<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sufizm.gen.tr -Düşünebilen Beyinlere. &#187; Kabe</title>
	<atom:link href="http://www.sufizm.gen.tr/tag/kabe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sufizm.gen.tr</link>
	<description>sufizm, islam ve bilim.. sadece gerçeği arayanlara..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Güvendedir (ler)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/guvendedir-ler/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/guvendedir-ler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 20:00:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[fetih suresi]]></category>
		<category><![CDATA[güvendedirler]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescidi Haram]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1141</guid>
		<description><![CDATA[Genç adam o hafta Fetih Suresi üzerine tefekkür ediyordu. Mekke’nin Fethine dair gelişmeleri İslam Tarihinden okurken şehre giriş esnasında Rasülullah (sav) in bir emri dikkatini çekti. Âlemlerin Efendisi birkaç sahabesini şehre şu haberi yaymakla görevlendirmişti: ŞUNLAR GÜVENDEDİR, KURTULMUŞTUR: 1- EBU SÜFYAN’IN EVİNE SIĞINANLAR 2- KENDİ EVİNDEN ÇIKMAYANLAR 3- KABE’YE SIĞINANLAR. Mekke müşrikleri, kimi yamaçlarda korku [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_798" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-798" title="Mehmet Doğramacı" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/MD-150x150.jpg" alt="Mehmet Doğramacı" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Mehmet Doğramacı</p></div>
<p>Genç adam o hafta Fetih Suresi üzerine tefekkür ediyordu. Mekke’nin Fethine dair gelişmeleri İslam Tarihinden okurken şehre giriş esnasında Rasülullah (sav) in bir emri dikkatini çekti. Âlemlerin Efendisi birkaç sahabesini şehre şu haberi yaymakla görevlendirmişti:</p>
<p><span style="color: #0000ff;">ŞUNLAR GÜVENDEDİR, KURTULMUŞTUR:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff;">1-    EBU SÜFYAN’IN EVİNE SIĞINANLAR</span></p>
<p><span style="color: #0000ff;">2-    KENDİ EVİNDEN ÇIKMAYANLAR</span></p>
<p><span style="color: #0000ff;">3-    KABE’YE SIĞINANLAR.</span></p>
<p>Mekke müşrikleri, kimi yamaçlarda korku ve kaygıyla İslam ordusunun şehre girişini izlerken, kimi şehri terk etmiş, kimi hakkında ne hüküm verileceğini beklemek üzere evine çekilmişti. İşte tam bu esnada duyulan haber herkesi şaşırtmıştı. Özellikle de Ebu Süfyan, kendi evine sığınanların kurtulmasına herkesten çok hayret etmişti.</p>
<p>Konunun zahiri böyle. Ya derunu?&#8230;<span id="more-1141"></span></p>
<p>Rasülullah neye işaret ediyordu?&#8230;</p>
<p>Fetih gününe has bir kurtuluş muydu bu?</p>
<p>Alemlere, zaman üzeri ana, tüm boyutlara seslenen Efendiler Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (sav) şimdiye seslendiğinde bu üç boyutlu kurtuluş nasıl anlaşılacaktı?&#8230;</p>
<p>“İyisi mi tefekkürü yüksek dostlara telefon açmak” dedi içinden. Ve dokundu tuşlara. Olayı boyutsal katmanlarla okuyan arkadaşı hemen yapıştırdı cevabını:</p>
<p><em>Bunu bilmeyecek ne var? Rasülullah İslam’ın başlangıcından ebediyete kadar öne çıkacak üç sınıf idraki belirlemiş. 1- Ebu Süfyan’ın evine sığınanlar benlik saltanatı altında bir imana sahip olanlar, dinin zahirinde, fetvasında yaşayanlar… 2- Kendi evinde kalanlar; din adına herhangi bir görüş ve ekole meyletmeyip kendi hayal dünyasında yaşayanlar… 3- Kabe’ye sığınanlar da bu işin hakikatini bilip özüne yönelenler, diyebilirim…</em></p>
<p>…</p>
<p>Teşekkür etti ve bir diğer dosta bağlandı:</p>
<p><em>Bana kalırsa bu sınıflama Şeriat- Tarikat- Hakikat boyutunda değerlendirmeyi içeriyor… Rasülullah Efendimiz insanların İslamiyeti nasıl bir algı ile değerlendireceklerini vurgulamış.</em></p>
<p>…</p>
<p>Notlar aldı ve ona da teşekkür etti. Ve olayı biraz daha içeriden okuyana bağlandı:</p>
<p><em>Bence burada, insanın nasibi ölçüsünde, içsel yolculuğunun geçirdiği, geçireceği evreler iç içe anlatılmış. Hepsi de güvende olduğuna göre bence bunlar birbirine bağlantılı.</em></p>
<p>Diğerlerinden farklı bir noktaya işaret ettiği için heyecanlandı, “Devam et hele, nolur devam et” dedi.</p>
<p>Hattın öbür ucundaki devam etti:</p>
<p><em>İnsan ilk aşamada benlik sultası altında yaşar. Bu, Ebu Süfyan’ın evine sığınma diye ifade olunmuş. Nasibi olanlar, biraz daha sorgulayanlar, dışarıda bir sulta ve himayedarın- kurtarıcının yeterli olmayacağını fark ederek kendilerine dönerler. Bu da evinden çıkmama diye vurgulanmış.  Kendi özüne dönenlerden nasibi olanlar ise daha özde; Gönül- Kalp  ve Şuur boyutunun derunu ile tanışırlar ki; bu da Kabe’ye, Mescid-i Haram’a sığınma diye anlatılmış.</em></p>
<p>…</p>
<p>Zihni biraz daha açılmıştı. Ne var ki şu soru hala cevabını bulmamıştı.</p>
<p>-       Hepsi mi kurtuldu yani?&#8230; Yoksa daha mı farklı?&#8230; Şeriat ehli, zahir ehli, batın ehli, tarikat gönüllüsü, hepsi de kurtuldu mu?.. Hepsi de aynı anda, aynı mevkide, aynı ölçüde kurtuluyorsa Rasülullah niye basamakladı olayı?&#8230; Neden tek hedef ve işaret vermedi?&#8230;</p>
<p>Biraz daha görmüş geçirmiş, işin çilesini çekmiş bir abiyi arasa, mutlaka o bir şeyler söylerdi. Vakit geç olsa da samimiyetinden cesaret alarak aradı. Biraz muhabbetten sonra soruyu yöneltti ama cevap umursamaz tonda geliyordu:</p>
<p>-       <em>Boş ver işine bak. Çözeceksin de ne olacak?.. Bu iş bazı cümlelerden anlam çıkarmak olsaydı keşke. Ömrüm böyle geçti. Sonuç? Hiç!&#8230;</em></p>
<p>Hep böyle yapar, derin bir şeyler sorulunca örtünürdü mübarek!&#8230; Zorlayınca gürler, pat diye kesip atar, daha sonra sakin düşününce söylediği iki kelimenin dahi muhatabına şimşekler çaktırdığı görülürdü.</p>
<p>Soruyu yineledi: “3 zümre kurtulmuş. Dışarıdan toplumsal okuma böyle. İçeriden okuyanlar da şeriat tarikat hakikat dediler. Biri de sadece içimizdeki yolculuk” dedi. “Sen ne dersin abi?..”</p>
<p>Abi iki cümleyle işi bitirdi:</p>
<p>-       <em>Çağrının Allah Rasülünden geldiğini bileceksin, Onun ashabı ile Kabe’ye, Mescid-i Harama yöneldiğini göreceksin de kendi evinde yada Ebu Süfyan’ın evinde oturacaksın öyle mi?&#8230; İnsan aklını peynir ekmekle yemiş olmalı… İyi geceler…</em></p>
<p>-       Abi, şey, yani kurtulan 3 sınıf?&#8230;</p>
<p>-       …</p>
<p>Telefon kapanmıştı!</p>
<p>Son cümle önce kulaklarında sonra odanın içinde, sonra kalbinin iç duvarlarında yankılandı yankılandı ve bir titreme aldı vücudunu!&#8230; Zangır zangır titriyor, alabildiğine üşüyor, kanı çekiliyor, ama içten içe yeni ufukların önüne açıldığını seziyordu.</p>
<p>Secdeye kapanırken bir kez daha söyledi o cümleyi</p>
<p><strong>Çağrının Allah Rasülünden geldiğini bileceksin, onun ashabı ile Kabe’ye; Mescid-i Haram’a yöneldiğini göreceksin de kendi evinde yada Ebu Süfyan’ın evinde oturacaksın öyle mi?&#8230; İnsan aklını peynir ekmekle yemiş olmalı!… </strong></p>
<p>Mehmet DOĞRAMACI</p>
<p><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com">dogramacimehmet@gmail.com</a></p>
<p><strong>Editör&#8217;ün Notu :</strong> Yazar burada ne anlatmak istiyor ? Lütfen düşüncelerinizi yorum olarak yazarmısınız ??</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/guvendedir-ler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zevkten Dört Köşe &#8211; 3. Bölüm</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-3-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-3-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2009 13:27:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Beytullah]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Ve Zikir]]></category>
		<category><![CDATA[Hacerül Esvet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid]]></category>
		<category><![CDATA[Mescidi Haram]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1070</guid>
		<description><![CDATA[Mescid-i Haramın revaklı kısmında oturuyoruz bir süre. Öğle namazından bu yana açılan sırlardan öylesine doluyum ki; yeni idraklerle ruhen yaşadığım gönül genişliği, bedenimde müthiş bir yorgunluk olarak kendini gösteriyor. Bir sütuna yaslanıyorum. Bitkinliğimi görünce; - Kestir biraz, diyor. - Ama burası mescid, olur mu? - Burası en emin yer, burası gönlümüz, burası bizden içre biz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><img class="alignleft" src="http://www.sufizm.gen.tr/MD.jpg" alt="" width="108" height="134" />Mescid-i Haramın revaklı  kısmında oturuyoruz bir süre. Öğle namazından bu yana açılan sırlardan öylesine  doluyum ki; yeni idraklerle ruhen yaşadığım gönül genişliği, bedenimde müthiş  bir yorgunluk olarak kendini gösteriyor. Bir sütuna yaslanıyorum. Bitkinliğimi  görünce;</p>
<p align="left">-  Kestir biraz,  diyor.</p>
<p align="left"><em>- Ama  burası mescid, olur mu?</em></p>
<p align="left">- Burası en emin yer, burası  gönlümüz, burası bizden içre biz. Niçin olmasın?</p>
