<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sufizm.gen.tr -Düşünebilen Beyinlere. &#187; Tasavvuf</title>
	<atom:link href="http://www.sufizm.gen.tr/tag/tasavvuf/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sufizm.gen.tr</link>
	<description>sufizm, islam ve bilim.. sadece gerçeği arayanlara..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Çanakkale Deyince…</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/canakkale-deyince%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/canakkale-deyince%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[çanakkale savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[çanakkale zaferi]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1164</guid>
		<description><![CDATA[Çanakkale Zaferimiz üzerine yapılan muhtelif çalışmalarda bir milletin var oluş ve ayakta kalma mücadelesine dikkat çekilerek çeşitli fedakârlık ve şecaat örnekleri efsanevi, destansı sahnelerle aktarılır. Olayın insani ve evrensel yönüne eğilen yaklaşımlar nedense biraz sönük kalmıştır. Milli ve manevi köklerimizin vazgeçilmez mayası Çanakkale’de evrensel sahneleri, insan unsurunun kalbinde titreyenleri, millet ve ırk, din ve ülke, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_842" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-842" title="Mehmet DOĞRAMACI" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/03/MD-150x150.jpg" alt="Mehmet DOĞRAMACI" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Mehmet DOĞRAMACI</p></div>
<p>Çanakkale Zaferimiz üzerine yapılan muhtelif çalışmalarda bir milletin var oluş ve ayakta kalma mücadelesine dikkat çekilerek çeşitli fedakârlık ve şecaat örnekleri efsanevi, destansı sahnelerle aktarılır. Olayın insani ve evrensel yönüne eğilen yaklaşımlar nedense biraz sönük kalmıştır.</p>
<p>Milli ve manevi köklerimizin vazgeçilmez mayası Çanakkale’de evrensel sahneleri, insan unsurunun kalbinde titreyenleri, millet ve ırk, din ve ülke, doğu ve batı planından çıkarak yeniden değerlendirmeye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Bu zafer coşkusuna işte o farklı noktalardan katılmak üzere bazı sahneleri yeniden hatırlatmak istiyorum.</p>
<p>* * *<span id="more-1164"></span></p>
<p>Her iki tarafın da ölülerini defnetmek üzere savaşa ara verilen bir öğle saati. Türk askeri fırsattan istifade Cuma Namazı kılmak istiyor. Salâ verilip ezan okununca karşı siperlerden telaş içinde gelenler arkada saf tutuyorlar. Bunlar İngilizlerin sömürge Afrika ülkeleri ve Hindistan’dan topladığı Müslüman askerler. Cumayı, düşman (!) cephede kılacaklar ve yeniden kendi siperlerine dönecekler…</p>
<p>* * *</p>
<p>Gece nöbet tutuyor askerler… Avrupalı askerlerin safından biri sesleniyor bizimkine, bir şeyler işaret ediyor. Birbirlerinin dillerini anlamıyorlar. Bizimki çantasından bir tayın ekmeği atıyor karşıya, belli ki aç zannıyla. İngiliz askeri de yanındaki konservelerden birini yerden yuvarlıyor insan kardeşine!&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>Yıl 1934… Güçlü devletler genç Türkiye Cumhuriyetine uluslararası unsurları da arkalarına alarak baskı yapıyorlar<em>. “Mademki Çanakkale’de bizim mezarlarımız var, mezarlarımız olan yerler toprağımızdır yada en azından uluslararası toprak sayılmalıdır.”</em> diyerek toprak isteme cüretini gösteriyorlar.</p>
<p>Genç Türkiye’nin genç cumhurbaşkanı Mustafa Kemal çalışma odasında Anzaklar ve İngilizlerin de geleceği Çanakkale Günü için bir basın bildirisi hazırlıyor. Yaveri içeri giriyor: “Paşam bu emperyalistler iyice azıttı, durmadan telgraflar geliyor, öyle bir mesaj yazın ki hadlerini bilsinler, meydan okuyalım şunlara!&#8230;”</p>
<p>Paşa, nazik durumu değerlendirdikten sonra hem bütün güçlü ulusları susturacak, hem de annelerin yüreğine, beşerin İnsan tarafına dokunacak şu sözleri yaverine yazdırıyor:</p>
<p><strong>Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.</strong><strong> </strong>(Mustafa Kemal ATATÜRK)<strong> </strong></p>
<p><strong>…</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Çanakkale… Milli yanımdan çok, İNSAN yanıma, EVRENSEL yanıma, KALBİMe dokunur benim…</p>
<p>Gelibolu Yarımadasının gelişen yeni dünya yapılanmasında bir BARIŞ VE KARDEŞLİK ADASI olmasını niyaz ediyorum. Amin der misiniz?</p>
<p><strong>Mehmet DOĞRAMACI</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/canakkale-deyince%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Senin Kadar Varım</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/senin-kadar-varim/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/senin-kadar-varim/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 22:59:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[senin kadar varım]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1162</guid>
		<description><![CDATA[Hakikat bilgisini layıkı ile değerlendirmeden, algıladığımız bu fiiller aleminde “Benden başka bir varlık yok” kabulü ile hareket eden kişilerle karşılaştığında çok geriliyordu bizimki. Belki varsaydığı benine inen büyük bir darbe olmasının da etkisi ile. Oysa arkadaşı Ömer, konuşmalarında hareketlerinde öyle rahattı ki (içte rahat olduğunu düşünmüyordu) yaptığı fiiller sonunda, birisi ona bir şey söylendiğinde, ben [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_832" class="wp-caption alignleft" style="width: 89px"><img class="size-full wp-image-832" title="Mert KILIÇ" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/03/mert-kilic.jpg" alt="Mert KILIÇ" width="79" height="116" /><p class="wp-caption-text">Mert KILIÇ</p></div>
<p>Hakikat bilgisini layıkı ile değerlendirmeden, algıladığımız bu fiiller aleminde “Benden başka bir varlık yok” kabulü ile hareket eden kişilerle karşılaştığında çok geriliyordu bizimki. Belki varsaydığı benine inen büyük bir darbe olmasının da etkisi ile. Oysa arkadaşı Ömer, konuşmalarında hareketlerinde öyle rahattı ki (içte rahat olduğunu düşünmüyordu) yaptığı fiiller sonunda, birisi ona bir şey söylendiğinde, ben varım, ben yaparım, gayrım yok tekrarını yapıyordu. O zaman da; Bizimki içinden; Hadi lan..! Bunun böyle olmadığının en büyük ispatı benim varlığım diye düşünürdü&#8230; Sonunda bir gün dayanamayıp dedi ki;</p>
<p>-         Hayır güzel kardeşim, sen ne kadar varsan, ben de, algıladıkların da o kadar var. Ne zaman ki sen yok olursun, biz de yok oluruz&#8230;</p>
<p>-         Örneğin başı kapalı bir bayan, aldığı bir takım bilgileri, doğru anlayamaması, hazmedememesi ve yanlış yorumlaması sonucunda benden gayrısı yokken, kime kapanıyorum ki düşüncesi ile açılırsa doğru mu yapmış ? Madem kendinden gayrı yok hiç giyinmesin, öylecene çıksın sokağa, ona bakanlarda olmayacağı gibi fiili münasebette de bulunan olmayacaktır ona göre. Ya da olsa da bundan etkilenmeyecektir. Sen bu hali yaşıyor musun şimdi ?<span id="more-1162"></span></p>
<p>Evet&#8230; Dediği anda suratına bir büyük Osmanlı&#8217;yı patlattı. Şaşkınlıkla sendeleyen arkadaşının arka cebinden cüzdanını kaptığı gibi oradan uzaklaşmaya başladı. Yanağındaki beş kardeş mührünün verdiği acı ile önce hiddetlenen arkadaşı ona doğru giderken bir yandan olayı anlıyor bir yandan da söylediklerine halel gelsin istemiyordu, ta ki bizimki cüzdanı vermeden taksiye atlayıp uzaklaşana kadar&#8230; Cep telefonundan arayıp olayı anladığını itiraf etmesi sonrasında buluştuklarında, hayatı boyunca unutmayacağı bu yaşadıklarının yanında bir de konunun özetini dinlemek ona nasip oldu&#8230;</p>
<p>-         Benden gayrı yok diyen zatlar, bizim gördüğümüz bedendeki kişiler değillerdir. O kişiler kendilerinin ALLAH katında yok olduklarının, O&#8217; ndan gayrı ne bir fiil, ne bir düşünce, ne de söylem üretemedikleri gibi, gayrı olan bir varlıklarının bile olmadığını fark ederek, hiç olmayı yaşamışlar ve o zaman; “BEN&#8217; den gayrı yok” diyen bizzat ALLAH&#8217; ın kendisi olmuştur&#8230; Sen kendini hiçlemeden bunu şu cisminle kayıtladığın birim olarak söylersen, sana denir ki; Haydi sözünde sadık isen doğudan doğan şu güneşi, batıdan doğdur da görelim&#8230; Birimsel benliğinden geçmeden, bu söylemi kabul etmeye çalışan kişi hırsızlığı da, gıybeti de, cinayeti de kendinde hak görebilir. Daha Musa olmadan, Hızırlığa soyunur ki; sonu Firavun&#8217; un sonundan farklı olmaz kanımca&#8230;</p>
<p>-        Unutma !  Sen ne kadar varsan, ben de o kadar varım&#8230; Ve beni sevmedikçe iman etmiş olmazsın !</p>
<p>(3309 &#8211; Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: &#8220;Resulullah (sas) buyurdular ki: &#8220;Nefsim yed-i kudretinde olan zâta yemin ederim ki, imân etmedikçe cennete giremezsiniz, <span style="text-decoration: underline;">birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız</span>! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yaygınlaştırın!)</p>
<p>Özetle; Hakikat ancak şuurda yaşanır, fiiller aleminde ise ortaya konuşu bu alemin kurallarına göre olmalıdır. ALLAH Ekber oldukça hiçbir yaratılan, O olamaz, O’ nu ihata edemez. Biz ALLAH’ lığı yaşamak için değil, kulluğunu yaşamak için varız. En çok yeryüzünde halife olabiliriz&#8230;</p>
<p>Anlatılmak istenen; Kesret yaşamında, hakikat bilgisi kurallarına göre davranıştaki yanlışlığı, Lut kavmi kıssasının batıni yorumundan çıkarabilirsiniz. Özellikle Ankebut 28-30.</p>
