<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sufizm.gen.tr -Düşünebilen Beyinlere. &#187; islam</title>
	<atom:link href="http://www.sufizm.gen.tr/tag/islam/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sufizm.gen.tr</link>
	<description>sufizm, islam ve bilim.. sadece gerçeği arayanlara..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Bir İstanbul Macerası</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/bir-istanbul-macerasi/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/bir-istanbul-macerasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 22:44:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakan Türkmen]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul macerası]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1160</guid>
		<description><![CDATA[Koca şehrin alabildiğine uzanan binalarının arasından denize doğru iniyordu&#8230; Boğaz git gide yaklaşıyordu&#8230; Yazdan kalma bir günün keyfini çıkarıyordu şehirliler&#8230; Ne kadar da çok insan vardı İstanbul’da&#8230; Farklı düşünceler, farklı karakterler&#8230; Hepsi farklı farklıydı&#8230; Tüm bu farklılıkları içinde barındırıyordu İstanbul&#8230; Şehrin büyüklüğünü düşünürken “ ‘Şekle bağımlı olmak’ demek ‘mânâyı anlayamamak’ anlamına da gelir! ” sözü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_817" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-817" title="Hakan TÜRKMEN" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/hakan-turkmen-150x150.jpg" alt="Hakan TÜRKMEN" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Hakan TÜRKMEN</p></div>
<p>Koca şehrin alabildiğine uzanan binalarının arasından denize doğru iniyordu&#8230; Boğaz git gide yaklaşıyordu&#8230; Yazdan kalma bir günün keyfini çıkarıyordu şehirliler&#8230;</p>
<p>Ne kadar da çok insan vardı İstanbul’da&#8230;</p>
<p>Farklı düşünceler, farklı karakterler&#8230; Hepsi farklı farklıydı&#8230; Tüm bu farklılıkları içinde barındırıyordu İstanbul&#8230; Şehrin büyüklüğünü düşünürken “<strong> ‘Şekle bağımlı olmak’ demek ‘mânâyı anlayamamak’ anlamına da gelir! </strong>” sözü aydınlandı zihninde&#8230; Şu çarşaflı, bu cübbeli, şu mini etekli, bu kumaş pantolonlu, şu kot giymiş, bu eşarp takmış ama kolları açık, gibi şeylere uzun zaman önce vedâ etmesine rağmen yine de türlü türlü şartlanmaların etkisinde kalabiliyordu&#8230; Çünkü onlar, <em>horlansın diye</em> değil,<strong> bambaşka bir şey</strong> için vardı&#8230; Fakat neydi o bambaşka şey, şu anda bilemiyordu&#8230; Fakat <strong>ÖZ’DE BİRİZ</strong> gerçeğine en büyük engellerden birinin şartlanmalar olduğunu adı gibi biliyordu&#8230;</p>
<p><em>İnsanların çok büyük çoğunluğu tarafından <strong>“gerçek”</strong> kabul edilen şeylerin</em> sorgulanması gerekiyordu&#8230; Daha sonra da <em>ulaşılan verilere göre</em> hareket edilirdi&#8230;<span id="more-1160"></span></p>
<p><em>Etraf putu</em>na tapmayı tamâmen bırakması gerekiyordu&#8230;. Hayallerle ördüğü kozasının ummadığı bir anda delinmesini göze alamazdı&#8230; Eğer bir koza delinecekse o da kozanın içindeki tarafından yapılmalıydı&#8230;<br />
Şehre gelmesinin birçok sebebi vardı&#8230;. Akraba ziyâreti, dost ziyâreti, gezmek vs&#8230; Fakat ikindiden sonra yapacakları sohbet, günün gülüydü&#8230;</p>
<p>Sohbetten önce yurt dışından gelen beyefendiyle buluştular&#8230; Hasret giderdikten sonra karınlarının acıktığını hissettiler&#8230;. Bir lokantaya girmeye karar verdiler&#8230; Uzun zamandır iskender yemeyen ve turist denilebilecek kadar yurt dışında kalan beyefendiyle uygun bir yere oturmuşlardı&#8230; Gelen garsona yemek sipârişlerini verdiler&#8230; Bir porsiyon iskenderdi istedikleri. Yemekler gelene kadar bu buluşmanın çok güzel geçtiğinden ve buluşmadan memnun olduklarından bahsettiler&#8230;</p>
<p>Ego ispâtı kokmayan ve bilgi ile tecrübe paylaşımından ibâret olan bu gibi paylaşımları çok severdi&#8230; Vaktin nasıl geçtiğini bilmez, sona gelindiğinde ise zorla kalkardı oturduğu yerden&#8230;</p>
<p>Küçük tabağa sıkıştırılmış vaziyette gelen iskenderler, içecekle beraber kısa bir sürede midelere inmişti&#8230; “Masadan ne zaman kalkalım” diye konuşurlarken ezan okunmaya başladı&#8230; Aşağıya inip hesâbı ödediler&#8230; “Çay ikrâmımız var” diyen garsona bizimkinin yanındaki beyefendi <em>çaya kalamayacaklarını</em> belirtti ve ardından da eğlenceli birine benzeyen garsona esprili bir tarzda “borcun olsun” deyiverdi&#8230; Bu teklife biraz da kendinden emin bir tarzda  <strong>“Ben borçla yaşamam, kimseden borç almam, kimseye borçlu olmam!..” </strong>diyerek cevap verdi garson&#8230;</p>
<p><strong>“Söylediklerine dikkat etmeyen, eğer iman sahibiyse o söylediklerini yalar!” </strong></p>
<p>Lokantadan çıkıp câmiye doğru yürüdüler&#8230;</p>
<p>Câminin şadırvanında abdestlerini aldıktan sonra namazı kılmak için insanların her mevsim akın akın geldikleri <strong>Eyüp Sultan</strong>’a girdiler&#8230; Sünneti kıldılar ve farz için imama uydular&#8230; Namazda okuduklarını düşünmeyi âdet edindiği için imamın arkasında bir şey okumazken ne yapılması gerektiğini düşünüyordu bu sıralar, “bakalım neler çıkacak” diye kendi kendine hafifçe tebessüm ettikten sonra güzel nağmelerle müezzinlik yapanın “Alâ resûlünâ salavât” demesini duyup câminin havlusuna çıktılar&#8230; Birâz bekledikten sonra buluşacakları âbiyi de biraz araadan sonra nihâyet buldular&#8230; O herkesin gittiği yönün tersine doğru yürüdü ve kendileri de O’nu tâkip etti&#8230; İngiltere’nin mat görünümünü andıran sokaktan geçtikten sonra soldaki güzel mekâna girdiler&#8230;</p>
<p>Çaylar geldi ve sohbete başlandı&#8230;</p>
<p>Hal-hatırdan sonra <strong>“bühl”</strong>den söz açıldı&#8230;Neydi bu <strong>“bühl”</strong>? Uzun süredir kafasını kurcalıyordu <strong>“bühl”</strong> konusu. Her zamanki gibi araştırmak yerine, “kendi kendine çıksın ne çıkacaksa” demişti&#8230; Bunu pek yapmazdı fakat bu seferlik böyle olmuştu&#8230;</p>
<p><strong>“Bühl”, anlatıldığına göre “saf kişi” demekti! Kişinin îmânı var fakat bu îmandan haberi yok! </strong></p>
<p><em>Yaşayışı îmana göre</em> fakat “<strong>bühl”ün tefekkür yönü hiç yok!<br />
</strong><br />
<strong>“Bühl”</strong> dediğimiz insan, eğer müslümanların yaşadığı yerdeyse <em>ezan okunur okunmaz namaza koşan</em>, <em>başına dertler geldiğinde tevekküle sarılan</em> kişilerdir!</p>
<p>Eğer müslüman olmayanların yanındaysa ibâdet denilen şeyleri yapmamasına rağmen hayata bakışı ve yaşayışı <strong>“muhammedî”</strong>ydir!</p>
<p><strong>“ ‘Bühl’ kavramını çok iyi düşünmek gerekir! ‘Bühl’, kimliğinde müslüman yazanlardan çıkacaktır diye ayet yoktur, hadis yoktur! Lütfen ŞARTLANMALARını gör artık! Japonya&#8217;da doğmuş, orada yaşayan fakat senden daha çok MUHAMMEDÎ olan ve kimliğinde ‘DİNİ = İSLAM’ yazmayan birileri mutlaka vârdır!” </strong>sözünden çok etkilenmişti. Bunu daha önceden de biliyordu fakat şimdi o bilgi farklı geldi gözüne. <strong> </strong></p>
<p>Kendisi ne namaz vakti girince hemen namaza koşanlardandı ne de köydeki hanım teyzeler, yaşlı amcalar gibi başına gelen olaylara ânında tevekkülle panzehir olabiliyordu!</p>
<p>Bunları düşünmek kendisini üzmüştü fakat <em>bunlar gerçekler olduğu için</em> onlardan kaçmak yerine bu <strong>gerçeklerin üstüne gitmesi</strong> O’nun hayat anlayışının bir parçasıydı veyâ böyle olmalıydı!</p>
<p>Kendisi müslümanlar içinde yaşıyordu fakat <em>“müslümanların içinde yaşıyorum”</em> da bir uydurmaydı! Çünkü<strong> müslüman = “kimliğinde İSLAM yazan kişi ” </strong>anlamına gelmiyordu, bunu çok iyi biliyordu!</p>
<p>Belki de çevresi ne müslüman ne de mü’mindi, bu, koskoca bir hayaldi belki de!</p>
<p>Ve belki de çok sisli görünmesine rağmen çevresi <em>müslüman amelleriyle meşgul olan fakat îman sahibi olmayan kişilerden</em> oluşuyordu! Bunu ancak Allah bilebilirdi! En iyisi <strong>“çevre yerine kendine bak” </strong>uyarısını hatırlamak ve kendine çeki düzen vermeye çalışmaktı.</p>
<p>Sohbetin sonlarına doğru <strong>“vehmin zulmeti”</strong> ve <strong>“vehim nûru”</strong>nu konuştular&#8230;</p>
<p><strong>“Zevk ve hazza yer yoktur VEHİM NÛRUnda! İşte bu yüzden çok çok özel insanlara MENTAL HAYVANIN ZEVK ALDIĞI HER ŞEYi terk ettirirler!” </strong></p>
<p>Vehmin zulmetinden bahsederlerken, zulmetten kurtulan ve nûru açığa çıkaranların samîmi olanlar olduğunu konuşmuşlardı&#8230;</p>
<p>Fakat “<strong>samîmiyet”</strong> neydi? Verilen görevi başarıyla tamamlamak değildi <strong>“samîmiyet”!</strong> Görevi, <em>sopa korkusu</em> veyâ <em>havuç beklentisi </em>için yapmakta değildi <strong>“samîmiyet”!</strong></p>
<p><strong>‘Samimiyet’ demek <em>‘karşılıksız’</em> demektir! </strong>Bunu anlayabilmişti ancak&#8230;<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Güzelim  sohbet istemeye istemeye de olsa bitiverdi&#8230;</p>
<p>Hepsiyle de vedâlaştı&#8230;</p>
<p>Abdest aldıktan sonra namazını kılıp cebinden müzik çaları çıkardı. Kulağındaki müzikle akrabalarının semtine giden otobüse bindi&#8230; Trafiği izleyerek gelmişti evin yakınlarına&#8230; On dakikalık yürüyüş mesafesinde bıraktı otobüs&#8230; Eve doğru gelirken bir internet kafeye girmek geldi aklına&#8230; Birkaç gündür girmiyordu nete&#8230; E-postasındaki iletilerin birikmesi bazen hiç hoş olmuyordu&#8230;<em> Birikmeden kontrol etmek </em>güzel olur düşüncesiyle kaldırımın yanındaki kafeyi gördü&#8230; Kapıyı ittirdi ve alt kattaki bilgisayarların yanına indi. Bir tânesine oturduktan sonra iletilerine baktı&#8230; Zamânını pek almadı bu iş&#8230;</p>
<p>Dostlara iki mesaj yazmak geldi aklına&#8230; İlki şöyleydi: <strong>“ Evlerde tuvalet vardır, olmak zorundadır fakat hiç kimse tuvalette uyuyamaz ve bunu hiç kimse de tavsiye etmez! Geneleve vaaz vermeye giden Mevlânâ mı sizin Mevlânâ&#8217;nız?! Yoksa başı önünde, sözler söyleyen hayat dışı biri mi? ” </strong></p>
<p>Öğrendiği şeyleri uygulamak, paylaşmak için onları hep hatırında tutmaya çalışırdı&#8230; İkindiden sonraki sohbette yeni şeyler yoktu fakat nedense yepyeni bilgilerle karşılaşmıştı sanki!.. <strong><span style="text-decoration: underline;">Beyin aynı şeyleri farklı yollardan alınca daha etkili oluyor</span> </strong>gâliba diye düşündü&#8230;</p>
<p>O sohbette ülkenin gündeminde olan bir konu da açılmıştı&#8230; Etrâfın empoze ettiği <strong>“iyi”</strong> ve <strong>“kötü”</strong>den sıyrılarak gerçek <strong>“iyi”</strong> ve <strong>“kötü”</strong>yü derin derin düşünmeden hiç bir olay hakkında gelişigüzel yorum yapmamak gerektiğini kendi kapasitesince anlamıştı&#8230; Çünkü <strong>“kötü”</strong> denilenler belki de <strong>“iyi”</strong>ydi fakat anlayış yetersizliği yüzünden, olayların arkasını görememek yüzünden  bâzı şeyler <strong>“iyi”</strong> değil diye düşünüyordu&#8230; <strong>Halbuki insan, iyi bildiğini yapmalı fakat iyiyi put edinmemeliydi&#8230; </strong>Böyle bir bakış açısı yeryüzündeki kaç insana nasip olurdu bilinmez fakat bu bakış açısının binlerce dilde dolandığını çok iyi biliyordu!</p>
<p>Dostlarına gönderdiği mesajlardan ikincisi de şöyleydi: <strong>“Yaşanmayan ilim sâdece hoşça vakit geçirtir, ama nerede? Bu soruya yaşayışıyla cevap veren kurtulur!” </strong></p>
<p>İlmin laklağının ancak dünyadayken yapılacağını ve <em>laklakla harcanan ilmin</em> ancak <span style="text-decoration: underline;">dünyadaki vaktin hoşça geçmesine</span> sebep olacağını düşündüğü için <strong>“Yaşanmayan ilim sâdece hoşça vakit geçirtir!”</strong> gerçeğine <strong>“Ama nerede?” </strong>sorusunu da eklemişti! İnsanlar üstün körü de okusalar, didik didik de okusalar O’nun için <strong>önemli olan paylaşmaktı!</strong> <em>Gerisi </em>önemli değildi! Anlatılanlar birisine illâ ki bir şeyler katardı&#8230; Zâten gerisini önemserse <strong>“sebepleri tanrı yapmak bataklığı”</strong>na düşebilirdi&#8230;<br />
Netten çıktı&#8230; Eve doğru yürüdü&#8230; Evi bulmak zor olmadı&#8230;</p>
<p>Gönülleri hoş ettikten sonra müsâde istedi&#8230;</p>
<p>Otogara gelip bilet aldı&#8230; On dakîka vardı otobüsün kalkmasına&#8230; Soğuk bir su aldıktan sonra dergi ve kitapların olduğu tarafa doğru yöneldi&#8230; Bir kitap çıktı karşısına&#8230; Bu kitabı daha önce okumuştu fakat satın almamıştı&#8230; Cebindeki son parayı da bu kitaba verdikten sonra otobüsüne geri döndü&#8230; İkram başlayana kadar kitaptan okuyabildiği kadar okudu&#8230; “Ne içersiniz” sorusunu soran muavinden kahve istedi&#8230; Sıcak su geldikten sonra kahveyi hazırladı ve kahveyi yudumlarken kitapta okuduğu şu cümleyi düşündü: <strong>“Başkalarına bomboş gözüken çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz!..”</strong></p>
<p>Kahveyi bitirdikten sonra çöpleri kutuya koydu ve kafasını koltuğa yasladıktan sonra gözleri yavaşça kapandı. Uyumuştu.</p>
<p><strong>“Tedbir kahvesiydi”</strong> fakat <strong>“takdir uykuydu”</strong>. <strong><em>Tedbir de takdirdendi.</em></strong></p>
<p>Gözünü açtığında otobüs yolculuğunun sonuna geldiğini anladı. Eşyâlarını aldıktan sonra otobüsten indi&#8230; Elindekilerle evine doğru yola çıktı&#8230; <em>Uyumadan önce düşündüğü söz </em>aklına geldi&#8230;</p>
<p><strong>“Başkalarına bomboş gözüken çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz!..”</strong></p>