<p align="left">Biraz kendimden geçmişim. Ne  kadar sürdü bilmiyorum ama Yatsı ezanına doğru uyandırılıyorum. Abdest tazelemek  için Babü’s- Selamdan lavabolara doğru geçiyorum. Döndüğümde Mescid-i Haram ışıl  ışıl. Büyük spotlar altında Beytullahın siyah örtüsü ve o alnında kuşaklanan  altın sırmalı şerit ruha sevinçler saçan bir armoni oluşturuyor. Siyah ve sarı  bu kadar mı birbirini tamamlarmış, hayran hayran izliyorum.<span id="more-1070"></span></p>
<p align="left">Yatsıya bu defa Rukn-u  Yemani cihetinde duruyorum. Namazdan sonra gözlerim onu arıyor.</p>
<p align="left">Arka saflardan geliyor usul  usul. Tavaf epeyce genişlediği için gerilere diz çöküp Rukn-u Yemani’ye  yöneliyoruz.</p>
<p align="left"><strong>BEYTULLAHTAN GÖNÜLE</strong></p>
<p align="left">Kabe’nin dört cenahından  ilhamla Ehl-i Beyti konuşuyorduk. Aslında gönül denen o emin, o muhteşem saraya  sığınmanın, özümüzde mevcut Beytullahla bütünleşmenin yollarını konuşuyoruz.  Ehl-i Beytten de anladığımız; Gönül Ehli. Yani gönülce yaşamın ana unsurları.  Neyi, nasıl düşünür, nasıl hisseder, nasıl uygularsak gönülce bakışın engin  huzuruna kavuşuruz?.. Arayışımız bunun için. Yoksa Kabe’nin dört cenahını sadece  dört zat ile sınırlamak değil niyetimiz. Zaten konuştuklarımız da zat adı  altında hakiki manalar!..</p>
<p align="left">Kabe’de Rasülullah’ın  selamladığı, hürmet gösterdiği, öptüğü yegane cenah; Hacer-i Esved. Bir ikinci  köşe de Rukn-u Yemani. Kabe örtüsünün sanki bıçakla kesilmişçesine çok az  açıldığı bu yeri de selamlıyor ve öpüyor tavaf edenler. Rasülullah burayı  selamlamış, burada RABBENA DUALARI nı okumuş.</p>
<p align="left">Birinci cenahta kapıdan  ilham alıp Hz. Ali (k.v) ile açılan manaları, ikinci cenahta Fatıma annemizle  doğan idrakleri konuştuk. Şimdi 3. cenahı konuşacağız. Yanımdaki zat Rukn-u  Yemani’yi göstererek başlıyor:</p>
<p align="left">- 3. ve 4. cenahın kesiştiği  yer bura. Yemen köşesi; Rukn-u Yemani. Neler düşünürsün?</p>
<p align="left"><em>- İki  cenahı birleştirip konuşacağız sanıyorum. 3. cenahı başlı başına konuşmayacak  mıydık?</em></p>
<p align="left">- Hasan’ı Hüseyin’den,  Hüseyin’i Hasan’dan ayırabilir misin?.. Rasülullah onları dizlerine oturtup  severmiş. Onun için iki cenahı bir köşede buluşturup konuşalım.</p>
<p align="left">Eyvallah,  diyorum.</p>
<p align="left"><strong>İKİ CENNET REYHANESİ</strong></p>
<p align="left">Hasan ve Hüseyin’i anlat  bana dediğimde çocuksu bir tebessüm kaplıyor simasını ve başlıyor:</p>
<p align="left">- Onları dizine oturtmuş  Efendimiz. Karşılıklı severmiş. Ve ashaba şöyle buyurmuş: <strong>“Bunlar </strong></p>
<p align="left"><strong>benim  dünyada öpüp kokladığım iki reyhanemdir. Ya Rab! Ben bunları seviyorum, sen de  sev! Bunları sevenleri de sev!”</strong></p>
<p align="left"><em>- Hasan  ve Hüseyin’i biz de seviyoruz,</em> diyorum.</p>
<p align="left">Biraz önce yüzüne yayılan  nurlu tebessüm hüzne dönüşüyor. Titrek sesle devam ediyor:</p>
<p align="left">- <strong>Efendimiz onları  severken Cebrail (as) göründü, elinde sarı ve kırmızı iki gömlek vardı. Ya  Muhammed! Onların ikisi de şehit olacak, sarıyı Hasan’a, kırmızıyı Hüseyin’e  getirdim. Giydir onları!</strong></p>
<p align="left"><em>- Tam  severken gelen habere bak!</em></p>
<p align="left">- Bize göre kötü ve korkunç.  Ama Rasülullaha göre iki goncanın da şehadet haberi bu! Ona göre müjdenin hası,  ona göre goncanın gül olup açması!</p>
<p align="left">Gözlerinden yaşlar  süzülüyor. Birden içimi kaplayan hüznün kalbimi titrettiğini hissediyorum.  Duygusal paylaşımlara girişecekken yine kesiyor:</p>
<p align="left">- Rukn-u Yemani’ye, Kabe’ye  bak. Bana bakmayacaksın. Kaç kere dedim. Gözünü ayırma Kabeden, bağını çözme  gönülden, hitaba kulak ver, seslenince özünden!..</p>
<p align="left"><strong>RAHMANDAN RAHİME, CELALDEN CEMALE</strong></p>
<p align="left"><em>- Ali  ile Rahmani boyutu, Fatıma ile Rahimiyyet boyutunu anlamaya çalıştık. Hasan ve  Hüseyin neyi temsil ediyor?</em></p>
<p align="left">- Bana sormayacaksın, soru  da cevap sende, kendinde bulacaksın o manayı.</p>
<p align="left">Hasan ve Hüseyin’in  hayatlarından ilhamla sesli düşünüyorum:</p>
<p align="left"><strong><em>- Hz.  Hasan’ınn belden yukarısı, Hz.Hüseyin’in de belden aşağısı Rasülullaha  benzermiş.</em></strong><em> İlginç değil mi?..</em></p>
<p align="left">- İlginç değil. Gayet doğal.  Yüzleri de çok benzerdi. Ama birinin belden yukarısına, ötekinin belden  aşağısına benzemesi manidar. Düşün, bir şeyler bulursun sen.</p>
<p align="left"><em>- Şöyle  düşündüm. <strong>İnsanın belden yukarısında kalp, sine ve beyin mevcut. Yani belden  yukarısı daha çok ilim, akıl, şefkat, merhamet, kısaca gönül  sembolü.</strong></em></p>
<p align="left">- Belden  aşağısı?..</p>
<p align="left"><em>-  <strong>Belden aşağısında da hemen akla gelen; ayaklar! Ayak; kudret sembolü. Ayağa  kalkıyorsanız kudretlisinizdir. İkame etmek derken dahi ayakta durmaya işaret  var !</strong></em></p>
<p align="left">- Şimdi dönelim gül  goncalarına. Hasan belden yukarıda Rasulullaha benziyordu değil mi?..</p>
<p align="left"><em>-  Evet!</em></p>
<p align="left"><em>-</em> Nasıl bir hale, duruşa sahip Hasan?..</p>
<p align="left">…</p>
<p align="left">Hz. Hasan’ın hayatına dair  bildiklerim sayfa sayfa akıyor zihnimden. Hepsini özetlemek gerek. <strong>Hikayeden  çok, satır arasında mevcut karakteri okuyabilirsem, ondan yansıyan manayı  kavramış olacağım.</strong></p>
<p align="left"><em>- Hz.  Hasan oldukça Halim. Yumuşak, şefkatli, merhametli bir zat. O bu haliyle Razı  olmuş mümin duruşunu hatırlatıyor. Razı olmuş, iç dünyasındaki kavgayı bitirmiş,  herkesle barışık, sulh ve birliği yansıtan bir zat.</em></p>
<p align="left">- Yani?..</p>
<p align="left"><em>- O  sanki Efendimizin CEMAL boyutunu almış!..</em></p>
<p align="left">- Zaten hadis var. <strong>“Bu  benim oğlum seyyiddir. Ümit edilir ki Allahu Teala onun vesilesiyle ümmetimden  iki tarafın arasını bulur.” </strong>Nasıl arasını bulmuş anlat bakalım. İslam  tarihinden hatırlıyorsundur.</p>
<p align="left">…</p>
<p align="left">Hasan ve Hüseyin’in hayatı  denince derin bir acı, yoğun bir üzüntü kaplıyor her yanımı. İnsanın hatırlamak  istemeyeceği sahneler. Dayanabilirsem özetleyeceğim.</p>
<p align="left"><em>-  Hilafet Hz. Ali’nin vefatından sonra Hz.Hasan’a geçmiş. Kufe ahalisi Hz. Hasan’a  biat etmiş. Diğer yandan Şam’da da Muaviye halife!.. Bu durum tabii ki gerginlik  oluşturacak.</em></p>
<p align="left">- Nasıl çözülmüş  peki?</p>
<p align="left"><em>-  Kufe’den güçlü bir ordu ile yola çıkmış Hz. Hasan. Diğer yandan da kalabalık bir  kitle ile Muaviye!.. Karşılaştıkları anda, Arapların dört dâhisinden biri olan  Muaviye, ince politika ile Hz. Hasan ordusunda fitne çıkarmış. Ordu içindeki  ayrışmalar ile durumun kötüye gittiğini, fitnenin ayaklanıp ayrılık oluşacağını  ve kan akacağını sezen Hasan Efendimiz Muaviye’ye teslim etmiş  hilafeti.</em></p>
<p align="left">- Niçin  direnmemiş?</p>
<p align="left"><em>- Hadis  var ya, fitne anında iki büyük grubu barıştıracak, kan akmasına mani olacak  demiş Efendimiz. O yüce Rasülün öngördüğünü icra etmiş.</em></p>
<p align="left">- Sonra?</p>
<p align="left"><em>- Sonra  kendisi Medine’ye dönmüş. Burada ikamet etmiş.</em></p>
<p align="left">- Medine halkı kınamamış mı  onu?</p>
<p align="left"><em>-  Kınamışlar, hatta “Sen başımızı yere eğdirdin, bizim utancımızsın” diyerek çok  ileri gidenler bile olmuş. Ama o şöyle demiş: <strong>AR; NARDAN HAYIRLIDIR  !..</strong></em></p>
<p align="left"><em>-  Yani?</em></p>
<p align="left"><em>-  (DÜNYADA) <strong>UTANÇ;</strong> (AHİRETTE) <strong>ATEŞTEN </strong>(CEHENNEMDEN) <strong>DAHA  HAYIRLIDIR!</strong></em></p>
<p align="left"><strong><em>…</em></strong></p>
<p align="left">Bu sözü uzun uzun  düşünüyorum. Utanç pahasına barışçı olmak!.. Aşağılanma pahasına ümmetin  selametini istemek! Hakkı olandan vazgeçmek, kendinden çok başkalarını  düşünmek.  Çok büyük, çok erdemli, çok yüce bir davranış!.. Diğerkâmlığın,  fedakârlığın zirvesi bu!</p>
<p align="left">- Hasan, Hakikat boyutunda  seyretmiş olayı. Onun için Razı olmuş ezelde Efendimiz tarafından bildirilen  sahnedeki rolüne.</p>
<p align="left"><em>-  Eyvallah!</em></p>
<p align="left">- Kendi programında mevcut  Cemali, Rızayı, Şefkati, Sulhu açığa çıkararak kulluğunu icra etmiş değil  mi?..</p>
<p align="left"><em>-  Evet!</em></p>
<p align="left"><em>- Nasıl  tanırız kendi programımızı?</em></p>
<p align="left">- Sana nelerin  kolaylaştığına bak ve tereddütsüz onları icraya koyul.</p>
<p align="left"><em>- Etraf  ne der kaygısına düşmeden değil mi?..</em></p>
<p align="left"><strong>- Kabeye  bakan, gönle yönelen etraf görmez ki zaten. </strong></p>
<p align="left"><em>-  Eyvallah!</em></p>
<p align="left">Hz. Hasan’ın ortaya koyduğu  rıza halinin neticelerini düşünüyorum. Büyük bir savaş, dehşet bir fitne  duraklamış. Ne yazık ki saltanat düşkünlerinin hırsı hiçbir zaman bitmeyeceği  için yine de rahat verilmemiş Hz. Hasan’a.</p>
<p align="left">- Ölümü nasıl Hz.  Hasan’ın?..</p>
<p align="left"><em>-  Zehirlenmiş! 40 gün hasta yatmış. Başta kardeşi Hüseyin olmak üzere Medine’liler  ne kadar zorladılarsa da kendini zehirleyeni söylememiş. Örtmüş  hep.</em></p>