<p>Not: Olayın bir de tam tersi yönü de olabilir ki; “Benden gayrı yok” sözünü söyleyen gerçekten de kendini hiçlemiş olarak söylüyordur da, daha biz kendimizi hiçleyemediğimizden ve kendimizle birlikte her şeyi var algıladığımız bu boyuttan bakarak, ALLAH&#8217; tan direk gelen kelamı saf olarak algılayamayıp, kendi vehim (yine ALLAH&#8217; tan gayrı olmayan) kanalımızdan, saptırarak geçirdiğimizden, layıkıyla anlayamıyor ve yanış, geriliş yaşıyoruzdur. Bu ihtimali de akıldan çıkartmazsak, gün gelirde böyle bir değerle karşılaşırsak, değerlendirebilme imkanımız olabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/senin-kadar-varim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir İstanbul Macerası</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/bir-istanbul-macerasi/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/bir-istanbul-macerasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 22:44:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakan Türkmen]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul macerası]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1160</guid>
		<description><![CDATA[Koca şehrin alabildiğine uzanan binalarının arasından denize doğru iniyordu&#8230; Boğaz git gide yaklaşıyordu&#8230; Yazdan kalma bir günün keyfini çıkarıyordu şehirliler&#8230; Ne kadar da çok insan vardı İstanbul’da&#8230; Farklı düşünceler, farklı karakterler&#8230; Hepsi farklı farklıydı&#8230; Tüm bu farklılıkları içinde barındırıyordu İstanbul&#8230; Şehrin büyüklüğünü düşünürken “ ‘Şekle bağımlı olmak’ demek ‘mânâyı anlayamamak’ anlamına da gelir! ” sözü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_817" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-817" title="Hakan TÜRKMEN" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/hakan-turkmen-150x150.jpg" alt="Hakan TÜRKMEN" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Hakan TÜRKMEN</p></div>
<p>Koca şehrin alabildiğine uzanan binalarının arasından denize doğru iniyordu&#8230; Boğaz git gide yaklaşıyordu&#8230; Yazdan kalma bir günün keyfini çıkarıyordu şehirliler&#8230;</p>
<p>Ne kadar da çok insan vardı İstanbul’da&#8230;</p>
<p>Farklı düşünceler, farklı karakterler&#8230; Hepsi farklı farklıydı&#8230; Tüm bu farklılıkları içinde barındırıyordu İstanbul&#8230; Şehrin büyüklüğünü düşünürken “<strong> ‘Şekle bağımlı olmak’ demek ‘mânâyı anlayamamak’ anlamına da gelir! </strong>” sözü aydınlandı zihninde&#8230; Şu çarşaflı, bu cübbeli, şu mini etekli, bu kumaş pantolonlu, şu kot giymiş, bu eşarp takmış ama kolları açık, gibi şeylere uzun zaman önce vedâ etmesine rağmen yine de türlü türlü şartlanmaların etkisinde kalabiliyordu&#8230; Çünkü onlar, <em>horlansın diye</em> değil,<strong> bambaşka bir şey</strong> için vardı&#8230; Fakat neydi o bambaşka şey, şu anda bilemiyordu&#8230; Fakat <strong>ÖZ’DE BİRİZ</strong> gerçeğine en büyük engellerden birinin şartlanmalar olduğunu adı gibi biliyordu&#8230;</p>
<p><em>İnsanların çok büyük çoğunluğu tarafından <strong>“gerçek”</strong> kabul edilen şeylerin</em> sorgulanması gerekiyordu&#8230; Daha sonra da <em>ulaşılan verilere göre</em> hareket edilirdi&#8230;<span id="more-1160"></span></p>
<p><em>Etraf putu</em>na tapmayı tamâmen bırakması gerekiyordu&#8230;. Hayallerle ördüğü kozasının ummadığı bir anda delinmesini göze alamazdı&#8230; Eğer bir koza delinecekse o da kozanın içindeki tarafından yapılmalıydı&#8230;<br />
Şehre gelmesinin birçok sebebi vardı&#8230;. Akraba ziyâreti, dost ziyâreti, gezmek vs&#8230; Fakat ikindiden sonra yapacakları sohbet, günün gülüydü&#8230;</p>
<p>Sohbetten önce yurt dışından gelen beyefendiyle buluştular&#8230; Hasret giderdikten sonra karınlarının acıktığını hissettiler&#8230;. Bir lokantaya girmeye karar verdiler&#8230; Uzun zamandır iskender yemeyen ve turist denilebilecek kadar yurt dışında kalan beyefendiyle uygun bir yere oturmuşlardı&#8230; Gelen garsona yemek sipârişlerini verdiler&#8230; Bir porsiyon iskenderdi istedikleri. Yemekler gelene kadar bu buluşmanın çok güzel geçtiğinden ve buluşmadan memnun olduklarından bahsettiler&#8230;</p>
<p>Ego ispâtı kokmayan ve bilgi ile tecrübe paylaşımından ibâret olan bu gibi paylaşımları çok severdi&#8230; Vaktin nasıl geçtiğini bilmez, sona gelindiğinde ise zorla kalkardı oturduğu yerden&#8230;</p>
<p>Küçük tabağa sıkıştırılmış vaziyette gelen iskenderler, içecekle beraber kısa bir sürede midelere inmişti&#8230; “Masadan ne zaman kalkalım” diye konuşurlarken ezan okunmaya başladı&#8230; Aşağıya inip hesâbı ödediler&#8230; “Çay ikrâmımız var” diyen garsona bizimkinin yanındaki beyefendi <em>çaya kalamayacaklarını</em> belirtti ve ardından da eğlenceli birine benzeyen garsona esprili bir tarzda “borcun olsun” deyiverdi&#8230; Bu teklife biraz da kendinden emin bir tarzda  <strong>“Ben borçla yaşamam, kimseden borç almam, kimseye borçlu olmam!..” </strong>diyerek cevap verdi garson&#8230;</p>
<p><strong>“Söylediklerine dikkat etmeyen, eğer iman sahibiyse o söylediklerini yalar!” </strong></p>
<p>Lokantadan çıkıp câmiye doğru yürüdüler&#8230;</p>
<p>Câminin şadırvanında abdestlerini aldıktan sonra namazı kılmak için insanların her mevsim akın akın geldikleri <strong>Eyüp Sultan</strong>’a girdiler&#8230; Sünneti kıldılar ve farz için imama uydular&#8230; Namazda okuduklarını düşünmeyi âdet edindiği için imamın arkasında bir şey okumazken ne yapılması gerektiğini düşünüyordu bu sıralar, “bakalım neler çıkacak” diye kendi kendine hafifçe tebessüm ettikten sonra güzel nağmelerle müezzinlik yapanın “Alâ resûlünâ salavât” demesini duyup câminin havlusuna çıktılar&#8230; Birâz bekledikten sonra buluşacakları âbiyi de biraz araadan sonra nihâyet buldular&#8230; O herkesin gittiği yönün tersine doğru yürüdü ve kendileri de O’nu tâkip etti&#8230; İngiltere’nin mat görünümünü andıran sokaktan geçtikten sonra soldaki güzel mekâna girdiler&#8230;</p>
<p>Çaylar geldi ve sohbete başlandı&#8230;</p>
<p>Hal-hatırdan sonra <strong>“bühl”</strong>den söz açıldı&#8230;Neydi bu <strong>“bühl”</strong>? Uzun süredir kafasını kurcalıyordu <strong>“bühl”</strong> konusu. Her zamanki gibi araştırmak yerine, “kendi kendine çıksın ne çıkacaksa” demişti&#8230; Bunu pek yapmazdı fakat bu seferlik böyle olmuştu&#8230;</p>
<p><strong>“Bühl”, anlatıldığına göre “saf kişi” demekti! Kişinin îmânı var fakat bu îmandan haberi yok! </strong></p>
<p><em>Yaşayışı îmana göre</em> fakat “<strong>bühl”ün tefekkür yönü hiç yok!<br />
</strong><br />
<strong>“Bühl”</strong> dediğimiz insan, eğer müslümanların yaşadığı yerdeyse <em>ezan okunur okunmaz namaza koşan</em>, <em>başına dertler geldiğinde tevekküle sarılan</em> kişilerdir!</p>
<p>Eğer müslüman olmayanların yanındaysa ibâdet denilen şeyleri yapmamasına rağmen hayata bakışı ve yaşayışı <strong>“muhammedî”</strong>ydir!</p>
<p><strong>“ ‘Bühl’ kavramını çok iyi düşünmek gerekir! ‘Bühl’, kimliğinde müslüman yazanlardan çıkacaktır diye ayet yoktur, hadis yoktur! Lütfen ŞARTLANMALARını gör artık! Japonya&#8217;da doğmuş, orada yaşayan fakat senden daha çok MUHAMMEDÎ olan ve kimliğinde ‘DİNİ = İSLAM’ yazmayan birileri mutlaka vârdır!” </strong>sözünden çok etkilenmişti. Bunu daha önceden de biliyordu fakat şimdi o bilgi farklı geldi gözüne. <strong> </strong></p>
<p>Kendisi ne namaz vakti girince hemen namaza koşanlardandı ne de köydeki hanım teyzeler, yaşlı amcalar gibi başına gelen olaylara ânında tevekkülle panzehir olabiliyordu!</p>
<p>Bunları düşünmek kendisini üzmüştü fakat <em>bunlar gerçekler olduğu için</em> onlardan kaçmak yerine bu <strong>gerçeklerin üstüne gitmesi</strong> O’nun hayat anlayışının bir parçasıydı veyâ böyle olmalıydı!</p>
<p>Kendisi müslümanlar içinde yaşıyordu fakat <em>“müslümanların içinde yaşıyorum”</em> da bir uydurmaydı! Çünkü<strong> müslüman = “kimliğinde İSLAM yazan kişi ” </strong>anlamına gelmiyordu, bunu çok iyi biliyordu!</p>
<p>Belki de çevresi ne müslüman ne de mü’mindi, bu, koskoca bir hayaldi belki de!</p>
<p>Ve belki de çok sisli görünmesine rağmen çevresi <em>müslüman amelleriyle meşgul olan fakat îman sahibi olmayan kişilerden</em> oluşuyordu! Bunu ancak Allah bilebilirdi! En iyisi <strong>“çevre yerine kendine bak” </strong>uyarısını hatırlamak ve kendine çeki düzen vermeye çalışmaktı.</p>
<p>Sohbetin sonlarına doğru <strong>“vehmin zulmeti”</strong> ve <strong>“vehim nûru”</strong>nu konuştular&#8230;</p>
<p><strong>“Zevk ve hazza yer yoktur VEHİM NÛRUnda! İşte bu yüzden çok çok özel insanlara MENTAL HAYVANIN ZEVK ALDIĞI HER ŞEYi terk ettirirler!” </strong></p>
<p>Vehmin zulmetinden bahsederlerken, zulmetten kurtulan ve nûru açığa çıkaranların samîmi olanlar olduğunu konuşmuşlardı&#8230;</p>
<p>Fakat “<strong>samîmiyet”</strong> neydi? Verilen görevi başarıyla tamamlamak değildi <strong>“samîmiyet”!</strong> Görevi, <em>sopa korkusu</em> veyâ <em>havuç beklentisi </em>için yapmakta değildi <strong>“samîmiyet”!</strong></p>
<p><strong>‘Samimiyet’ demek <em>‘karşılıksız’</em> demektir! </strong>Bunu anlayabilmişti ancak&#8230;<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Güzelim  sohbet istemeye istemeye de olsa bitiverdi&#8230;</p>
<p>Hepsiyle de vedâlaştı&#8230;</p>
<p>Abdest aldıktan sonra namazını kılıp cebinden müzik çaları çıkardı. Kulağındaki müzikle akrabalarının semtine giden otobüse bindi&#8230; Trafiği izleyerek gelmişti evin yakınlarına&#8230; On dakikalık yürüyüş mesafesinde bıraktı otobüs&#8230; Eve doğru gelirken bir internet kafeye girmek geldi aklına&#8230; Birkaç gündür girmiyordu nete&#8230; E-postasındaki iletilerin birikmesi bazen hiç hoş olmuyordu&#8230;<em> Birikmeden kontrol etmek </em>güzel olur düşüncesiyle kaldırımın yanındaki kafeyi gördü&#8230; Kapıyı ittirdi ve alt kattaki bilgisayarların yanına indi. Bir tânesine oturduktan sonra iletilerine baktı&#8230; Zamânını pek almadı bu iş&#8230;</p>
<p>Dostlara iki mesaj yazmak geldi aklına&#8230; İlki şöyleydi: <strong>“ Evlerde tuvalet vardır, olmak zorundadır fakat hiç kimse tuvalette uyuyamaz ve bunu hiç kimse de tavsiye etmez! Geneleve vaaz vermeye giden Mevlânâ mı sizin Mevlânâ&#8217;nız?! Yoksa başı önünde, sözler söyleyen hayat dışı biri mi? ” </strong></p>