<p>Yürüdüğü çöl ayağının bastığı yerdi, ta kendisiydi&#8230; İlim, <strong>ayak bastığı dünyada</strong> yaşanacak bir şeydi. İlmin <em>rüyâlarda veyâ hayallerde yaşanacak</em> bir şey olmadığını, kuyruğuna basıldığında gâyet iyi anlıyordu&#8230;<br />
Kuyruk acılarını göze alarak <strong>“Allâh’ım bu gelişimde de laklaktan sana sığınırım”</strong> duâsıyla evine girdi&#8230; Koca şehrin alabildiğine uzanan binâları geride kaldı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/bir-istanbul-macerasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Korunma</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/korunma/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/korunma/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 23:30:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[korunma]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[şems]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1153</guid>
		<description><![CDATA[Daha yolun çok başında olduğumdan olsa gerek, yıllardır bu işin içinde olan büyüklerin anladığı şekilde anlayamıyorum bir çok kavramı anlayamadığım gibi muttakilik kavramını da&#8230; Ancak hiçbir şeyin gayesiz olmayıp, her şeyin aslında hayır olduğuna olan inancım ile, benim bunu anlayamamış olmamdaki hayrı, ortaya çıkartmak adına yazmak istedim. Olur ki daha doğru ve geniş şekilde kavramaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_832" class="wp-caption alignleft" style="width: 89px"><img class="size-full wp-image-832" title="Mert KILIÇ" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/03/mert-kilic.jpg" alt="Mert KILIÇ" width="79" height="116" /><p class="wp-caption-text">Mert KILIÇ</p></div>
<p>Daha yolun çok başında olduğumdan olsa gerek, yıllardır bu işin içinde olan büyüklerin anladığı şekilde anlayamıyorum   bir çok kavramı anlayamadığım gibi muttakilik kavramını da&#8230; Ancak hiçbir şeyin gayesiz olmayıp, her şeyin aslında hayır olduğuna olan inancım ile, benim bunu anlayamamış olmamdaki hayrı, ortaya çıkartmak adına yazmak istedim. Olur ki daha doğru ve geniş şekilde kavramaya vesile olur.</p>
<p>En genel tanımı ile “korunan” diye çevrilen Muttaki kavramı için şahit olduğum yaklaşım; aslında hakikatten mahrum olduğu için, gayrılık algısında olup, <span style="text-decoration: underline;">hala daha dışarıda korunacak bir şeyler gören kişi</span>, diye geçiştirilip, küçümsenen bir yapı olması. Bana göre neticede muttakilerin sonunda ancak şeriat velisi olabileceği düşüncesi ile olaya bir <span style="text-decoration: underline;">bitiş noktası</span> belirleyerek, <span style="text-decoration: underline;">sınırlama</span> getiriliyor.<span id="more-1153"></span></p>
<p>Oysa ben; aynen Kuran&#8217; ın evrensel ve zaman üstü olması gibi, mümin, müslüman, muttaki, hatta tam aksi olan müşrik, münafık ve kafir gibi kavramların da, bir noktada bitmeyip, her an aktif şekilde bizde mevcut olduğunu düşünüyorum. Mademki gayrılık yok, bizimde bu tanımlardan kurtulmamız, uzağında kalmamız gibi bir durum yok. Olsa olsa hepsini tüm çıplaklığıyla fark edip, yaşamayı tercih etmeyebiliriz belki istemediğimiz zamanlarda&#8230;</p>
<p>Bana göre bir konunun yanlış algılanıyor olması durumunda, onu doğrultmak için illa ki tam tersinin yapılması şart olmayabilir. Örneğin şeriat kurallarını, amaca götüren ve yaşatan araç görmenin ötesinde, alışkanlık kazanarak, amaç olarak algılayan bir kişi düşünelim. Bu kişinin putlaştırdığı kuralların asıl mahiyetini ona açmak adına, en sağlam tutunduğu kurallar başta olmak üzere, tersi yaptırılarak putlaştırdığı bir değerden kurtulması sağlanabilir. En bilinen örneği ile Şems ile Mevlana arasındaki gibi. Ancak bununla beraber geri kalan tüm yanlış kabullerin hepsi için aynı işlemi yapmak gereksizdir. O şok yaratan 1-2 yıkımdan sonra, zaten nasipli kişi, geri kalanları, yeni algısıyla doğru olarak anlayarak yaşayabilir. Buna örnek olarak; içinde bir çok değişik mana yatan; Hz. İbrahim&#8217; in bütün putları kırıp, bir tanesini kırmamış olmasını verebilirim. Çoğunlukla kurtulamadığı bir putu kalmıştı diye düşünüldüğü gibi, bence bir de, kırmaya gerek duymadığı, ama put olarak ta görmediği şeklinde de düşünülebilir belki. İşte buradan hareketle sorgulamaya başlıyorum;</p>
<p>- Ey muttaki diye küçümseyerek kenara koyan..! Arabaya binince emniyet kemerini takmıyor musun ? Aracının bakımlarını yaptırmıyor musun ? Kaza yapmamak yada ceza yememek için, trafik kuralına uymuyor musun ? Yağmurlu havada şemsiye yada yağmurluk kullanmıyor musun ? Hatta istemediğinde çocuk sahibi olmaktan bile korunmuyor musun ? Kafanda korunma duaları, elinde tespih ile, neden korunmak için zikir çekiyorsun ? Vehimden mi ? Beynini gereğince kullanamamaktan mı ? İnsansı yada mental hayvan olmaktan mı ? Haktan gayrı müşahede de bulunmaktan mı korunuyorsun ?</p>
<p>Kabul et sen de korunuyorsun. Bu eksiklik değil ki zaten, bir <span style="text-decoration: underline;">kullanım kolaylığı</span>. Misal ki; Gizli hazine SEYR etmek istedi, televizyon ile şahit kıldı. Sen televizyonu satın aldığında kumandası, sana bedavadan verildi. İster koltuğunda rahat ederek kumanda et, istersen kalkıp sürekli televizyonun başına gidip, gelerek, tercih senin. Ha diyorsan ki; Yok ben bunu beyin gücümle yapacağım kumandaya gerek yok, kumandaya ihtiyaç duymak acizlik. Derim ki; o mantıkla bakarsan televizyona ihtiyaç duymakta acizlik. Sistemi küçümseyip, sistemin, sünnetullahın ötesine göz dikenler, kurtuldum dediklerinde aslında başka bir sünnetullah algısında olarak, ne kadar başka gözle görseler de yine aynı sistem içindedirler. Yaşayışı algısı nispetinde olarak farklı gözükse de&#8230;</p>
<p>Yine bu bağlamda, sadece sevaplar kaydında kalmayıp, süphanlığın yaşanması için günahların da yaşanmasının gerekliliğine inanarak, günah olduğunu düşündüğü halde, günahı yaşamak bence girilmeye değmeyecek kadar riskli bir iş. Elbette büyük günahlardan sonra, büyük dönüşlerin olduğu sayısız örnekler var. Kuran, tövbe edip halini düzeltmenin ALLAH katında, tercih edilen bir şey olduğunu vurgulayan ayetlerle dolu. Hatta günah işlemeyen bir topluluktan ziyade, işleyipte tövbe eden topluluğun tercihi açıkça ifade edilmiş. Bunlar su götürmez gerçekler. Ama bana göre bunlardaki gözden kaçırılmaması gereken ana nokta; hakkıyla bilmeyerek, samimi olarak yapılmasıdır. Siz günah olduğunu hiç bilmeden samimi olarak inandığınızı uygularsınız, sonra bilgi geldiğinde vazgeçersiniz amenna. Ya da günah olduğunu bilirsinizde gereğince kavrayamadığınızdan, önemini idrak edemediğinizden yapmamışsınızdır ki samimi iseniz, bunu size göre gereğince fark ettiğinizde bundan da uzaklaşırsınız buna da eyvallah. Halit bin velid ve Vahşi örneğinde olduğu gibi, samimi bir İslam düşmanı iken, aynı samimiyetle sahabe mertebesine yükselebilirsiniz. Ama Ebu Cehil gibi bile bile yapmak Maazallah&#8230; Neticede bana göre <span style="text-decoration: underline;">helal ve haramda da bir son ve aşılacak bir eşik yoktur, bunlarda sonsuz, sınırsızdır</span>. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayeti ile ihtiyarlayan Efendimizin bile varken, idrak ne kadar ilerlerse ilerlesin, o idrakinde kendine göre mutlaka bir helali ve haramı vardır. Musa’nınkinin farklı, Hızır’ ınkinin farklı olabilir ama vardır. Her ne kadar alt idrakteki, üst idraktekininkini fark edemediğinden dolayı, onu aşmış görse de&#8230; Aslında bu doğrudur alt idraktakine göre&#8230; Aşmıştır üst idrakteki, ama aştığı kendi idrakindeki değil, alt idraktekinin helal ve haram sınırıdır.</p>
<p>Bu noktada aklıma gelen bir başka konu olarak; bazı anlatımlardan aklımda kaldığı kadarı ile, özellikle gece yatmadan önce, bazı şeylerden emin olmak üzere yapılan korunma dualarını yapan zatların, bu korunmaları ölüme yada diğer neticelere razı olarak bırakması vardır. (Rüyada, Resulullah veya ashabından birinin bizimle buluşmak istemiyor musun artık çağrıları gibi&#8230;vb) Bildiğim kadarı ile Hz. Muhammed (sas) de, vefatı öncesindeki hastalandığında eşinin şifa duasını istememiştir. İşte buradaki durum her ne kadar ilk başta, artık korunacak bir durum görmediğinden bırakmıştır razı olarak diye algılansa da, bence <span style="text-decoration: underline;">korunmanın sebep olduğu bazı etkilerden korunmak</span> için bırakılmıştır gene&#8230; Elbette doğrusunu ALLAH ve bilmesini istediği tecellileri bilir&#8230;</p>
<p>Ben “<span style="text-decoration: underline;">korunma</span>”dan şimdilik bunları ve <span style="text-decoration: underline;">kişinin kendi faydası rahatlığı için büyük nimet</span> olduğunu anlıyorum. Bu yazıyı yazarak, görünürde çevremdeki aksi şekilde düşünenlerden korunmuyormuş gibi algılansam da, aslında olayları yanlış anlayıp bununla kayıtlanmaktan korunuyorum. İlle de bir şeyden korunuyorum yani.</p>
<p align="center">
<p align="center">Şeriat mi, Hakikat mi ya da Nübüvvet mi, Risalet mi, diye bölüp, ayırmadan dengeleyip bir bütün olarak ele alamaz mıyız ? Hani deveye sormuşlar inişi mi seversin, çıkışı mı ? Yahu düz yolu yok mu bunun, onu nereye koydunuz demiş&#8230; Şu, bu deyip bölenden de, bölmeyen kadar razıyız elhamdülillah.</p>
<p align="center">Amaç; gerçeği olabildiğince geniş açıdan görebilmektir vallah.</p>
<p align="center">Yoksa Hak olandan gayrı yokken, denebilecek tek şeydir ALLAH&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/korunma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Manzara…</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/manzara%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/manzara%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 19:49:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakan Türkmen]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[manzara]]></category>
		<category><![CDATA[seyir]]></category>
		<category><![CDATA[seyr]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1135</guid>
		<description><![CDATA[Manzarayı daha önce görenler var… Onlar hep anlatır&#8230; Tek tek târif ederler bildikleri gördükleri yerleri&#8230; “Deniz aşağıdan başlıyor&#8230; İleride bir girinti var&#8230; Haritadaki girinti tam orası işte&#8230; Fakat şimdi sis olduğu için bir şey görünmüyor&#8230; ” Siz de bilmediğiniz ve bilmemenin doğal sonucu olarak görmediğiniz için sıcacık sesleriyle size manzarayı anlatanlara îman edersiniz… Hayatınızda ilk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-caption alignleft" style="width: 123px"><img src="http://www.tasavvuf.gen.tr/hakan-turkmen.jpg" alt="Hakan TÜRKMEN" width="113" height="93" /><p class="wp-caption-text">Hakan TÜRKMEN</p></div>
<p>Manzarayı daha önce görenler var… Onlar hep anlatır&#8230; Tek tek târif ederler bildikleri gördükleri yerleri&#8230;</p>
<p><em>“Deniz aşağıdan başlıyor&#8230; İleride bir girinti var&#8230; Haritadaki girinti tam orası işte&#8230; Fakat şimdi sis olduğu için bir şey görünmüyor&#8230; ”</em></p>
<p>Siz de bilmediğiniz ve bilmemenin doğal sonucu olarak görmediğiniz için sıcacık sesleriyle size manzarayı anlatanlara îman edersiniz…</p>
<p>Hayatınızda ilk ve tek olarak gelmişsiniz bu yere, nasıl sorgularsınız “<strong>yerliler</strong>”i? Siz “<strong>yabancı</strong>”sısınız o yerin… <span id="more-1135"></span><br />
Güvendiğinize bırakın kendinizi&#8230; Onlar sizi gezdirir&#8230;</p>
<p>Size anlatırlar bilmeniz gerekenleri, gösterirler görmeniz gerekenleri&#8230; Tabi ki siz de isterseniz… Zâten istediğiniz kadarını alıp gidersiniz&#8230; Tabi ki onlar da vermek istiyorlarsa… Karşılıklı uyum şart!</p>
<p>Manzarayı târif, su içmek kadar basittir onlar için&#8230; Sis var demiştik fakat her ne kadar sis olsa da sisin hafiflediği yerlerden yakaladıkları küçük şeylerle resmin tamamını görebilir onlar&#8230; Görmeseler nasıl târif edecekler sizin göremediklerinizi?.. Olaya “<strong>îkan</strong>” kazanmışlar&#8230; Bizim gibi “<strong>kör</strong>” değil onlar&#8230; Körün inandığı ve uyduğu şeye denir “<strong>îman</strong>”…</p>
<p>Göz var ama görmüyor bizde&#8230;</p>
<p>Görmüş, görüyor ve görecek onlarda&#8230;</p>
<p>Bu sebeple “<strong>îman</strong>” edelim görenlere!..</p>
<p>Fakaat&#8230; Manzaradan bihabersin!..<br />
Önce, bunu kabullenmen gerekiyor!</p>
<p>Görenler görmüş manzarayı…Keyfini sürmüş, sürüyor ve sürecek..</p>
<p><strong>Senin de keyif sürmeni istemişler&#8230;</strong> Ki anlatıyorlar sana! “Laf olsun” diye değiller yanında!</p>
<p>Eğer onlara “<strong>îman edersen, zamânı gelince sen de görürsün</strong>” görmen gerekeni!,</p>
<p>Gözlerin hâla varsa, şartlar müsaitse, gidersin bir gün görürsün manzarayı!</p>
<p>Zor bir şey değil&#8230; Sâdece îman ehli olman gerekiyor… Ki zamânı gelince gidip göresin&#8230; Îman etmezsen ne diye gidesin manzarayı göreceğin yere! Çünkü görmeyeceğine inanmışsın&#8230; Orada istediği kadar güzel bir şey olsun fark etmez&#8230; Senin için “yok”tur&#8230; Gitmezsin senin için vâr olmayanı görmeye&#8230; Fakat gerçek indinde sen “yok” dediğin, gerçek indinde “<strong>var</strong>”dır, oradadır&#8230;</p>
<p>Sen istediğin kadar “yok” de… Görmüş, anlatıyor <strong>istediği zaman manzaranın keyfini sürenler</strong>!.. Senin “yok” deyişin onlar için hiçbir şeyi değiştirmez&#8230;</p>