<p align="left">- Kimmiş  zehirleyen?..</p>
<p align="left"><em>-  Muhtemelen Muaviye tarafı ile irtibatlı olan karısı!..</em></p>
<p align="left">- Niçin söylememiş?..  Söylese de şöyle iyi bir ceza alsaydı bunu yapan!</p>
<p align="left"><strong><em>-  Kaderini okuyanın sebeplerle işi olmaz ki!.. Kudretten seyreden Hikmete bakmaz  ki!.. Kaderini okuyan; kaderine koşar!</em></strong></p>
<p align="left"><strong>…</strong></p>
<p align="left"><strong>……..</strong></p>
<p align="left">Vakit gece yarısına doğru  ilerliyor. Gündüz ki kadar olmasa da tavaf edenlerin azaldığı söylenemez. Daha  geç vakitleri bekliyorum. Hacer-i Evsedi öpmek, Ruknu Yemaniyi selamlamak için.  Ama yoğunluk 24 saat sürecek gibi geliyor. Ben Hz. Hasan’ı anlatırken yoğun bir  tefekkürle gözlerini kapatıyor. Göz kapaklarını araladığı bir anda:</p>
<p align="left">- Vefatı ve defni  nasıl?</p>
<p align="left"><em>-  Sormasan olmaz mı? Dayanamıyorum.</em></p>
<p align="left">- Anlat, diye üsteliyor.  Anlatıyorum:</p>
<p align="left"><em>- Vefat  etmeden önce Hz. Aişe annemize haber salmış. İzin verirse dedem Rasulullah’ın  yanına gömüleyim demiş. Annemiz izin vermişler. Ama ne yazık ki Emevilerin  Medine valisi karşı çıktığı için, Baki kabristanına defnedilmiş.</em></p>
<p align="left">- Başka ne gibi özellikleri  var Hasan’ın?</p>
<p align="left"><em>- Neleri  yok ki?..15 kere hac yapmış. Hem de yürüyerek gitmiş Medine’den Mekke’ye… 47  yıllık ömre 15 hac sığdırmak! Sonra çok hayırsever. Çok cömert. Malını öyle bir  dağıtırmış ki; iki kere elinde hiçbir şey kalmayasıya fakir  düşmüş.</em></p>
<p align="left">- Vecizelerinden,  öğütlerinden hatırladığın var mı?</p>
<p align="left"><em>- Onu da  siz lütfetseniz.</em></p>
<p align="left">Biraz düşündükten sonra ilim  hakkındaki sözünü naklediyor: <strong>“İlim için çalışınız! Ezber zorunuza gidiyorsa  yazınız. Yazdıklarınızı evlerinize de taşıyınız!”</strong></p>
<p align="left"><em>-  Yazdıklarını eve götürmeyi iki türlü anladım.</em></p>
<p align="left">- Nasıl, aç  bakalım.</p>
<p align="left"><strong><em>-  Yazdıklarını, ilmini gönlüne yerleştir, hazmet ve uygula birinci anlam. İkincisi  de dışarıda kendin bir şeyler okuyup öğrenmişsen bunu eşinle, çocuklarınla,  akrabanla, komşunla da paylaş!</em></strong></p>
<p align="left">- Güzel…</p>
<p align="left">Biraz da Hüseyin’i konuşalım  diyor ayağa kalkarken.</p>
<p align="left"><em>- Madem  ki Hüseyin ayaklanmanın, kıyamın, direnişin, ikamenin sembolü, onu ayakta  konuşacağız. Boş boş ayakta durmayalım gel girelim tavafa.</em></p>
<p align="left"><strong>GÖKLERİN VE YERİN SÜSÜ</strong></p>
<p align="left">Saat gecenin 02 sini  gösterirken tekrar tavafa dahil oluyoruz. Gündüz ki kadar olmasa bile akış hız  kesmiyor. Ama biraz daha rahat dönüyoruz şavtları. Son şavtta Rukn-u Yemanide  duruyoruz. Diz çöküp altın halkalara tutunarak açıyor Hüseyin  bahsini:</p>
<p align="left">- Hüseyin hakkında  Kerbela’ya işaret eden hadis var değil mi?..</p>
<p align="left"><em>- Evet  Rasulullah önceden bildirmiş.</em></p>
<p align="left">- Hasan’ı öğrendik, Hüseyin  hakkında neler doğar gönlüne?..</p>
<p align="left">Kabenin 3. vechine ellerimi  dayıyorum. Örtüden yayılan koku misk ü amber gibi. Avuçlarımı açıp ellerimi  yapıştırdım Kabeye!</p>
<p align="left"><em>-  Hüseyin, Hasan gibi infak ehli. O da bulduğunu dağıtmış etrafa. Paylaşımı  zirvede yaşamış. Babası Hz. Ali’nin bedeni kuvveti sanki Hüseyin’e  geçmiş!</em></p>
<p align="left">- Sadece bedeni kuvveti  mi?</p>
<p align="left"><em>- Kudret  ve İradesi de. Elbette ilmi de.</em></p>
<p align="left">- Başka?..</p>
<p align="left"><em>-  Rasülullah CELAL yüzünü Hüseyin’den göstermiş ümmete. Sorgulayan, nebevi  düsturlar çerçevesinde hesap soran ve İslam adına demir yumruk olunması lazımsa  o yönüyle de öne çıkan bir mücahid Hüseyin!</em></p>
<p align="left">- Yani şeriatin, kulluk  boyutunun hakkını vermede oldukça hassas değil mi?..</p>
<p align="left"><em>-  Elbette.</em></p>
<p align="left">- Rasülullah GÖKLERİN VE  YERİN SÜSÜ demiş Hüseyin’e… Bunu nasıl anlarsın?..</p>
<p align="left">- Bilmem, pek bir şey  gelmiyor aklıma.</p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">Yanımızdan bizi sıkıştırarak  geçişiyor müminler. Sıkışmak yada ezilmek gibi bir kaygımız yok. Ehl-i Beyt  sırrını açan zat Rukn-u Yemaniyi çocuğunu okşayan bir baba gibi okşayarak şöyle  diyor:</p>
<p align="left">- Süs; güldür. Gül, aşkın  sembolü! Gül, kırmızı. Gül; Rasülullahın özü! Kırmızı gül demetleri yayılır  Hüseyin’in yüreğinden. Yayılır da ümmete şehadet ve kıyam bilinci baki kalır!..  Gül; Muhammedi bahçenin en hoş çiçeği. Semanın ve arzın, bilinç katmanları ile  bedeni kuvvelerin birleştiği, kişinin tek noktaya odaklandığı yerdedir Gül.  Beşeriyetin insaniyetle bütünleştiği anda doğar Şehadet. İşte o zaman açar gönül  gülleri.</p>
<p align="left">…</p>
<p align="left">Şimdi bir başka dünyadayız.  Bir yanıyla kan ve gözyaşı, diğer yanıyla kıyam ve şeriat! Bir yanıyla cennet  gülleri, diğer yanda yürekten sızan kanla tazelenen yara! Söz Kerbela’ya geldi  dayandı. Şimdi o anlatıyor:</p>
<p align="left">- Şam’da hüküm süren  saltanat odaklı hilafet, Medine’de yaşayan Hüseyin’e huzur vermeyecektir.  Kendisine yönelik komploları duyunca ailesi ve sevenleri ile birlikte emin yere;  Mekke’ye göç eder Hüseyin. Burası emindir, en azından burada cana kastedilmez  diye düşünür.</p>
<p align="left"><em>- Rahat  bırakırlar mı peki?</em></p>
<p align="left">- Bırakmazlar. Birkaç defa  hacı kılığında suikastçılar yollanır Hüseyin’i öldürmek için! Bunlar yakalanır,  kurtulur ama artık burada da eminliğe darbe vurulacağını sezmiştir.</p>
<p align="left"><em>- Ne  yapar peki?..</em></p>
<p align="left">- Sevenlerini, ileri  gelenleri toplar ve onlara bir konuşma yapar:</p>
<p align="left">“ Korkarım ki biz buradayız  diye gözünü hırs bürüyenler Kabe’nin, Mescidi Haramın izzetine, eminliğine de  kast edecekler! Bizim yüzümüzden Beytullaha halel gelmesin! Biz buradan  ayrılıyor ve şehadete yürüyoruz!”</p>
<p align="left">İleri gelenler, yapma, gitme  dedilerse de Hüseyin: “ Korkmayın! Şehadetimizi biliyoruz. Dedem Rasülullahın  hadislerinden biliyoruz. <strong>Biz zulme rıza göstermeme, haksızlığa baş kaldırma  geleneği başlatmak için gidiyoruz</strong>” der ve ailesi, çocukları, ehlibeyt  sevenleri ile yola çıkar!</p>
<p align="left">Kerbela denen mevkide  kalabalık bir ordu kendisini kuşatmaya alır. Biat et, baş eğ çağrılarına karşı  çıkar. Günlerce susuz ve çaresiz kaldıktan sonra çemberin iyice daraldığı  günlerde bir gece vakti çevresindekileri toplar ve :” Bizim sonumuz malum!  Sizler bizimle kalmak zorunda değilsiniz. Size kırılmayız. İsteyen yurduna  dönebilir.” Der.</p>
<p align="left">Bu sözler üzerine çoğunluk  tekrar bağlılık gösterirken, bir kısım menfaat ehli gece oradan ayrılır. Ertesi  gün ailesiyle birlikte Şehadet şerbetini içer Hüseyin!..</p>
<p align="left"><strong>Saltanata, arza egemen olmak isteyen ego kökenli hırslara baş  kaldırmaktır Hüseyni duruş! Egona başkaldırırsan erersin  Şehadete!..</strong></p>
<p align="left">…</p>
<p align="left">O bunları kâh gözyaşları kâh  iştiyak dolu bir imani heyecanla anlatırken Rukn-u Yemani hakkında zihnimde  şimşekler çakıyor.</p>
<p align="left"><strong>RUKNU YEMANİ; NİÇİN AÇIK?</strong></p>
<p align="left"><em>- Rukn-u  Yemani kısmında Kabe örtüsü neden açık?</em></p>
<p align="left"><em>-</em> Kıblenin henüz Mescidi Aksaya dönük olduğu günlerde Rasülullah namazı buraya  dönerek eda etmiş. Buraya dönünce Kabe ve Kudüs aynı doğrultuya geliyor ve aynı  anda ikisine de yönelmiş oluyor.</p>
<p align="left"><em>- Aksa;  en uzak demek. Harem de en mahrem, en içsel. Yani bu tavrı; insanın varacağı en  uzak algı ile en iç hissedişin birliği diye düşünebilir miyiz?.. Uzak  boyutlarla, dışarıdaki geniş alanla; afakla, içte olanın, enfüsün bütünleşmesi  diyebilir miyiz?..</em></p>
<p align="left">- Deriz de Hüseyin ve  Hasan’ın fonksiyonunu unuttun!..</p>
<p align="left"><em>- Haaa o  da şu; Hasan’la öne çıkan Rıza, Hüseyin’le öne çıkan İkame hali bizde birleşirse  Ruknu Yemaniye yöneliş kemal bulur diye düşündüm.</em></p>
<p align="left">- Ama asıl düşündüğün bu  değildi, daha basit bir imaj yakalamıştın?..</p>
<p align="left">Hayret gene içimi okudu.  Evet, yakalamış ama söylememiştim. Şimdi vakti geldi:</p>
<p align="left"><em>- Rukn-u  Yemanide Kabe örtüsü bıçakla kesilip oyulmuş, yaralanmış gibi.</em></p>
<p align="left">- Yani?..</p>
<p align="left"><em>- Hasan  ve Hüseynin şahadetini söyler gibi…</em></p>
<p align="left">- Daha başka?..</p>
<p align="left"><em>- Razı  bir kul olmanın, şeriatin hakkını vermenin; göze alınması çetin bir mücadele ve  hal olduğu!.. .Ölümü, sınırsız vermeyi göze alanların hakiki kul  olacağı!…</em></p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">Bu ifadelerimle mest  olduğunu seziyorum. Ruknun bir başka boyutunu açıyor:</p>
<p align="left">- Yemen’e dönük bu köşe!  Yemen deyince neler gelir akla?..</p>
