BU AŞAMALARI GEÇEREK KENDİNLE YÜZLEŞMİŞSEN, O OLAYI “OLMASI GEREKEN OLDU “DER GEÇERSİN, İŞTE BU SENİN KENDİNİ AFFETMENDİR!&#8230;.</p>
<p>-       Ya ben Allah’ın affını soruyorum…</p>
<p>- HASBUNALLAAAAHHH!&#8230; SENIN KENDINI AFFIN; ALLAH’IN AFFINDAN GAYRI MI Kİ?&#8230;!!!!</p>
<p>…</p>
<p>Son cümlede bombalar patlatıyor zihnimde… Kaldıramıyorum önceleri… Ama tek şey dökülüyor dilimden: AMENNA VE SADDAKNAAA!&#8230;.</p>
<p>* * *</p>
<p>Evet Nurum;</p>
<p>Biraz uzadı ama sanıyorum dostumuzun kendisiyle yüzleşmesi ve takip ettiği yöntem oldukça işine yarayacak. Bu ilkeleri, sana acı veren olaylarda, hakikatini okuyamadığın sahnelerde çekinmeden, nefsine prim vermeden uygula, olur mu?&#8230;</p>
<p>Aklına gelen soruyu da biliyorum.</p>
<p><em>“Dostunuz bu arınmayı kendi içinde yapmış, gönlü rahatlamış ama dış dünyasında bir şeyler  değişmiş mi bari ?”</em> diye soracaksın değil mi?</p>
<p>Merak etme ben onu da sordum kendisine. Yalnız önce beynimizin çalışma sistematiğine dair şu gerçeği sana hatırlatmak isterim: “BEYİN İÇİN İÇ VE DIŞ KAVRAMLARI YOKTUR!”</p>
<p>Bu sana bir şeyler fısıldıyor mu?&#8230; Cesur ol Azizim. Söyleyemediğini ben söyleyeyim; İÇ DÜNYASI DEĞİŞENİN DIŞ DÜNYASI DA DEĞİŞİR! Yada bir başka söyleyişle; İÇ DÜNYASINI DEĞİŞTİREN, DIŞ DÜNYASINI DA DEĞİŞTİRİR diyorum.</p>
<p>Hala soruna cevap istiyor musun? Söyleyeyim:</p>
<p>Kendisine zulmettiğini düşündüğü genç mesai arkadaşı; bu tefekkürün ve istiğfarın yapılmasını takip eden birkaç gün içinde dostumuza gelerek; “HAKKINI HELAL ET. CAHİLLİĞİME VER, BİZ KARDEŞİZ DEĞİL Mİ?” diyerek gönül almış. Şimdilerde sıkı dost olmuşlar!</p>
<p>***</p>
<p>Ha unutmadan, bu çalışma işine yarar da birine teşekkür etmek dilersen bana değil, EVRENİN EN MUHTEŞEM GÖNLÜ MUHAMMED MUSTAFA’MIZA (sav) BOL SALAVAT OKU… Bir de ilmine kurban olduğum Ehlinin ruhaniyetine 3 İhlas 1 Fatiha lütfen…</p>
<p>Bir başka gönül mektubunda buluşmak ümidiyle…</p>
<p>Kal sağlıcakla…</p>
<p>Mehmet DOĞRAMACI</p>
<p><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com">dogramacimehmet@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/%e2%80%9cnasil-arinirim%e2%80%9d-yada-azaptan-cikis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Trenden Helikoptere Sıçramak!</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/trenden-helikoptere-sicramak/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/trenden-helikoptere-sicramak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Oct 2009 01:33:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Hulusi]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1049</guid>
		<description><![CDATA[Tren olmayın, helikopter olun! (AH) Bağdat demiryolu hattı inşa ediliyor. Sirkeci garı henüz yapılmış. Rayların saray bahçesinden geçme zorunluluğu var. Topkapı’nın bahçesi; Gülhane’den bir kısım yer alınarak güzergâha dâhil edilecek ama padişahın izni gerekmekte. Konuyu padişaha iletmek de ayrı bir sorun. Vezirlerden biri durumu, yeniye açık padişah Sultan Abdülaziz’e arz ediyor: “Bağdat demiryolu hattının bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right"><em> </em></p>
<p align="right"><span style="color: #0000ff;"><em>Tren olmayın, helikopter olun! </em></span></p>