<p>Bir kere gördüğün zaman, zâten sen de görenlerden olursun, bilenlerden olursun&#8230;</p>
<p>O zamâna kadar OKUmaya çalış… OKUyana uy… Sana anlatılanı sen de başkasına anlatabilirsin&#8230; Fakat “<strong>senin anlatman</strong>&#8221; ile “<strong>görenin anlatması</strong>” aynı şey mi acabâ?</p>
<p>Zâten görmediğin manzaranın ne kadarını anlatabilirsin ki? Sana anlatılan kadarını bildiğine göre, sen de ancak o kadarını anlatabilirsin.. O yüzden <strong>görmediğin şeyleri görmüş gibi târife kalkma</strong>!..</p>
<p>Sana anlatılmayan bir şeyi sorarlarsa sonrası zor olur senin için… Gören, bilen sormaz sana manzarayı! O keyfiyle meşguldür&#8230;</p>
<p>En iyisi, anlatabiliyorsan, görene kadar bildiğin (sana anlatılan) yerleri anlat, görmek isteyenlere!.. Görenlere yönlendirmeyi de ihmâl etme sakın!</p>
<p>Başkaları için <span style="text-decoration: underline;">şu durumda</span> yapacağın en güzel iş bu olacaktır&#8230;</p>
<p>Kendin için ise görenlere sarılman gerekiyor… Fakat onları hesâba çekmemek îcap eder&#8230;</p>
<p><strong>Görenler sorgulanmamalı!</strong></p>
<p>Anlamak için istediğin kadar sorarsın&#8230; Ona kimsenin bir şey dediği yok! Fakat bilesin ki, kesinlikle onlara muhalefet etmemen gerekiyor!</p>
<p>Onlara îman et!.. Çünkü ancak ve ancak o ettiğin <strong>îman ile göreceksin</strong>… Ancak o îman ile manzaranın keyfini süreceksin… Evde tıkılıp kalmak istemiyorsan bu işler böyle&#8230; Başka türlü değil…</p>
<p>Manzaranın yanında değil evin! Çok uzaklarda… O yüzden ya manzaranın yanında olman gerek ya da manzarayı bilenleri dinleyip daha sonra görmek için çalışmalar yapman gerek… <span style="text-decoration: underline;">Nasipse</span> manzaranın keyfini de sürersin zâten&#8230;</p>
<p>Selam olsun ehl-i keyfe… Selâm olsun göreceklere…</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><em>Selâmetle&#8230;<br />
Hakan TÜRKMEN</em></strong></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/manzara%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Darı…Kümes….Ayna</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/dari%e2%80%a6kumes%e2%80%a6-ayna/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/dari%e2%80%a6kumes%e2%80%a6-ayna/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 22:08:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Durmaz]]></category>
		<category><![CDATA[ayna]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[darı]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[kümes]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1127</guid>
		<description><![CDATA[5-) Efenadribü ankümüz Zikre safhan en küntüm kavmen müsrifiyn; Siz (hakikatinizdeki kuvveleri) israf eden bir topluluksunuz diye, sizi uyarmaktan vaz mı geçelim? 36-) Ve men ya&#8217;şü an zikrir Rahmani nukayyıd lehu şeytanen fehuve lehu kariyn; Kim (dünyevî-dışa dönük şeylerle) Rahman&#8217;ın zikrinden (Allah Esmâ&#8217;sının hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) âmâ (kör) olursa, ona bir şeytan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="text-decoration: underline;"><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/ozgur-durmaz.jpg" alt="" width="116" height="159" />5-) Efenadribü ankümüz Zikre safhan en küntüm kavmen müsrifiyn;</span><br />
Siz (hakikatinizdeki kuvveleri) israf eden bir topluluksunuz diye, sizi uyarmaktan vaz mı geçelim?</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><br />
36-) Ve men ya&#8217;şü an zikrir Rahmani nukayyıd lehu şeytanen fehuve lehu kariyn;</span><br />
Kim (dünyevî-dışa dönük şeylerle) Rahman&#8217;ın zikrinden (Allah Esmâ&#8217;sının hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) âmâ (kör) olursa, ona bir şeytan (vehim, kendini yalnızca beden kabulü ve beden zevkleri için yaşama fikri) takdir ederiz; bu (kabulleniş), onun (yeni) kişiliği olur!<span id="more-1127"></span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><br />
51-) Ve nada fir&#8217;avnu fiy kamihi kale ya kavmi eleyse liy mülkü mısra ve hazihil enharu tecriy min tahtiy* efela tubsırun;</span><br />
Firavun, halkı içinde nida edip dedi ki: &#8220;Ey halkım! Mısır&#8217;ın varlığı ve altımdan akan şu nehirler benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?”<br />
ZUHRUF,yalancı süs,gösteriş,ziynet,yaldız,mücevher gibi anlamları olan bir sözcük.Yukarıdaki ayetler de Zuhruf Suresi’ne ait ayetlerden üç tanesi…<br />
Gündelik yaşam tanımı ile özetlediğimiz, yirmi dört saatlik zaman  çitleri ile çevrili bir hayal yığını kümesinde ,etrafındaki darılarla bir yandan konuşan bir yandan da onları yemekten hiç tereddüt etmeyen ve kendini tavuk sandığı için  kolları yerine kanatları olmasını dileyen adamın durumu gibi bir halde olduğuma tanıklık ettiğimde Zuhruf suresi beşinci ayet yansıyordu gözlerimde…</p>
<p>Okudukça ard arda gelen bu üç ayetin tuttuğu ‘ayna’da seyredebildiklerim bu yazının konusu nasipse…<br />
Hakikatimdeki kuvvelere baktım &#8216;ayna &#8216;da …’Ayna’nın adının anlamı ‘halis‘idi…Halis …Samed gibi…Her noktasında aynı ,som…<br />
Samed ismi ile işaret edilen nasıl algılanırsa algılansın her yönelene aynı hakikati açıyordu isminin anlamı ‘halis ‘olan &#8216;ayna&#8217; da…<br />
Hakikatimin tasfirine baktım ‘ayna’da.Rüya içinde rüya içinde rüya derken uyandırıyordu rüyalardan ilkinden tatlı tatlı gülümseyen manasıyla…<br />
-Uyan ,uyan da anla ki darıdan ibaret olmayan bu dünya gibi sen de darıya mahkum değilsin, tıpkı herkes gıdakladığı için gıdaklamayı kutsal olana haykırış sanmaya mahkum olmadığın gibi&#8230;<br />
-Tüysüz  kollarında bir tavuk kanadı değil asla …Kendine bir baksana…</p>
<p>İrkilişim öyle ani oldu ki etraftaki tavukçukların arkalarına bakmadan kaçışlarındaki gı-daaaak sesleri ortalığı inlettiğini bile duymamışım…</p>
<p>Bi kere ben baya uzundum tavuklardan,tüylerimin olmayışı kanatlarımda bir sorun mu var diye düşündürdüyse de hep, boyumun bu denli uzun olabileceğini hiç düşünmemiştim..Sahi ayaklarımda beş parmaklıydı ve kalındı diğerlerine oranla…</p>
<p>Gagamın bile olmadığını gördüğümde büsbütün şok geçirmiştim ki sanırım bu sebeple darıları yerden alabilmem bu denli zordu…<br />
Hiçbir yerim benzemiyordu bildiklerime…Gördüklerime….Ben hep gördüklerimi kendim sanırken yahut kendimi onlarda görürken bir başkaydı bana dair olan biten her şey…<br />
Birden  ‘Ayna’da beliren görüntümde  ben olduğum yerde dururken ,sırtımdan tutup yukarı doğru yükselmemi sağlayan birşeyin yardımı ile ayaklarımın yerden ilk kez kesilişini tattım…Yeryüzü,ayaklarımı daima kendine doğru çeken,darıların da kaçamadan bana yem olmalarını kolaylaştıran ,kendimi güvende hissettiğim ve varoluşumu anlamlı kılan bu toprak ,şimdi yavaş yavaş uzaklaşıyordu benden.</p>
<p>Havaya kaldırıldığım noktaya her baktığımda eskiden durduğum nokta daha da görünmez oluyor ve bildiğim gördüğüm ‘etraf’ım hiç bilmediklerime bırakıyordu yerini…<br />
Kümesi gördüm önce yukarıdan, sonra çiftliği ….Ve yükseldikçe değişti bildiklerimden ibaret sandığım ‘gerçeğim’…Çiftlik bir sürü yolun kesiştiği bir alan üzerine kuruluydu ve bu arazide başka bedenli varlıklarda vardı biz tavuklara hiç benzemeyen…Yollar uzadıkça uzuyordu göz alabildiğine ve birbirine dolandıkça dolanıyordu …Ve küçüldü gittikçe etrafa uzanan yollarda…</p>
<p>O da nesi….İleride kocaman bir yalak vardı mavi renkli …O kadar kocamandı ki benim gibi sayısız tavuğu bıraksalar su içsinler diye  sonsuza kadar susuz kalmazdı sanki hiçbiri…<br />
Her şey örtüldü sonra beyaz beyaz pamuklardan dokunmuş bir örtüyle…Altında kaldı her şey ve yükseldikçe mavisi siyaha döndü etrafın.</p>
<p>Göz alabildiğine siyah &#8230;</p>
<p>Uzaklara bakmanın adı siyah oldu … Bu uçsuz bucaksız karanlığın  içinde bana gözkırpan parlak beyaz noktalar o kadar çoktu ki&#8230;</p>
<p>İçimi ürperten bu karanlığın içinde parıldayanlar da ne böyle derken küçük bir mavi küre kocaman siyah bir boşlukta asılı duran parlak noktaların arasından bana bakıyordu şimdi…Ne yani ben bu noktadan mı çıkıp gelmiştim  buralara&#8230;Ama o minicik  bir nokta nasıl olurda ….der demez   hızla o noktaya doğru düşmeye başladım .Okadar hızla düşüyordum ki noktaya çarpınca ne olacak diye düşünürken tüysüz kollarımı yüzüme doğru kaldırıp kendimi korumaya çalışırken buldum kendimi&#8230;Ama çarpmadım bir türlü ,düştüm düştükçe düştüm ve beyaz pamukları tekrar gördüğümde anladım ki çarpma yok&#8230;Noktaya yaklaştığımda çarpmak yerine o nokta birden büyüyerek beni içine alan bir dünya oluverebiliyordu&#8230;</p>
<p>………………………………………………………………………………………..</p>
<p>İşte o devasa  yalakta  yaklaştıkça yaklaştı …O bitmek bilmeyen ,uzanan, kıvrılan yolları gördüm sonra ve bizim çiftliği …Kümesin damından hemen sonra yerdeydim artık..<br />
Ayna’nın karşısında kımıldamadan yaptığım bu yolculukta anladım ki eğer nasıl yapabileceğimi öğrenebilirsem içinde yaşadığım o uçsuz bucaksız mavi kürenin dışına çıkabilir ve onu bile mini minnacık halde bırakabilirdim, toprağı karanlık üzerine parlak taşlarla örtülü başka bir yeryüzünün sonsuzluğunda&#8230;<br />
Ve sordum ‘ayna’ya nasıl diye…</p>
<p>-Bak dedi bana bak yalnızca…yalnızca bak bana ama yalnızca bana…</p>
<p>-Bakışlarını çevirirsen gördüklerinin esiri olarak kalır gördüklerin kadar bilebilirsin&#8230;Bende yansıyana odaklanırsan beni tanıdıkça anlarsın ki &#8216;ayna&#8217;da yansıyanlarında ötesi var&#8230;<br />
Ve  döndüm yüzümü &#8216;ayna&#8217;ya&#8230;Aklım darılarda da kalsa döndüm yüzümü ,beni çağıran darıların seslerinin arasından fısıldayan o kısık sese kulak verip ardıma bakmamacasına&#8230;<br />
Tavuklar aleminde en önemli şey bizi büyütmek için var olmuş darıları israf etmemekti..İsraf edilmiş darı bir tavuğun boğazından geçme şerefine nail olamamış darıydı&#8230;Durduğu yerden uzanıp alınmamış ,ihtiyaç duyulmamış olsa bile tüketilmemiş darıydı israfın adı&#8230;<br />
Boşa giden bir darı onu verenin yenisini göndermeme riskini doğurduğu için israf edilmemeliydi&#8230;</p>
<p>Peki ya beni kaldırıp o kadar yukarılara çıkarabilecek bir &#8216;ayna&#8217;ya bakmamak o &#8216;ayna&#8217;da kendimi bulmamak ne demekti?Kendimi bildim bileli gördüklerimden ibaret sandığım gerçeğe uzanabilmenin yolunu anlatacak biri varken algıladıklarımın ötesinde bulabileceklerimin öğrettiklerinde büyümek varken güven veren bildiklerimde kalmak değil miydi asıl israf !!Ne için yaratılmışsan ona yüzünü dönmemeyi tercih etmek ,varlığının hakikatine eremeden duyduğunu hakikat sanıp ,gördüğünü hakikat sanıp ,bedenini ,algılarını hakikat sanıp sınırsız sonsuzluğu kendine hapsetmek mahkum etmek değil miydi israf !!</p>
<p>Tam bunları düşünürken koluma giren bir başka tavuğun telkinleriyle başladım yine darı peşinde koşmaya&#8230;Koşarken bir yandan boyunlarımızı uzatıp darıları topluyor bir yandan da konuşuyorduk bağıra çağıra&#8230;<br />
-Yahu bırak şu &#8216;ayna&#8217;mıdır nedir&#8230;</p>
<p>-Alt tarafı sana kendini yansıtıp duruyor işte&#8230;</p>
<p>-Ne görmek istersen onu yansıtıyor sana&#8230;hayal bunlar yahu&#8230;</p>
<p>-Yemeden içmeden kesilirsen nasıl yaşayacaksın hem günde yedi sekiz yumurta çıkarabilmemiz lazım biliyorsun&#8230;</p>
<p>-Hem üç civcivin var senin bir sürü sorumluluk demek bu üç civciv daha onlara öğreteceklerin var&#8230;<br />
Zuhruf otuzaltıda bahsedilen şeytan, hayatım ve onun gereklilikleri olarak karşımda dikilmiş,</p>
<p>- Sen gıdaklamaktan ibaretsin’i öyle tatlı söylüyordu ki o,aptal bir tavuksun,kuş beyinlisin sen derken bile ben sorumluluk olarak algılayıveriyor ve nedenini bilmez bir halde darıları topluyordum durmadan,yılmadan&#8230;Az önce kendim bulduğum aynayı unutmuş seytaniyetime tabi olmuş bir halde&#8230;<br />
Bu gelgitler arasında sürüklenirken kümesin baş horozunun sesi geldi ü-ürü-üüüüüüü&#8230;<br />
Baş horoz&#8230;.</p>
<p>Adını duyunca bile yer yerinden oynardı&#8230;.</p>
<p>Koskoca baş horoz&#8230;</p>
<p>Hele bi de öttüyse ü-ürü-üüüüü diye hepimiz işi gücü bırakıp onun etrafında toplanmalıydık&#8230;<br />
Söze girdi beklemeden&#8230;.</p>
<p>-Bu cennet kümeste dilediğince beslenen ,çoluk çocuk sahibi olup,ev bark aramadan mutlu mesut yasayan sizler hiç güvenlik sorunu ,can korkusu yaşıyor musunuz burada?</p>
<p>-Neyiniz eksik&#8230;Darıysa darı ,yalaksa yalak, su ise su&#8230;</p>
<p>Gülümsedim birden o kocaman mavi yalağı gören dinler miydi şu kart horozun martavallarını artık, hem dinlese de etkilenir miydi?Yüreği pır pır edermiydi içi kof nutukların hayallerinde ,”Bir atom bombasını bir sineği öldürmek için harcayanın hali “(A.H) gibi olmak pahasına da olsa baş horoz dedi diye …<br />
Sizden biriyim ben diye söze devam etti&#8230;.</p>
<p>Teknolojimiz o kadar gelişti ki toplumumuz varlığını sürdürebilsin diye ne gerekiyorsa yapabiliyoruz&#8230;</p>
<p>Hem varlığını sürdüremeyecekse bir toplum ilmi,teknolojiyi,bilimi ne yapsın?<br />
Varlığım &#8230;Gıdaklamanın farklı tonlamaları ile kurabildiğim birkaç cümleden ibaret edebiyat ve sanat görüşümün dışında bu toprak üstünde debelenip durmaktan ibaretken ilim neyin ilmi olabilir di ki?<br />
Ve Zuhruf otuzaltı&#8217;da bahsedilen firavuna nasıl tabi olduğumu fark ettim bir an&#8230;Ve verdim kararımı …Soyunacaktım bu korkulardan,algılardan ,hayallerden,martavallardan…Ve çıkarıp atıverdim kendimi ,kart horoz kümesi farkındalığının yavanlığından bir çırpıda….<br />