<p align="left">Bunu ondan dinlemeliyim. Siz  buyurun nolur diye ısrar ediyorum. Açıklıyor:</p>
<p align="left">- “Rabbim bana Yemen  tarafından bir delikanlı suretinde göründü” diyor Efendimiz. Bir de büyük  velilerden Üveys El Karani (ks) Yemen’li… Bunları da unutmayalım. Ve düşünelim  tabii Yemen’le işaret edileni.</p>
<p align="left">…</p>
<p align="left"><strong>A’MADA SEYRETTİK ALEM İÇRE ALEMİ</strong></p>
<p align="left">Rukn-u Yemaniden Hacer-i  Esvede geliyoruz. Hacer-i Evsedi öpmek artık kolay. Çünkü yoğunluk epeyce  azalmış. Öpüyor ve başımı sokuyorum cennetten gelen taşa. Tavaf seline kendimizi  bırakıp Makam-ı İbrahim karşısında kıyama duruyoruz.</p>
<p align="left">- Gözlerini yum,  diyor.</p>
<p align="left"><em>- Ama  namazda göz yummak caiz değil, secde mahallini görmeliyim.</em></p>
<p align="left">- Gözlerini yum ve ben aç  diyene kadar da açma!</p>
<p align="left">Gözlerimi yumuyorum. Tavaf  selinden yayılan dönüş hışırtısı, etraftan gelen sesler ve kalabalığın etkisi  bir anda kalkıyor omuzlarımdan. Aç dediğinde gözlerimi açıyorum. Ama her yer  alabildiğine karanlık.</p>
<p align="left">- Şimdi salata  dur!</p>
<p align="left"><em>- Ama  kıbleyi göremiyorum, ne yana duracağım?..</em></p>
<p align="left">- Sus, dış gözünle değil,  kalp gözünle göreceksin şimdi. Yönler, köşeler, cenahlar bitti artık. Yüzünü ne  yana dönersen kıble orası şimdi!..</p>
<p align="left">Baştan ayağa üşüyorum.  Yapayalnız ve alabildiğine karanlıktayım. Sonra birden alev alev sıcaklık  sarıyor her yanımı. Ne düşünce, ne hayal, ne akıl, ne aşk, sanki hepsi nötrlendi  şimdi. Tekbir aldığımda madde kayıtlarından sıyrılmış, hafiflemiş gibiyim. Sanki  ayaklarım yerde değil. Dış gözle görmekten geçtim. Ya içimde hissettiklerim?  Hepsi durdu. Bambaşka bir şey oldu.</p>
<p align="left">Eda ettiğim iki rekat  salattan selamla çıktığımda yine Makam-ı İbrahim önündeyiz. Yanımdaki zat son  sözlerini söylüyor:</p>
<p align="left">- Buraya kadardı. Ben  gidiyorum. Bunu al, beni hatırlarsın!</p>
<p align="left">Başımı döndüğümde yok artık.  Gitmiş. Göremiyorum. Elimde yeşil bir mendil. Çevresi kırmızı işlemeli bir küçük  ve nazenin bir hatıra.</p>
<p align="left">Anlıyorum. Kimdi, niçin  geldi?.. Anlıyor ve tam sevinçten uçuyorken yan taraftan bir çocuk el atıyor  mendile. Pakistanlı bir hacının çocuğu. 4-5 yaşlarında. Kendi lisanınca onu bana  ver, dercesine çekiştiriyor. O bana muhteşem bir hatıra diyecek oluyorum, sonra  vazgeçip veriyorum.</p>
<p align="left">Zat gitmekle kalmıyor,  hatırası da gidiyor.</p>
<p align="left"><strong>Benliğimle, nefsimle sevdiğim, övünç duyduğum ne varsa alınıyor bu  yolda.</strong></p>
<p align="left">Kabe’ye bakıyorum tekrar  tekrar! Hacer annenin tevekkülü, İbrahim babanın feragati, İsmail atanın  teslimiyeti dökülüyor zemzem çeşmesinden!&#8230;</p>
<p align="left">Kana kana içiyorum…</p>
<p align="left">Ab-ı hayat  niyetine…</p>
<p align="left">
<p style="text-align: right;"><strong><span style="color: #000080;">Mehmet Doğramacı<br />
<a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr Yazınız Hk.">dogramacimehmet@gmail.com</a></span></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-3-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zevkten Dört Köşe &#8211; 2-</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-2/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 09:53:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[hac]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tavaf]]></category>
		<category><![CDATA[Zevkten Dört Köşe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1068</guid>
		<description><![CDATA[İkindi biter bitmez başlıyor tavaf. Bulunduğumuz yerden az geri çekilip tekrar diz çöküyoruz. Bir süre gözlerini kapatıp tefekküre dalıyor ehl-i beytin manasını açan zat. Uzun suskunluk sürecinde kendimizi dinliyoruz. Hafifçe fısıldıyor: - Oku!&#8230; - Ne okuyayım?.. - İkindiden sonra okunacak olanı! Beş vaktin peşine okunması ehlince önerilen sureler var. Dünya meşgalesi içinde çoğu kere ihmal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><img class="alignleft" src="http://www.sufizm.gen.tr/MD.jpg" alt="" width="100" height="125" />İkindi biter bitmez başlıyor  tavaf. Bulunduğumuz yerden az geri çekilip tekrar diz çöküyoruz. Bir süre  gözlerini kapatıp tefekküre dalıyor ehl-i beytin manasını açan zat. Uzun  suskunluk sürecinde kendimizi dinliyoruz. Hafifçe fısıldıyor:</p>
<p align="left">- Oku!&#8230;</p>
<p align="left"><em>- Ne  okuyayım?..</em></p>
<p align="left">- İkindiden sonra okunacak  olanı!</p>
<p align="left">Beş vaktin peşine okunması  ehlince önerilen sureler var. Dünya meşgalesi içinde çoğu kere ihmal ettiğim bir  disiplini hatırlatıyor. Sabahın peşine YASİN, Öğlenin peşine FETİH, Akşamın  peşine VAKIA, Yatsının peşine MÜLK sureleri… İkindi neydi? Buldum, NEBE’ Suresi.  Hafif sesle Nebe’ Suresine başlıyorum. Okuma tamamlanınca;</p>
<p align="left">- Sadece kıraat etmek değil  okumak, biliyorsun değil mi?</p>
<p align="left"><em>-  Evet.<span id="more-1068"></span></em></p>
<p align="left"><strong>-  Kıraati düzgün ve ahenkli olmak tabi ki çok güzel. Ama gönül ister ki; bir harfi  gırtlaktan çıkarmaya harcanan emek işaret edilen manayı anlamaya da verilse!  Keşke lafzı hafızaya almak için verilen yıllar; ayetleri şuurda sezmeye de  ayrılsa!..</strong></p>
<p align="left"><em>- Allah  Sisteminde keşke yok ama. Demek ki olması gereken buydu. Böyle  gelişti.</em></p>
<p align="left">Bu çıkışıma biraz bozuluyor.  Ayıp ettim galiba. Bakalım ne diyecek?</p>
<p align="left">- Geneli konuşmuyoruz. Oluşu  konuşmuyoruz. Seni konuşuyoruz seninle.</p>
<p align="left"><em>- Evet,  uzun yıllar verdim dediklerine. Bir o kadar da manayı anlamaya eğilirim bi  iznillah. Geç mi kaldım yoksa?</em></p>
<p align="left"><strong>- </strong>Geç diye  bir şey yok.<strong> Fark ettiğin an; başlar zaman! Fark ettiğinde geçmişe takılma,  anı yaşayarak ileriye bak!</strong></p>
<p align="left">Yerinden  doğruluyor:</p>
<p align="left">- Kabe’nin ikinci vechini  konuşacağız</p>
<p align="left"><em>- Yani  Fatıma Annemizi.</em></p>
<p align="left">- Evet ama şimdi  değil.</p>
<p align="left">İçimi derin bir hüzün  kaplıyor. Yoksa bırakıp gidecek mi?.. Gelecek yıl bu vakitler konuşalım demez  inşallah.</p>
<p align="left">- Sen şimdi ikinci kata çık.  Oradan tavafı seyre doyum olmaz. Ben de az sonra gelirim.</p>
<p align="left"><em>- Ama bu  kalabalıkta nasıl buluşacağız, n’olur beraber çıkalım.</em></p>
<p align="left">- Merak etme. Seni bulurum  ben. Çık ve Hatimin; Hicr-i İsmail’in tam karşısına otur, bekle.</p>
<p align="left">Peki, deyip ayrılıyorum. Ya  gelmezse tereddütü hiç gelmiyor aklıma. Böylesi bir zat sözünü tutacak elbet.  Burada vehme, burada tereddüde, burada kaygıya yer yok! Burası eminlik mahalli.  Dünyada buradan daha emin yer mi var?</p>
<p align="left">Merdivenlerden, safları yara  yara çıkıyorum ikinci kata. Buradan Kâbe nasıl görünecek diye merak ederken ilk  görüşte yaşadığım gene oluyor. Sanki hiç uzaklaşmamışım ondan, sanki hiç yukarı  çıkmamışım, sanki Kâbe de benimle yukarı çıkmış gibi aynı azamet, aynı heybet ve  aynı yakınlık. Bir süre aşağıda akan tavaf selini seyre dalıyorum. Bir yandan da  gözüm etrafı süzüyor. Onu görebilir miyim diye.</p>
<p align="left"><strong>HATİM; KABE’DEN, FATIMA; EFENDİMİZDEN!</strong></p>
<p align="left">- Geldim, neler seyrettin  bakalım?</p>
<p align="left">Birden yanı başımda  beliriyor. Birlikte ikinci katın korkuluklarına dirseklerimizi dayayarak 2.  vechi seyre başlıyoruz. Fatıma anneyi anlatıyor:</p>
<p align="left">- Efendimiz (sav) Onunla  ilgili şöyle buyurmuş: <strong>“Fâtıma benden bir parçadır, O’nu seven beni sever,  O’na düşmanlık eden, onu üzmüş olan beni üzmüş olur.”</strong></p>
<p align="left"><em>- O  halde Fatıma’yı sevmek imanın şartı gibi.</em></p>
<p align="left">- Gibisi fazla! Ama  Fatıma’yı sevmek; sadece şahsını sevmekle sınırlı değil. Onunla bize açılanı  bilmek ve sevmek lazım. Manayı sevmekten ne anlıyorsun?</p>
<p align="left"><strong><em>-  Sevmek; sevdiğinle bir olmak, sevdiğini yaşamak, sevdiğini ta içinde duymak  demek.</em></strong><em> Onun temsil ettiği manayı yaşamak; nefes alışında, kalp atışında,  düşüncende, hayalinde, oturup kalkmanda hep o olmak demek. </em></p>
<p align="left">- O zaman düşün bakalım,  neler çıkacak gönlünden?</p>
<p align="left">Kabe’yi seyrederken gözüm,  Mescid-i Haram’ın etrafını çevreleyen ve her biri birer çirkinlik abidesi olarak  Kabe’ye abanırcasına sıralanmış beş yıldızlı otellere, saraylara dalıyor.  Manzarayı hüzün ve öfke karışımı duygularla izlerken kulağımı çekip başımı öne  doğrultuyor:</p>
<p align="left">- Kabe’ye bak! Hala  dışarıdasın! Vahdet ocağına geldin, hala Kesrettesin!</p>
<p align="left"><em>- Ama,  ama bu manzara çok kötü;</em> diyecek oluyorum,  kesiyor:</p>
<p align="left">- Hani olması gerekenden  bahsediyordun. Hani keşke yok diye bilgiçlik satıyordun. Kızdırma insanı da  cepheni dön Kabe’ye. Gözünle, kulağınla, gönlünle, her şeyinle yönel  Ona!</p>