<p>Öğrendiği şeyleri uygulamak, paylaşmak için onları hep hatırında tutmaya çalışırdı&#8230; İkindiden sonraki sohbette yeni şeyler yoktu fakat nedense yepyeni bilgilerle karşılaşmıştı sanki!.. <strong><span style="text-decoration: underline;">Beyin aynı şeyleri farklı yollardan alınca daha etkili oluyor</span> </strong>gâliba diye düşündü&#8230;</p>
<p>O sohbette ülkenin gündeminde olan bir konu da açılmıştı&#8230; Etrâfın empoze ettiği <strong>“iyi”</strong> ve <strong>“kötü”</strong>den sıyrılarak gerçek <strong>“iyi”</strong> ve <strong>“kötü”</strong>yü derin derin düşünmeden hiç bir olay hakkında gelişigüzel yorum yapmamak gerektiğini kendi kapasitesince anlamıştı&#8230; Çünkü <strong>“kötü”</strong> denilenler belki de <strong>“iyi”</strong>ydi fakat anlayış yetersizliği yüzünden, olayların arkasını görememek yüzünden  bâzı şeyler <strong>“iyi”</strong> değil diye düşünüyordu&#8230; <strong>Halbuki insan, iyi bildiğini yapmalı fakat iyiyi put edinmemeliydi&#8230; </strong>Böyle bir bakış açısı yeryüzündeki kaç insana nasip olurdu bilinmez fakat bu bakış açısının binlerce dilde dolandığını çok iyi biliyordu!</p>
<p>Dostlarına gönderdiği mesajlardan ikincisi de şöyleydi: <strong>“Yaşanmayan ilim sâdece hoşça vakit geçirtir, ama nerede? Bu soruya yaşayışıyla cevap veren kurtulur!” </strong></p>
<p>İlmin laklağının ancak dünyadayken yapılacağını ve <em>laklakla harcanan ilmin</em> ancak <span style="text-decoration: underline;">dünyadaki vaktin hoşça geçmesine</span> sebep olacağını düşündüğü için <strong>“Yaşanmayan ilim sâdece hoşça vakit geçirtir!”</strong> gerçeğine <strong>“Ama nerede?” </strong>sorusunu da eklemişti! İnsanlar üstün körü de okusalar, didik didik de okusalar O’nun için <strong>önemli olan paylaşmaktı!</strong> <em>Gerisi </em>önemli değildi! Anlatılanlar birisine illâ ki bir şeyler katardı&#8230; Zâten gerisini önemserse <strong>“sebepleri tanrı yapmak bataklığı”</strong>na düşebilirdi&#8230;<br />
Netten çıktı&#8230; Eve doğru yürüdü&#8230; Evi bulmak zor olmadı&#8230;</p>
<p>Gönülleri hoş ettikten sonra müsâde istedi&#8230;</p>
<p>Otogara gelip bilet aldı&#8230; On dakîka vardı otobüsün kalkmasına&#8230; Soğuk bir su aldıktan sonra dergi ve kitapların olduğu tarafa doğru yöneldi&#8230; Bir kitap çıktı karşısına&#8230; Bu kitabı daha önce okumuştu fakat satın almamıştı&#8230; Cebindeki son parayı da bu kitaba verdikten sonra otobüsüne geri döndü&#8230; İkram başlayana kadar kitaptan okuyabildiği kadar okudu&#8230; “Ne içersiniz” sorusunu soran muavinden kahve istedi&#8230; Sıcak su geldikten sonra kahveyi hazırladı ve kahveyi yudumlarken kitapta okuduğu şu cümleyi düşündü: <strong>“Başkalarına bomboş gözüken çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz!..”</strong></p>
<p>Kahveyi bitirdikten sonra çöpleri kutuya koydu ve kafasını koltuğa yasladıktan sonra gözleri yavaşça kapandı. Uyumuştu.</p>
<p><strong>“Tedbir kahvesiydi”</strong> fakat <strong>“takdir uykuydu”</strong>. <strong><em>Tedbir de takdirdendi.</em></strong></p>
<p>Gözünü açtığında otobüs yolculuğunun sonuna geldiğini anladı. Eşyâlarını aldıktan sonra otobüsten indi&#8230; Elindekilerle evine doğru yola çıktı&#8230; <em>Uyumadan önce düşündüğü söz </em>aklına geldi&#8230;</p>
<p><strong>“Başkalarına bomboş gözüken çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz!..”</strong></p>
<p>Yürüdüğü çöl ayağının bastığı yerdi, ta kendisiydi&#8230; İlim, <strong>ayak bastığı dünyada</strong> yaşanacak bir şeydi. İlmin <em>rüyâlarda veyâ hayallerde yaşanacak</em> bir şey olmadığını, kuyruğuna basıldığında gâyet iyi anlıyordu&#8230;<br />
Kuyruk acılarını göze alarak <strong>“Allâh’ım bu gelişimde de laklaktan sana sığınırım”</strong> duâsıyla evine girdi&#8230; Koca şehrin alabildiğine uzanan binâları geride kaldı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/bir-istanbul-macerasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Berber</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/berber/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/berber/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 23:31:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[berber]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bostancı]]></category>
		<category><![CDATA[bostancı kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1155</guid>
		<description><![CDATA[Tasavvufi hakikatleri anlamada önemli noktalara dikkat çekseler de, kıssa kültürünün kişiyi büyülü bir atmosfere hapsettiği çoğu kere fark edilemeyen bir ayrıntı. Geçmişten ibret alarak şu anı çözümleme amacıyla sunulan kıssalar değerlendirilirken “Hikâyede kalmayalım, ibret alalım”, uyarıları yapılsa da düşünce ve yaklaşım olarak hikâye ve kıssaların insanı belli KALIP ALGILARa mahkûm ettiği gözden kaçıyor. Günümüzde öne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_823" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-823" title="Mehmet DOĞRAMACI" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/mehmet-dogramaci-resim-150x150.jpg" alt="Mehmet DOĞRAMACI" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Mehmet DOĞRAMACI</p></div>
<p>Tasavvufi hakikatleri anlamada önemli noktalara dikkat çekseler de, kıssa kültürünün kişiyi büyülü bir atmosfere hapsettiği çoğu kere fark edilemeyen bir ayrıntı. Geçmişten ibret alarak şu anı çözümleme amacıyla sunulan kıssalar değerlendirilirken “Hikâyede kalmayalım, ibret alalım”, uyarıları yapılsa da düşünce ve yaklaşım olarak hikâye ve kıssaların insanı belli KALIP ALGILARa mahkûm ettiği gözden kaçıyor.</p>
<p>Günümüzde öne çıkan hakikat yayını; bilimsel- teknik çözümlemeler içerdiğinden kıssaların pabucu büyük ölçüde dama atılmış vaziyette!.. Buna rağmen bazı nakillerin halen bildik mesajlarla okunmaya çalışıldığı görülüyor.</p>
<p>Bu hafta sizinle o meşhur kıssalardan birine, aykırı bir noktadan bakalım istiyorum.</p>
<p>Hani şu meşhur Bostancı Kıssası.<span id="more-1155"></span></p>
<p><em>Vaktiyle Kalenderiye ekolüne mensup dervişlerden biri, berbere uğrar. O günün âdeti üzere başını ustura ile kazıtacak, bıyığını tamamen kısalttıracak, sakal çevresini toparlayarak haftalık bayram; cumaya hazırlanacaktır. Bizim derviş berber koltuğunda tıraş olurken dükkâna gelen bir külhanbeyi; “Vayyy beeee kabağa bak kabağa” diyerek başına bir şaplak vurur. </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Sabır ve seyir ehli derviş hiç ses etmez. Aslında fena halde canı yanmış, belki de rencide olmuştur. </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Sokak jargonu ile birkaç lakırdı edip dükkandan ayrılan külhanbeyinin çok geçmeden karşıdan gelen bir at arabası altında kalarak can verdiği, çarşıya yayılan acı feryatla duyulur!&#8230;</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Olay üzerine berber; “Biraz ağır olmadı mı derviş?” diye sorar.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Derviş istifini bozmaksızın; “Kabağın bu işe dediği bir şey yok, ama iş bostancıya dokunur bostancıya!&#8230; “ diyerek; külhanbeyinin densizliğinden hiç alınmadığını ama işin Allah’ın gazabını çektiğini vurgulamak ister…</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>***</p>
<p>Kıssa bu kadar ve siz farklı versiyonlarını da biliyor ve dinliyorsunuz!..</p>
<p>Kıssanın ana mesaj doğrultusunda; Veli kullara yapılan yanlışın doğrudan Allah’a yapıldığını, alay etmenin acı bedelini, zulmün çok hızlı karşılık bulacağını, haksızlığın çok acı bedeller ödettiğini anlıyor ve değerlendiriyorsunuz öyle mi?&#8230;</p>
<p>İşte ben asırlardır anlatılan bu kıssada baş role çıkarılanın Derviş oluşuna da mesajın böyle anlaşılmasına da itiraz ediyorum!&#8230;</p>
<p>Benim favorim; Berber!&#8230;</p>
<p>Üst İdrakin sahibi olan berber !&#8230;</p>
<p>Neden mi?&#8230;</p>
<p><em>“Kabağın bu işe dediği yok, ama iş bostancıya dokunur”</em> diyen dervişin sistemi değerlendirme biçimi, kusura bakmayın ama buram buram tanrı kokuyor!!!!</p>
<p>Kendisi hiç alınmamış da tanrısının gücüne gitmişmiş!!!! Sevsinler!&#8230;</p>
<p>Kendine gel derviiiiişşşşş!!!!</p>
<p>İki ayrı varlık mı vaaaar?&#8230; Haaaa?&#8230;</p>
<p>İki ayrı varlık mı var?&#8230;</p>
<p>Birimlerin özündeki HU olarak her an tasarrufunu birimler ve suretler eliyle çıkartmakta olan Allah’a mı inanıyorsun, yoksa gadaplanarak ölüm kusan tanrıya mı?&#8230;</p>
<p>Tasarruf; öteden bir yerlerden mi, yoksa el’an mevcut mahlukatın kendisinden, kendiliğinden ve kendisi olarak mı açığa çıkmakta?&#8230;</p>
<p>…</p>
<p>Benim favorim; Berber!&#8230;</p>
<p>Tedbiratın el’an beyinlerden beyinlere, kalplerden kalplere, suretlerden suretlere, kullardan kullara işlediğini gören, sezen ve çok emin olarak bilen berber!!!!</p>
<p>Ne diyordu o?&#8230;</p>
<p>“Biraz ağır olmadı mı derviş?!”</p>
<p>Dikkat buyurun!</p>
<p>-       “Sana yamuk yaptı, gör bak Allah nasıl verdi cezasını” demedi…</p>
<p>-       “Vayy beee! Gördün mü Hakkın Adaletini” de demedi…</p>
<p>-       “Derviş, büyük adamsın, mübarek kulsun vesselam” da demedi…</p>
<p>“Biraz ağır olmadı mı derviş?” dedi…</p>
<p>…</p>
<p>Evet dostlarım meşhur kıssaya itirazımın kısa özeti bu!&#8230;</p>
<p>Söylenecek çok söz var aslında…</p>
<p>Ama kıssalar, idol şahsiyetler, alışılmış mesaj okumalarından çıkıp da MEKANİZMAYI OKUMA idrakine yaklaşırsak eğer, daha söylenecek çok söz var!&#8230;</p>
<p>Favorim neden berber?</p>
<p>Mekanizma okuması ile ne kast ediyorum?</p>
<p>Şayet bir parça anlaşılmışsa haftaya benzer konularla devam ederiz…</p>
<p>Hayal içinde hayal içinde hayal olan rüya sarmalında yuvarlanan zan ehli kozalılardan değil, cesur ve özgür değerlendirmelerle sistemi okuyan uyanmışlardan olmak hepimize hazmıyla kolaylaşsın istiyor muyuz?!&#8230;</p>