Günler geçti,zaman aktı bir nehir gibi&#8230;.<br />
Yüzümü &#8216;Ayna&#8217;ya dönüp  yansıtıklarında kendimi bulmayı tercih ettiğimden beri meczup diyorlar bana&#8230;Kümesin meczubuyum ben&#8230;<br />
Ve A&#8217;yna&#8217;&#8230;<br />
En son beni çıkardığı mavi noktanın içinde olduğu parak noktacıklı karanlığın da ardındaki manalar alemindeki sonsuzluğa Ekberiyet diye bakanların yanolgılarını anlattı bana&#8230;<br />
-Bu gördüğün sınırlı sonsuzluk&#8230;.<br />
- İyi düşün bunu <span style="text-decoration: underline;">sınırlı sonsuzluk&#8230;.</span><br />
-Ekber olanın sonsuzluğu sınırsızdır&#8230;Şimdi yolculuk ona&#8230;.<br />
-Ve unutma Ahad olan Ekberiyet aynasına yansımış da biz o aynın gölgesi olarak bulmuşuz kendi aynalığımızı kendimizde&#8230;</p>
<p>-Ahad olan yalnızca Ahad mıdır?</p>
<p>-Yoksa Ahad olan Ahadiyet aynası hayalinde mi seyretmiştir kendini sende sen bende ben olan eniyetini keyfiyetiyle ?</p>
<p style="text-align: right;"><em><strong><em><span style="color: #003366;">Özgür Durmaz<br />
keepingthefaith77@gmail.com</span></em></strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/dari%e2%80%a6kumes%e2%80%a6-ayna/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teslimiyet Niye / Neye ?</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/teslimiyet-niye-neye/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/teslimiyet-niye-neye/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 22:03:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[hızır]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[teslimiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1123</guid>
		<description><![CDATA[Özellikle tasavvufla ilgilenenler olarak biz, eksikliklerimizi fark edip, gidermek ve kendimizi geliştirmek amacı ile bu yola girdiğimizi söyleriz. Ancak her ne kadar samimi olan bu amaçla yola girmiş olsak ta, çoğu kez görürüz ki; içinde bulunduğumuz yada misafir olduğumuz ortamlardaki kişilerin, özellikle de ilim, hal ve yaşam gibi çeşitli konularda bizden ileride olduğunu düşündüğümüz zatların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Özellikle tasavvufla ilgilenenler olarak biz, eksikliklerimizi fark edip, gidermek ve kendimizi geliştirmek amacı ile bu yola girdiğimizi söyleriz. Ancak her ne kadar samimi olan bu amaçla yola girmiş olsak ta, çoğu kez görürüz ki; içinde bulunduğumuz yada misafir olduğumuz ortamlardaki kişilerin, özellikle de  ilim, hal ve yaşam gibi çeşitli konularda bizden ileride olduğunu düşündüğümüz zatların bile, <span style="text-decoration: underline;">kendimize göre</span> eksik yada yanlışlarına odaklanırız. Oysa yapmamız gereken; <span style="text-decoration: underline;">bize göre</span> olan eksikliklerle ilgilenmeyip, bizdekinden fazla olan özellikleri bir an evvel kendimize katmaya çalışmak ve kendi eksikliklerimizi gidermeye çalışmak olmalı&#8230;<span id="more-1123"></span></p>
<p>Kulaktan dolma bilgilerle bile olsa, her şeyin kendimizde bulunduğunu bilsekte, eksikliklerimizi gösterecek, uyaracak, öğretecek bir ağabey/hoca/yetiştiriciye ihtiyaç duyarız. Sonrasında bu samimi duanın icabeti hasıl olur ve bizden yüksek özelliklerde bir zat ile tanışırız. Eğer ki kendimizde bulamadığımızdan, dışarıya yöneldiğimiz bu zattan istifade etmek istiyorsak, ona teslim olmamız gerekmektedir. Öyle bir teslimiyet olmadır ki; söyledikleri bize ters gelse de, doğru diye inanmalı ve şüphe duymadan uygulayabilmeliyiz. Çünkü zaten kendimizin yanlış ve eksik değerlendirmeler yaptığını itiraf etmişizdir, onu aramakla&#8230; O&#8217; ndan gelenleri kendi bilgi ve düşünce sistemimizle değerlendirmeye kalkarsak, o eksik ve yanlış filtremiz, O zattan gelenleri bizim mevcut anlayışımıza indirger ve hiçbir istifademiz olamaz. İşte bu sebeple teslim olacağımız bu zat gerçekten bize faydalı olur mu ? Doğru kişi midir gibi bir şüphe ile onu incelemeye başlarız ki, bence bu gayet doğal bir davranıştır. Çünkü ebedi hayatımızı etkileyecek bir karar olduğundan dikkat edilmelidir. Nitekim Musa (as) bile, kendinden fazla ilim sahibi olduğunu bildiği Hızır&#8217; ı (as) sorgulamıştır.</p>
<p>İşte bence işin püf noktası burada karşımıza çıkmaktadır. Bizler her ne kadar hatasız, günahsız  insan olmayacağını bilsekte, tabi olacağımız zatın kusursuz olmasını bekler ve O&#8217; nu adeta <span style="text-decoration: underline;">bizim hayalimizdeki</span> Hz. Muhammed (sas) ile kıyaslarız, ne kadar tanıyorsak artık&#8230; Oysa hiçbir kimsenin O&#8217; nun gibi olamayacağı bellidir. Veliler ancak O&#8217; ndan bir şubedir denilir. Hz. Muhammed (sas) ResulALLAH&#8217; ın zahiri olduğundan, tüm esmaları/özellikleri tabiri caizse full çekmektedir. En pik noktada İlim, hilm, güzel ahlak, adalet&#8230;vb. Ancak mademki biz, batında değil de zahirde bir kişide arıyoruz, o zaman bilmeliyiz ki zahirdeki hiç kimse O&#8217; nun gibi olamayacaktır. Ancak bir yada birkaç yönü ile O&#8217; na benzeyebilecektir. İşte bizim yapmamız gereken, dualarımızın sonucu olarak karşımıza çıkan bu zatları kafamızdaki bazı taslaklarla kıyaslamadan, onların ResulALLAH şubesi olduğu konulardan alabileceğimizi maksimum düzeyde almak olmalı. Onlara her şeyimizle teslim olamıyorsak bile, en azından bizden üstün oldukları yönlerden kavrayabildiğimiz noktalarına teslim olmalıyız, hakikatte teslim olduğumuzun ALLAH olduğunun farkındalığıyla&#8230; Kim bilir belki tahmin ettiğimizden daha çok konuda şubedirler&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><em><strong><em><strong><em><strong><em><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></em></strong></em></strong></em></strong></em></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/teslimiyet-niye-neye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arada Kalma!&#8230;</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/arada-kalma/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/arada-kalma/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 21:56:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakan Türkmen]]></category>
		<category><![CDATA[arada kalma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1120</guid>
		<description><![CDATA[Karşıdan karşıya geçerken üzerine hızla gelen arabayı fark etmenle beraber ne yapacağını şaşırırsın.. Fakat hemen bir karar vermek durumundasın&#8230; İlk başta geriye çekilmek gelir aklına.. Fakat ileriye doğru yapacağın hamle daha seri olacağı için hamleni ileriye doğru yapmalısın&#8230; ‘Geri mi ileri mi’ derken, arabanın altında kalma tehliken çok büyük.. Bu sebeple kesinlikle arada kalmaman îcab [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/hakan-turkmen.jpg" alt="" width="166" height="135" />Karşıdan karşıya geçerken üzerine hızla gelen arabayı fark etmenle beraber ne yapacağını şaşırırsın.. Fakat hemen bir karar vermek durumundasın&#8230; İlk başta geriye çekilmek gelir aklına.. Fakat ileriye doğru yapacağın hamle daha seri olacağı için hamleni ileriye doğru yapmalısın&#8230; ‘Geri mi ileri mi’ derken, arabanın altında kalma tehliken çok büyük.. Bu sebeple kesinlikle arada kalmaman îcab eder&#8230;</p>
<p>Trafik derslerine girdiğimiz için daha da girmeyelim araba ve insan ilişkilerine&#8230;</p>
<p>Her zamanki konumuza, gerçekçi olmaya doğru yakınlaşmaya başlayalım&#8230;<span id="more-1120"></span></p>
<p style="text-align: left;">Yapmamız gereken, alışkanlıklara bağlı kalmak değildir&#8230; Devamlı bir sorgulama ile hayatımız hakkında çok önemli kararlar verirken dâhi aklın etkisi altına gireriz… Anlık düşünen zekâ, tavan arasında beklerken, evde fır dönen akıldır&#8230; Akıl bâzen çağırır zekâyı&#8230; Ve hizmetinde kullanır&#8230; Zekâyı hiçbir zaman kendi başına bırakmaz&#8230; İpler aklın elindedir.. İşte bu ev, huzurlu bir yerdir&#8230; Bu evde anlık zevkler vs şeylere yer yoktur&#8230; Bazı şeyleri zekânın hüküm sürdüğü evlere şeklen benzeyebilir fakat olayın perde arkası farklıdır…</p>
<p>Meselâ akıl da satranç oynar&#8230; Fakat zekânın satranç oynamasıyla aklın satranç oynaması arasında epey bir fark vardır… Birinde ‘çok zekîce hamleler yapmalıyım, taktikler öğrenmeliyim ve en nihâyetinde de yenmeliyim ki kendimi tatmin edeyim, ki zaman güzel geçsin’ anlayışı hâkimken, diğerinde bu anlayış format değiştirerek ‘’hayat, satranç gibidir, her şey ŞAH-MAT demek içindir fakat ŞAH diyene kadar bir sürü hamle vardır, o hamlelerin amacı ŞAH diyebilmektir ve ŞAH deyişimizin yanına MATı da ekleyerek ‘umarım hayatta da böyle başarılı oluruz’ diyerek ŞAHı devirmek ve oyunu kazanmak” hâline dönüşür&#8230;</p>
<p>Satrancı oynayan bâzen de zekâ olur&#8230; Tuzaklar fark edilmez zekânın oyununda.. YEM olarak tabakta sunulan piyonu, atı, fili alan zekâdır&#8230; Zekâ sonrasını düşünemez.. “Ben onu yediğimde ne olacak?” diye düşünmez zekâ… Ve o düşünceyle YEMi görünce atılır hemen… Bu üretilen duygu, zekânın fabrikasından çıkar&#8230; Sonra <span style="text-decoration: underline;">bu kişiye</span> derler ki:</p>
<p>“<strong>Beşeriyetten</strong> (zekâdan, duygulardan) <strong>sıyrılman gerekiyor!”</strong></p>
<p>Oyundaki YEMleri, tuzakları fark eden, daha sonrayı görebilen “akıl”dır&#8230; “Bağlamak” anlamına gelir… Sonrayı düşünür… Hamlelerin arkasını görerek “Bu işin sonu nereye varır?” diye durup düşünür akıl..</p>
<p><strong>“Zekâ mı istersin, yoksa akıl mı?”</strong> sorusuna: “Elbette akıl isterim fakat zekâyı da aklın bir hizmetkârı olarak isterim…” diyebilmek hepimize kolaylaşsın..</p>
<p>Çünkü akıl, olayı genel olarak görürken ŞAH-MATa vardıran hamleler zekânın eliyle olacaktır&#8230; Bu sebeple ne zekâdan vazgeçelim ne de akıldan bir an dâhi mahrum kalalım&#8230; &#8220;Akıldan mahrum olan zekâ&#8221; ile piyonları torbamıza doldururken; &#8220;<strong>aklın hizmetindeki zekâ</strong>&#8221; ile ŞAHa doğru emin adımlarla ilerleriz&#8230;</p>
<p>Bir de <strong>duygular</strong> var&#8230; Onları nasıl kullanacağız?</p>
<p>Akıl ve zekâyı bir yerlere koyduk.. Fakat &#8220;<strong>insanların tümünde olan duygular</strong>&#8220;ı nereye koyacağız?</p>
<p>Yoksa zekâ konusunda eskiden de düşündüğümüz gibi <em>“bana akıl yeter, zekâya gerek yok</em>” diyerek duyguları da bir kenara mı koyacağız?</p>
<p>Biz, garip bir şekilde “söküp atmaya, dışlamaya” çok alışmışız&#8230; Öyle sızmış ki içimize, hayâta bakışımızı belirlemiş&#8230; Hep dışlıyoruz, yanlış görüyoruz…</p>
<p>Hiç aklımıza gelmiyor aikido…</p>
<p>Aikidonun ana felsefesi &#8220;<strong>güç kullanmak, söküp atmak</strong>&#8221; değil, &#8220;<strong>güce yöne vermek, akışı istenilen doğrultuda sağlayabilmek</strong>&#8220;tir..</p>
<p>Aikidodan ders alan insanlar, hayatlarında şunu gerçekleştirmeye çalışırlar: “<strong>Ne zekâdan vazgeçmeliyim ne de duygulardan&#8230; Eğer bunlar bende varsa bunlar yok olmayacak, olamaz da zâten&#8230; En iyisi vâr olan bu özellikleri, güzelleştirmeye çalışayım, yön vereyim onlara, doğru yolda kullanayım zekâ ve duyguyu&#8230; </strong>”</p>
<p>Fakat nedense “<span style="text-decoration: underline;">kötülenen</span> zekâ ve duygular”ı insanların çok azı fark eder!</p>
<p>Aslında, kötülenen “zekâ ve duygular&#8221; değildir!</p>
<p>Övülen &#8220;<strong>akıl ve îman</strong>&#8221; ise, yerilen zekâ ve duygular ise &#8220;<strong>akıl ve îmanın hükmü altındaki zekâ ve duygular</strong>&#8221; neden yerilsinki?</p>
<p>Demek ki “başı boş olan zekâ ve duygular”ın kötülenmesi söz konusu!</p>
<p>Kötülen zekâ ve duygular, başı boş olanlar!</p>
<p><strong>Neden kötülensin hedefe götüren zekâ ve duygu?</strong></p>
<p>Kaçımız gerçekçi olarak buna cevap verecek bilmiyorum fakat yazının girişinde yazdığım şu cümleleri tekrar hatırlayalım diyorum:</p>
<p><strong>“</strong><strong>Karşıdan karşıya geçerken üzerine hızla gelen arabayı fark etmenle beraber ne yapacağını şaşırırsın&#8230; Fakat hemen bir karar vermek durumundasın&#8230; İlk başta geriye çekilmek gelir aklına&#8230; Fakat ileriye doğru yapacağın hamle daha seri olacağı için hamleni ileriye doğru yapmalısın&#8230; ‘Geri mi ileri mi’ derken, arabanın altında kalma tehliken çok büyük&#8230; Bu sebeple kesinlikle arada kalmaman îcab eder&#8230;</strong>”</p>
<p>Dilerim sağlıklı kararlar alır ve olduğu gibi kabul ettiğimiz kendi özelliklerimize, hedeflerimize hizmet ettirmeyi öğretiriz&#8230; “Akıl ve ürettiği duygular” ile “akıldan bağımsız zeka ve aynı durumdaki duygular” arasında kalmamak nasip olsun bizlere..</p>
<p>Sevgilerimle…<strong><br />
Hakan TÜRKMEN</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/hakan-turkmen/arada-kalma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yemin Olsun İkiz Kardeşine ki; Sen Resullerdensin!&#8230; (3)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin-3/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin-3/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2010 14:22:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[doğramacı mehmet]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[yasin]]></category>
		<category><![CDATA[yasin suresi]]></category>
		<category><![CDATA[yasin tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[yemin olsun ikiz kardeşine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1115</guid>