<p align="left">Kabe’ye dönüyorum. Tüm  dikkatim onda. Altınoluk, Hatim ve Hatim içinde namaz eda edenleri seyrederken  uyarıyor:</p>
<p align="left"><strong>- Bütün  kuvvelerinle hakikate yönelmedikçe oku- ya- maz- sın!</strong> <strong>Kıblen tek olacak.</strong> El işte, göz oynaşta olursa hava alırsın. Kovulursun huzurdan.</p>
<p align="left">Allah korusun diyor ve  nefesimi tutarak yöneliyorum Kabe’ye.</p>
<p align="left">- Bu cenah Fatıma cenahı  dedik. Bak bu tarafta Hatim var. Yarım ay gibi. Müminler orada salat etmek için  birbirini çiğniyor. Hatim yada Hicr-i İsmail… İşte önümüzde. Neler  düşünürsün?..</p>
<p align="left"><em>- Burada  Hacer annemizin kabri olduğunu duydum. İsmail (as)in kabri de burada imiş. Bir  hanım ve oğlunun tavaf içine alınması, Kabe’nin içinde sayılması muhteşem gelir  bana.</em></p>
<p align="left">- Sıradan bir hanım değil,  bir Nebinin zevcesi, bir Nebinin annesi!.. Sıradan bir oğul değil Beytullahın  işçisi, Teslimiyet zirvesi!..</p>
<p align="left"><em>-  Evet.</em></p>
<p align="left">- Hacer’i, İsmail’i, Haccın  batınını ileride konuşuruz bol bol. Şimdi konumuz ehl-i beyt. Fatıma diyorduk.  Hatimden devam.</p>
<p align="left"><strong><em>-  Hatim bana mi’racı hatırlatıyor. “Kabe Kavseyn” geçer Kur’anda. İki yay arası  mesafe denir. Yay gibi Hatim. Bir yakınlık sembolü. Yukarıda Altınoluk o yayı  çeken ok sanki. İkisinin altında salat; mirac sırrı gibi…</em></strong></p>
<p align="left">- Devam et.</p>
<p align="left"><em>- Burada  namaz eda edenler, sanki Altınoluktan akan Rahmette arınıyor, Hatimin iki ucu  arasında mirac ediyor.</em></p>
<p align="left">- Bu konuda sahabe  sözlerini, hadisleri biliyor gibisin.</p>
<p align="left"><em>- Yooo  inan bilmiyorum, şimdi baktım da gönlümden bunlar akıverdi.</em></p>
<p align="left"><em> </em></p>
<p align="left">Elini omzuma atıyor. Uzun  uzun yaaaa, yaaa diye söyleniyor.</p>
<p align="left">- Şimdi anladın mı; niçin  tüm hücrelerinle Kabe’ye yönel dedim?..</p>
<p align="left"><em>-  Bağışla ama ben alaka kuramadım.</em></p>
<p align="left"><strong>- Hep  şartlanmışsınız sizler. İlim kitapta yazar, ders okulda okunur diye. Şimdi bir  şey oldu burada. Hiç okumadan, sadece yönelişinle gerçeği  sezdin!..</strong></p>
<p align="left"><em>- Affına  sığınıyorum ama biraz açıklar mısın?</em></p>
<p align="left">Ayağa kalkıyor. Ve kollarını  omuz hizasında açarak  Kabe’ye doğru tekbir alıyor: ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER.  LA İLAHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER.ALLAHU EKBER VE LİLLAHİL HAMD.</p>
<p align="left">Ona katılıyorum. Defalarca  tekbir alıyoruz. Sonra salavat getiriyoruz: ALLAHUMME SALLİ ALA SEYYİDİNA  MUHAMMEDİNİN NEBİYYİN ÜMMİYYİN VE ALA ALİHİ VE SAHBİHİ VE SELLİM..</p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">İçinde demetlenen hüzün  bulutları gözlerinden şebnemler sızdırırken aheste aheste açıklıyor ne  olduğunu:</p>
<p align="left">- Efendimiz (sav) mi’rac  edecekleri gece Kabe’ye geldiler. Hatimin iki ucu arasına durup salat ettiler.  Sonra yan üstü yatarak Hatimde tefekküre, tezekküre daldılar. İşte o zaman  Cebrail (as) kalbini açtı Alemlerin Efendisinin ve yıkadı zemzemle.</p>
<p align="left"><em>- Demek  burada bir İnşirah daha yaşadı Rasülullah.</em></p>
<p align="left">- Evet, o inşirahtan sonra  da İsra gerçekleşti ve Mescid-i Aksa’ya yol aldılar. Sahabenin ileri gelenleri  bunu bildikleri için fırsat buldukça burada namaz eda ederlerdi. Efendimiz  sevgili zevceleri Aişe annemize buyurmuşlardı;<strong> “Beytullaha girmek istiyorsan  burada salat et. Zira burası onun parçasıdır. Senin kavmin Kabe’yi inşa ederken  inşaatı kısa tutup onu hariç bıraktılar. Orası atam İbrahim’in  duvarıdır”</strong></p>
<p align="left">- Hatimde namaz kılan  Kabe’de kılmış gibi oluyorsa, Hatim Kabe’dense Fatıma’yı fark eden de  Rasülullah’ı yaşayacak bir ölçüde diyebilir miyiz?</p>
<p align="left">Susuyor. Aslında  konuşuyorum, bir şeyler buluyorum zannetsem de konuşturan hep bu zat.  Düşündüklerini benden açığa çıkarttırıyor. Resmen beynimi- kalbimi kullanıyor.  Bir ara yüzüne bakacak oluyorum. Çıkışıyor:</p>
<p align="left">- Duruşunu bozma! Kabe’ye  bakacaksın! Hem ne kendine ne bana pay çıkar, ikimizi de söyleten O! Beyinlerin,  kalplerin sahibi O!.. Devam et, konuş!</p>
<p align="left">Aklıma geleni söylesem mi?  Bazen çok uç şeyler gelir aklıma, bunlar sır kapsamında ise kınanmaktan korkarım  doğrusu.</p>
<p align="left"><strong>-  Sınırsızlığın kapısı bura! Mekan içinde mekansızlığın, zaman içinde  zamansızlığın, kayıt içinde kayıtsızlığın yaşandığı yer Kabe! Fenanın Bekaya  açıldığı yer. </strong>Korkma, aç içindekini!</p>
<p align="left"><em>- Hatime  baktım da, sanki bu şişkin çıkıntı hamile bir kadını andırıyor.</em></p>
<p align="left">Bozuldu mu diye göz ucuyla  süzüyorum. Hafif bir tebessüm yayılıyor esmer çehresine. Göz ederek devam, diye  işaret ediyor:</p>
<p align="left"><em>- Kabe;  simsiyah örtüsü ile Mescid-i Haram’ın orta yerinde. Mahrem yerde, sırların  merkezindeyiz. Rahman ve Rahim birlikteliği ile zuhura çıkış oluyor. Besmele  çekebilmek; Rahman ve Rahimi okuyabilmekle mümkün!</em></p>
<p align="left">- Sonra?..</p>
<p align="left"><strong><em>- Ön  yüzde Ali; Rahman sembolü. Bu yüzde Fatıma; Rahim sembolü. İkisinin izdivacı ile  B Sırrı zuhura çıkıyor. Ve ikisinden çağlara akıyor Risalet  şelalesi.</em></strong></p>
<p align="left">- Altınoluktan dökülen  yağmur gibi değil mi? Altın silsileden, temiz soydan devam ediyor Muhammedi  Muhabbet…</p>
<p align="left"><em>-  Evet.</em></p>
<p align="left">- Yani Hatim aynı zamanda  esmanın daimi bir zuhurla ef’ale çıkışını, kesilmeyen akışı ilham ediyor değil  mi?</p>
<p align="left"><em>-  Eyvallah.</em></p>
<p align="left"><strong>VAHDET ÜLKESİ</strong></p>
<p align="left">Altınoluka dikkatle  bakıyoruz.</p>
<p align="left">- Ne yana dönük bu  Altınoluk?..</p>
<p align="left">Sevinçle  atılıyorum:</p>
<p align="left"><em>- Bizim  ülkemize, Türkiye’ye dönük! Önceleri ağaç yada demirdenmiş. Osmanlı ecdadım ona  son şeklini vermiş, altından yapmış.</em></p>
<p align="left">- Altınoluk Türkiye’yi  işaret ediyor. Hatim de o yönde. Haydi dökül bakalım…</p>
<p align="left">Irkı ve milliyeti ile övünme  konumuna düşmekten Allah’a sığınırım. Hele böylesi bir yerde bunu yapmak,  doğrusu çok yanlış olur. Ama her hak sahibinin de hakkını vermek gerek. Ülkemi,  ülkemde zuhur edeni seviyorum:</p>
<p align="left"><em>-  Türkiye doğu ile batının orta yerinde. Ne doğuya ne batıya nispeti olmayan  zeytin ağacından çıkan bir yağdan tutuşturulur der ya  Kur’an!</em></p>
<p align="left">- Ne imiş  tutuşan?.</p>
<p align="left"><em>- Nur  Suresi 35. ayet canım. Allah’ın Nuru anlatılırken böyle bir tasvir  var!</em></p>
<p align="left">- Evet.</p>
<p align="left"><em>- Benim  ülkemin doğuya da batıya da nispeti yok. Ortada, Vahdet halinde. Yada Sıratı  Müstakim gibi orta yolda diyelim.</em></p>
<p align="left">- Eee nolmuş  yani?..</p>
<p align="left"><em>-  Sülale-i Rasülden çok gönül ehli var ülkemde. Zengin bir Nebevi mirasa sahibiz.  İslami ilimleri yaymada, Muhammedi aşkı tatmada çoğu İslam ülkesinden öndeyiz  biz. İslam bir başka yaşanır, bir başka hissedilir benim ülkemde.</em></p>
<p align="left"><strong>-  Nasibiniz bol olsun ehli beytin gönlünden. Feyziniz hep çağlasın ol mübarek  nesilden!</strong></p>
<p align="left">Bu duaya yürekten amin  diyorum. İkindi güneşi tepelerin ardına doğru çekilirken Kabe’nin gölgesi  düşüyor üstümüze. Yanımıza genç bir çift geliyor. Çekik gözlü, fidan gibi  delikanlılar. Hanımın elleri kınalı, beyefendinin de halinden belli yeni evli  oldukları. Malezya ve Endonezya’da hoş bir adet var. Evlenenlerin mihri Hac veya  Umre oluyormuş. Gelinle damadı görünce tekrar Ali ve Fatıma’ya  dönüyorum.</p>
<p align="left"><strong>CEBRAİL NİKAH KIYMIŞ!</strong></p>
<p align="left"><em>- Ali ve  Fatıma’nın nikahını konuşmadık. O nikahta bana ilginç gelen bir yön  var!</em></p>
<p align="left">- Neymiş söyle  bakalım.</p>
<p align="left"><em>-  Efendimiz ikisinin nikahını kıymadan önce semavatta Cebrail (as) kıymış  nikahlarını. Mukarreb Melekler, Gayb Ehli akın akın gelmiş o düğüne.  Bilemediğimiz, göremediğimiz boyutlarda dillere destan bir düğün, muhteşem bir  seyran olmuş. Ama hem o alemde hem bu alemde nikahlanmaları, arzdaki nikahtan  önce Cebrail’in nikahı, düşünülesi geliyor bana. Bunu nasıl  anlamalı?..</em></p>
<p align="left">Derinlere dalıyor gözleri.  Uzun uzun süzüyor aşağıda durmaksızın dönen insan selini. Ve hafifçe dudaklarını  aralarken sanki bu konuyu konuşmak istemezcesine, isteksizce soruyor:</p>
<p align="left">- Eee, bunu nasıl  düşünüyorsun?..</p>
<p align="left">Doğrusu içime doğanı açıp  açmakta tereddütlüyüm. Onun birden içe kapanması ve durgunlaşması da etkiledi  beni. Ama gene de çıktığı kadarı ile birkaç cümle edeyim:</p>
<p align="left"><strong><em>- B  sırı ile Besmeleyi okumak; Rahman ve Rahim boyutlarını kendimizde birleştirmek,  dengeli olarak açığa çıkarmakla mümkün.</em></strong></p>