<p>Bana göre, bunun yolu; dışarısı ve ötesi hakikatte var olmadığı halde topu taca atan dervişe öykünmek değil; oyundaki rolünü ve mevcut rolleri hakkıyla okuyarak kulluk görevini icra eden berber bakışını kavramaktan geçiyor!&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><em><span style="color: #000080;">Selam ve Sevgilerimle,</span></em></p>
<p style="text-align: right;"><em><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet DOĞRAMACI</strong></span></em></p>
<p style="text-align: right;"><em><span style="color: #000080;"><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com">dogramacimehmet@gmail.com</a></span></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/berber/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Korunma</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/korunma/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/korunma/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 23:30:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[korunma]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[şems]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1153</guid>
		<description><![CDATA[Daha yolun çok başında olduğumdan olsa gerek, yıllardır bu işin içinde olan büyüklerin anladığı şekilde anlayamıyorum bir çok kavramı anlayamadığım gibi muttakilik kavramını da&#8230; Ancak hiçbir şeyin gayesiz olmayıp, her şeyin aslında hayır olduğuna olan inancım ile, benim bunu anlayamamış olmamdaki hayrı, ortaya çıkartmak adına yazmak istedim. Olur ki daha doğru ve geniş şekilde kavramaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_832" class="wp-caption alignleft" style="width: 89px"><img class="size-full wp-image-832" title="Mert KILIÇ" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/03/mert-kilic.jpg" alt="Mert KILIÇ" width="79" height="116" /><p class="wp-caption-text">Mert KILIÇ</p></div>
<p>Daha yolun çok başında olduğumdan olsa gerek, yıllardır bu işin içinde olan büyüklerin anladığı şekilde anlayamıyorum   bir çok kavramı anlayamadığım gibi muttakilik kavramını da&#8230; Ancak hiçbir şeyin gayesiz olmayıp, her şeyin aslında hayır olduğuna olan inancım ile, benim bunu anlayamamış olmamdaki hayrı, ortaya çıkartmak adına yazmak istedim. Olur ki daha doğru ve geniş şekilde kavramaya vesile olur.</p>
<p>En genel tanımı ile “korunan” diye çevrilen Muttaki kavramı için şahit olduğum yaklaşım; aslında hakikatten mahrum olduğu için, gayrılık algısında olup, <span style="text-decoration: underline;">hala daha dışarıda korunacak bir şeyler gören kişi</span>, diye geçiştirilip, küçümsenen bir yapı olması. Bana göre neticede muttakilerin sonunda ancak şeriat velisi olabileceği düşüncesi ile olaya bir <span style="text-decoration: underline;">bitiş noktası</span> belirleyerek, <span style="text-decoration: underline;">sınırlama</span> getiriliyor.<span id="more-1153"></span></p>
<p>Oysa ben; aynen Kuran&#8217; ın evrensel ve zaman üstü olması gibi, mümin, müslüman, muttaki, hatta tam aksi olan müşrik, münafık ve kafir gibi kavramların da, bir noktada bitmeyip, her an aktif şekilde bizde mevcut olduğunu düşünüyorum. Mademki gayrılık yok, bizimde bu tanımlardan kurtulmamız, uzağında kalmamız gibi bir durum yok. Olsa olsa hepsini tüm çıplaklığıyla fark edip, yaşamayı tercih etmeyebiliriz belki istemediğimiz zamanlarda&#8230;</p>
<p>Bana göre bir konunun yanlış algılanıyor olması durumunda, onu doğrultmak için illa ki tam tersinin yapılması şart olmayabilir. Örneğin şeriat kurallarını, amaca götüren ve yaşatan araç görmenin ötesinde, alışkanlık kazanarak, amaç olarak algılayan bir kişi düşünelim. Bu kişinin putlaştırdığı kuralların asıl mahiyetini ona açmak adına, en sağlam tutunduğu kurallar başta olmak üzere, tersi yaptırılarak putlaştırdığı bir değerden kurtulması sağlanabilir. En bilinen örneği ile Şems ile Mevlana arasındaki gibi. Ancak bununla beraber geri kalan tüm yanlış kabullerin hepsi için aynı işlemi yapmak gereksizdir. O şok yaratan 1-2 yıkımdan sonra, zaten nasipli kişi, geri kalanları, yeni algısıyla doğru olarak anlayarak yaşayabilir. Buna örnek olarak; içinde bir çok değişik mana yatan; Hz. İbrahim&#8217; in bütün putları kırıp, bir tanesini kırmamış olmasını verebilirim. Çoğunlukla kurtulamadığı bir putu kalmıştı diye düşünüldüğü gibi, bence bir de, kırmaya gerek duymadığı, ama put olarak ta görmediği şeklinde de düşünülebilir belki. İşte buradan hareketle sorgulamaya başlıyorum;</p>
<p>- Ey muttaki diye küçümseyerek kenara koyan..! Arabaya binince emniyet kemerini takmıyor musun ? Aracının bakımlarını yaptırmıyor musun ? Kaza yapmamak yada ceza yememek için, trafik kuralına uymuyor musun ? Yağmurlu havada şemsiye yada yağmurluk kullanmıyor musun ? Hatta istemediğinde çocuk sahibi olmaktan bile korunmuyor musun ? Kafanda korunma duaları, elinde tespih ile, neden korunmak için zikir çekiyorsun ? Vehimden mi ? Beynini gereğince kullanamamaktan mı ? İnsansı yada mental hayvan olmaktan mı ? Haktan gayrı müşahede de bulunmaktan mı korunuyorsun ?</p>
<p>Kabul et sen de korunuyorsun. Bu eksiklik değil ki zaten, bir <span style="text-decoration: underline;">kullanım kolaylığı</span>. Misal ki; Gizli hazine SEYR etmek istedi, televizyon ile şahit kıldı. Sen televizyonu satın aldığında kumandası, sana bedavadan verildi. İster koltuğunda rahat ederek kumanda et, istersen kalkıp sürekli televizyonun başına gidip, gelerek, tercih senin. Ha diyorsan ki; Yok ben bunu beyin gücümle yapacağım kumandaya gerek yok, kumandaya ihtiyaç duymak acizlik. Derim ki; o mantıkla bakarsan televizyona ihtiyaç duymakta acizlik. Sistemi küçümseyip, sistemin, sünnetullahın ötesine göz dikenler, kurtuldum dediklerinde aslında başka bir sünnetullah algısında olarak, ne kadar başka gözle görseler de yine aynı sistem içindedirler. Yaşayışı algısı nispetinde olarak farklı gözükse de&#8230;</p>
<p>Yine bu bağlamda, sadece sevaplar kaydında kalmayıp, süphanlığın yaşanması için günahların da yaşanmasının gerekliliğine inanarak, günah olduğunu düşündüğü halde, günahı yaşamak bence girilmeye değmeyecek kadar riskli bir iş. Elbette büyük günahlardan sonra, büyük dönüşlerin olduğu sayısız örnekler var. Kuran, tövbe edip halini düzeltmenin ALLAH katında, tercih edilen bir şey olduğunu vurgulayan ayetlerle dolu. Hatta günah işlemeyen bir topluluktan ziyade, işleyipte tövbe eden topluluğun tercihi açıkça ifade edilmiş. Bunlar su götürmez gerçekler. Ama bana göre bunlardaki gözden kaçırılmaması gereken ana nokta; hakkıyla bilmeyerek, samimi olarak yapılmasıdır. Siz günah olduğunu hiç bilmeden samimi olarak inandığınızı uygularsınız, sonra bilgi geldiğinde vazgeçersiniz amenna. Ya da günah olduğunu bilirsinizde gereğince kavrayamadığınızdan, önemini idrak edemediğinizden yapmamışsınızdır ki samimi iseniz, bunu size göre gereğince fark ettiğinizde bundan da uzaklaşırsınız buna da eyvallah. Halit bin velid ve Vahşi örneğinde olduğu gibi, samimi bir İslam düşmanı iken, aynı samimiyetle sahabe mertebesine yükselebilirsiniz. Ama Ebu Cehil gibi bile bile yapmak Maazallah&#8230; Neticede bana göre <span style="text-decoration: underline;">helal ve haramda da bir son ve aşılacak bir eşik yoktur, bunlarda sonsuz, sınırsızdır</span>. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayeti ile ihtiyarlayan Efendimizin bile varken, idrak ne kadar ilerlerse ilerlesin, o idrakinde kendine göre mutlaka bir helali ve haramı vardır. Musa’nınkinin farklı, Hızır’ ınkinin farklı olabilir ama vardır. Her ne kadar alt idrakteki, üst idraktekininkini fark edemediğinden dolayı, onu aşmış görse de&#8230; Aslında bu doğrudur alt idraktakine göre&#8230; Aşmıştır üst idrakteki, ama aştığı kendi idrakindeki değil, alt idraktekinin helal ve haram sınırıdır.</p>
<p>Bu noktada aklıma gelen bir başka konu olarak; bazı anlatımlardan aklımda kaldığı kadarı ile, özellikle gece yatmadan önce, bazı şeylerden emin olmak üzere yapılan korunma dualarını yapan zatların, bu korunmaları ölüme yada diğer neticelere razı olarak bırakması vardır. (Rüyada, Resulullah veya ashabından birinin bizimle buluşmak istemiyor musun artık çağrıları gibi&#8230;vb) Bildiğim kadarı ile Hz. Muhammed (sas) de, vefatı öncesindeki hastalandığında eşinin şifa duasını istememiştir. İşte buradaki durum her ne kadar ilk başta, artık korunacak bir durum görmediğinden bırakmıştır razı olarak diye algılansa da, bence <span style="text-decoration: underline;">korunmanın sebep olduğu bazı etkilerden korunmak</span> için bırakılmıştır gene&#8230; Elbette doğrusunu ALLAH ve bilmesini istediği tecellileri bilir&#8230;</p>
<p>Ben “<span style="text-decoration: underline;">korunma</span>”dan şimdilik bunları ve <span style="text-decoration: underline;">kişinin kendi faydası rahatlığı için büyük nimet</span> olduğunu anlıyorum. Bu yazıyı yazarak, görünürde çevremdeki aksi şekilde düşünenlerden korunmuyormuş gibi algılansam da, aslında olayları yanlış anlayıp bununla kayıtlanmaktan korunuyorum. İlle de bir şeyden korunuyorum yani.</p>
<p align="center">
<p align="center">Şeriat mi, Hakikat mi ya da Nübüvvet mi, Risalet mi, diye bölüp, ayırmadan dengeleyip bir bütün olarak ele alamaz mıyız ? Hani deveye sormuşlar inişi mi seversin, çıkışı mı ? Yahu düz yolu yok mu bunun, onu nereye koydunuz demiş&#8230; Şu, bu deyip bölenden de, bölmeyen kadar razıyız elhamdülillah.</p>
<p align="center">Amaç; gerçeği olabildiğince geniş açıdan görebilmektir vallah.</p>
<p align="center">Yoksa Hak olandan gayrı yokken, denebilecek tek şeydir ALLAH&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/korunma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlim mi Et mi ?</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/ilim-mi-et-mi/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/ilim-mi-et-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 23:29:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakan Türkmen]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1151</guid>