<p align="right"><span style="color: #0000ff;"><em>(AH)</em></span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bağdat demiryolu hattı inşa ediliyor. Sirkeci garı henüz yapılmış. Rayların saray bahçesinden geçme zorunluluğu var. Topkapı’nın bahçesi; Gülhane’den bir kısım yer alınarak güzergâha dâhil edilecek ama padişahın izni gerekmekte. Konuyu padişaha iletmek de ayrı bir sorun. Vezirlerden biri durumu, yeniye açık padişah Sultan Abdülaziz’e arz ediyor: “Bağdat demiryolu hattının bir bölümünün saray bahçesinden geçmesi elzem görünüyor Sultanım. Tabii irade buyursanız” Padişah tarihe geçecek şu sözü söylüyor: “Şimendifer geçecekse benim göğsümden geçsin!..”</p>
<p>Derhal raylar döşenmeye başlanıyor. Osmanlı ülkesi bu sayede batıdan doğuya doğru uzanan yeni ve modern bir ulaşım aracına kapılarını açıyor.<span id="more-1049"></span></p>
<p>…</p>
<p>Akşam çocuklarla televizyon başındayız. Bol hareketli bir aksiyon filmi. Kimliği birden bire açığa çıkan casus, vagonlar içinden hızla geçerek trenin üstüne tırmanıyor. Nefes nefese sahneler… Treni takip eden helikopterden sarkan halata tutunabilirse kurtulacak. Yoksa ya aşağıdakilere yakalanacak yada az sonra girilecek tünelde yaşama şansını yitirecek. Son saniyelerde halata sıçrıyor ve helikopter uzaklaşıyor. Tren tünele girdiğinde aşağıdakiler düşmanı elden kaçırmanın çaresizliği içinde dövünüyorlar…</p>
<p>Bizim çocuklar kendi arasında tartışıyor. “Hızla giden tren üstünde böyle gezinilebilir mi?..” “Yok, canım bunlar stüdyo çekimi”, diyor ortanca, “Yada figüran kullanıyorlar”. Diğeri atılıyor, “Neden olmasın, çevik, atletik biri pekâlâ bunu yapabilir.” Öteki; “Film işte takılmayın, tadını çıkarın, hem konuşmayın, diğer sahneler kaçıyor”, diyerek susturuyor kardeşlerini.</p>
<p>Bense dizimde laptop, filmden ziyade günlerdir zihnimi meşgul eden, Ehlinden yansıyan o sözü tefekküre çalışıyorum:  “Tren olmayın, helikopter olun!”</p>
<p>Derin düşünce antrenmanlarına girişirken trenlerle olan bağlantıma uzanıyor hayallerim. Çocukluğum ve ilk gençliğimin önemli bir kısmı trenlerde geçti. Köyden şehre ulaşım vasıtamızdı. İstasyonlar, tüneller, menfezler, köprüler, geçitler ve uzayıp giden demir yolları…</p>
<p>Tren deyince hemen hepimizde ilk çağrışan kavram; Nostaljidir. “Ahhh o eski günler” içlenmesinde kara trenler başrolü kimselere kaptırmaz. Trene şiirler yazılır, trene besteler yapılır, türküler yakılır. Bir dönemin medeniyet ve kalkınma sembolüdür tren.</p>
<p>Tren sonrasında uçak ve helikopterle gelişen hızlı değişim, posta katarlarının pabucunu dama attırsa da geçmişten günümüze gelmek istemeyenler, hala mısralar düzerler buharlı trenlere. Haydarpaşa; Anadolu’dan İstanbul’a tahta bavullarla adım atan yağız köy delikanlılarının hayatlarında, altın ümitlerin miladı olmaya devam edecektir Yeşilçam perdelerinde uzun süre.</p>
<p>…</p>
<p>Tren deyince nostalji akla gelir, dedik de bakın biz de kendimizi kaptırıverdik nostaljik akışa…</p>
<p>Buradan çıkalım hemen de konumuza dönelim…</p>
<p>Sahi, “Tren olmayın helikopter olun” sözü niçin söylenmiş olabilir? İnsan nasıl bir bakış açısı ile hayatı değerlendirirse trenden; nasıl bakarsa helikopterden olayı seyretmiş olur? Helikopter varken hala trende diretenler, aptal değillerse eğer, nasıl bir algı içindeler dersiniz?..  Yoksa tren algısı içinde olduğunun farkında olmadan en çağdaş vasıtada yol</p>
<p>aldığını sanmak gibi kadife bir perde gerisinde yaşayanlar mıdır onlar?.. Kast edilen ulaşım</p>
<p>vasıtası mıdır, yoksa Hakikat menziline yol alma azmindeki bilinçlere yeni bir idrak</p>
<p>şimşeği mi çaktırılmak istenmiştir?..</p>