<p align="left">- Evet.</p>
<p align="left"><strong><em>-  Ali; İlim ve Kudreti ile Rahman boyutu dersek; Fatıma; Aşk ve Gönlüyle Rahim  timsali. Bu izdivaç; B sırrı ile okunanı açığa çıkarıyor da nesillere devrediyor  ilim ve muhabbet.</em></strong></p>
<p align="left">- Tamam da sözü getireceğin  yer neresi?..</p>
<p align="left"><em>- Yani  diyorum ki hepimiz ya Rahman yada Rahimden birini ağırlıkla taşıyarak doğuyoruz.  Bir yarımız bizde ama öteki yarıyı tamamlamak bir başka mahal ile  mümkün!..</em></p>
<p align="left">- Birazı doğru, birazı  yanlış!</p>
<p align="left"><em>-  Doğrusu?</em></p>
<p align="left">- Her iki boyut da var  bizde. Ama perdeler biriyle yaşamaya mahkum ediyor. Perdeyi açan, öteki boyutunu  tanıyor, ama o boyut dışarıda değil gene bizde. Şimdi devam et.</p>
<p align="left">- Eyvallah. Diyeceğim o ki;  B sırrının zuhur edeceği bazı mahaller; bazı üst bilinçler, daha onlar birbirini  bu alemde tanımazdan önce, Rabbani bir el tarafından, nikahlanırcasına  birleştiriliyor. Cebrail’in nikah kıymasını böyle anladım. Buna misaller  verebilirim…</p>
<p align="left">Birden sözümü  kesiyor:</p>
<p align="left">- Sus!.. Sakın konuşma!&#8230;  Ağzını açma!..</p>
<p align="left">Müthiş Celallendi. Hiç bu  kadar çıkışacağını ummamıştım. Kolumdan tutup;</p>
<p align="left">- Yürü, aşağı iniyoruz,  diyor.</p>
<p align="left">Neye uğradığımı anlamıyorum.  Merdivenlerde soruyorum:</p>
<p align="left">- Bir kusur mu ettim? Niye  bu kadar Celal?..</p>
<p align="left">Az daha sakin ama gene tonu  yüksek bir sesle:</p>
<p align="left">- Sus!.. Sözün bittiği  yerler var. Söz bitti. Öteye bir adım daha atarsan yanarsın! Ne diyordu Aşkın  Sultanı Mevlana? <strong>“Sırrın gönlünde kalsın! Sırrın gönlünde kalırsa maksuduna  çabuk varırsın!”</strong></p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">Susuyorum. İkindi harareti  yerini akşam serinliğine bırakırken tekrar tavafa katılıyoruz.</p>
<p align="left"><strong>İSİMDEN MÜSEMMAYI KUŞANMAK</strong></p>
<p align="left">Tavafın son şavtını  tamamlayıp Hacer-i Evsedi de öptükten sonra bu defa Hacer-i Esved köşesine doğru  dönerek safta yerimizi alıyoruz. Akşam ezanına 5-10 dakika kaldı. Hz. Fatıma’nın  muhtelif isimleri olduğunu zikrederek;</p>
<p align="left">- Hatırında kaldığı kadarı  ile isimlerini söyle bakalım, diyor.</p>
<p align="left"><em>- En  başta Fatıma. Sonra Betül- Azra- Tahire- Zehra- Marziye- Eşrefünnisa-  Seyyidetünnisa isimlerini hatırlıyorum.</em></p>
<p align="left">- Manaları ne?</p>
<p align="left">Mana deyince elbette sözlük  anlamından öte, içsel bazı anlamlar istiyor. Sözlük anlamını basamak yapıp  tefekkür binasına çıkmaya çabalıyorum.</p>
<p align="left">- Fatıma; Fa-Ta-Me kökünden.  Fatame; kesen, ayıran, iki şeyin arasını açan, kendini beri tutan demek. En  basit anlamı da çocuğun sütten kesilmesi.</p>
<p align="left">Bu anlamı bir hadisle  destekliyor:</p>
<p align="left"><strong>-  “Kızımı Fâtıma diye adlandırmamın tek sebebi, Allah’ın onu ve onu sevenleri  cehennemden uzak tutacağı gerçeğidir.”</strong> Buyurdu Efendimiz! Demek  Fatıma olmak; şeriat dairesine aykırı hallerden uzak kalmak, günah ve haramla  arasına set çekmek, kendini nefsin şeytani ataklarından uzak tutmakmış. Sütten  kesilmek de, manen rüştünü ispat edip kendi ayakları üstünde duracak cesareti  temsil ediyor. Fatıma zaten öyle! Diğer isimler?..</p>
<p align="left"><em>- Betül;  erkekten uzak kalan kadın demek.</em></p>
<p align="left">- Ama Fatıma  evli.</p>
<p align="left"><em>- O  zaman bunun cinsiyetten öte anlamları olmalı.</em></p>
<p align="left">- Konu erkekten yada  kadından uzaklıktan öte; duygu ve düşüncelerini nefsaniyetin, şehvetin  yönlendirmesine izin vermemek! Bu da epey bir yürek ister.</p>
<p align="left"><em>- Evet.  Azra; kirden arınmış manasına. Hayatını incelerken dikkatimi çekti; Fatıma  annemiz; hayız ve nifastan beri imiş. Bunları hiç yaşamamış. Hikmeti ne  ola?..</em></p>
<p align="left">- Derin… Söze gelmez… Geç  öteki isme..</p>
<p align="left"><em>- Zehra;  çiçek gibi, gül yüzlü demek. Efendimiz onu pek severmiş, okşarmış, koklarmış da  <strong>“Fatıma’yı gördükçe miracımı ve cennet hurilerini hatırlarım “</strong>dermiş.  Seyyidetünnisa, Eşrefünnisa buyurması da onu cennet hanımlarının reisi, efendisi  olarak saymasından.</em></p>
<p align="left">- Tahire ve  Zekiye?</p>
<p align="left"><em>- Bunlar  da hem dış hem iç dünyası arınmış, temiz demek. Yani hem çevre ile hem  kendisiyle barışık. Gönlünde sükûneti bulmuş demek.</em></p>
<p align="left">- Kesret Vahdet dengesini  kendinde kurmuş diyebilir miyiz?</p>
<p align="left"><em>-  Eyvallah…</em></p>
<p align="left">Akşam ezanı başladığında  namaz için saflar beliriyor ve tavafa yavaş yavaş sona eriyor. Ezan ve kamet  arasında:</p>
<p align="left">- Marziyeyi de söyle sonra  namaza duralım.</p>
<p align="left">- Oldukça üst nefs boyutu.  Allah’ın kendisinden razı olduğu kimse demek.</p>
<p align="left">- Haydi Raziyeyi az bir şey  anlarız. Hepsini hoş görüyor, her şeyi hak biliyorsak razıyızdır. Allah’ın  bizden razı olduğunu nasıl anlarız?..</p>
<p align="left">Ağır bir soru. Ne desem  bilmem ki…</p>
<p align="left"><em>-  Bilmiyorum, nasıl anlarız?</em></p>
<p align="left">- Hafızanın bir köşesine at,  elbet cevabı çıkar bir gün.</p>
<p align="left">Namaza duruyoruz. Manzara  öyle hoş ki! Herkes aynı noktaya yöneliyor. Karşı saftakilerin yüzü bize  bakıyor. “Kabe’yi alıver aradan, insan insana secde eder! İnsan; insandaki  halife sırrına secde eder” sözü de hayli ibretli…</p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">Akşamın farzı biter bitmez  tavaf tekrar başlıyor aynı heyecanla. Yanındaki bidondan bana zemzem doldurup  veriyor:</p>
<p align="left">- İç, Kabe’nin zevkiyle  iftarı unuttuk. Aç orucunu.</p>
<p align="left">Sahi ezanla açabileceğimiz  halde unutmuşuz iftarı. Zemzem içiyorum kana kana. İki de hurma, yetti işte.  Bulunduğumuz yerde çok güç duruyoruz.</p>
<p align="left">- Hatime girelim, orada  salat edelim, diyor.</p>
<p align="left"><em>- Ama  görmüyor musun polis salmıyor, nasıl geçeriz?..</em></p>
<p align="left">- Gel sen, elbette  görüyorum, kör değilim.</p>
<p align="left">Peşinden güç adımlarla  yaklaşıyorum Hatime. O gelince polis açıyor bariyeri, içeri geçiyoruz.  Konuşulanlardan sonra burada salat! Gönlüm kanatlanıyor sanki.</p>
<p align="left">Birinci rekâtı tamamlamışız  ki yağmur çiseliyor. İkinci rekâtın sonuna doğru, ka’deye oturduğumuzda başımıza  dökülen sularla irkiliyoruz. Altınoluktan rahmet akıyor. İnsanlar kenara  kaçışırken o yerinden kıpırdamıyor. İyiden iyiye ıslanıyoruz.</p>
<p align="left">Az sonra o kalkınca ben de  peşinden kalkıyorum. Revaklı, kapalı kısma doğru yürürken hoş bir şey  söylüyor:</p>
<p align="left">- Az önce demiştin,  Altınoluktan akan rahmetle yıkanmak. Hatimde mi’rac yaşamak!</p>
<p align="left"><em>- Evet  dedim!</em></p>
<p align="left">- Herkes, The Secret  peşinden koşa dursun, sen <strong>“Ameller niyete göredir”</strong> <strong>“ Kulumun zannı  üzereyim”</strong> hadislerini bir kere daha düşün olmaz mı?..</p>
<p align="left">
<p align="left"><span style="color: #ff0000;"><em>[ ... ] devam edicek [ ... ]</em></span></p>
<p align="left">
<p style="text-align: right;"><strong><em>Mehmet Doğramacı</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr Iletisim"><strong><em>dogramacimehmet@gmail.com</em></strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zevkten Dört Köşe</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 13:55:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Ve Zikir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Resullah]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Tavaf]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1064</guid>
		<description><![CDATA[“Başınızı yere eğin” diyor rehberimiz merdivenleri çıkarken. “Sütunlar arasından görmeyin onu, tam karşısına gelince haber vereceğim, o zaman kaldırın başınızı ve o zaman yapın geri çevrilmeyecek duanızı.” Basamakları heyecanla çıkıyoruz. O kadar kalabalık, o kadar yoğun ki, mahşer provası dedikleri kadar var. Başka zaman olsa sürtünüp geçenlere, ayağa basanlara kızabilirdik. Burada ayaklarımız yere basmıyor ki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><em><img class="alignleft" src="http://www.sufizm.gen.tr/MD.jpg" alt="" width="85" height="106" />“Başınızı yere eğin”</em> diyor rehberimiz  merdivenleri çıkarken. <em>“Sütunlar arasından görmeyin onu, tam karşısına  gelince haber vereceğim, o zaman kaldırın başınızı ve o zaman yapın geri  çevrilmeyecek duanızı.” </em></p>
<p align="left">Basamakları heyecanla  çıkıyoruz. O kadar kalabalık, o kadar yoğun ki, mahşer provası dedikleri kadar  var. Başka zaman olsa sürtünüp geçenlere, ayağa basanlara kızabilirdik. Burada  ayaklarımız yere basmıyor ki kızalım. Uçarcasına gidiyoruz ona. Düz bir zemine  çıkınca rehberimiz bizi topluyor ve ; “Şimdi, kaldırın başınızı!”  diyor.</p>