		<description><![CDATA[İlim öğrenmek güzeldir, ilim paylaşmakta güzeldir.. Sen bir şeyi öğrenirsin, öğrendiğini uygulamaya çalışırsın ve yeri geldiğinde de öğrendiğini çevrenle paylaşırsın. Fakat insanların çoğu, uygulanmak için vâr olan ilmi, paylaşmak için zannediyor! İlim, uygulanmak içindir! İlmin uygulanmak için olduğunu anlayamazsak, anlamaktan kaçarsak, ilmi aldıktan sonra merkep gibi oradan oraya taşırız yüklenilenleri!.. Paylaşmak iyi olmasına iyidir fakat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_817" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-817" title="Hakan TÜRKMEN" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/hakan-turkmen-150x150.jpg" alt="Hakan TÜRKMEN" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Hakan TÜRKMEN</p></div>
<p>İlim öğrenmek güzeldir, ilim paylaşmakta güzeldir..</p>
<p>Sen bir şeyi öğrenirsin, öğrendiğini uygulamaya çalışırsın ve yeri geldiğinde de öğrendiğini çevrenle paylaşırsın.</p>
<p><strong>Fakat insanların çoğu, uygulanmak için vâr olan ilmi, paylaşmak için zannediyor!</strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">İlim, uygulanmak içindir</span>! </strong></p>
<p>İlmin uygulanmak için olduğunu anlayamazsak, anlamaktan kaçarsak, ilmi aldıktan sonra merkep gibi oradan oraya taşırız yüklenilenleri!..</p>
<p>Paylaşmak iyi olmasına iyidir fakat uygulanmadan paylaşılan ilim “<strong>bilgili cehennnemlikler</strong>”in amellerinden olsa gerektir!<span id="more-1151"></span></p>
<p><em>&#8220;Hangi ilim?&#8221;</em> diye sorma bana.. Sen biliyorsun hangi ilim!.</p>
<p>Bir de şu var: <strong>İlmi uygulamadan paylaşan birçokları, ilmin rotasını <span style="text-decoration: underline;">uygulamak</span>tan çıkardıkları için, rotayı ilmi paylaşmaya çevirdikleri için iş sâdece paylaşmakla da kalmaz!</strong></p>
<p>İnsanların çoğu “<strong>et</strong>”e meyillidir!</p>
<p>“<strong>İlim</strong>” kılıfıyla “<strong>et</strong>” peşindedir nasipsiz!..</p>
<p>“<strong>Et</strong>”i elde etmek için “<strong>ilim</strong>” öğrenir nasipsiz!..</p>
<p>“<strong>İlim</strong>” kılıfında “<strong>et</strong>” pazarlar ve “<strong>et</strong>” satın almaya çalışır nasipsiz!..</p>
<p>Bâzıları da ilim için başlayan birlikteliklerini “<strong>et yeme seansları</strong>”na çevirir!.. Âfiyet olsun müslüman kardeşlerinin çiğ etleri!</p>
<p>“<strong>İlim</strong>” paylaşayım derken zikirden, namazdan geri kalanlar ise ayrı bir inceleme konusudur!..</p>
<p><strong>Mübârek olsun uygulamak için ilim elde edenlerin İNSANlığı!</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/ilim-mi-et-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muhammed’im Doğarken</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/muhammed%e2%80%99im-dogarken/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/muhammed%e2%80%99im-dogarken/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 23:39:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[kutlu doğum]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[rasullah]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1148</guid>
		<description><![CDATA[Bu hafta Kutlu Doğumu idrak ediyoruz. O büyük zatın dünyayı şereflendirmesi; ona sevdalı gönüller tarafından çeşitli şekillerde kutlanacak, zevk edilecek. Bütün açıları, bütün bilinçleri, bütün algıları kendinde cem eden Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’(sav)’yı sevenler çok renkli bir ümmet tablosu oluşturuyor. Kulluk gayretinde olan herkesi seviyoruz. Onu sevdiğimiz için seviyoruz hepsini. Bütün insanlığı, bütün mahlûkatı seviyoruz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_823" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-823" title="Mehmet DOĞRAMACI" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/mehmet-dogramaci-resim-150x150.jpg" alt="Mehmet DOĞRAMACI" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Mehmet DOĞRAMACI</p></div>
<p>Bu hafta Kutlu Doğumu idrak ediyoruz. O büyük zatın dünyayı şereflendirmesi; ona sevdalı gönüller tarafından çeşitli şekillerde kutlanacak, zevk edilecek. Bütün açıları, bütün bilinçleri, bütün algıları kendinde cem eden Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’(sav)’yı sevenler çok renkli bir ümmet tablosu oluşturuyor. Kulluk gayretinde olan herkesi seviyoruz. Onu sevdiğimiz için seviyoruz hepsini. Bütün insanlığı, bütün mahlûkatı seviyoruz.</p>
<p>Her yıl Rebiülevvel ayının 12. gecesi yaklaştığında İslam Tarihinden onun doğumu ile ilgili kısımları yeniden okurum. Bu defa, doğum esnasında Hicaz, Ortadoğu ve hatta dünyanın muhtelif coğrafyalarını etkileyen olaylara yoğunlaştım.</p>
<p>İslam Tarihçilerinin kaydettiği o geceki olayları eminim sizler ta ilkokul günlerinden biliyorsunuz. Gelin, bir daha hatırlayalım:</p>
<p>Hz. Muhammed (sav)’ın doğduğu gece yaşanan harikulade haller:<span id="more-1148"></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">1- Kâbe’de mevcut 360 put devrildi.</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">2- Müşriklerin kutsal saydığı Sâve gölü kurudu.</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">3- Yıllardır kuru olan Semâve vadisi sularla doldu taştı.</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">4- Mecusilerin 1000 yıldır yanan ateşi söndü.</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">5- İran Kisrâsının sarayındaki 14 burç-sütun- hisar yerle bir oldu!<br />
6- O gece yıldızlar yere o kadar yakın ve berraktı ki biri şöyle dedi: “Elimi uzatsam alacak gibiydim.”</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">7-  O sabah Mekke’ye gelen Yahudi bir tüccar (kâhin aynı zamanda) Mekke ulularına sordu: “Bu gece aranızdan birinin oğlu oldu mu?”</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Ona dediler: “Evet, Haşimoğulları mahallesinde bir yetim doğdu.”</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Kâhin feryat etti:</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">- Eyvaaaahhhh! Yıllardır İsrailoğullarında bulunan Risalet- Nübüvvet artık Araplara geçti. Bundan sonra çok şerefli olacaksınız! Ama biz bittik!..</span></p>
<p>***</p>
<p>Bu hadiseleri zahiri bilgi tekrarı için buraya almayacağımı tahmin ediyorsunuz. Bu defa şöyle düşündüm:</p>
<p>Hz. Muhammed (sav)’ in doğum gecesi arzda zâhiren yaşananlar; bâtınen Muhammedî Bilinç açılmaya, doğmaya başladığında bizde de yaşanıyor olabilir mi?..</p>
<p>Düştüm bu sorunun peşine. Yer isimleri, sayılar, işaretler, sembolizm, tevil kitapları derken epey bir bilgi kaynağına yoğunlaştım. Fakat gördüm ki kelimeler zâhir- bâtın manalar saklarken bazen onlara takılmak insanı daha büyük gerçeklerden perdeliyor. Kelime araştırmayı bir kenara koyup olayın oluş şeklini ve gelişenleri okumaya gayret ettim.</p>
<p>Küllde ne varsa zerrede de vardı. Mikro; makronun minyatürü, makro; mikronun mega haliydi. Dışarıda olan içeride, içeride olan dışarıda da mevcuttu. Zerre- Küll- Makro- Mikro- İç- Dış bir yana her şey Tekti, Tektendi. O halde kendimizde bu halleri pekâlâ düşünebilir, tefekkür edebilirdik.</p>
<p>Bir hafta boyunca bu konuları paylaştık dostlarla. Tefekkür ibadetinin bilincine ermiş gönüllere yansıttık sorularımızı. O kadar güzel açılımlar, o kadar berrak yorumlar, o derece hoş tespitler geldi ki; Rabbimize şükretmekten, aczimizi itiraf ile secde etmekten kendimizi alamadık.</p>
<p>Evet Dostlarım;</p>
<p>Biraz sonra okuyacağınız tahlil ve değerlendirmeler Hz. Muhammed (sav) sevdasını iliklerine</p>
<p>kadar hisseden, o bilinci yaşamaya, o doğrultuda düşünmeye gayret eden kardeşlerimize ait.</p>
<p>Fakir, sadece bunları düzenlemiş, cümle kalıplarına dökmüştür.</p>
<p>Efendimizin kutlu doğumunu idrak ettiğimiz şu günlerde “Muhammedî Bilinç bizde nasıl açığa çıkar?”, “Doğum esnasında neler yaşanır?”, “Yaşananlar nelerin habercisidir?” sorularına, doğum gecesi olanlardan hareketle getirilen açıklamalar şöyle:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Bir deprem ki:</strong></span> Putların devrilmesi, göllerin kuruması, nehrin taşması, saray sütunlarının yıkılması gibi hadiseler açıkça göstermektedir ki o gece Ortadoğu’yu kaplayan büyük bir deprem yaşanmıştır.</p>
<p>Muhammedi Bilincin bizde açığa çıkışı da genellikle beden ve ruhumuzun yaşadığı sarsıcı bir etki ile başlar! Tasavvufa; Hakikât İlmine yönelenlerin büyük çoğunluğu; mal kaybı, evlat acısı, iş kaybı, ticarette zarar, dostların ihaneti, alıştığı çevreden uzağa hicret, hayattan umduğunu bulamama, ideallerin bir anda kırılması gibi bazı haller yaşayarak bu ilme yönelmişlerdir. Dışarıda yaşanan depremin, içeride şuur faylarını çatır çatır kırması sonucu Muhammedi Hakikât özden fışkırmaya başlar!.. Bu deprem bir takım hayati değişiklikleri de beraberinde getirecektir. Bazı değerler (ya da değer sanılanlar) yerle bir olacak, kutsanan, benimsenen dayanaklar elden çıkacaktır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Doğum geceleyin:</strong> </span>Gece; vahdet anıdır. Kesret yanılsamasını önümüze koyan gündüzün çekilip yerini geceye bıraktığı anda renkler ve çokluk varsayımı biter ve kişi kendi yalnızlığı ile, kendi gerçeği ile yüzleşir.</p>
<p>İster gece vakti ibadet ve zikirle Muhammedi Hakikâtin açıldığını düşünün, ister geceyi zulüm, karanlık, baskı anı diye değerlendirin, bu hakikâtin yalnızlık hissedildiği anda, Allah’tan başkasından ümidin kesildiği anda açıldığı bir vakıa.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Kabe’de mevcut 360 put devrilir:</strong></span> Kâbe; içini benliğe ait sahipliklerle doldurduğumuz gönlümüz. O kadar çok ki gönül Kâbemizi işgal eden putlar, hangi birini sayalım. Sahiplikten hırsa, benimsemeden tutkuya, gelenekten alışkanlığa, duygusallıktan hırçınlığa, hasetten öfkeye kadar bir dizi putla doldurduğumuz gönül boyutumuz, öz boyutumuz ,iç dünyamız, Muhammedi Hakikâtle yüzleştiğinde bunların hepsi ciddi bir sarsıntı geçirir. İşte bu sarsıntı temizlenmemiz gereken kirleri gösterir bize. Muhammedi Bilinç açılır açılmaz putlar dışarı atılamasa da yerlerinde rahat duramamaları, altlarındaki zeminin kayması kaçınılmaz sonuçtur.</p>