		<description><![CDATA[(Yasin Suresi “özde anlama” çalışması… Bu çalışma ne bir tefsir, ne bir te’vil, ne de bir ayet yorumudur. “Kur’an’ı sana inzal olur gibi oku”, uyarısı; “Kur’an İnsanın İkiz Kardeşi” Nebevi Gerçeği çerçevesinde sadece bir yaklaşım denemesidir. ) 20-) ŞEHRİN UZAK TARAFINDAN KOŞARAK BİR ADAM GELDİ: &#8220;EY HALKIM, RASÛLLERE TÂBİ OLUN&#8221; DEDİ. Şehrin uzak tarafından koşarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><img class="alignleft" src="http://www.sufizm.gen.tr/MD.jpg" alt="" width="112" height="133" />(Yasin Suresi “özde  anlama” çalışması… Bu çalışma ne bir tefsir, ne bir te’vil, ne de bir ayet  yorumudur. <em>“Kur’an’ı sana inzal olur gibi oku”,</em> uyarısı; <em>“Kur’an  İnsanın İkiz Kardeşi”</em> Nebevi Gerçeği çerçevesinde sadece bir yaklaşım  denemesidir. )</p>
<p align="left">20-) ŞEHRİN UZAK  TARAFINDAN KOŞARAK BİR ADAM GELDİ: &#8220;EY HALKIM, RASÛLLERE TÂBİ OLUN&#8221;  DEDİ.</p>
<p>Şehrin uzak  tarafından koşarak gelen adam… Şehir; beden şehri. Daha doğrusu bedene bağlı  bilinçle yaşayan kimsenin, yani henüz “Muhammedi Şuur” kendisinde açılmamış  olanın, yaşam alanı olarak “benimsediği”, kendini “kayıtladığı” algı  kalıplarının tamamı…<span id="more-1115"></span></p>
<p>Ve önceki ayetlerde  okuduğumuz kadarı ile o bilince Risalet Bilgisi geldiğinde akıl- muhakeme- fikir  devreye girerek gerçeğin bu olduğunu açıkça beyan etse de kişi bunu  sindiremiyor!.. Öğrendiklerine hak veriyor ama beşeri kalıplarına uymadığı için  aklı karışık gezmektense kendini dar alana hapsetmeyi yeğliyor tuhaf  biçimde.</p>
<p>Neden?.. Çünkü  alışılmış değerleri, bilgi kalıplarını, geleneksel bakış açılarını, değer  zannedilen betonları yıkmak atomu parçalamaktan daha zor!.. Bunları normal bilgi  ve sezgi ile kabule de güç yetiremiyor kişi. İç ses daima “gerçek bu” dese de  bedensel bilinç, kilitlediği kapıyı açmayacak, kale gibi, sur gibi, duvar gibi  çevrelediği hükümranlık alanının ele geçirilmesine izin  vermeyecektir.</p>
<p>İşte risaletin  kişiye açılması aşamasında bu duvarları yıkmak üzere -nasibi olanlarda- muhteşem  bir mekanizma daha devreye girer! “Şehrin uzak tarafından koşup gelen adam”,  diye tabir olunan; kişinin dünyasına hiç beklemediği anda giren, hesapları alt  üst eden, çağrılmadan gelen şey; “<strong>AŞK potansiyelinin açığa çıkışı</strong>”ndan  başkası değildir.</p>
<p>Çünkü benlik  dağlarını aşkın dinamitlerinden başka hiçbir şey parçalayamaz! (Aşk yaşanmadan, aşk  uğruna tüm varlık feda edilmeden kesinlikle vahdet yaşamı açığa çıkmaz-  AH)</p>
<p>Bu ayet bize göre,  rasüllere direnen (hakikat bilgisine başkaldıran) bedeni (nefsani bilinci)  yıkacak olan bir oluşumu, yani mülhime girdabından mutmainneye doğru bilinci  çekecek olan aşkı ve onun tetikleyeceği süreçleri anlatmaktadır!</p>
<p>Hemen akla şu soru  gelecek:</p>
<p>- Buradaki aşk,  herkesin bildiği, yaşadığı türden bir aşk mıdır?..</p>
<p>Hem evet, hem hayır.  <span style="text-decoration: underline;">Buradaki aşk, herkesin bildiğine, yaşadığına benzer ama kesinlikle içeriği o  değildir. Bunun içeriği; sizi bilinç hegemonyasından şuur özgürlüğüne çıkarmak  üzere gelişen dönüşüm süreçleridir.</span> Nasıl yaşandığı, nasıl açığa çıktığı da  yukarıdaki ayette var aslında… Anlayabildiğimiz kadarı ile açalım…</p>
<p>Bu ayetlere kadar  kişinin içsel sorgulamalarını konuştuk. Kişiye açılan hakikat bilgisi karşısında  dış dünyaya ve içeriye dönük perdeli bakışları, içsel direnişleri, kafa  tutuşları seyrettik.</p>
<p>20. ayette yaşanan  da içseldir ama artık bir yönüyle zuhura çıkış, dış dünyada da mananın  suretlenme evresi başlamaktadır. Çünkü aşk sadece kalpte değil, bizatihi açığa  çıkan ayna bir mahalde seyredilir ve onunla birlikte yaşanır.</p>
<p>Burada beyin ve  kalp, içeride halledemediği problemi dışarıda bir birim oluşturarak halletmeyi  denemektedir. (Her âşık, kendi maşukunu kendisi oluşturur ve çağırır hayatına.  Detayına girmiyoruz. Beynin işleme mekanizmasından haberdar olanlar ve aşkı  yaşayanlar bilir.)</p>
<p>Ayete dönerek  benliği eritecek aşkın ve onun sureti maşukun çıkışını az daha  değerlendirelim…</p>
<p>ŞEHRİN UZAK  TARAFINDAN… Maşukunuz olacak mahal sizin alıştığınız değerlere, sizin  alıştığınız bilgilere, sizin benimsediğiniz hayat tarzına çok zıt bir yönden  hayatınıza girer. Sizin mahallenizden değildir o.</p>
<p>Yani, bilinç  şehrinizin şimdiye kadar bilinmeyen, göze gözükmeyen en uzak mahallesinden, en  uzak mana boyutunuzdan çıkar da gelir… Öyle ki meşrebi meşrebinize, ilmi  ilminize, kültürü kültürünüze hiç benzemez. Her seferinde “Ya Hu ben amma da  cins, amma da değişik biriyle muhatabım. Bu da nereden çıktı da hayatıma girdi?”  demekten kendinizi alamazsınız. Ama bunu diyen yanınıza inat, kimseye  duymadığınız yoğunlukta sevginiz de ona yönelmektedir.</p>
<p>Fakat o, sizin  şehrinizden, sizin bilinç ikliminizdendir!&#8230; Bir yerden, karşıdan filan  gelmemiş, bizatihi sizden zuhur etmiştir. Sizin şimdiye dek yüzleşmediğiniz,  tanışmadığınız diğer yarınızdır o… İleri safhalarda ruh eşiniz, ikiziniz  olduğunu da anlarsınız, ötelemeden değerlendirebilirseniz.</p>
<p>KOŞARAK GELEN… Neden  koşuyor bu adam?… Pardon, konu adam değil adam sembolü ile aşktı, maşuktu değil  mi?..</p>
<p>Aşk; beklemez  dostlar! Vakti gelmişse hiçbir perdeyi dinlemeden hızla girer hayatınıza!..  Koşarak gelir… Nefes nefese gelir size yepyeni bir nefes vermek; SURunuza  üflemek için… (Pardon çok açıldım, neler diyorum, sura üfürme kıyamette oluyordu  değil mi, pardon, çok pardon)</p>
<p>BİR ADAM… Adam mıdır  maşuk?.. Kadın olamaz mı?&#8230; Ya Hu Dostlar, Kur’an konuşuyoruz, konuştuğumuz  Şuur boyutu… Burada cinsiyete yer var mı ki?..</p>
<p>O halde neden adam  denmiş?..</p>
<p>Ayette adam yerine  kullanılan ifade RACUL… Yani eski tasavvuf büyüklerinin “ER” dediği… Yani ALLAH  ERİ… Gelen bir ALLAH ERİdir… Cinsiyeti kadındır erkektir, onunla işimiz yok…  Sizi mülhimeden; yani risaleti bildiği halde beden şartlanmasından  vazgeçmeksizin yaşama ısrarından çekip almak üzere gelen; ALLAH  ERİdir…</p>
<p>***</p>
<p>Kur’an’ın anlattığı  bu olay zahiren Antakya’ya gelen İsa (as) elçilerine halkın tavrı olarak  nakledilir. “Rasüllere tabi olun” diyerek şehrin öte yanından koşup gelen adamın  adı da HABİB-İ NECCAR dır. Bu adam, zahir bilgilerine sahiptir, sevgi ehlidir.  Esmaları bilir, sıfatı da suretlerde yaşamaktadır. İşi marangozluktur ve  tahtadan suretler oymakta, cemal sıfatlarını orada seyretmektedir.</p>
<p>Rasüllere tabi olun,  diye haykırarak bazı gerçekleri söyler. Halk, hem rasülleri hem bu adamı şehit  eder. Uzun soluklu süreçler sonunda put perest ROMA İMPARATORLUĞU  yıkılır.</p>
<p>İşin kıssa boyutuna  fazlaca dalmadan Kur’an’ın naklettiği kadarı ile okumaya devam edeceğiz. Yalnız  “Habib-i Neccar” isminin ve halinin, hadislerde de yer alışı; AŞK mekanizmasının  devreye girişini bu isim üzerinden de okumamızı gerekli kılıyor. Biraz buna  değinelim.</p>
<p>Habib-i Neccar, bu  hızlı çıkışından sonra ZAT boyutunu da yaşayarak cennete girer. Halkın kendisini  şehit edişi ile HİÇLİĞİ deneyimlemiş, HİÇLİKTE HEPLENENlerden; zati olarak  yaşayanlardan olmuştur!&#8230; Onun ölümünden sonra o bölge halkı korkunç bir sesle  helak olur!</p>
<p>***</p>
<p>Önce ismini ve  halini ele alarak aşkın açığa çıkışını seyredelim.</p>
<p>HABİB-İ NECCAR!&#8230;  Anlamı: “MARANGOZ MAŞUK” Kesen, biçen, yaran, kıyan ama bunu sevgiyle yapan  kimse!..</p>
<p>Sizde hakikat  bilgisini oturtmak, benliği secde ettirmek üzere hayatınıza giren aşk ile  HABİB-İ NECCAR tecellisi yaşarsınız.</p>
<p>Seversiniz… Adını  koyamayacağınız biçimde çok seversiniz o kimseyi… Bazen aklınız karışsa da,  bazen bu sevgiyi bedensel sansanız da, bazen yasak ve haram işliyormuşçasına  ürperseniz de içinizde hep şu ses yankılanır: YOK YOK, BU BAMBAŞKA BİR SEVGİ.  PARÇAM GİBİ, KALBİM GİBİ, NEFESİM GİBİ BİRİ. ADINI KOYAMIYORUM AMA BİLİYORUM,  BENDEN UZAK DEĞİL, TA İÇİMDE GİBİ…</p>
<p>İşte bunu böyle  hissettiğiniz o ayna mahal; sizde işlevine başlarken yukarıda anlattığımız  biçimde hızla ve hiç beklemediğiniz anda gündeminize oturur!&#8230;</p>
<p>Bu öyle bir geliş ve  ele alıştır ki; o gündeminize yerleştiğinde kendinden başka tüm sevgileri,  kendinden başka tüm ilgileri, kendinden başka tüm yönelişleri keser de sizi tüm  benliğinizle kendine çeker, teslim alır!… Adeta kıbleniz olmuştur! ( Aşıkların  Kabe’si Maşuktur- Hz. Mevlana)</p>
<p>Onun hitabına kulak  verirsiniz. Bir süre onunla yaşarsınız kalben. Ama gerçek şudur ki o sizde  kendini yaşatmak, sizi kuşatmak, sizi ele geçirmek üzere gelmemiştir.</p>
<p>O size, sizden  içeride saklı sizi göstermek için, onu yaşamanız için gelmiştir.</p>
<p>Bu nedenle de bu tür  aşkta hiçbir zaman daimi vuslat yoktur! Gelen, işlevini tamamlayıp dönecektir  kendi boyutuna. Ama, siz benlikten kurtulana, sizde şuursal yaşam açılana, siz  hilafetinizi fark edene kadar sizinledir!&#8230; Bu süreç size açılana kadar  bırakmaz sizi. Açıldığında da çoktan çekilmiştir kendi boyutuna…</p>
<p>Habib-i Neccar;  Mevlana için Şems, Yunus için Taptuk, Hüdai için Üftade, Yusuf için  Züleyha’dır.</p>
<p>Konuyu fazla  dağıtmadan ansızın hayatımıza giren sevgilinin ana hitaplarını dinleyelim  şimdi:</p>
<p>21-) &#8220;SİZDEN BİR  KARŞILIK İSTEMEYEN; KENDİLERİ HAKİKAT ÜZERE OLANLARA TÂBİ OLUN!&#8221;</p>
<p>Siz bedensel  bilincinizin emrinde yaşarken o size hiçbir ücret istemeyen, dünyevi menfaat  beklemeyen yöne tabi ol, diyecektir.</p>
<p>Bütün tâbiiliklerde,  emretme ve kumanda vardır. Bütün boyun eğişlerde köle mantığı vardır. Dışa  yönelişler, ister bir şahsa, ister bir kuruma, ister bir fikre olsun, hepsinde  de karşılık ve ücret vardır.</p>
<p>Şahıssa  yöneldiğiniz; edep bekler, saygı bekler…</p>
<p>Kurumsa, kurumsal  değerler vardır uymanız istenen…</p>
<p>Fikir ve ideoloji  ise; belli prensiplerle yaşamanız istenir…</p>
<p>Bunların hepsinde  BAĞLILIK VE BAĞIMLILIK hali vardır ki karşılık istemekten öte hepsi de kölelik  yaşatır size, sizdeki sizin açığa çıkmasına izin vermeksizin.</p>
<p>Siz benliğinizin  esiri olarak zaten köleliğinizi fark etmeyen bir yaşam içindesiniz. İçinizden  gelen Risalet hitabına baş eğmek istemiyorsunuz ya. İşte aşkınız size şunu  söyler:</p>
<p>GEL SEN DIŞARIDA BİR  YERLERE KÖLELİĞİ BIRAK DA KENDİ ZATINA YÖNEL, O YÖNELİŞ SENDEN KARŞILIK  BEKLEMİYOR…</p>
<p>…</p>
<p>Camii cemaatinin  ilgisini seven, vaazlarına yönelişleri nefsinin hoşuna giden Celaleddin’e Şems  şunu fark ettirir:</p>
<p>KENDİNİ KANDIRMA  HİZMET EDİYORUM DİYE. UNVANLARI SEVİYORSUN. İLGİYİ SEVİYORSUN. FARKINDA MISIN,  CEMAATİNİN, ÖĞRENCİLERİNİN KÖLESİSİN SEN!&#8230; ÇIK BUNDAN DA SENDEN KARŞILIK  İSTEMEYEN ÖZÜNE YÖNEL! YÖNEL Kİ KURTUL ŞU SÜSLÜ AZAPLARINDAN!!!!</p>
<p>…</p>
<p>İşte Maşuk gönlünden  dile gelen aşk, bunu diyecektir size. Daha başka ne der?</p>
<p>22-) &#8220;BENİ (BÖYLECE)  FITRATLANDIRANA NASIL KULLUK ETMEM? O&#8217;NA RÜCU ETTİRİLECEKSİNİZ.&#8221;</p>
<p>Sen şu an egona  kulluk ediyorsun, farkında mısın?&#8230; Bense Rabbime, beni FATIR esması ile  HALİFELİĞİ YAŞAYACAK ŞEKİLDE PROGRAMLAYANA kulluk etmekteyim. Ve ben biliyorum  ki dönüşümüz bu dünyaya değil, dönüşümüz kayıtlı-kısıtlı-sonlu hayata değil,  dönüşümüz beşeri değerlere değil.. Bunların hepsi geçici… Dönüşümüz Ona, sonsuz-  sınırsız olanadır!!!! O halde neden oyalanırız geçici isimler, ölümlü resimlerle  nedennnnn?!&#8230;.</p>
<p>İşte bu sorgulamayı  açar size maşuk!&#8230;</p>
<p>23-) &#8220;O&#8217;NUN DÛNUNDA  TANRILAR MI EDİNEYİM! EĞER RAHMAN BİR ZARAR AÇIĞA ÇIKARMAYI İRADE EDERSE,  ONLARIN ŞEFAATİ BANA NE YARAR SAĞLAR NE DE BİR ŞEYDEN KORUR&#8230;&#8221;</p>
<p>Ben nasıl, Fatır  olan Allah dûnunda tanrılar edinirim?&#8230;</p>
<p>Ben nasıl, ebediyete  dönük yanı olmayan dünyevi değerlerle kendimi tanımlarım?</p>
<p>Ben nasıl, çürüyecek  olan beden ve o bedene göre hayata bakarım?&#8230;</p>
<p>Ben nasıl, beş duyu  kaydı ile sınırsız- sonsuz olanı değerlendirmek saçmalığına batarım  nasılllllll?!&#8230;.</p>
<p>Her şey özümden  zuhur etmekte… Rabbim, bende tasarrufu ile, bana bir zarar dilese kayıtlarım  kurtarır mı beni?&#8230;</p>
<p>Uğruna hayatımı  adadıklarım ne kadar benimle olabilir?&#8230;</p>
<p>Aynı yastığa baş  koyduğum eşim, dişim ağrısa ne kadar duyar sızısını?&#8230;</p>
<p>Onunla aynı rüyayı  görmüyorsam kimim ben?!&#8230;.</p>
<p>Kabre çift gömülen  hiç yoksa, hep yalnız isem, şimdiden yalnız olduğumu fark edip kendimde mevcut  kudreti neden açamıyorum?&#8230;</p>
<p>Anladım, şimdiye  kadar adandıklarım beni kurtarmayacak. Kendilerine ömrümü verdiklerim de sadece  dünyamda olanlar, öte boyutta benimle olacaklarına garanti yok…</p>
<p>…</p>
<p>Maşuk size bu ayette  işaret edildiği biçimde bu sorgulamaları yaptırır ve değerlerinizi, uğruna  adandığınız şeyleri de sarsarak, fay hatlarınızı (kırmızı çizgilerinizi) çatır  çatır kırar !&#8230;</p>
<p>24-) &#8220;O TAKDİRDE  MUHAKKAK Kİ BEN APAÇIK BİR DALÂLET İÇİNDE OLURUM!&#8221;</p>
<p>Ebedi olmayana  adanmak, faniden yardım beklemek; apaçık şirk apaçık dalalet, apaçık  sapıklıktır!&#8230; Ve maşukla şimdiye dek bir şirk hayatı yaşadığınızı fark  edersiniz…</p>
<p>25-) &#8220;GERÇEKTEN BEN  SİZDE DE AÇIĞA ÇIKAN RABBE İMAN ETTİM; BENİ DİNLEYİN!&#8221;</p>