<p>Bütün bunlar üzerine sohbet edelim istiyorum…</p>
<p>Misal ve mecazları düşünürken ilk planda sözün zahirinden yola çıkılsa da; söylenme amacını sezmek ve hissetmek; çözümlemede önemli bir yer tutar. Kelimeye takılmak; kelimeden yola çıkmak misal ve mecazı anlamada bir usul olsa da yeterli değildir. Yeterli olmadığı gibi perdedir çoğu kere!</p>
<p>Kur’an misallerini ve mecazlarını en iyi çözenlerin Arapçaya derinlemesine vakıf olan din adamları (!) değil de; hakikate adanan Hak Erenler olması da işte bu noktada oldukça manidar. Çokları da Arapça bilmez onların! Ama Rabçayı iyi OKUmuşlardır.</p>
<p>“Tren olmayın, helikopter olun”, ifadesini de ehlinin ana mesajları ekseninde ele almak durumundayız, özüne yaklaşmak için. O ana mesaja gelene kadar, kavramların zahiren görünen yanlarından hareketle bazı noktalara dokunup yeni idraki okumaya gayret edeceğiz.</p>
<p>Elbette, ulaşım vasıtası kullanmaktan bahsedilmiyor. “Tren yerine helikopter kullanın” denmemiş, “Tren olmayın, helikopter olun”, denmiş… Demek ki bizde ya tren yada helikopter tarzında sistemi algılamaya açık iki boyut iç içe!.. İşte onları ayrıştırmaya girişmek galiba bizi sonuca götürür. Ayrı ayrı değerlendirmek yerine, beynimizin daha kolay kavrayacağı kıyas yoluyla çözümleyelim dilerseniz.</p>
<p><span style="color: #333333;"><strong>1-</strong></span><strong> </strong><span style="color: #ff0000;">Tren; raylar üzerinde, daha doğrusu çizilmiş bir hat üzerinde gider- gelir! Toprakta yada havada gitmesine imkan olmadığı gibi hattının dışına çıkması da mümkün değildir.</span><em> </em>Tren algısı ile hayata bakmak; tren algısı ile tasavvufu değerlendirmek; birilerinin inşa ettiği düşünce sistematiğine mahkûm olmaktır, körü körüne! Öylesine bir mahkumiyet ki; değil dışına çıkmak, “dışı” ve “başka alemler” olduğu düşünülemez bile!&#8230; Bu şekilde değerlendirenlere; (yerden havalanmak) kayıtlardan kurtulmak, ölüm demektir adeta!<em> </em></p>
<p>Tren algısı ile ilme eğilenler, hakikate yönelenler; “Öncekiler” ve “Büyükler” in yorumları ve açılımları dışında yeni açılımlar olabileceğini akıllarına dahi getirmek istemezler. Onlar için mensup olunan “Ekoller”, “ Meşrepler”, “Mezhepler” vardır!!!! Dışına çıkmaları, farklı yerden bakmaları mümkün olmayan!<em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><span style="color: #0000ff;">Helikopter içinse çizilmiş bir hat yoktur! Bir güzergâha mahkûm değildir!</span><strong> </strong>Helikopter kendi yolunu kendisi çizer! O kudrete, o donanıma, o görüş açısına sahiptir çünkü. O nedenle helikopterce değerlendirenler; hiçbir kayda, hiçbir mezhebe, hiçbir ekole, hiçbir kişiye mahkûm etmezler beyinlerini… Hiçbir kalıp fikirle kilitlemezler düşüncelerini. Sadece hava durumunu yani güncel durumu, yani çağdaş yayını izler ona göre rota ve akış belirlerler.<strong> </strong></p>
<p><span style="color: #333333;"><strong>2-</strong></span><span style="color: #ff0000;"> Tren; bir lokomotif ve ona bağlı vagonlardan oluşur!</span><em> </em>Trence değerlendirenler için; mutlak surette kendilerini çekecek bir “lider”, bir “önder”, bir “rehber” şarttır. Yoksa, zang diye kalırlar yerlerinde. Vagonlar nasıl kendi başına hareket edemez ise, trence düşünenlerin de çekici olmaksızın yol almaları muhaldir! Güdülmek; doğal kaderleridir onların! Güdülmeye; “tâbi olmak” ve “teslimiyet” kılıflarını ustaca geçirdikleri için hallerinden gayet memnundurlar!</p>