<p>Tek tek ele aldığımız, her birini ayrı sandığımız algılardır putlar. Tek kare resmi göremeyenin parçalarda kudret ve güzellik varsaymasıdır. Parçaların paramparça edilip bünyeden sökülüp atılışı Muhammedî doğumla start alır.</p>
<p>Daireyi oluşturan açılar toplamı:360. Önceleri dar açılarla hayata yaklaşan, hatta belli bir açıya mahkum yaşamayı, düşünmeyi kutsayan kişi; Muhammedi idrakle tanıştığı anda açıları gezmeyi, turlamayı niyete almış demektir. Seyir başlamıştır artık. Dar açı genişleyecek, daire ilerleyecek, pergelin iğnesi Şeriat noktasına çivili olarak Hakikât turu devam edecektir.  Bunu yaşarken kendinizi bazen tanıyamaz “Eskiden şu halleri kınayan ben, şimdi nasıl hoş görüyorum, bu ben miyim?” demeye başlarsınız. Beğenmedikleriniz, kızdıklarınız, çirkin gördükleriniz yavaş yavaş düşer gözünüzden. Çünkü siz açınızı genişletmektesinizdir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Müşriklerin kutsal saydığı Sâve gölü kurudu:</strong></span> Göl; ne kadar derin ve geniş olursa olsun sınırlıdır değil mi?.. Suyu hiç yenilenmez. Göle akan nehir yoktur pek. Göl; kendi başına denize de akamaz. Sıkışmıştır kara parçası içine, vadiler arasına. Denizi tanımayanlar, her an yepyeni bir çağıltı ile akan nehirlerden haberi olmayanlar için göl kutsal kaynaktır.</p>
<p>Göl; kendi kendini överek yaşayan benliğinizdir. Size bu halinizin en iyisi olduğunu telkin eder hep. Yaratılışınız bu haliyle ne güzeldir. Hatta sizden iyisi de yok gibidir.</p>
<p>Gölü kutsal sayan kimdi? Müşrikler. Bizde, bizi şirke çeken kim? Benlik!.. Benlik; terkip kayıtlarını yücelterek sınırlı kapasitesini bize sınırsız gösteren sahtekâr bir sihirbazdır</p>
<p>Muhammedî doğumla göl suları çekilir. Bildikleriniz geçersiz, kabul ettikleriniz değersiz hale gelir. Bir tükeniş yaşarsınız. Her şeyiniz iflas etmiştir. Yegâne su kaynağınız; nefsiniz kurumaya yüz tutar. Hiç bitmez sandığınız bitmiştir. Ve öyle bocalarsınız ki, Kur’anın ifadesi ile insan yere (benlik arzına) “Buna da ne oluyor böyle?” (Zilzal-3) diye sormaktan kendini alamaz.</p>
<p>Tasavvufi hakikâtlerle yüzleştikleri anda klasik din öğretisinin yetmediğini gören bazı dostların; “Bana da ne oluyor? Yoksa dinden mi çıkıyorum? “ diye hayıflanarak kendilerini sorguya çekmelerini tebessümle hatırlarım. İşte bu hayıflanma sahiplenilenin elden çıkışına duyulan kaygıdır.</p>
<p>Peki, göl kurumuşsa su hiç mi olmayacak? Olayları okumaya devam edelim.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Semâve deresi sularla dolar taşar:</strong></span> Kupkuru bir dere Semâve. İçinde yıllardır su yok. Orada su olmadığı için halk mahkûm olmuş Sâve’nin suyuna. Muhammedî Bilinç açılmadıkça şuur; kuru bir dere yatağından farksızdır. Yeni idrakleri, tefekkürleri, akletmeleri, değerlendirmeleri yoktur. O öylece kendi sığ ve çorak haliyle yaşamayı hayat zanneder.</p>
<p>Muhammedî doğumla birlikte şuur açılmaya, bilinç yeni değerlendirmeler yapmaya başlar. Artık, her şeyin bir anlamı vardır. Olaylar ve oluşlar arasında bağlar kurulur, seyir sürerken gözlenenlerde hikmetler, yaşananlarda ibretler okunmaya başlanır. Bilinçte yoğun bir enerji kanalı açılmıştır artık. Hem de öyle bir kanal ki suyu ne göle benzer ne dereye.</p>
<p>Vahdet denizine, Hiçlik deryasına erinceye kadar akmaya, çağlamaya, gürlemeye devam edecek, yerinde duramayan, sürekli taşmak isteyen açılımdır bu.</p>
<p>“Allah’ım eskiden düşünemediğim ne çok şey varmış!? Ayetleri, hadisleri, sözleri, kitapları anlar oldum, bu tespitleri yakalayan ben miyim?” demeye başlarsınız. İçinizde öyle yoğun enerji akar ki okumaya, dinlemeye, ziyarete, sohbete, sevmeye doyamazsınız.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Mecusi ateşi söndü:</strong> </span>Kişinin benliğe esir oluşunun açık delili; öfkesidir. Sabrı, tahammülü, hoşgörüsü yoktur Muhammedî olmayanın. En ufak şeyde par, yanar. Yaktığı; çevre gibi görünse de kendisidir aslında. Benlik; bilince egemen olduğu sürece o yakıcı ateş sönmeyecek, an be an kavurmaya devam edecektir kendi kendini.</p>
<p>Muhammedî idrak doğumu ile ateş; İbrahim’ce yaşamı seçen; Hanif Dine yönelenler, Tekten bakışı bilenler için serin ve selamet olmaya hazırdır artık. Sultası bitmiş, kudret görüntüsü veren alevleri sönmüş, hâkimiyeti boşa çıkmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Kisrâ sarayının burçları, sütunları devrilir:</strong></span> Sütunlar sabittir. Kubbeyi taşımaya, çatıyı olduğu yere kuvvetle sabitlemeye yarar. Burçlar, hisarlar ise dışa karşı aşılmaz setler, duvarlar örer.</p>
<p>Muhammedî doğum yaşanmadan önce olduğu yere, sabit bir noktaya bağlı, kayıtlı, kilitlidir algılar. Ne hareket imkânı vardır ne de değişim. Hareket olduğu anda saltanat yıkılıyor diyerek feryadı koparır nefis. Dış etkiye, başkalarına, farklı algılara kapalıdır Muhammedi olmayan. Öylesine kapalı ki bir duvar kadar soğuk, bir hisar kadar ürkütücü ve ruhsuz!..</p>
<p>İdrakte yaşanan depremle sütunlar yıkılacak, sahte saltanat yerle bir olacak, karanlık hisar içine nur sızacak, burçlardan (terkip kayıtlarından) seyredilen alem; geniş bir ufukla tanışacaktır. Rabbinden, Rabbul Alemiyne uzanan bir yolculuk başlayacaktır.</p>
<p>…</p>
<p>Kisrâ; Farsça’da, kral, hükümdar, firavun anlamlarına gelse de Arapça söylenişte KESRET kelimesi ile aynı kökten. Yıkılan; Kisrâ sarayı. Yıkılan; Kesret hegemonyası!&#8230; Kesret bakışı yerle bir olduğunda bilinç,  Vahdet Seyrine geçmek üzere hakikâte sülûk edecek.</p>
<p>Bir başka açıdan sütunlar ya da burçlar; hepimizin tâbi olduğu Astrolojik yıldız kümeleri. Belki ilk planda şaşıracaksınız ama; Muhammedî olanlar için tek burca bağlılık bitmektedir!.. Muhammedî idrakte yaşayanlar; her kulda kendini gören, herkesle cem olan, girdiği her yere rengini veren ama kendisi ne şekle, ne kalıba, ne tanıma sığmayan zatlardır. Onun için onları astrolojik burç kayıtları içinde düşünmek bize göre yanlıştır. Muhammedîler için burçlara tabiiyet bitmiş, bütün burçlarda sınırsız seyir başlamıştır.</p>
<p>14 sütun. Kabaca düşünürsek… Ay, 14 evreden sonra bütünlenir. Hz. Mevlana ayın seyrinden ilhamla hakikât yolcularına şöyle diyecektir: <em>“Elinden çıkanlara üzülme. Unutma ki ay da paramparça ola ola dolunaya erişir de nurlar yansıtır. Bil ki parçalandıkça nurlanmaktasın!”</em></p>
<p>Göğüs kafesini çevreleyen kaburgalar önde 7 ana kemik halinde birleşir. İman tahtası, can evi tabir edilen sadrımız; sağlı sollu uzanan 17 kemikle korunur! Açık kalp ameliyatı bu 14 kemiği tutan ana bağ kesilerek yapılır. 14 bağ kopunca kalbe inilmiştir artık.</p>
<p>Kalbe; öz bilince inmeye engel teşkil eden 14 direk neler acaba? Şeytanın, birimsel benlik vehminin, nefis ateşinin 14 oku, 14 perdesi, 14 temel azabı aslında.</p>
<p>Neler mi?.. Aklımıza gelenleri sıralayalım hemen: Öncelikle beş duyu. Kesitsel algıya bizi mahkûm eden beş duyu. Diğerleri: öfke, kibir, haset, riya, şehvet, hırs, para, makam, şöhret, ibadetine güvenmek, vesvese, saltanat, vehim.</p>
<p>Bunlar yıkılacak. Ayakta kalmak istese de değil mi ki bir kere deprem olmuştur, sağlam diye yüzlerine bakılmayacak artık. Gün be gün azalacak tesirleri. An be an tükenecekler.</p>
<p>(Allah’ın Zati ve Subuti sıfatlar toplamının da 14 olduğunu farklı bir noktadan düşünün)</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Yıldızlar yere yaklaşacak ve çok berrak görünecekler</strong>:</span> Yıldızlar; her biri yol bulmada rehberlik eden işaret levhaları. Yıldızlar; karanlık semanın ışıltılı aynaları.</p>
<p>Yıldızlar; sınırsız sonsuz ESMA mertebesidir. Muhammedî Bilinçle tanışan; esmanın kendinde önce SIFATa sonra EF’ALe dönüşümüne hazırdır artık. Bu dönüşüm ZATında cem yaşamaya kadar devam eder nasibi olan için. Muhammedî doğum; tüm esmaları birleştirmenin ilk adımıdır. Önceleri ayrı gayrı görenler, Muhammedî açılımlarla esmalar arasında fark görmenin şirk olduğunu, birini diğerine tercih etmenin hakikâtten perdelenme getireceğini anlayacaklardır.</p>
<p>Yıldızlar; Hak Dostlarıdır. “Sahabem yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız yolunuzu bulursunuz” buyurmuş Alemlerin Efendisi. Onun sahabesi; biricik mirasçıları; her dönemde yaşayan, hiçbir çağı boş bırakmayan; gönül ehli, ilim ehli, aşk ehli zatlardır. Onlardan hangisi size sevimli gelmişse, hangisinin meşrebi size uymuşsa sağlam ipe tutunmuşsunuz demektir.</p>
<p>Bilinci deprem yaşayan; yere yaklaşan yıldızları seyredercesine yakındır Gönül Ehline. Sorulara cevap, ruhlara gıda, kalplere şifa Hak Dostları bir bir çıkar önüne. Elini uzatıp alıverecekmişçesine yakındır onlara. Kimini şahıs olarak yanında, kimini ilim olarak kitap satırlarında, kimini sözlerle nasihat ikliminde, kimini muhabbet ve sohbet meclisinde, ama hepsini çok yakınında bulacaktır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Feryat eden Yahudi:</strong></span> İdrak sıçraması ya da zorlu bir ameliyat gibi inşirahla gelen Muhammedî zuhur; derinlerde bir yerlerde saltanat kuranları tedirgin edecek, hükümranlığın elden çıkışını hazmedemeyen benlik; canhıraş feryatlarla ortalığı gerecektir.</p>
<p>Şuurun derinliklerinden Yahudi boyutu (dünyaya- menfaate düşkün yanımız); “Senelerce benimleydin, şimdi nerelere gidiyorsun? “diye kocası ölen kadın gibi yas ederek kendine acındıracak, sonra “Senin Nübüvvet (zahir boyutun) ile Risalet (batin boyutun) hep benimle yaşadı. Ben olmazsam sen ne yaparsın? Ne dış dünyan olur, ne iç alemin! Yıkılırsın, mahvolursun, bak benden söylemesi” diyerek uyanık ve de cambazca söylemlere girişecektir.</p>