<p>Siz, maşuktan gelen  hitabı dinleyerek bu tefekkürleri, sorgulamaları yaparken benliğiniz bir kez  daha ayaklanacak, son bir hamle ile sizi saptırmak için şöyle  diyecektir:</p>
<p>- Canım dinleme sen  onu, başka onun dünyası, tuzu kuru, boş ver.</p>
<p>- Konuşuyor işte,  hem senin çektiğini çekti mi bakalım?</p>
<p>- Hem tehlikeli bu  hakikati yaşamak. Çevrenle aran bozulmak üzere. Yol yakinken eski haline dön.  Bırak şu uç önerileri.</p>
<p>- Tamam belki  yaşayan var ama sen yapamazsın. Eskide kaldı bunlar, sana uymaz.</p>
<p>Benlik bunları  fısıldarken maşuk son sözlerini söyleyecek, asıl gerçeği, seni can evinden  vururcasına haykıracaktır: &#8220;Gerçekten ben sizde de açığa çıkan Rabbe iman ettim;  beni dinleyin!&#8221;</p>
<p>Ne demek bu? Sen  maşuku ve fikirlerini dışa atmaya, ötelemeye çalıştın ya. Sen onu uç ve uzak  buldun ya. Bak o şöyle diyor.</p>
<p>BEN SENİM. BEN  SENDEN AÇIĞA ÇIKMAKTA OLAN, AMA SENİN KAYITLARIN NEDENİYLE GÖREMEDİĞİN, GÖRMEK  İSTEMEDİĞİN BOYUTA İMAN ETMİŞ HALİNİM SENİN…. BEN SENDEN BAŞKASI DEĞİLİM…BENİ  DİNLE… YANİ ASLINDA GEL SEN ŞU İÇ SESİNİ DİNLE… BIRAK DIŞARIYI, BIRAK  DIŞSALLIĞI, BIRAK ÖTELEYEN ŞEYTANİ ZEKA KIVRAKLIKLARINI DA ÜST AKLA, SENDEN İÇRE  SEN OLANA TESLİM OL!!!!</p>
<p>26-27) (ONA): &#8220;CENNETE  DÂHİL OL!&#8221; DENİLDİ&#8230; DEDİ Kİ: &#8220;KEŞKE HALKIM BİLEYDİ&#8230;&#8221;"RABBİMİN BENİ MAĞFİRET  ETTİĞİNİ VE İKRAMLARA NAİL OLANLARDAN OLDUĞUMU&#8230;&#8221;</p>
<p>Bu idraki size fark  ettiren maşuk, kendi boyutuna dönmeden önce, sıfat tecellisinden zati boyuta  sıçrayarak özünden CENNETE GİR hitabını alacaktır. Yani esmaları ile tasarruf  eder olduğu, şuursal yaşamın en zirve haline yükselecektir. O bunu yaşarken,  sizin ters tepkiniz nedeniyle zahiren çekilmiştir hayatınızdan… Ayrılmıştır  artık… “Keşke bilselerdi” diyerek…</p>
<p>Bu “keşke”, sizin  mağfiret ve ikram süreçlerini fark edemeyerek israf ve gaflet içinde yaşamı  cennet sanmanıza duyulan keşkedir!&#8230; Bu keşkenin içi boş kalacak değil,  doldurulacaktır…</p>
<p>Keşkenin içi nasıl  dolar?… Geçenlerde dinlediğim değerli İslam Alimi Ziya ERYILMAZ hocaefendinin  hoş bir tespitini buraya almak istiyorum:</p>
<p>TEVBE VE İSTİĞFAR;  SİZDEKİ KEŞKE YANIŞLARININ İÇİNİ DOLDURMA SÜREÇLERİNİZDİR… TEVBENİZ,  İSTİĞFARINIZ KEMALE ERİNCE KEŞKENİN İÇİ DOLAR VE SİZ AFFEDİLME, ARINMA SEVİNCİ  İLE KEŞKESİZ YÜRÜMEYE BAŞLARSINIZ!&#8230;</p>
<p>İşte maşukun  hayatınızdan zahiren çekilmesinden sonra sizde o keşkenin içini doldurma, yani  arınma, fark edemediklerinizin bedelini ödeyerek tevbe etme,  vazgeçemediklerinizden vazgeçme ile istiğfar süreçleri start  alacaktır.</p>
<p>Nasıl başlar o tevbe  ve istiğfar? Sözlü mü? Yok Cancağızım yok…</p>
<p>Sözlü değil bizzat  sahne sahne yaşayarak, yanarak arınma ve tevbe bu…</p>
<p>28-) ONDAN SONRA ONUN  HALKININ ÜZERİNE SEMÂDAN HİÇBİR ORDU İNZÂL ETMEDİK, İNZÂL EDİCİLER DE DEĞİLDİK.  SADECE TEK BİR SAYHA OLDU; ONLAR HEMEN SÖNÜVERDİLER!</p>
<p>Aşk süreci açılanın,  benliğini yıkmak için yeni ordulara ihtiyaç yoktur!</p>
<p>Aşk süreci açılanın,  çok özel arınma çalışmasına da ihtiyacı yoktur!</p>
<p>Aşk; otomatik bir  yıkım ve temizlik harekâtıdır çünkü…</p>
<p>Benlik  hükümranlığına en acı darbe vurulmuş, bilinç sokaklarından tanklar geçmeye,  düşünce semasında fantomlar uçmaya başlamıştır çoktan!</p>
<p>Bir kere maşukun  hitabı alınmıştır ya, tamamdır. Dinamit konmuştur benliğinize. Patlamalar bundan  sonra peş peşe gelir…Yıkımlar, dizili dama taşlarına vurulmuşçasına  sıralanır!&#8230; Arınma düğmesine basmışsınızdır aşk ile….</p>
<p>Bir tek ses olur!&#8230;  Sayha kopar!&#8230; Nedir o ses? Bunu da ancak yaşayan bilir!</p>
<p>İbni Arabi, “Bu ses  aklı ve mantığı alt eden Aşkın; Cebrail’in sesidir” demiş!…</p>
<p>Biz bir şey  diyemeyiz!&#8230; “Aşıka Cebrail gelir” desek kafalar karışır… İyisi mi susalım  artık…</p>
<p>Sadece şunu bilelim  ki aşıkın dünyasında bulutlar birleşmiş, şimşekler çakmış, yıldırımlar düşmüştür  arza… Toprağını sulamak, tarlasını yeşertmek, göğünü güneşe açmak  için.</p>
<p>Çok mu soyut oldu?  Az daha basit söyleyelim…</p>
<p>Şehrin öte yanından  gelen kimsenin nazarı (şimşek) ile ; (bulutlar) ayrı duran hakikat ve şeriat  bilgisi birleşir de marifet yağmurları yağdırmak üzere (yıldırımlar) imtihan ve  bela süreçleri başlar arzınızda (beden ve bilincinizde).</p>
<p align="left">Daha neler olur,  diğer ayetlerde konuşalım inşaAllah…</p>
<p align="left"><em><span style="color: #ff0000;">[ ... ] Sürecek [ ... ]</span></em></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em>Mehmet Doğramacı</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr%20Iletisim"><strong><em>dogramacimehmet@gmail.com</em></strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İsminiz nasıl çağrılsın?</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/isminiz-nasil-cagrilsin/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/isminiz-nasil-cagrilsin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 21:25:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Durmaz]]></category>
		<category><![CDATA[BEYİN]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[insan beyni]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[tasavuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1105</guid>
		<description><![CDATA[Gündelik yaşam içerisinde birbiri içine geçmiş kavramlar olarak kullanmakta olduğumuz düşünce,fikir,tefekkür ve yorum kelimelerini sordum kendime&#8230; İnsan beyninde 15 milyar hücre var. Bu hücreler birbirleri ile dentrit ve akson adı verilen uzantılar ile kenetlenip, kendilerinde olanı diğeriyle ortak kullanacak şekilde bir yapı sergiliyorlar.Her bir hücre kendine veri tabanına sahip .Herhangi bir hücre grubunun bu muazzam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/ozgur-durmaz.jpg" alt="" width="93" height="127" />Gündelik yaşam içerisinde birbiri içine geçmiş kavramlar olarak kullanmakta olduğumuz düşünce,fikir,tefekkür ve yorum kelimelerini sordum kendime&#8230;</p>
<p>İnsan beyninde 15 milyar hücre var. Bu hücreler birbirleri ile dentrit ve akson adı verilen uzantılar ile kenetlenip, kendilerinde olanı diğeriyle ortak kullanacak şekilde bir yapı sergiliyorlar.Her bir hücre kendine veri tabanına sahip .Herhangi bir hücre grubunun bu  muazzam kollektif  veri tabanı beyindeki bu elektrik akışı ile atıl halden herekete geçiyor manadan fiile dönüşüyor&#8230;İşte beyinde belli hücre grupları arasında bir titreşim ve belli bir elektrik akışının  oluştuğu ve  beynin fiili olarak nitelendirilen bu hareketini beyinde yönlendiren bir ana yapı  var&#8230;Bu ana yapının kendini adlandırışı istikametinde iki farklı sözcük ortaya çıkıyor bu oluş sürecini anlatmak için fikir ve düşünce.<span id="more-1105"></span></p>
<p>Eğer bu hareket bir terkibiyet ile işaret edilen &#8220;ben&#8221; algısı yollu oluşuyorsa &#8220;fikir&#8221; adını alıyor ve ehlince &#8220;Kulun Allah&#8217;a bakışı&#8221;olarak tanımlanıyor.Eğer mutlak &#8220;ben&#8221;in tenezzülü yollu açığa çıkan şuur yollu oluşuyor ise düşünce adını alıyor &#8230;</p>
<p>Biz fikir ve düşüncelerden ibaret bir değerlendirilmiş algı paketçikleri bütünü olarak yaşamı algılıyoruz hep.Semi bu noktada bu iki transformatörden birini kullanarak basir&#8217;e iletiyor belkide algıları.Bu algı paketçikleri de kendi aralarında bağ yapabiliyorlar ve yaptıkları bu bağlar neticesinde fiil adı verilen duyu organlarınca değerlendirilebilecek beşeri oluşlara  dönüştürülüyorlar&#8230;Fiiller de bu süreci yaşayan beden tarafından aynen kayıt altına alınıyor..Ve bu kayıtlar da her oluşun dinamiğinde belirleyici bir diğer etken olarak yer alıyorlar tıpkı bir arabanın aküsü gibi.Hem ilk hareketi veren elektriksel yapının üretiminde rol oynuyorlar mananın oluşa dönüşümünde hem de beşeri fiilleri tetikliyorlar .Bu tetikleyiş kendilerini tekrar var etmelerini sağlayan bir tür şarj oluş gibi&#8230;</p>
<p>Sonuç olarak algı paketçiklerinin oluşturduğu akıl yollu entegrasyon  fiilin hakikati olarak ya kulun Allah&#8217;a bakışı şeklinde nitelendirilen bir şekilde yorum sözcüğü ile isimlendirilen bir tetikleyici kuvveye yada evreni var eden mutlak varlığın ilmi ile algılananları değerlendirmesi(A.H) sonucu tefekkür  olarak algılanan hakikate etki edici bir yapıya bürünüyor..</p>
<p>An ,yorumlar ya da tefekkürlerle hasib esmasının sonucu olarak &#8220;O her an yeni bir şen&#8217;dedir !&#8221; hükmünce   bürünüyor beşer algısında. .</p>
<p>Yorum sonucu söylenen söze laf tefekkür sonucu çıkan söze ise kelam deniyor&#8230;</p>
<p>Hangisi sevdirilmiş acaba bizlere?</p>
<p style="text-align: right;"><em><strong><em><span style="color: #003366;">Özgür Durmaz<br />
keepingthefaith77@gmail.com</span></em></strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/ozgur-durmaz-tefekkur/isminiz-nasil-cagrilsin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ALLAHUEKBER ve lillahil Hamd</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 21:21:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Allahuekber]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[lillahil Hamd]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi]]></category>
		<category><![CDATA[rab]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1103</guid>
		<description><![CDATA[Haşyet duyulası olay; her birim başlı başına bir alem. Her birinin RAB&#8217;bi var, kitabı var, kitaptan algılayışları ve uygulayışları var, kendi doğruları, yanlışları, değer yargıları var&#8230; Sadece insanlık alemini bile düşündüğümüzde, aynı Kuran okunsa da, anlayışlar farklı olabiliyor. İşte bu yazı; her an yeni bir şen de olan ALLAH&#8217; ın bu kulda, şu anki bilgi/düşünce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Haşyet duyulası olay; her birim başlı başına bir alem. Her birinin RAB&#8217;bi var, kitabı var, kitaptan algılayışları ve uygulayışları var, kendi doğruları, yanlışları, değer yargıları var&#8230; Sadece insanlık alemini bile düşündüğümüzde, aynı Kuran okunsa da, anlayışlar farklı olabiliyor. İşte bu yazı; her an yeni bir şen de olan ALLAH&#8217; ın bu kulda, şu anki bilgi/düşünce ve idrak haliyle açığa çıkardığı yorumdur. Asla başkasını bağlayıcı kesin bilgiler ihtiva etmeyip, kişi için Kuran&#8217; dan anladığından daha kesin ve bağlayıcı bilgi olmadığı kanaati ile, sadece fikir vermek amacıyla yazılmıştır. Elbette doğrusunu ALLAH, ehli şeklinde açığa çıkışı bilir&#8230;</p>
<p>Konuya, Mehdi bekleyenler ve Hz. İsa’ nın (as) yeniden yeryüzüne inip, Hz. Muhammed’ e (sas) tabi olmasını bekleyenlere bir düşünce alternatifi sunmakla başlayalım;<span id="more-1103"></span></p>
<p>Bu olayın ille de fiziki olarak gerçekleşeceğine inanıyorsanız da, hala daha olmamışsa veya yakın geçmişte olmuşsa, bunun gerçekleşmesine şahit olamayanlar için ne düşünürsünüz ? Asırlarca süren bekleyişe, sadece  50 senelik dilime rast gelen insanlar mı şahit olabileceklerdir sizce ? Yoksa Kuran&#8217; da geçen Resul misallerinde olduğu gibi, misalde anlatılan idrakin, herkes tarafından yaşayacağı/yaşadığı olaylar olması gibi, söz konusu bu iki olay da, her alemde gerçekleşiyor mu ? Bunlar dünya tarihinde sadece zahir olarak bir kere yaşanacak şeyler olmayıp, batini olarak, içsel hissediş olarak, her kişinin kemale uzanışı sırasında yaşayacağı bir süreçte mi aynı zamanda ? Bu sorunun cevabını akılda tutarken, başka konu ile devam edelim&#8230;</p>
<p>Kendini, bazı şeyleri çok iyi biliyorum diye niteleyen biri, aslında söz konusu şeyleri o kadar çokta bilmiyor olabilir. Yine kendini dürüst, iyi kalpli, zeki gibi tanımlayanlarında, dışarıdan bakılınca öyle olmadıkları gözlenebilir. Aynen bunun gibi şu anda dünyada ben Muhammedi’yim, İsevi’yim yada Musevi&#8217;yim diyen kişiler de kendilerini öyle sanmalarına rağmen, gerçekte farklı olabilirler. Çoğumuz biliriz ki Resullere çeşitli idrak seviyeleri şeklinde bakınca;</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Musa</span> idrakında; ALLAH kişiden ayrı bir yerdedir. Her şeyden münezzeh anlayışı ile ALLAH ötelenmiştir. (Tenzih)</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İsa</span> idrakında; ALLAH her yerde olduğu gibi, birimin de özündedir. Böylelikle ALLAH berilenmiştir.         (Teşbih)</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Muhammed</span> idrakında ise iki görüşünde birleşmesi vardır. Ne ötede, ne beride olmakla sınırlıdır. Alemlerden Ganidir, ama hiçbir şeyde O&#8217; ndan gayrı değildir. (Tevhid) [Bununla beraber Tevhid' i sadece ötelememe ve berilememe anlayışlarını birleştiren değil, Zat-Yarattıkları, mana-suret, hakikat-şeriat gibi yapılan ayrımı da birleştirme olarak düşünülebilir]</p>