<p align="left">Başımı biraz ürkekçe  kaldırıyorum. Aman Allah’ım!.. Zaman duruyor. Simsiyah örtülere bürünmüş, bütün  haşmetiyle karşımda sevgililer sevgilisi. O resimlerde kocaman avluya nispetle  ufacık görünür. Resimlerin yalan söylediğini şimdi fark ediyorum. O kadar büyük  o kadar heybetli ki; sanki üstüme üstüme geldiğini, içine çektiğini  hissediyorum.<span id="more-1064"></span></p>
<p align="left">Diyecek söz yok. Dilim  tutuldu. Ne dua edeceğimi kestiremiyorum. Dilimden sadece şunlar dökülüyor: “  Beni huzuruna kabul ettin, buna layık mıyım ki?!”</p>
<p align="left">Sonrası kaleme gelecek gibi  değil. <em>“Haydi ona koşun”</em> diyor rehberimiz. Koşuyor ve deniz dalgası gibi  hiç durmaksızın çırpınan deverana katılarak tavafa başlıyoruz. Ona bakmak bile  sevapmış. Ama bakamıyorum. Utanıyorum, huzura alınmışım az şey mi?..</p>
<p align="left">Tavaf, zemzem derken gruptan  kopuyor; onunla baş başa kalmak üzere kapısının tam karşısına oturuyorum. Ne  yapacağımı bilemiyorum. Namaz mı kılmalı, zikir mi çekmeli, Kur’an mı okumalı?..  “<strong>Kabe’nin nafilesi tavaftır</strong>.” Hadisi geliyor aklıma. Öyle ya, namazı  ülkende de kılarsın, ama buradan başka yerde tavaf edemezsin. Tekrar tavafa  kalkacakken, bir el kolumu çekiştiriyor.</p>
<p align="left">- Otur, doya doya seyret  onu. Vakit daha çok, tavaf ederiz.</p>
<p align="left">Beyaz ihramı içinde oldukça  tuhaf bir zat. Gün ışığı görmemiş bir kulübede yıllarca garip yaşamış da bugün  insan içine çıkmış gibi, üzerinden yalnızlık ve miskinlik dökülen bir adam.  Görünüşü ilk bakışta ürperti verse de sakalı, bıyığı, duruşu öylesine bakımlı  ki; içinin güzelliği yansımış dışına. Dilenci yada meczup denmeyecek kadar olgun  bir duruşa sahip. Sen kimsin, ne hakla beni durduruyorsun, demek gelmiyor  içimden. Kolumu tutan kuru ve soğuk parmaklarda özel bir samimiyet hissediyorum.  Mıknatısa kapılan demir tozu gibiyim şu an.</p>
<p align="left">- Söyle! Yazıyor,  anlatıyorsun! Onu en güzel tarif eden cümle, diyerek herkese anlattığın o  cümleyi söyle hadi!</p>
<p align="left">Evet o cümle. Uçakta,  havaalanında, otobüste hep söylediğim, ruhuma işleyen o güzel cümle. Değerli  İslam Alimi Mustafa İslamoğlu’nun Kabe’yi tarif eden cümlesi:</p>
<p align="left"><strong>- İnsanoğlunun kalbi taş kesilmesin diye, taşın kalp kesildiği yerdir  Kâbe!</strong></p>
<p align="left">Güzel söylemiş, diyor  yanımdaki zat. Hakkını vermiş Kâbe’nin, hakkını vermiş Kâbe dostlarının. Ya  sen?.. Beytullah’a dair yazmadın, hele Ehl-i Beyti hiç anlatmadın…</p>
<p align="left"><em>- Amaaa,  diyecek oluyorum.</em></p>
<p align="left">- Aması yok, anlatmadın!  Bilmiyorsun ki anlatasın? Bilsen atlardın hemen!</p>
<p align="left">Bilmiyorsun dedi. Ama  biliyorum bir şeyler. Ne desem ki? Bilmediğimi kabul edersem bildirir mutlaka,  ukalalığın lüzumu yok, kabul edeceğim:</p>
<p align="left"><em>- Evet,  bilmiyorum, Allah rızası için bildirir misiniz?</em></p>
<p align="left">- Aslında biliyorsun da ayna  tutulmadıkça göremiyorsun kendini.</p>
<p align="left">Gözlerine ve simasına  bakıyorum. Pırıl pırıl bir çehre. Aynam işte. Yüzüne dönüp soruyorum:</p>
<p align="left"><em>- Ehl-i Beyt ile Beytullah  bağlantısı?</em></p>
<p align="left">- Seninki de soru mu? Açık  işte.. Beytullah burası Ehl-i Beyt de onun halkı&#8230;</p>
<p align="left">Oluk oluk geliyor insanlar  tavafa. Bir yanda namaz kılanlar, bir yanda Kur’an okuyanlar, bir yanda  kardeşlerine hurma ve zemzem ikram ederek hayırda yarışanlar. Bir derya ki  bitesi değil, bir çağıltı ki dinesi değil.</p>
<p align="left"><em>- Bana  ehl-i beyti anlatın, nolur açın biraz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin diye çok  konuştuk da, onlarla bize fark ettirilmek istenenden galiba  perdelendik.</em></p>
<p align="left">- Önce yanlışı  düzeltelim.</p>
<p align="left"><em>-  Yanlış?..</em></p>
<p align="left">- Hane halkını saydın, hane  reisini unuttun. Ehl-i Beyt 4 değil, 5 zat. Reisleri Efendimiz (sav). Efendimiz  olmasa ötekiler olmaz, ötekiler olmasa ehl-i beyt oluşmaz.</p>
<p align="left"><em>-  Eyvallah…</em></p>
<p align="left">Gözlerini Kâbe kapısına  çeviriyor. Uzun uzun bakıyor yarı açık altın sırmalı örtüye. Mültezeme el  sürenleri, Hacer-i Esvede yanaşmak için itişip kakışanları derin derin süzüyor.  Kâbe’nin kapı olan yüzünü, Makam-ı İbrahim cephesini bir kitabe okurcasına  inceliyor. Kim bilir az sonra neler dökülecek dilinden?..</p>
<p align="left">- İçinde kapı geçen hadisi  oku bakalım.</p>
<p align="left">Pat diye gelen soruya cevap  vermek güç. Ama burada dilim çözülüyor. Hemen okuyorum:</p>
<p align="left"><strong>- Ben  İlmin şehriyim Ali kapısıdır! </strong>Hz. Muhammed  (sav)</p>
<p align="left">- Yaaa Haydaaaarrrr! Yaaa  Murtezaaaa!  Yaaaa Aliiii! Ya Şah- ı Velaaaayet, diyerek yüksek sesle haykırıyor  kapıya doğru.</p>
<p align="left"><strong>ŞEHRE GİRİŞ</strong></p>
<p align="left">- Ledün şehrine Ali’den  girilir.<strong> </strong>Gönül Kâbe’sine girmek isteyen önce Ali kapısını  açmalı!</p>
<p align="left"><em>- Evet  ama nasıl açarım?..</em></p>
<p align="left">- Ali’yi tanırsan, sendeki  Ali boyutuyla tanışırsan, Ali’yi kuşanır, Ali’yle barışırsan!</p>
<p align="left"><em>- Nolur  Ali’yi anlat bana!</em></p>
<p align="left">İkindi ezanına daha çok.  Uzun uzun anlatsın istiyorum.</p>
<p align="left"><strong>NEREDE DOĞDU? İLK GIDASI?</strong></p>
<p align="left">- Ali farklıdır tüm  sahabeden. O özeldir. Daha en başta doğumu ile özeldir.</p>
<p align="left"><em>- Nerede  doğdu?</em></p>
<p align="left">Eliyle Kâbe’yi işaret  ediyor:</p>
<p align="left">- İşte buranın  içinde!</p>
<p align="left"><em>-  Yaaaaa!!!</em></p>
<p align="left">- Annesi Fatıma Hatun çok  sancılanır bir gün. Henüz İslami tebliğ başlamamış.</p>
<p align="left">Muhammedimize danışır ve  girer Kâbe’ye. Sancıları dinsin diye. 3 gün kalır içeride. 3 gün sonra kucağında  bebekle çıkar kapıya.</p>
<p align="left">Bebek yanaşanı tırmalıyor.  Adeta aslan gibi pençe atıyor. Ne annesini emiyor, ne başkasına yanaşıyor.  Alemlerin Efendisi gelir. Serçe parmağını mübarek ağzından ıslatıp verir Ali’nin  ağzına… Dakikalarca emer Ali. Pençe atan bebek sakinleşir. Muhammedimiz Ebu  Talip’e hatırlatır:</p>
<p align="left">- Amca söz vermiştin, bu  bebek benim olacaktı.</p>
<p align="left">“Sözüm söz, bebek senindir  Ya Muhammed” der Ebu Talip. Adını Ali koyar Efendimiz! <strong>Adanmış bir bebektir  Ali, ailesi onu Muhammed’e adamış daha doğmadan?</strong> Annesi sancılandığında, bir  büyük aslan görmüş, bütün canavarları boğan. Haydar ve Ali nidalarını da duymuş  Beytullahta içten içe…Ne anladın?..</p>
<p align="left"><em>-  Kâbe’de doğmuş. Bu çok ilginç. <strong>Gözlerini evrenin kalbinde açmış dünyaya. </strong></em></p>
<p align="left">- O halde?..</p>
<p align="left"><em>- Önce  gönlüne dönecek, önce gönlü esas alacaksın. Çünkü gönül; nazargâh-ı  ilahidir!</em></p>
<p align="left">- Daha başka?..</p>
<p align="left"><em>- İlk  gıdası Risalet Pınarından! Anne sütünden önce, Efendimizin parmağı!.. <strong>Bilgi  kaynaklarım, yol rehberlerim öncelikle Risalet pınarından beslenenler  olacak!</strong> <strong>Referansım; ana gibi bağlandığım, vazgeçilmez sandığım, duygusal  ve nefsi boyutlar değil, Risalet damarından âb-ı hayat sunanlar  olacak!</strong></em></p>
<p align="left">- Aklın, mantığın bırakırsa  tabii…</p>
<p align="left"><em>-  Aaaahhh hiç sorma.. Bıraksın inşallah.</em></p>
<p align="left">- Amiiin  diyor…</p>
<p align="left">Kâbe’nin yanında bu dua  çıkmışsa, bu zat da âmin demişse ümitliyim… Kesmeden dinliyorum onu.</p>
<p align="left">- Yüzüme bakma, sen Kâbe’yi  seyret, kulağın bende olsun!</p>
<p align="left"><em>-  Peki</em>.</p>
<p align="left"><strong>KALP; DÖRT ODACIK</strong></p>
<p align="left">Kâbe’yi seyre dalmışız.  Cemaati gözümüz görmüyor artık. Sadece Kâbe ve ikimiz! Bu kapıya bakarak Ali’yi  düşünüyoruz. İlmin kapısı Ali olduğu için Kâbe’nin 4 yüzünden bu yüzüne Ali  cenahı diyorum içimden. Bir süre suskun bekleyen zat devam ediyor:</p>
<p align="left">- Kalp; kaç  bölüm?.</p>
<p align="left"><em>- 4  odacıktan oluşuyor kalp. 2 kulakçığı, 2 de karıncığı var sağlı  sollu.</em></p>
<p align="left"><strong>- Kâbe  de 4 cenaha sahip. 4 cenahın hakkını vererek tavafı tamamlarsan onunla birleşir,  içine girmiş gibi tadarsın kulluk lezzetini. İçinde Muhammed’imiz bekler seni.  Ama önce dördünün de hakkı verilmeli. </strong></p>
<p align="left"><em>- Ali  diyorduk, Ali ile başlamıştık ilk yüzünü okumaya.</em></p>
<p align="left">- Evet Ali. Şah-ı Velayet  Ali… Nübüvvet bahçesinin kudret fidanı Ali…</p>
<p align="left">Hüzün edasıyla anlatıyor.  Kâbe neşesini tatmak, bunu onunla paylaşmak istiyorum.</p>
<p align="left">- Diğer yüzleri de okuyunca  zevkten dört köşe olur muyuz?</p>
<p align="left">- Oluruz inşallah. <strong>Zevkin  âlâsıdır ehli beyti yaşamak! Muhabbetin hasıdır onlara yârân  olmak!</strong></p>
<p align="left"><strong>ALLAH, BABAMA MI SORDU?</strong></p>
<p align="left">-  3- 5 yaşlarında Ali. Hz.  Hatice ile Efendimiz salat eda ediyorlar hanelerinde. Uzaktan görünce soruyor  Alicik: “Bu yaptığınız hareketler nedir?” Efendimiz anlatıyor kendisinden tebliğ  olunacak dini. Henüz açık tebliğ yok. Her şey gizli yürüyor.</p>