<p>Tasavvufa yönelenlere çevreden ilk tepki şudur: “Dış dünyadan kopuyorsun! Sana da bir haller olmuş. Bak bizden söylemesi, normalden uzaklaşıyorsun!”</p>
<p>Dışta bunları duyan Marifet Yolcusu içte ise şu vesveseyi sıkça hissedecektir:</p>
<p>“ Ya sapıtırsam. Ya raydan çıkarsam! Acaba doğru yolda mıyım? Çoğunluk haklı olmasın? Yoksa ben gerçekten anormal miyim?”</p>
<p>İşte tüm bunlara elinin tersi ile meydan okuyabilenler; Harem Bölgeden ( Özbenliklerinden) Yahudiyi (esfele çeken vehmi) bir daha geri dönmemek üzere sürüp çıkarmış olacaklar!&#8230;</p>
<p>Vehim; maddeye, bedene dönük algı sürülüp çıktıktan sonra şu ses yankılanır bilinç semalarında:</p>
<p>- Artık Esfelden çıkıyor, Ahsene yürüyorsun. Kayıtlardan kurtuluyor, Sınırsız- Sonsuza açılıyorsun. Artık çok şerefli olacaksın!  Yolculuğun mübarek olsun!&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Rasülullah’ı anıyor dışarıda müminler.</p>
<p>Doğumu kutlanıyor mevlidler, kasideler, ikramlar ve ziyaretlerle.</p>
<p>Ve sen, evet sen Marifet Yolcusu dostum!</p>
<p>Arzı sarsan, göller kurutan, sütunlar yıkan, ateşler söndüren, nehirler çağlatan, yıldızları yere yağdıran, köle tüccarını sürgüne yollayan o muhteşem doğumun aslında nerede, nasıl yaşandığını fark ediyorsun değil mi?..</p>
<p>Mübarek olsun!</p>
<p>Mehmet DOĞRAMACI</p>
<p><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com">dogramacimehmet@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/muhammed%e2%80%99im-dogarken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İNF (İL) AK</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/i-n-fil-a-k/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/i-n-fil-a-k/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 23:37:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[infak]]></category>
		<category><![CDATA[infilak]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1146</guid>
		<description><![CDATA[Eskiden ne güzeldi, ne de kolaydı infak adı altında, sadaka ve zekat vermek. ALLAH isimli 1 adet olan tanrının fakir bıraktığı kullarına, kendi emeğimiz ve çabamızla hak ederek kazandığımız, bunlar benim dediklerimizden vermek. Hele bir de bunu yüze kakmadan, gizli olarak ta yapabildiysek, gelsin sevaplar katlana katlana&#8230; İki eli birbirinden ayrı düşünerek, veren el olduğumuz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-caption alignleft" style="width: 89px"><img title="Mert KILIÇ" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="Mert KILIÇ" width="79" height="116" /><p class="wp-caption-text">Mert KILIÇ</p></div>
<p>Eskiden ne güzeldi, ne de kolaydı infak adı altında, sadaka ve zekat vermek. ALLAH isimli 1 adet olan tanrının fakir bıraktığı kullarına, kendi emeğimiz ve çabamızla hak ederek kazandığımız, bunlar benim dediklerimizden vermek. Hele bir de bunu yüze kakmadan, gizli olarak ta yapabildiysek, gelsin sevaplar katlana katlana&#8230; İki eli birbirinden ayrı düşünerek, veren el olduğumuz kabulü ile, alan elden de hayırlıyız ya, oohh değme keyfe&#8230; Birisinin bir öğünlük yemek masrafını bile karşılasak, yüzündeki ifadeye bakarak, huzur duymak çok kolaydı o zaman. Farkında bile değildik, ben veriyorum, infak ediyorum derken, aslında olmayan benin, var sanısını kuvvetlendirip, şirkimizi sağlamlaştırdığımızın&#8230;</p>
<p><span id="more-1146"></span>Ne zaman ki gün geldi de, o yükü taşıyamayan dağa tecelli edildi&#8230; Ne zaman ki ben dediğimiz dağ infilak etti&#8230; O zaman yıllardır birikmiş infaklarda, infilakla yok olup gitti&#8230; Ben nerede&#8230;? İnfak nerede&#8230;? Veren el de kimmiş halbuki&#8230; Hele o alan el&#8230; Öyle ya; İnfak varlığından vermektir dememişmiydi ehli ? Kabul ettiğimiz ne de çok varlığımız vardı. Hele ki o ben kabulümüz, o en büyük varlığımız. Artık “o”nu infak etmenin zamanı gelmişti, diğer bütün infakların amacı bu idi belki. Vakit geldi ve “o”nunla beraber, her şey yok oldu, fena buldu&#8230;</p>
<p>Sübhanlığı fark edip, tövbe ederek beka bulmaya niyetlenince her algının değişmesi gibi, infak algısı da değişti yine. Artık mutlak veren de, alan da biliniyor. Samediyet yaşanıyor. Kendin vermezsen, senden başka verecek görmediğin için veriliyor. Alanın da kendin olduğunu bilerek veriliyor. Yani almak için veriliyor, vermek için alınıyor. Seyir için veriliyor, devir daim olsun sistem işleşin, düzen devam etsin diye&#8230; Aslında hakikatta vermek muhal, olmadığı için verecek mahal. Netice de infak kavramı da infak ediliyor&#8230; İnfilak ediyor&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/i-n-fil-a-k/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fânusu Kırmamız Gerekiyor!.</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/fanusu-kirmamiz-gerekiyor/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/fanusu-kirmamiz-gerekiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 23:34:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakan Türkmen]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1143</guid>
		<description><![CDATA[İnsanlarda “merak duygusu” vardır&#8230; Kimisi hayalinde yarattığı “başkasını merak” eder kimisi de şefaati tepmeyerek merak etmesi gerekenleri severek araştırarak tefekkür etme yolunu tutar&#8230; Önemli olan, merak etmeyi ortadan kaldırmak değil, bizde vâr olan özellikleri yârın pişman olmayacağımız şekilde kullanmaktır&#8230; İnsanları merâk eden HAKK’a nasıl yaklaşır ki?! Halkı merak eden halka yaklaşır! Halkı merak eden, şer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_817" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-817" title="Hakan TÜRKMEN" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/hakan-turkmen-150x150.jpg" alt="Hakan TÜRKMEN" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Hakan TÜRKMEN</p></div>
<p>İnsanlarda <strong>“merak duygusu” </strong>vardır&#8230; Kimisi hayalinde yarattığı “<em>başkasını merak”</em> eder kimisi de şefaati tepmeyerek merak etmesi gerekenleri severek araştırarak tefekkür etme yolunu tutar&#8230; <strong></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Önemli olan, merak etmeyi ortadan kaldırmak değil, bizde vâr olan özellikleri yârın pişman olmayacağımız şekilde kullanmaktır&#8230;</span></strong></p>
<p>İnsanları merâk eden HAKK’a nasıl yaklaşır ki?!</p>
<p>Halkı merak eden halka yaklaşır!</p>
<p>Halkı merak eden, şer yönde ilerler&#8230; HAKK’ı merâk eden ise yüzünü halka çevirmediği için ve <span style="text-decoration: underline;">her şeyi yerli yerinde görmek şartıyla</span> halkın şer yön olduğunu da çok iyi bildiği için, şuurunu HAKK’a çevirerek sırf hayır olana varmaya çalışır&#8230;</p>
<p>Bu amaçla sebeplere sarılır!..<span id="more-1143"></span></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">HAKK’ı merâk eden, sebepleri tanrı yapmadan, onlara ayrı bir güç vehmetmeden düşünür ve sanki sebepler tanrıyMIŞ GİBİ sebeplere sarılır!&#8230; Aklı ve kapasitesi nispetinde de ilerler!&#8230; Bu da “nasip” ismini almıştır&#8230;</span></strong></p>
<p>İlginçtir, akıl gücümüzün ve idrak kapasitemizin ne kadar olduğu konusunda çok korkak davranırız. Halbuki vince dışından bakarak hüküm verilemez! Onu alıp kullanırız!</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İşte o zaman anlarız ne kadar iş yapar bu vinç!</span></p>
<p>Kendimizi bilebilmemiz için <em>“Aklım ne kadar, kapasitem ne kadar?” </em>diye merak dâhi etmeyip vâr olan her şeyimizle çalışmamız gerek&#8230; Kim ne derse desin, biz yine de aklımızı kullanmaya bakalım! <strong>Önemli olan, kapasitemizin ne kadar olduğu değil, sonunun nerede bittiğini bilmediğimiz kapasiteyi ne kadar kullandığımızdır&#8230;</strong></p>
<p>Kendimizdeki hangi özelliği kullanmışsak onun arttığını görmüşüzdür&#8230; Ama hâla <em>nasipte var mıdır yok mudur</em> diyerek yok yere dert çıkarıyoruz kendimize&#8230;</p>
<p>Çok tuhaf!&#8230;</p>
<p>Mâdem “günde yarım saat yürüyenin yürüme kapasitesi artar”, mâdem bir vincin sınırı olabilir fakat <strong>“kendi”mizdeki özelliklerin</strong> <strong>belli bir sınırı yoktur</strong>, neden kendimize sınır çekelim ki?!</p>
<p><em> “<span style="text-decoration: underline;">Benim gelebileceğim son nokta budur</span>”</em> dersek, elbette o noktaya geldiğimizde kendimizi daha önceden kilitlediğimiz için kilitli kapının içindekilerle pek ilgilenmeyiz&#8230; Çünkü bizim için ötesi yoktur&#8230; Ki her beyin kendi evrenini yarattığına göre orada cidden bir şey yoktur(!)</p>
<p>Artık çok net biliyoruz ki beynin çalışma sistemi de aynen bir bilgisayar gibidir&#8230; Önceden verilmiş komutlarla çalışırlar&#8230; <strong>“Şunu görme”</strong> deriz beyne, o da görmez, yok sayar, işleme almaz, alamaz!..</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Biz, tuhaf bir şekilde <em>etraf putu</em>na tapmaya o kadar alışmışız ki, etrâfın: </span></strong><em><span style="text-decoration: underline;">“Dur, fazla ileri gitme, sonra dinden çıkarsın, bu konularla fazla uğraşmamak lâzım, denilenleri yapalım, zâten herkes yaptıklarından sorumlu olmayacak mı?”</span></em><strong><span style="text-decoration: underline;"> mâsumca yaklaşmasına kanarak bir çok konuda kendimize komutlar veriyoruz ve konuların derinliğinden mahrum kalarak belki de kendimizi hakikatten perdeliyoruz</span></strong><strong>&#8230;</strong></p>
<p>Çok dikkatli olmamız gerekiyor&#8230; <strong>Dikkatli görünmemiz değil dikkatli olmamız gerekiyor!.. </strong></p>
<p>İnsanlar şekle bakar&#8230; Kişilerle ilgilenirler, kişilerin dış görünüşleriyle, etiketleriyle ilgilenirler&#8230; En fazla olayları konuşurlar&#8230;<em></em></p>
<p><em>Şu bunu yapmış, bu bunu yapmış veya şu şunu demi,ş bu bunu demiş&#8230;</em></p>