<p>İşte kişiler, nüfus kağıdında yazanla veya çevrelerinde yaşanan dinlere göre ezberci değerlendirme ile değil de, yaşadıkları idrak/anlayış/iman ve yaşama geçirdikleri olarak değerlendirilirse, görülecektir ki birçok müslümanım diyen aslında Musevi anlayışta, kısmen daha azı da İsevi anlayışta iken, diğer dinlerde olduğunu sanıp ta durumun tam tersi olduğu sonuçlar ile de karşılaşılabilir. Bununla beraber Kuran&#8217; daki sıralamaya uygun olarak gelişen süreçler, günümüzde herkes tarafından yaşanabilmektedir. Çoğunlukla Musevi bakışa sahip olarak, ALLAH&#8217; ın tüm eksikliklerden münezzeh/süphan oluşunu tek başına ele aldığımız, ötelediğimiz bir anlayıştayızdır. Bu hali ile ALLAH diye isimlendirdiğimiz bizden ayrı ve ötedeki bir tanrıdır. Bunun üzerine İsevi anlayışla muhatap oluruz. Denir ki; yukarıda değil, her yerde demene rağmen, ötede sandığın tanrı anlayışını tekrar düşün&#8230; Sen o “her yer” dediğinden ayrı mısın ? Sende olan O dediğin&#8230; Aslında her yerde, her şeyde olan O. Senin kendini O&#8217; ndan gayrı bir varlık hissetmen sadece varsayım/vehim. Sen çek kendini aradan, ortaya çıksın yaradan. Bu anlayış ile beraber kişide değişim başlarsa, varlığında ALLAH&#8217; ı hissetmeye başlarsa, ihtimal ki; varsaydığı benliği kabullenişinden arınabilir. İşte bu nokta, aslında gelinmesi başarı olarak kabul edilen bir nokta olsa da; Muhammedi idrak olmayıp, tam kamil değildir. Çünkü bu seferde öteleme hiç olmadığı için, ALLAH sadece kendinden açığa çıkanlarla sınırlanmış olur, her ne kadar sınırsız denilse de. Aslında kabul edilmesi her ne kadar zor gelse de, ötedeki bir tanrı anlayışından kurtulunmuş olmakla ile birlikte, sadece berideki, kendinden açığa çıkan bir tanrı anlayışına saplanılmıştır bir nevi. Artık bundan sonra ister kişinin samimiyeti deyin, ister nasibi, olur da Muhammedi idrak ile muhatap olunabilirse, o zaman Tevhid kurulmuş, Alemlerin O&#8217; ndan gayrı olmaması ile birlikte, O&#8217; nun Alemlerden gani oluşu idrak edilmiş ve ALLAHUEKBER deme aşamasına gelinmiş olur. Hz. Muhammed (sas) ın; seni layığı ile sena edemedim itirafı ile, Hz. Ebubekir (ra) ın; ALLAH&#8217; ı idrak, idrak edilemeyeceğini idraktir itirafları, bu hissedişlerin açığa çıkışıdır. Zaten Kabe putlardan temizlenirken, son ve büyük olan ALLAH putunu ne Hz. Muhammed (sas), ne de Hz. Ebubekir (ra) kırmıştır. Onun yerine ben B&#8217; nin altındaki noktayım diyen Ali (ra) kırmıştır. Şahı velayet belki bu sözü söylediği andaki, halini itiraf etmiş, olaya bakış açısını açıklamıştır. Bu anlayışa göre hüküm veriyorum diye. Bu bilinmez ama geride kalan, altında üstünde nokta olan, olmayan onca harfin varlığından haberdardır büyük ihtimal. İlim şehrinin kapısı olduğunu unutmayalım&#8230; Hepsine selam olsun, himmetleri üzerimize olsun&#8230;</p>
<p>Bu arada Resulullah&#8217; ın Hac ile ilgili dediği “<em>Kim kendisini Beytullah&#8217;a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur</em>” (Küt.Sit 1150) uyarısını ve “&#8230;<strong><em>Gitmeye imkânı olan herkese Beyt`i hac etmek, insanlar üzerindeki Allah hakkıdır&#8230;</em></strong><strong>” (</strong><strong>Ali İmran 97</strong><strong>) ayetinin ALLAH hakkıdır vurgusunu, belirttiğimiz idrak seviyeleri kıstası ile yorumlarsak, taşlar biraz daha yerine oturmuş olur. Musevi anlayışta sadece öteleme ve bedensel algı, İsevi anlayışta sadece berileme ve şuursal algı var ki; ikisi de kamil değil Tanrısal ya da en iyi ihtimalle Rab&#8217;sel. İkisinin bileştiği Tevhid sembolü olan ve Muhammedi muhabbetin açığa çıkmasına aracılık eden Kabe ziyareti; ALLAH kavramının idrak edilmesi için gerekli ve ALLAH&#8217; ın insan üzerindeki hakkı&#8230; </strong></p>
<p>Ayrıca bununla beraber; Özde bulma/miraç çalışması olan salat vaktinin habercisi Ezanda da, ikame edilmesi arzulanan salatta da, en çok kullanılan kelime ALLAHUEKBER&#8217; dir. Dünyada her an susmadan, durmadan, dolaşan hatırlatma&#8230; Salattaki her kullanılışından sonra Süphanlığa vurgu/atıf/hatırlatma vardır çeşitleriyle. Süphane Rabbuyel ALA/AZİM tespihlerini düşünelim. Süphan ALLAH denilir, ancak Süphan Rab şeklinde bir kullanıma hiç şahit olmadım. Dolayısıyla RAB&#8217; bin azimliği, alalığı ve süphanlığının vurgulamasından çok, Rabden ala ve azim olanın süphan olmasına dikkat çekiliyor gibi&#8230; Bu durumda ortaya; Rabbimden, rububiyetimden benden açığa çıkışından ALA/AZİM olan, süphandır; sadece bununla sınırlanmaktan beridir. Yada Rububiyetimle, benden çıkışla kısıtlanamaz olan ALA/AZİM dir şeklinde bir anlam çıkıyor. Tüm bunlarla pekiştiririz ki; hiçbir açığa çıkış noktası, tümü ihata edemez. Açığa çıktığı kadarı ile kendi zatını idrak etse de, mutlak manadaki ZAT&#8217; ı idrak ve ihata etmesi mümkün değildir. ALLAH Ekberdir demek; ALLAH&#8217; ın hiç bir şekilde ihata edilemeyeceği, bilinemeyeceği kavranamayacağı demektir diye yorumluyorum.  Bu durumda  her halükarda  kavradığımız algıladığımız dışında bir şeyler kalacaktır, ama bunu Tanrı diye düşünmeden, Samediyet içinde düşünelim. Yani ALLAH kendini mert&#8217; ten açığa çıkışı ile seyretmek istiyor, bu çıkış mert&#8217; in algıladığı alem ise sadece 1 evren&#8230; Bu evren mert&#8217; ten/algıladıklarından oluşmuştur. Mert suretiyle açığa çıkan o evrenin ALLAH&#8217; ı denemez RAB&#8217; bi denilebilir, başka evrenlerin olduğu bilindikçe.  Mert aleminin Rab&#8217; bi, sonra o alemin gözünden Ahmed&#8217; in, Mehmet&#8217; in, Mustafa&#8217; nın Rabbi var, bununla beraber Ahmed&#8217; in aleminden bakışla da mert&#8217; in alemi var&#8230;vb. İşte bu sonsuz evrenlerin ve bu evrenlerden diğer sonsuz evrenler seyrinin, başka bir deyişle Evren içre evrenlerin her birinin Rab&#8217;bini  kuşatan, düzenleyen, eğiten ALEMLERİN RABBİ kavramı var ki; buna ALLAH diyebiliriz. Ama burada dahi ALLAH derken ALLAH isminin varlığa bakan boyutundaki anlamı ile, yani bir nevi RAHMAN gibi. Zatı&#8217; da kapsayan, varlığın olabilecek diğer sonsuz alternatif potansiyeline bakan boyutu ile değil.</p>
<p>Başka bir ifade ile; Kuantum potansiyeli yada esma alemi dediğimiz, sonsuz özelliklerin potansiyel olarak bulunduğu bir alem&#8230; Burada her türlü ilim ve kudret var potansiyel olarak. Biz bu potansiyeli ister farkında olarak, ister olmayarak nasibimizce kullanarak bir yaşayış açığa çıkarıyoruz. Biz derken tabi gene Ayşe, Fatma tecellisindeki ALLAH :) İşte bu durumda hem alemlerden Gani oluşu, hem de alemlerin O&#8217; ndan asla gayrı olamayacağı ve ALLAHUEKBER kavramı bizde yerleşmiş oluyor. Burada belki en fazla denebilir ki Hz. Muhammed’ in (sas) Rabbi, Alemlerin RAB&#8217; bi idi&#8230; O bile deminki tanımdaki esmaları veya potansiyeli maksimum şekilde müşahede etse de, hala daha ALLAH&#8217; ı layığı ile sena edemediğini farkında ve Sen bu değilsin diyor&#8230; Elbette Hamd (değerlendirmek) ancak ALLAH&#8217; a mahsustur.</p>
<p>Hal böyle iken olaya bizde baktığımızda; ilk başlarda Muhammedi&#8217;yim sanılarak, Musevi idrakte yaşanırken, İsa&#8217; nın yeryüzüne inmesini ALLAH&#8217; ı özde bulma, kendinden açığa çıkanı algılama evresi olarak düşünürsek, İsa&#8217; nın Hz. Muhammed&#8217; e tabi olmasını da, yanlış ve eksik idrakler fark edilmiş olarak, bilinçli olarak Muhammediliği idrak ediş ve yaşayış aşamasına geçilmesi olarak yorumlayabiliriz.</p>
<p>Unutmayalım, varsaydığımız benliğimiz, fiillerimiz, düşüncelerimizin hepsinin Faili ve Hakikati ALLAH olduğu gibi, zanlarımız, egomuz diye kabullenişimiz, kesrette takılıp, dünya hayatı diye hor gördüğümüz hissedişlerimiz de ALLAH&#8217; tan. [Hz. İbrahim' in ve oğlu (İbrahim' den açığa çıkanlar) kıssasını şöyle değerlendirirsek; <em>İbrahim bilincindeyken, yani ne yana baksak ALLAH veçhini görür halde iken bile, bizden açığa çıkan fiilleri ve söylemleri kendimize (bedensel benlik) mal edebiliriz. Bu durumda kişi bunu fark edip uyandığında, bu kendine mal ettiği fiilleri kurban etmesi gerektiğini düşünür. (3 kez rüya diye tabir edilen) Hemen olmasa da belli bir süreç sonunda bunları kurban etmeye karar verir, yine samimiyetle... Tam kurban edecekken; <strong><span style="text-decoration: underline;">İkisi de </span></strong><span style="text-decoration: underline;">(hükme) <strong>teslim olup Onu </strong>(İsmail'i) <strong>yüzüstü yatırdığında... Biz Ona: "Ey İbrahim!" diye seslendik. "Gerçekten rüyanı doğruladın. Doğrusu biz muhsinleri (müşahedelerinde Hak'tan gayrı bulunmayanları) böylece cezalandırırız."Muhakkak ki bu apaçık bir belâdır (öğretici, idrak ettirici deneyim)!</strong><strong>Ona, bedel olarak çok büyük kurban verdik</strong><strong>.(Saffat 102-107)</strong></span><strong> A</strong>yetleri ile anladığım kadarıyla; Senin bu fiilleri, söylemleri kendine sahiplenmenin faili de ALLAH' tı hitabı ile karşılaştı. Bunun sonucunda İsmail' i kurban etmesine gerek kalmadı. Çünkü çok daha büyük bir kurban çıkmıştı ortaya. O da sadece fiilleri ve söylemleri değil, düşündükleri, ben kabul edişleri, hissiyatları da olmak üzere her şey ALLAH' tandı. Ne İbrahim kaldı, nede İbrahim' den bir şey, küllen koca bir kurban oldular</em>] Kesret algılaması/yaşantısı, Zat boyutundan gayrı olmadığı gibi hor görülecek bir şey değil. Aynı TEK&#8217; in farklı halleri. Suret, Mananın Zahiri, Hakikat, Şeriatın Batını&#8230; Ahad ve Samed&#8217; dir ALLAH. O sebeple ALLAH ismi bir yandan Zat boyutu için kullanılırken, bir yandan da varlığı oluşturan esmaların küllehası olarak kullanılır. Her algılamanın Hak olduğunu hatırladıktan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; nasıl ki her şey mutlak manada kulluğunu yerine getiriyorsa, aynı şekilde hiçbir açığa çıkış mahalli de, irade olunmuş açığa çıkış işlevinin dışında bir algılama ve yaşama mecbur değildir, zaten mutlak kulluğu gereği bu mümkün de değildir. Algılamak, şahit olmak, zahirde seyretmek amacı ile yaratılan birim bunu yapmak için vardır, ne ALLAH yaşayışı/algılayışı/zatından bakışı nede irade edilen amacın dışında başka bir şey için&#8230; Bu durumda Veli dediğimiz kişiler, bizim algıladığımız bedenleri, düşünceleri, söylemleri ve fiillerinin kesinlikle ALLAH&#8217; ın açığa çıkartışı olduğunun farkındadır. Hatta farkında olan bizzat ALLAH&#8217; tır. ALLAH&#8217; ın bu şekilde; yani insan suretinde olması ile beraber, hakikat örtülmemiş biçimdeki açığa çıkış gerçekleştirdiği mahalle Veli denir. Ancak bu çıkış ta yine ALLAH&#8217; ın sonsuz tercihinden sadece bir tanesidir. Dolayısıyla bu düşünce ile bakıldığında, hiçbir şeye olduğu gibi Veli&#8217; ye de ALLAH denilemez. ALLAH sadece veli olmaktan da ganidir. Nasıl ki; Kuran da ALLAH Kelamının, bu boyutta Hz. Muhammed&#8217; den açığa çıkışıdır ve ALLAH Kelamı Kuran ile sınırlanamaz, aynı şekilde Veli&#8217; den açığa çıkışta, ALLAH ile sınırlandırılamaz. Ancak bununla beraber, her birimde açığa çıkanın ALLAH olduğunu bilsek te, Veli&#8217; lerdeki çıkış örtülmeden ve farkındalıkla olduğu için, onlardan çıkanın ALLAH&#8217; ın en farkındalıklı şende çıkışı olmasından ötürü, ona göre değerlendirilmesi için denmiştir Veli ALLAH’ tır diye. Yoksa Veli&#8217; de aynen diğer her şey gibi ALLAH’ ın açığa çıkışının kuludur.</p>
<p>Şimdi bir de Hz. Muhammed&#8217; in gözümün nuru dediği, dinin direği dediği, miraç sonrası müjde diyerek nitelediği salata tekrar bakalım. Teklif edilen vakitlere&#8230; Örneğin Sabah namazı. Karanlıktan (algılamayı örterek, kişinin vahdet bilincini yaşadığı zamandan) aydınlığa geçiş arasında. Eğer ki kişi kesret halini yaşamaya başlamışsa, vahdet halini unutmasın diye bir hatırlatma. Bununla beraber Vahdet halini yaşayan birinin vakit ile bağlı olduğunu hissederek, çalışma yapması gerektiğini hissederek Kesret yaşamına dönerek, kesret gerekliliğini ve güzelliğini unutmaması gerektiğinin hatırlatması. Burada kaynağını bilmediğim ama anlatılan bir olay geldi aklıma; <em>Hz. Ömer güneşe bir baktı&#8230; Işığı sönmek üzereydi&#8230; Namazı geçerken yaptı bunu&#8230; Rasulullah gülümsedi ve dedi; Ömer az daha baksa, arzı karanlığa boğacaktı&#8230;</em> Biraz önce anlattığımız mana ile bakarsak bunu şöyle yorumlayabiliriz: Güneş doğmadan önceki karanlıkta, Ömer zatı ile baş başa iken, daha doğrusu hakikat hissedişi yüksek iken, sabah olup güneşin yükselmesi ile kesret yaşamının canlanması ile, varsaydığı Ömer algısını kendinde hissetmeye başlıyor. Güneş etrafı aydınlattıkça, bedensel benlik kabulü hissi artıyor ve o celali ile buna gem vurmak istiyor. Yani neredeyse o benliğe karşı etki ile, sürekli hakikati müşahede alemine girme durumunu gerçekleştirecek&#8230; (Arzın karanlığa boğulması) Ancak bunun olması ALLAH&#8217; ın istediği bir şey değil, öyle olsa belirli bir rububiyet altında açığa çıkışı yaratmaz, kesreti yaratmazdı. O zaman Ömer anladı ki; Hakikat diye nitelediğimiz işin manasal boyu kadar, şahadet alemi dediğimiz yaşam ve hissiyatta hakikat Bu hissedişte ALLAH&#8217; tan, dilemesi ve oldurması… O zaman, o nazar bitti ve güneş rahat rahat doğdu diye düşünüyorum. Kesret, Hakikat dediğimiz mananın suretidir. Aynı mıdır ? Süphan ALLAH..! Gayrı mıdır ? Süphan ALLAH..!</p>
<p>Aynı mantıkla öğlen namazının da Güneş tam tepedeyken değil de batmaya başladığı sırada kılınmasının hikmetini ve bunun gibi diğer vakitlerin de nelere göre düzenlenmiş olmasını, hatta aynı mantıkla namaz kılınmayan keraat vakitlerinin neler ifade edeceğini düşünülebiliriz. Bu vakit namazların peşinden okunulması tavsiye edilen surelere de dikkat etmek faydalı olacaktır. Mesela öğle namazının peşinden okunan Fetih&#8230; O kesret algılamasının içinde, her birim ayrı ayrı gibi müşahede edilirken, aslında fark edilir ki; iyi dediğin, kötü dediğin, dindar dediğin, gaddar dediğin hepsi ALLAH ne şekilde davranmalarını istemişse, ne için yaratmışsa onu yapıyorlar. Görürsün ki hepsi de kulluk halinde&#8230; Bu surenin bu vakitteki namaz sonrası okunmasındaki hikmet kavranılmaya çalışılırsa sanırım fayda sağlayacaktır.</p>