<p><span style="color: #0000ff;">Helikopterde çeken, çekilen yoktur, var olan; “kendi”sidir!</span> Helikopterce hakikate yaklaşanlar, dışarıda birilerinde gerçeği görmek derdinde ve kaydında değildirler!.. Teslimiyetleri bir kişiye değil; sürekli biçimde akışını okumaya çalıştıkları sisteme, yani sünnetullahadır! Bu nedenle özgüvenleri, eminlikleri, kudretleri, bir diziye, bir zincire mahkûm olan algıların kat kat üstündedir.</p>
<p><em> </em></p>
<p><span style="color: #333333;"><strong>3-</strong></span> <span style="color: #ff0000;">Tren; raylara kavis verilmemişse viraj alamaz, belli bir doğrultuda birden bire geri dönemez, sadece özel alanda döndürülür görevliler tarafından! Tren manevra yapması en zor taşıttır.<em> </em>Yoluna devrilen bir ağaç, raylara düşen bir kaya keser yolunu.</span> Bu şekilde bakanlar için, saplandıkları düşüncelerden geri dönmek imkânsıza yakın ölçüde zordur! Tefekkür ve beyin jimnastiği ile yeniye açılmak da onlara göre değildir. Zorlarsanız, düşüncelerine viraj aldırmaya, manevra yaptırmaya kalkarsanız muhtemelen devrilirler. Teçhizatları manevraya müsait değildir çünkü.</p>
<p>Mahkûm oldukları hat, basit bir engelle kesildiğinde öteye geçemezler. Bugün, modern gelişmeler ve ilmi keşifler karşısında eski rivayetlerden çıkamayan, değerlendirmeleri ile gülünç hale düşen din algısı; trence yol alışının bedelini çok acı ödemekte ve ödetmektedir. Evrim teorisine ezber bilgilerle karşı çıkanların, ne yazık ki bilimsel ve çağdaş düşünenleri tatmin edecek bir Yaratılış Kuramları yoktur, bunun için. Din alanında “sorgulanamaz” “sadece iman edilen” kapalı konuları vardır onların. Onlara sadece iman edilir, üzerinde düşünmek günahtır (!).</p>
<p><span style="color: #0000ff;">Helikopter istediği gibi manevra kabiliyetine sahiptir.</span> İner- çıkar, yükselir- alçalır, döner- kıvrılır… Helikopterce hayata bakanlar için “fanatizm”, “bağlılık”, “bağımlılık” kavramları geçersizdir. Tutundukları, kayıtlandıkları bir yer yoktur çünkü. Görüşlere, ekollere, fikirlere takım tutarcasına yaklaşmazlar… Onları kutsamazlar da… Sadece gördüklerini, basiretle değerlendirirler. Tıkandıkları düşünce alanlarında kolaylıkla vites değiştirerek yollarına devam etmeyi başarırlar. Basit ama basiretli düşünce ile çözülmez sanılan çok şeyi çözümlerler. “Sadece iman edin”, “Sorgulamayın” telkinlerine inat, cesur tefekkürler yaparak hem kendi önlerini hem de insanlığın önünü aydınlatacak lambaları yakarlar!</p>
<p><span style="color: #333333;"><strong>4-</strong></span><span style="color: #ff0000;"> Tren için hareket noktası da varış yeri de uğranacak, durulacak istasyonlar da bellidir! </span>Bir başlangıç, bir varış istasyonu vardır tren için. Demiryolu biter belli bir yerde. Anadolu hattı Haydarpaşa’da dayanır denize…</p>
<p>“Başlangıç ve “Son“ kayıtları içinde değerlendirir trence düşünen. Evren; belli bir zamanda başlamıştır, belli bir zamanda yok olacaktır. Hayatlarını da öyle okurlar; doğum ve son nefes! Çok ileriyi zorlayan, sadece kıyameti görebilir o kadar.</p>
<p>Rasüller- Nebiler- Kitaplar hep başlangıç ve son arasında değerlendirilir onlar için. Risalet Adem’le bebekliğini, İbrahim’le gençliğini Muhammed’le olgunluğunu yaşamış ve bitmiştir. (!) Bir daha rasül gelmeyecektir (!) Demiryolunun Haydarpaşa’ya dayanması gibi bitmiştir akış!..</p>