<p>Fikirleri konuşmak, düşünmek, yeni bir düşünce ortaya atmak, bir şeyleri genişletebilmek, olayın derinliğine nüfûz edebilmek, farklı yerlerde durduğu halde aralarında bir bağ olan bütünü görebilmek vs. mukallidin ilgi alanı ve kapasitesi dışında olan şeylerdir&#8230;</p>
<p>Üstad: <strong>“Beynin tefekküre yöneltilmemesi, ona yapılan en büyük zulümdür!.. Değeriniz, tefekkür gücünüz nisbetindedir!.”</strong> diyor&#8230;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Değerimiz “tefekkür gücü”müz nispetindeyse değersizliğimiz de “gıybet gücü”müz nispetinde olmasın!</span></strong></p>
<p><strong>Hakikat ehlinin yanında “düşünsel gıybet” ile “dilin gıybeti” arasında bir fark var mıdır?!</strong></p>
<p>İşimiz tahkik ise, şartlanmalarımızı fark etmemiz gerekiyor&#8230; Etrâfın küçük yaşlardan beri empoze ettiği şeyleri kabullenmekten vazgeçelim artık&#8230;</p>
<p><strong>“Şuur birlikteliği”</strong>nin esas birliktelik olduğunu bildiğimiz halde ne diye hâla <strong>“bühlün cenneti”</strong>ne göz kırpıyoruz ki? Bühl, şartlanmalarıyla mutludur, mustakilliği sevdirilmiştir O’na&#8230;</p>
<p>Güneş batıdan doğadursun, doğunun gözbebeği(!) ülkenin hâli hepimize aşikar&#8230; Zorlu ameliyat farklı farklı yerlerde kendini gösteriyor&#8230; Kimisi ameliyatı izlerken, kimisi de <strong>“AMELİYATLAR GELİP GEÇİCİ, SEN SEN OL AMELİYATIN ARDINI GÖZDEN KAÇIRMA VE SANA VERİLMİŞ OLAN NÎMETİ DEĞERLENDİR” </strong>hitabına mazhar oluyor&#8230; Ve çok azı şefaati değerlendirip zorunlu şeylerin dışında kalan tüm vaktini zikre, duaya, ilme ayırıyor&#8230;</p>
<p>Tüm hakîkat ehli, <strong>“şartlanmaları terk etmek”</strong>ten bahsediyor&#8230; Çünkü hakikat bir deniz ise ve bizler de bu denize bir fânusun içinde olarak bırakılmış isek, bizi denizden perdeleyen, özgürce dolaşmamızı engelleyen şeylerden biri de şartlanma fânusudur!..</p>
<p><strong>Bizi denizin insâfına bırakılmışlıktan kurtaracak olan şey, elbette ki o fânusu kırmaktır!..</strong></p>
<p><strong>Elimizdeki matkap ile kozamızı delmeye girişmek yerine matkabı baş köşeye koyarak kozamızı donatmak bize kolaylaştırılmışsa orasını ben bilemem&#8230; Yok, o değil de, “kozaNı del” diye bir hitap gelmişse bize, işte o zaman hepimize kolay gelsin diyebilirim&#8230;</strong></p>
<p>Doğru yolda ilerliyorsak Allah hızımızı arttırsın, yok <strong>“zulmet”</strong>te ilerliyorsak Allah bizi affetsin, bağışlasın, <strong>merhamet</strong> etsin ve <strong>“DİLEDİĞİNE HİDAYET EDER”</strong>i <em>bizde açığa çıkar</em>mış olarak hayvanımız olan şu bedeni geride(!) bırakmayı kolaylaştırsın&#8230;</p>
<p><span style="color: #000080;">İlk bahar hepimize hayırlı olsun dostlar&#8230;</span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><em>Hakan TÜRKMEN</em></strong></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/fanusu-kirmamiz-gerekiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güvendedir (ler)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/guvendedir-ler/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/guvendedir-ler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 20:00:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[fetih suresi]]></category>
		<category><![CDATA[güvendedirler]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescidi Haram]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1141</guid>
		<description><![CDATA[Genç adam o hafta Fetih Suresi üzerine tefekkür ediyordu. Mekke’nin Fethine dair gelişmeleri İslam Tarihinden okurken şehre giriş esnasında Rasülullah (sav) in bir emri dikkatini çekti. Âlemlerin Efendisi birkaç sahabesini şehre şu haberi yaymakla görevlendirmişti: ŞUNLAR GÜVENDEDİR, KURTULMUŞTUR: 1- EBU SÜFYAN’IN EVİNE SIĞINANLAR 2- KENDİ EVİNDEN ÇIKMAYANLAR 3- KABE’YE SIĞINANLAR. Mekke müşrikleri, kimi yamaçlarda korku [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_798" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-798" title="Mehmet Doğramacı" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/MD-150x150.jpg" alt="Mehmet Doğramacı" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Mehmet Doğramacı</p></div>
<p>Genç adam o hafta Fetih Suresi üzerine tefekkür ediyordu. Mekke’nin Fethine dair gelişmeleri İslam Tarihinden okurken şehre giriş esnasında Rasülullah (sav) in bir emri dikkatini çekti. Âlemlerin Efendisi birkaç sahabesini şehre şu haberi yaymakla görevlendirmişti:</p>
<p><span style="color: #0000ff;">ŞUNLAR GÜVENDEDİR, KURTULMUŞTUR:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff;">1-    EBU SÜFYAN’IN EVİNE SIĞINANLAR</span></p>
<p><span style="color: #0000ff;">2-    KENDİ EVİNDEN ÇIKMAYANLAR</span></p>
<p><span style="color: #0000ff;">3-    KABE’YE SIĞINANLAR.</span></p>
<p>Mekke müşrikleri, kimi yamaçlarda korku ve kaygıyla İslam ordusunun şehre girişini izlerken, kimi şehri terk etmiş, kimi hakkında ne hüküm verileceğini beklemek üzere evine çekilmişti. İşte tam bu esnada duyulan haber herkesi şaşırtmıştı. Özellikle de Ebu Süfyan, kendi evine sığınanların kurtulmasına herkesten çok hayret etmişti.</p>
<p>Konunun zahiri böyle. Ya derunu?&#8230;<span id="more-1141"></span></p>
<p>Rasülullah neye işaret ediyordu?&#8230;</p>
<p>Fetih gününe has bir kurtuluş muydu bu?</p>
<p>Alemlere, zaman üzeri ana, tüm boyutlara seslenen Efendiler Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (sav) şimdiye seslendiğinde bu üç boyutlu kurtuluş nasıl anlaşılacaktı?&#8230;</p>
<p>“İyisi mi tefekkürü yüksek dostlara telefon açmak” dedi içinden. Ve dokundu tuşlara. Olayı boyutsal katmanlarla okuyan arkadaşı hemen yapıştırdı cevabını:</p>
<p><em>Bunu bilmeyecek ne var? Rasülullah İslam’ın başlangıcından ebediyete kadar öne çıkacak üç sınıf idraki belirlemiş. 1- Ebu Süfyan’ın evine sığınanlar benlik saltanatı altında bir imana sahip olanlar, dinin zahirinde, fetvasında yaşayanlar… 2- Kendi evinde kalanlar; din adına herhangi bir görüş ve ekole meyletmeyip kendi hayal dünyasında yaşayanlar… 3- Kabe’ye sığınanlar da bu işin hakikatini bilip özüne yönelenler, diyebilirim…</em></p>
<p>…</p>
<p>Teşekkür etti ve bir diğer dosta bağlandı:</p>
<p><em>Bana kalırsa bu sınıflama Şeriat- Tarikat- Hakikat boyutunda değerlendirmeyi içeriyor… Rasülullah Efendimiz insanların İslamiyeti nasıl bir algı ile değerlendireceklerini vurgulamış.</em></p>
<p>…</p>
<p>Notlar aldı ve ona da teşekkür etti. Ve olayı biraz daha içeriden okuyana bağlandı:</p>
<p><em>Bence burada, insanın nasibi ölçüsünde, içsel yolculuğunun geçirdiği, geçireceği evreler iç içe anlatılmış. Hepsi de güvende olduğuna göre bence bunlar birbirine bağlantılı.</em></p>
<p>Diğerlerinden farklı bir noktaya işaret ettiği için heyecanlandı, “Devam et hele, nolur devam et” dedi.</p>
<p>Hattın öbür ucundaki devam etti:</p>
<p><em>İnsan ilk aşamada benlik sultası altında yaşar. Bu, Ebu Süfyan’ın evine sığınma diye ifade olunmuş. Nasibi olanlar, biraz daha sorgulayanlar, dışarıda bir sulta ve himayedarın- kurtarıcının yeterli olmayacağını fark ederek kendilerine dönerler. Bu da evinden çıkmama diye vurgulanmış.  Kendi özüne dönenlerden nasibi olanlar ise daha özde; Gönül- Kalp  ve Şuur boyutunun derunu ile tanışırlar ki; bu da Kabe’ye, Mescid-i Haram’a sığınma diye anlatılmış.</em></p>
<p>…</p>
<p>Zihni biraz daha açılmıştı. Ne var ki şu soru hala cevabını bulmamıştı.</p>
<p>-       Hepsi mi kurtuldu yani?&#8230; Yoksa daha mı farklı?&#8230; Şeriat ehli, zahir ehli, batın ehli, tarikat gönüllüsü, hepsi de kurtuldu mu?.. Hepsi de aynı anda, aynı mevkide, aynı ölçüde kurtuluyorsa Rasülullah niye basamakladı olayı?&#8230; Neden tek hedef ve işaret vermedi?&#8230;</p>
<p>Biraz daha görmüş geçirmiş, işin çilesini çekmiş bir abiyi arasa, mutlaka o bir şeyler söylerdi. Vakit geç olsa da samimiyetinden cesaret alarak aradı. Biraz muhabbetten sonra soruyu yöneltti ama cevap umursamaz tonda geliyordu:</p>
<p>-       <em>Boş ver işine bak. Çözeceksin de ne olacak?.. Bu iş bazı cümlelerden anlam çıkarmak olsaydı keşke. Ömrüm böyle geçti. Sonuç? Hiç!&#8230;</em></p>
<p>Hep böyle yapar, derin bir şeyler sorulunca örtünürdü mübarek!&#8230; Zorlayınca gürler, pat diye kesip atar, daha sonra sakin düşününce söylediği iki kelimenin dahi muhatabına şimşekler çaktırdığı görülürdü.</p>
<p>Soruyu yineledi: “3 zümre kurtulmuş. Dışarıdan toplumsal okuma böyle. İçeriden okuyanlar da şeriat tarikat hakikat dediler. Biri de sadece içimizdeki yolculuk” dedi. “Sen ne dersin abi?..”</p>
<p>Abi iki cümleyle işi bitirdi:</p>
<p>-       <em>Çağrının Allah Rasülünden geldiğini bileceksin, Onun ashabı ile Kabe’ye, Mescid-i Harama yöneldiğini göreceksin de kendi evinde yada Ebu Süfyan’ın evinde oturacaksın öyle mi?&#8230; İnsan aklını peynir ekmekle yemiş olmalı… İyi geceler…</em></p>
<p>-       Abi, şey, yani kurtulan 3 sınıf?&#8230;</p>
<p>-       …</p>
<p>Telefon kapanmıştı!</p>
<p>Son cümle önce kulaklarında sonra odanın içinde, sonra kalbinin iç duvarlarında yankılandı yankılandı ve bir titreme aldı vücudunu!&#8230; Zangır zangır titriyor, alabildiğine üşüyor, kanı çekiliyor, ama içten içe yeni ufukların önüne açıldığını seziyordu.</p>
<p>Secdeye kapanırken bir kez daha söyledi o cümleyi</p>
<p><strong>Çağrının Allah Rasülünden geldiğini bileceksin, onun ashabı ile Kabe’ye; Mescid-i Haram’a yöneldiğini göreceksin de kendi evinde yada Ebu Süfyan’ın evinde oturacaksın öyle mi?&#8230; İnsan aklını peynir ekmekle yemiş olmalı!… </strong></p>
<p>Mehmet DOĞRAMACI</p>
<p><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com">dogramacimehmet@gmail.com</a></p>
<p><strong>Editör&#8217;ün Notu :</strong> Yazar burada ne anlatmak istiyor ? Lütfen düşüncelerinizi yorum olarak yazarmısınız ??</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/guvendedir-ler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