<p align="left">Ali önce, bir danışayım  diyerek babasına yöneliyor. Birkaç adım sonra dönüyor geri: “Allah beni  yaratırken babama mı sordu? Niçin ona gideyim?. Kabul ediyorum bana da öğretin”  diyor. Ne anladın?..</p>
<p align="left"><em>- Allah,  babama mı sordu?.. Ve o yaşta bir çocukta bu bilinç!..</em></p>
<p align="left">- Bırak şimdi yaşını.  Anladığını söyle.</p>
<p align="left"><em>- İlk  gıdası annesi değil. İlk yaslandığı yer de annesi değil..</em></p>
<p align="left">- Yani?..</p>
<p align="left"><em>-  Söyleyeceğim ama, yanlış laf etmekten korkuyorum.</em></p>
<p align="left">- Söyle aklına  geleni!</p>
<p align="left"><em>- Ali;  LEM YELİD sırrını kuşanmış en başta. Birinden doğmamışçasına, ana diye bir bağı,  bir kaydı olmamış hayata adım atarken. <strong>Birinden doğmamak, hayata ön  yargılarla, ön kabullerle, peşin hükümlerle değil, öz fıtratı ile başlamak  demek! Özü olan Muhammed’den emmiş ilk gıdayı. Kayda girmeden, kayıtsızlığı  tatmış! Sınırlanmadan sınırsızla tanışmış!</strong></em></p>
<p align="left">- Devam et susma!</p>
<p align="left"><em>-  Babasına danışmaktan vazgeçiyor. Bu da <strong>LEM YELİD sırrı çerçevesinde atalar  dinine, alışılmış değerlere, algılara baş kaldırış!..</strong></em></p>
<p align="left">- Özeti?..</p>
<p align="left"><strong><em>-  Anne- baba gibi benimsenen kayıtlar elinin tersi ile itilince Ali haline kapı  açılıyor.</em></strong></p>
<p align="left"><strong>DURUN! YATAN O DEĞİL, ALİ’YMİŞ!</strong></p>
<p align="left">Ali’nin çocukluk  yıllarından, kardeşi Cafer ile Hz.Muhammed’in iki yanında namaz kılışlarından,  Efendimizin Onu bazı seyahatlere götürmesinden bütün detayları ile bahsediyor.  Sıra hicret günlerine geliyor:</p>
<p align="left">- Efendimiz hicret için yola  çıkacak. Üzerinde emanetler var! Onları Ali’ye teslim ediyor ve yatağına  yatırıyor. Müşrikler kılıç ve mızraklarla içeri girip tam öldürecekken yorganı  açan bağırıyor: “Durun! Yatan Aliymiş!.. Reislerinden biri şaşkınlıktan küçük  dilini yutmuş gibi mırıltı ile konuşuyor: “Demek yatağa Ali yatmış haaaa? Bu  nasıl bir inanç, Muhammed’in yolu ne biçim bir yol, inanılır gibi  değil!”</p>
<p align="left"><em>-  Yattığında çocuk ama?</em></p>
<p align="left">- Yanlış. Çocuk gibi anlatan  tarihler yanılıyor. Çocuk olursa bilinçsizce yapılmış bir hareket olarak  anlaşılır. Oysa Ali çok bilinçli yatıyor o yatağa. Ve en az 15  yaşında!..</p>
<p align="left"><em>-  Öldürülme ihtimalini göze alarak yatmak!?</em></p>
<p align="left">- Haydi izah  et!&#8230;</p>
<p align="left"><strong><em>-  Müşrikler; alt nefis boyutlarından kalkıp gelen vesvese, vehim ve benliğe ait  kaygılarım. Onların hedefi, Özümü, Muhammedi boyutumu ele geçirmek! Saldırı ne  kadar büyük ve riskli olursa olsun emin olarak sığınacağım tek yer yine Hz.  Muhammed. Orası eminlik mahalli…</em></strong></p>
<p align="left">- Başka?..</p>
<p align="left"><strong><em>-  Nebevi Emanete sahip çıkacağım. Kur’ana ve Kur’anın yaşamı olarak bize naklolan  hadise, sünnete!.. O yoldan gelen ilim ve hikmet ehline…</em></strong></p>
<p align="left">- Daha başka?..</p>
<p align="left"><em>- Daha  başkaaaa.. Bilmem…Siz buyurun..</em></p>
<p align="left"><strong>-  Hakikat; ölümü göze alanların yoludur! </strong>Büyük risk alamazsan, büyük  lutuflara erişemezsin… Oyuncak değil bu iş! Laf salatası değil. Ciddi iş anladın  mı?..</p>
<p align="left">Evet, ciddi iş. Sırf okumak,  sırf zikretmek de değil. İdrak edilenin yaşamı geldiğinde eleğin üzerinde  kalmak, epey bir adamlık istiyor. Ölüm ihtimali yüksek yatağa yatacak kadar  cesaret istiyor.</p>
<p align="left"><strong>KAHRAMANLIK KILIÇ SAVURMAK MI?</strong></p>
<p align="left">Hicret sonrası Medine  günlerinden bahsediyor, Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i ve Ali’nin bir dizi  kahramanlıklarını konuşuyoruz. Zülfikârı savuran aslanın heybet ve azameti  imanımızı coşturuyor. Destansı savaş sahneleri dinleyerek büyüdüm cami  odalarında. Onlardan anlatsın, daha çok anlatsın istiyorum.</p>
<p align="left">- Kahramanlık kılıç savurmak  değil sadece!</p>
<p align="left"><em>- Ne  peki?..</em></p>
<p align="left">- Ali’ye bakalım o söylesin  bize asıl kahramanlığın ne olduğunu. Muharebede bir müşrikle vuruşuyor. Uzun  hamlelerden sonra deviriyor adamı yere. Tam boğazına çökmüşken Ali’nin yüzüne  tükürüyor adam. Sen, ben olsak hemen çalarız kılıcı o öfkeyle değil  mi?..</p>
<p align="left"><em>-  Herhalde..</em></p>
<p align="left">- Ali kılıcını kınına  sokuyor ve adama kalk ayağa diyor. “Seninle az önceki dövüşüm Allah içindi.  Şimdi sen tükürünce nefsim galebe edecekti kılıcıma. Onun için kalk. Ve çek  git.”</p>
<p align="left">Adam şaşırıyor ve böylesi  bir inancın ihtişamı karşısında eriyor, kelime-i şehadet getirerek teslim  oluyor!</p>
<p align="left"><em>-  Hakaretin en ağırını yapmış adam Ali’ye. Ama o öldürmemiş,  niye?..</em></p>
<p align="left"><strong>-  Kendine ait sandığın benliğin, sahiplendiğin nefsin varsa hakaret, aşağılama,  kasıt vehmedersin! Ali bu, senliği benliği mi kalmış ki üstüne alınsın? Sensiz  bensiz birlik hanesinde büyümüş O!..</strong></p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">Sensiz bensiz bir olmak, bir  olanda buluşmak. Söylemesi kolay ama uygulaması?..</p>
<p align="left">Zor gibi geliyor.</p>
<p align="left">- Bak hacılara! Burada unvan  yok, burada kisve yok, burada ırk yok. Bak şu vahdet denizine, ne güzel  dalgalanıyor…</p>
<p align="left">Evet , öylesine güzel bir  akış, öylesine tatlı bir salınış ki, seyre doyum olmuyor.</p>
<p align="left"><strong>YÜRÜYEN KUR’AN</strong></p>
<p align="left">Tavaf edenler azalıyor,  cemaat yavaş yavaş ikindi için saf tutuyor.</p>
<p align="left">- Kalk, namaz öncesi bir  daha tavaf edelim.</p>
<p align="left">Kalkıyoruz. Hacer-i Evsedi  selamlayarak başlıyoruz tavafa. Ali’yi temsil eden kapının önünden Makam-ı  İbrahim’e seri adımlarla ilerlerken konuşmaya devam ediyor. Aslında tavafta  konuşmak doğru değil. Ama o hem yürüyor hem anlatıyor. Herhalde Kâbe’nin ruhunu  anlatmak için suskunluğu tercih etmiyor, ibadet niyetiyle konuşuyor:</p>
<p align="left">- Ali yürüyen  Kur’andı.</p>
<p align="left"><em>- Evet  bunu biliyorum. Sahabe arasında bazı ayetlerin açıklamasında ihtilaflar çıkınca  mescidin ortasına dikilir ve haykırır: “Hangi ayet nerede, ne üzerine, nasıl  inzal oldu bana sorun ey ashab! Ben yürüyen Kur’anım !..”</em></p>
<p align="left">- Ne demek yürüyen  Kur’an?</p>
<p align="left"><em>- Yani  kendini işaretle ben Kur’anı hazmettim mi diyor?</em></p>
<p align="left">Hatimi, rukn-u yemaniyi  geçip birinci şavtı bitiriyoruz. Yürüyen Kur’an’ı açıklıyor:</p>
<p align="left">- “Her an yeni bir şandadır”  ayetini tasavvuf okuyanlar çok söyler değil mi?..</p>
<p align="left"><em>- Evet  pek severiz, çok söyleriz.</em></p>
<p align="left">- Ali, sistemin her an yeni  şanda devam ettiğini, Kur’anın sürekli yenilendiğini, sürekli yenilenir,  yerimizde saymazsak Kur’anı okuyabileceğimizi söylüyor.</p>
<p align="left"><em>- Her an  yeni idraklere açık olmak diyebilir miyiz?</em></p>
<p align="left">- Ayaklarımız ve kalplerimiz  mıh gibi şeriat dairesine çivili olarak turumuza devam etmek.</p>
<p align="left">Onun bu tespiti üzerine  tavafın kalan kısımlarında yüksek sesle o meşhur duaları  tekrarlıyoruz:</p>
<p align="left">YA MUKALLİBEL KULUB! SEBBİT  KALBİ ALA DİNİKEL İSLAM.</p>
<p align="left">YA MUHAVVİLEL HAL!  HAVVİL  HAALENAA İLA AHSENİL HAL</p>
<p align="left">…</p>
<p align="left">Yürüyen Kur’an Ali;  <em>“Allah var idi onunla beraber hiçbir şey yok idi”</em> hadisi okununca; “Şu  anda da öyledir!” demiş… <em>“Perde kalksa, her şey açığa çıksa vallahi benim  yakıynimde zerre kadar artış olmaz “</em>diyecek kadar vâkıfmış  hakikate!..</p>
<p align="left">Safların arasına sıkışarak  kılıyoruz iki rekat tavaf namazını. İkindinin farzı için ayağa kalktığımızda  Hakkın lütfu olarak yanıma verilen zata soruyorum Ali’nin sözlerini.  Fısıldıyor:</p>
<p align="left">- Daha turun başındayız.  Gelinecek nihai noktayı konuşmak için erken. Daha Ali’deyiz. Kâbenin öteki  yüzlerini; Fatıma’yı, Hasan’ı, Hüseyin’i seyretmedik daha!</p>
<p align="left"><em>- Sahi,  Alinin evliliğini atladık!</em></p>
<p align="left">- Atlamadık, onu Fatıma  bahsinde konuşacağız.</p>
<p align="left"><em>-  Gitmezsin hemen değil mi?.. Namazdan sonra devam eder miyiz?.</em></p>
<p align="left">- Müsterih ol, bugün  seninleyim, diyerek gülümsüyor.</p>
<p align="left">İmam Sudeysi, ikindi için  tekbir alıyor.</p>
<p align="left">Mültezeme, o muhteşem kapıya  dönerek durduk ikindiye!..</p>
<p align="left">
<span style="color: #ff0000;"><em>[ ... ] devam edicek [ ... ]</em></span></p>
<p align="left">
<p style="text-align: right;"><strong><em>Mehmet Doğramacı</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr Iletisim"><strong><em>dogramacimehmet@gmail.com</em></strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