<p><span style="color: #0000ff;">Helikopter için başlangıç ve son kaydında bir yol değil, tek- bir- bütünün seyri vardır an içre!</span> Helikopterce değerlendiren; geçmiş- gelecek, başlangıç- son kaydından çıkmış, tek- bir ve bütün olana odaklanmıştır an içinde. Muhammedi Hakikati ANda okur ve isimlenen diğer rasul ve nebilerin o hakikatin geçmişte değil an içinde boyutsal açığa çıkışı olduğunu sezer ve bilir. Hayat; başlayan ve biten bir şey değil “Her an yeni şa’nda” akıştır. Ebediyete doğru her an ölümler ve dirilişler yaşanacaktır, bir kere doğulur, bir kere ölünür sanan tren algısının aksine. Rasüller sürekli akış içinde açığa çıkarak yeni bilgiyle idrakleri yenilerler! Yenilenen idraklerle değerlendirir ve okurlar risaleti.</p>
<p><span style="color: #333333;"><strong>5-</strong></span> <span style="color: #ff0000;">Trene şiirler- hikâyeler yazılır, trene besteler yapılır, trene türküler yakılır:</span> Romanlara konu olur tren yolculukları. Şiirler yazılır posta katarlarına. Besteler yapılır, mendil sallanan tren uğurlamalara.</p>
<p>Nostalji adeta kısıtlı bir tek düzeliğe mahkûm alandan beslenir de sembolü tren olur. Nostalji, yani duygusallık, yani geçmişte yaşayıp ANdan perdelenme şiirsel, hikâyemsi kalıplarla örterek kendini, akar damarlara. Tıpkı gecenin koynunda ıslık çalan tren gibi… Tıpkı “damarlarına nüfuz edeceğim” diyen şeytan- nârî- cinnî yapılar gibi!!!!</p>
<p>“Aşk en yüksek mertebe”, sanılır bu algıya göre. Sevmişsen, muhabbet sana açılmışsa; korkunç bir sistem anlatımı da abartıdır hani. Muhabbetin varsa, “seriul hısab”ı, “zül ıntıkam”ı konuşmaya gerek yoktur (!). Her şey kolaylaşır muhabbetle (!) çünkü.</p>
<p>Şiirsel, hikâyemsi ve efsanevi rivayetlerle, kıssalarla örülü bir bakış açısıdır trence ilme yönelmek. Bol bol duygulanılır! Geçmişe ağıtlar yakılır, destansı savaşlar, romansı duyuşlar arz-ı endam eder. Rasulullaha da sahabesine de yöneliş bu kalıplar içindedir. Hatta Kur’an dahi öyle okunur! Sanki “Geçmişin Hikâyesi” imiş gibi…</p>
<p>Tren algısına mahkum vaizler, kürsülerde Yusuf – Züleyha, Musa- Firavun, Nemrut- İbrahim anlatırlar film sahnesi kurarcasına!!!! Hem de İslam’ı tebliğ adına!</p>
<p><span style="color: #0000ff;">Helikoptere şiir de hikâye de yazıldığını görmedik. Hele beste hiç yapılmamıştır!</span> Helikoptere yanaşmak herkesin işi değildir. Soğuktur helikopter. Asıktır biraz da suratı. Hem tehlikelidir de. Birikim ve donanım ister. O nedenle duygusallığa yer yoktur helikopterde! Her şey hesap kitap işidir. Sizi bilmem ama ben henüz helikoptere şiir, hikâye yazan, beste yapan görmedim. Duygusallığa prim yoktur ki bunlara kapı açılsın!</p>
<p>Helikopter algısı ile değerlendiren ve düşünen için; duygu eksenli çalkalanışlara çoktan veda edilmiştir! Hakikat; efsanelere kurban edilecek kadar ne ucuz ne de basittir. Akıl, İlim ve Çağdaş Verilerle Okuma vardır, okuduğunun hakkını vererek yaşama vardır.</p>
<p><span style="color: #333333;"><strong>6-</strong></span> <span style="color: #ff0000;">Tren; hareketini doğrusal tekerleklerden alır.</span> Düzlemsel akışla hareket eder tren. Doğrusal ve sadece ileri. Sağa sola yatay, yukarı aşağı dikey sıçrama yapamaz tren.</p>
<p>Dini değerlendirmede doğrusal bakış; “metot belli”, “yöntemler çizilmiş zaten” diyerek düz mantığı adeta kutsallaştırır. Yeni bir görüş öne sürmek; bu algı sahiplerince “küfür”, “sapıklık”, “mezhepsizlik”, “ büyüklere sadakatsizlik “ olarak nitelenir çoğu kez!..</p>