<p>Netice itibarı ile, duam odur ki ; Ötelemeyle, berilemeyle, mana ve suret ile, iyi, kötü, güzel ve çirkin, kafir ve mümin diye bölmeden, sınırlamadan, tevhid ile birleyelim ve birlenelim, iki cühan nuru Muhammed’ i olalım&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><em><span style="text-decoration: underline;"><strong></strong><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></em></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yemin Olsun İkiz Kardeşine ki; Sen Resullerdensin!… (2)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin%e2%80%a6-2/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin%e2%80%a6-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 21:12:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[doğramacı mehmet]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[yasin]]></category>
		<category><![CDATA[yasin suresi]]></category>
		<category><![CDATA[yasin tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[yemin olsun ikiz kardeşine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1094</guid>
		<description><![CDATA[(Yasin Suresi “özde anlama” çalışması… Bu çalışma ne bir tefsir, ne bir te’vil, ne de bir ayet yorumudur. “Kur’an’ı sana inzal olur gibi oku”, uyarısı; “Kur’an İnsanın İkiz Kardeşi” Nebevi Gerçeği çerçevesinde sadece bir yaklaşım denemesidir.) 13-) ONLARA O ŞEHİR HALKINI ÖRNEK VER&#8230; HANİ ORAYA RASÛLLER GELMİŞTİ. “Onlara şehir halkını örnek ver!” Kimlere?.. Dışarıda din [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><span style="color: #0000ff;"><em><img class="alignleft" src="http://www.sufizm.gen.tr/MD.jpg" alt="" width="84" height="105" />(Yasin Suresi “özde  anlama” çalışması… Bu çalışma ne bir tefsir, ne bir te’vil, ne de bir ayet  yorumudur. </em><em>“Kur’an’ı sana inzal olur gibi oku”, uyarısı; </em><em>“Kur’an  İnsanın İkiz Kardeşi” Nebevi Gerçeği çerçevesinde sadece bir yaklaşım  denemesidir.)</em></span></p>
<p align="left"><span style="color: #ff0000;">13-) ONLARA O ŞEHİR  HALKINI ÖRNEK VER&#8230; HANİ ORAYA RASÛLLER GELMİŞTİ.</span></p>
<p align="left">“Onlara şehir  halkını örnek ver!” Kimlere?.. Dışarıda din anlattığın birilerine mi?&#8230; Hayır…  Sende henüz iman etmeyen; (henüz gerçekle yüzleşmemiş) özellikler, kapalı  devreler var ya, onlara işte şehir halkını örnek ver.<span id="more-1094"></span></p>
<p align="left">- Nasıl yani,  kendimdeki kuvveleri karşıma alıp konuşacak mıyım?&#8230;<br />
- Hayır dostum hayır.  Öyle değil&#8230; Bu, şu demek;</p>
<p align="left">Ey Kişi!  Muhammediliğin sende nasıl açılacağını merak ediyor musun?.. Evet.  İşte o  açılım, bu 13. ayetten başlayarak misali verilen biçimde ve burada anlatılan  sorgulamalar ve olaylar serisi ile sende, senin hayatında açığa  çıkacak…</p>
<p align="left">- İyi de, ben şehri  anlayamadım..<br />
- Şehir; BEDEN- BİLİNÇ köy de VAHDET HALİ diye işaret edilmiş.  Bir başka açıdan ŞUURDA YAŞAM köy, BİLİNÇTE YAŞAM şehir.</p>
<p align="left">“Beden Şehri” diye  anla sen bu şehri… &#8220;Kesret yaşamı&#8221; diye anla… &#8220;Teke odaklanamayan kalabalık  zihin, kaos içindeki akıl&#8221; diye anla…</p>
<p align="left">Beden Şehrine  Muhammedi Hakikatin; Kur’an Bilgisinin, Sünnetullah Gerçeğinin ilk yağmurları  şuurdan dökülmeye başladı ya. İşte o zaman sende ŞEHİR AHALİSİNİN BAŞINA GELEN  şeklinde misal verilen süreçler yaşanacak…</p>
<p align="left">Rasüller; Risalet  bilgisini sana ulaştıran elçiler; bazen bir kitaptan, bazen bir sohbetten, bazen  bir seminer yada konferanstan seslenecekler sana… Bedensel yaşam perdeleri  içinde kendi sanal cennetinde yaşarken (Deccalin Cennetidir burası,aslında  cehennemdir) ilk ışık huzmeleri girecek kalp odana…(Mehdiyetin ilk nurları  dolacak)</p>
<p align="left">Bakalım neler diyor,  nasıl hitap ediyormuş Rasüller?… Bakalım senin ilk tepkin, daha doğrusu beden  kaydında değerlendiren bilincinin ilk tepkisi ne imiş o hitap  karşısında.</p>
<p align="left"><span style="color: #ff0000;">14, 15-) HANİ ONLARA  İKİ (RASÛL) İRSÂL ETTİK DE O İKİSİNİ DE YALANLADILAR&#8230; BUNUN ÜZERİNE BİR  ÜÇÜNCÜSÜ İLE GÜÇLENDİRDİK DE: &#8220;DOĞRUSU BİZ SİZE İRSÂL OLUNANLARIZ&#8221; DEDİLER.  DEDİLER Kİ: &#8220;SİZ BİZİM GİBİ BİR BEŞERDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLSİNİZ&#8230; RAHMAN DA  HİÇBİR ŞEY İNZÂL ETMEDİ&#8230; SİZ ANCAK YALAN SÖYLÜYORSUNUZ.&#8221;</span></p>
<p align="left">Risalet bilgisi  bazen FİKİR ve MANTIK ekseninde, bazen BİLGİ ve YAŞAM olarak ikili biçimde gelir  de bir üçüncü ile desteklenmedikçe sende bu hitap gerekli çıkış alanını bulamaz!  Bunların hepsi aslında dışarıdan değil, senin derunundan bilincine doğru açığa  çıkma çabalarının temsilidir.</p>
<p align="left">Senin ego ile  üzerini örttüğün asıl hakikatinin başını çıkarma, tohumun kabuğunu çatlatma,  civcivin yumurtayı delme, kelebeğin kozayı zorlama çabaları da  diyebilirsin.</p>
<p align="left">Fikir ve Mantık  düzleminde gelen bilgi, aklına yatsa da kabul etmen ilk planda güçtür. Bir  üçüncü destekle yani; muhakeme ile süzülmesi- bütünleşmesi gerekir.</p>
<p align="left">Bilgi kitaptan,  sohbetten, birilerinden akar sana. Ama iç sesin BİR DE BUNU YAŞAYAN OLSA der.  Peşinden onu yaşayanın halini seyredersin. Ama yine de kabul istidadını  açamazsın. Çünkü sana “göre” bunlar çok çok yeni ve değişiktir. Hiçbir yere  oturtamazsın idrakinde. Bir üçüncü ses; vicdan sende açığa çıkar ve HİSSETTİĞİN,  SEZDİĞİN DOĞRU, UY BİLGİYE der içten içe… Ama yine de egosal direnç gevşetmez  bilincin prangalarını.</p>
<p align="left">Fikir- Mantık-  Muhakeme, Bilgi- Seyir- Vicdan üçlüsü aynı şeyi vurgulasa da bedensel bilinç<br />
yine de galiptir sende!&#8230;</p>
<p align="left">Yaşadığın birtakım  seyirlere, aldığın bilgilere, sevdiğin, özendiğin yaşamlara vicdanın; “BU SENDEN  SANA AÇIĞA ÇIKIYOR, RAHMAN HALİ OLAN SALT MANALAR RAHİM AÇILIMI İLE ÖNÜNE  GELİYOR… BU SENİN LEHİNE; SENDEN İRSAL OLUYOR” dese de ego direnmededir. Teslim  olmak istemeyen ego, açığa çıkmakta olan yüksek idraki senin nazarında bitirmek,  yere çalmak için, çok güçlü bir kozu sahneye sürer: DIŞSALLIK!</p>
<p align="left">Üst Bilgiyi- Üst  İdraki sindiremeyen ego, onu beşer algısı düzeyine indirgemek, tabiri caizse  pırlantayı taş, altını teneke derekesinde göstermek için bir dizi söylemler  üretir. İşte bu noktada dışsallığın vazgeçilmez aktörleri; mantık önermeleri ve  akli savlarla öyle öyle bir diyaloga başlarlar ki bu mizansenlere, mantık  cambazlıklarına kapılmamak oldukça güçtür.</p>
<p align="left">Bilgi karşısında  şunları söylerler mesela:</p>
<p align="left">- Canım bu da yeni  moda fikir akımı.<br />
- Bu bilgi milletimizi yıkmak isteyen şer güçlerin planı  olmasın?<br />
- Hem eski bilgilerimiz kötü olsa asırlarca atalarımız büyük  medeniyetler kurmazdı!</p>
<p align="left">Gelen bilgi felsefî  yayından öte, doğrudan bir şahıstan dilleniyorsa bu defa şahsa yönelir bu  bayağılaştırma çabası:</p>
<p align="left">- Anlatıyor ama  bakalım ilmini yaşıyor mu?<br />
- Hakkında çok söylenti var, çıksın cevaplasın,  niye kaçar?<br />
- Düzenli eğitimi bile yokmuş hem…<br />
- Babası- annesi ve  akrabaları ile ters düşmüş azizim. Hem insanlığı uyar hem kendin bunları yap,  olacak şey değil.</p>
<p align="left">Risaletin; Hakikatin  açıldığı anlarda “BU DA BİZİM GİBİ BİR BEŞER” demek için olanca gücüyle harekete  geçer beşeri kuvveler; farkında olunmasa da bataklıktan çıkmak üzere uzanan ele  tutunmak yerine içeri batırma çabasından başka bir şey yapmazlar.</p>
<p align="left">Dışsallığın bir  başka zuhuru da “İrsali inkar”dır. Ne demek irsali inkar? Aklınıza irsalin terim  tanımına gitmesin. Biz irsal ile burada SİZDEN SİZE AÇIĞA ÇIKIŞtan bahsediyoruz.  <em>(İrsalin bir tanımı; dışarıdan bilgi gelmesi değil, sizdekinin tahliye ile  dışarı çıkmasıdır.)</em></p>
<p align="left">Yani, bu sahneleri,  bu bilgileri, bu idrak biçimini kendi kendine çektiğini, talebinin bir neticesi  olduğunu inkar eder kişi!&#8230;</p>
<p align="left">Ayette “RAHMAN DA  HİÇBİR ŞEY İNZÂL ETMEDİ&#8230; SİZ ANCAK YALAN SÖYLÜYORSUNUZ “ ifadesi “Benim  beynimden böyle bir istek çıkmadığı halde bu yeni şeyler de nereden önüme  geldi?&#8230; Ben istemedim, nerede bir uç fikir varsa gelir beni bulur,  istemiyorum, istemiyorum yaaa, ben halimden memnunum” şeklinde bizden açığa  çıkan ilk hezeyanları işaret eder!&#8230;</p>
<p align="left">Muhammedi Hakikate  açılmamış bilinçler; SUÇLAMA, ÖTEYE ATMA, KARŞIDAN BİLME şeklinde kendi  ürettiklerini yalanlama çalkantısı içinde bulurlar kendilerini. Bu defa beyinde  işleyen mekanizmaya dair ilk bilgiler ulaşır kişiye. Ötelemeden kurtulsun da  sistemi fark etsin diye. O yeni bilgi şunları söyler:</p>
<p align="left"><span style="color: #ff0000;">16,17-) (RASÛLLER)  DEDİLER Kİ: &#8220;RABBİMİZ BİLİYOR Kİ, GERÇEKTEN BİZ SİZE İRSÂL OLUNANLARIZ.&#8221; &#8220;BİZE  AİT OLAN SADECE APAÇIK TEBLİĞDİR.&#8221;</span></p>
<p align="left">Rabbimiz biliyor ki!  Gerçekten irsal olunanız!… Yani, özünden ve aldığı yeni bilgilerden şu dile  gelmektedir: BU; SENDEN SANA… SENİN TERKİBİNİN ÜRÜNÜ BU MEYVE, YABANCI  DEĞİL…</p>
<p align="left">Bize Düşen Apaçık  Tebliğ!… Yani senden açığa çıkan o yeni bilgi ve düşünce sisteminin sende yapmak  istediği; sadece senin perdeni açmak ve ışığı göstermektir. Yoksa ne bir bedel  istiyordur, ne de sana azap etmek için oluşmuştur. Karanlıkta yaşamaktan bunalan  Özünün davetidir bu. İçinde devinen yer altı nehrinin yüzeye çıkıp çağlamak,  akmak, toprağı sulamak (beden arzını yeşertmek, hayat vermek), denize (nihai  teklik algısına) erişmek isteğidir bu!</p>
<p align="left">Objektif aklın bu  değerlendirmelerine karşın nefsaniyet; bedensellik daha güçlü bir korkuyu  gündeme taşır bu defa. Adeta özün ve gölge benliğin karşılıklı restleşmesi  başlamıştır kişinin iç dünyasında.</p>
<p align="left"><span style="color: #ff0000;">18-) DEDİLER Kİ:  &#8220;KUŞKUSUZ SİZDE UĞURSUZLUK OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUZ&#8230; ANDOLSUN Kİ, EĞER  VAZGEÇMEZSENİZ, KESİNLİKLE SİZİ TAŞLAYARAK ÖLDÜRECEĞİZ VE ELBETTE SİZE BİZDEN  FECİ BİR AZAP DOKUNACAKTIR.</span></p>
<p align="left">Ego, gelen yeni  bilginin Kudretini sezmiştir artık. Bu bilgi bedene ve bilince egemen olursa,  kalbin derununda sıkışmış enerji volkan gibi püskürecek, şartlanmışlık duvarları  yıkılacak, alışkanlık setlerine dinamit konacak, kurma bilgiler yerinden  sarsılarak taş taş üstünde kalmayacak, ciddi bir yıkımla adeta kurulu düzen  hallaç pamuğu gibi atılacaktır.<br />
Egonun fark ettiği yalan da değildir hani?  Kendindeki sesi bastırmak üzere düşündükleri ve karşıya yansıttıkları; aslında  kendi eriyiş süreçleridir egonun. Risaletin açığa çıkışında taşlanacak (bedensel  yaşamı topa tutan gelişimler yaşayacak) ölecek ( belli perdeleri yanacak) ve acı  çekecek (bilincin şuura direnişi ile yanmalar deneyimleyecek) tir.</p>
<p align="left">İç ses; muhakeme,  objektif akıl ve vicdan bir kez daha seslenir:</p>
<p align="left"><span style="color: #ff0000;">19-) &#8220;DEDİLER Kİ:  &#8220;SİZİN UĞURSUZLUĞUNUZ SİZİNLEDİR&#8230; EĞER (HAKİKATİNİZLE) HATIRLATILIYORSANIZ BU  MU (UĞURSUZLUK)? HAYIR, SİZ İSRAF EDEN BİR TOPLUMSUNUZ.&#8221;</span></p>
<p align="left">Vicdan, Hakkın Sesi  olanca kudreti ile şunu söyler bilince: Uğursuz ve ters gördüğün senin halindir.  Kısıtlı- sınırlı anlayışındır asıl uğursuz olan. Sen, kendi özünden gelen  biçimde yapılan zikre, uyarıya, hatırlatmaya uğursuz ve tehlikeli diye  yaklaşıyor isen; israf edensin!..</p>
<p align="left">Sınırsız kuvveleri  sınırlı değerler için, sonsuz hazineyi fani için heba etmenin adıdır israf.  Güneş yaşam boyutuna göre saniyelerle ölçülecek bir yaşam uğruna, ebedi hayatı  satmaktır israf… Şuurca yaşam gibi bir üst bakış ve ufuklar dururken; vadilerde  sürünmektir israf!&#8230; İNSAN- KUL hakikati, içinde seslenip dururken BEŞER- NEFİS  kayıtlarına kendini zincirlemektir israf.</p>
<p align="left">Risaletin açığa  çıkışındaki ilk büyük çaplı dönüşüm eşiğine gelinmiştir artık.</p>
<p align="left">Bu yolda yaşanacak  pek çok “ölüm” “diriliş” ve “halden hale geçiş”in ilk tetikleneceği mekanizma  devreye girmek üzeredir! Egonun sezdiği yıkım süreçleri eşliğinde yepyeni bir  inşa faaliyetine sayılı saatler kalmıştır!</p>
<p align="left">Şuursal bilginin  bedence bir türlü sindirilmemesini bertaraf edecek ve içte yaşanan ayrılık-  gayrılıkları birleştirecek bir süreç start almak üzeredir. Şehrin uzak  tarafından gelmekte olan adamın ayak sesleri duyulmaya başlamıştır.</p>
<p align="left">Görelim nasıl bir  adamdır gelen?&#8230;<br />
Bakalım neler söyler?..<br />
Söylemekle mi kalır sadece,  kızılca kıyameti çağıran hengameleri mi tetikler dizili dama taşlarını  devirircesine?!&#8230;</p>
<p align="left">
<p align="left"><em><span style="color: #ff0000;">[ ... ] Sürecek [ ... ]</span></em></p>
<p align="left">
<p style="text-align: right;"><strong><em>Mehmet Doğramacı</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr%20Iletisim"><strong><em>dogramacimehmet@gmail.com</em></strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/yemin-olsun-ikiz-kardesine-ki-sen-resullerdensin%e2%80%a6-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