<p>Tasavvufa bu şekilde yaklaşanlar için, “kurumsallaşmış ekoller” vardır. Onların aksine bir söylem; onların dışında bir tahlil, derhal dışarı atar sahibini!..</p>
<p><span style="color: #333333;"> </span><span style="color: #0000ff;"> Helikopter, pervaneden alır gücünü!</span> 360 derece dönen pervane, düz yol alan trene nispetle kıyası kabil olmayan enginliğe açılmıştır.</p>
<p>360 derece döner, her manada tek- bir- bütün diye değerlendirenler. Hiçbir esma ile kayda girmeksizin tur atarlar esmalarda Kâbe’yi tavaf edercesine. Gücünü, görüşünü, kudretini de işte o dönüşten alırlar. Hiçbir görüş açısı ile kendini kayıtlamaz, yorumsuz seyrederler. Dönmektir işlevleri. Âlem döner, güneş döner, galaksiler döner, ben niçin dönmeyeyim dercesine sürdürürler fıtratlarınca dönüşlerini. Onun için okuması, yaşamı, düşüncesi, ufku farklıdır kuru kalabalıklardan, tek düze klasik algılardan.</p>
<p><span style="color: #333333;"><strong>7-</strong></span> <span style="color: #ff0000;">Trenden görünen ufuk; güzergâhın izni ve pencere genişliği kadardır:</span> Trence seyir ufku oldukça kısıtlı ve dardır. Görülecek açı, önden giden vagonun yada lokomotifin gördüğünden kesinlikle farklı olamaz. Bu algı için yön değiştirmek, ufuk çizgisinin üstüne çıkmak muhaldir.</p>
<p>Dini bu şekli ile değerlendirenler; önden gidenlerin dışında düşünce geliştirecek değildirler. “Abdest; temizlik içindir”, derler mesela. “O halde teyemmüm niçin?”, dediğinizde mantıklı ve tatminkâr bir cevapları hiç olamaz. Onlar için ayetler de hadisler de donmuştur! Kur’an’ın ileriye doğru açılımlara müsait olduğunu, hadislerin de ayetler gibi boyutsal anlamlar taşıdığını söylemek; din dışı (!) bir iddiadan öteye geçmez onlar nezdinde! Ufuklarında görebildikleri bu kadardır çünkü.</p>
<p><span style="color: #0000ff;">Helikopter için duran değil sürekli değişen geniş ufuklar vardır: </span>Helikopterce değerlendirenler; hadislerdeki boyutsal anlatımları; ayetlerin bazen daralan (&gt;) açılımı bazen genişleyen (&lt;) açılımı sakladığını sezmişlerdir. Ufukları geniş ve değişken olduğu için; resmin tamamını görme şansına sahiptirler. Fikir çatılarını vadiden görülene göre değil, yüksekten görülen ile inşa eder, yorumlarlar.</p>
<p>***</p>
<p>Evet dostlarım;</p>
<p>Kısaca, TREN algısı ile yaşam; MAZİYE DÖNÜK, HAYALE DAYALI, EFSANE ODAKLI, BİRİMSEL BİLİNÇLE, YATAY GENİŞLEMEDEN ÖTESİNİ GETİRMEYEN, DÜZ VE KAYITLI DEĞERLENDİRME…</p>
<p>HELİKOPTER algısı; AN’A ODAKLI, REALİTE VE BİLGİYE DAYALI, GERÇEĞİ MERKEZ ALAN, ŞUURSAL BAKIŞLA, YENİYE VE GELİŞİME AÇIK, DİKEY YÜKSELİŞ GETİREN DEĞERLENDİRME’ nin sembolüdür, görebildiğimiz kadarı ile…</p>
<p>Şüphesiz sözlerin hakikatini, Kelam Sultanı Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) ve Onun Varisleri bilir!</p>
<p>Tefekkür semamızda şimşekler çaktıran Ehline binlerce şükran ve minnetle…</p>
<p>Selam; yaşamımız olsun!</p>
<h5 style="text-align: right;"><strong><em><span style="color: #000080;">Mehmet DOĞRAMACI</span></em></strong></h5>
<h5 style="text-align: right;"><strong><em><span style="color: #000080;"><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr-Trenden Helikoptere Sıçramak! Yazınızla İlgili">dogramacimehmet@gmail.com</a></span></em></strong></h5>
<h5 style="text-align: right;"><strong><em><span style="color: #000080;">27.10.2009</span></em></strong></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/trenden-helikoptere-sicramak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

