<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sufizm.gen.tr -Düşünebilen Beyinlere. &#187; Hz. Muhammed</title>
	<atom:link href="http://www.sufizm.gen.tr/tag/hz-muhammed/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sufizm.gen.tr</link>
	<description>sufizm, islam ve bilim.. sadece gerçeği arayanlara..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Muhammed’im Doğarken</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/muhammed%e2%80%99im-dogarken/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/muhammed%e2%80%99im-dogarken/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 23:39:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[kutlu doğum]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[rasullah]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1148</guid>
		<description><![CDATA[Bu hafta Kutlu Doğumu idrak ediyoruz. O büyük zatın dünyayı şereflendirmesi; ona sevdalı gönüller tarafından çeşitli şekillerde kutlanacak, zevk edilecek. Bütün açıları, bütün bilinçleri, bütün algıları kendinde cem eden Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’(sav)’yı sevenler çok renkli bir ümmet tablosu oluşturuyor. Kulluk gayretinde olan herkesi seviyoruz. Onu sevdiğimiz için seviyoruz hepsini. Bütün insanlığı, bütün mahlûkatı seviyoruz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_823" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-823" title="Mehmet DOĞRAMACI" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/mehmet-dogramaci-resim-150x150.jpg" alt="Mehmet DOĞRAMACI" width="150" height="150" /><p class="wp-caption-text">Mehmet DOĞRAMACI</p></div>
<p>Bu hafta Kutlu Doğumu idrak ediyoruz. O büyük zatın dünyayı şereflendirmesi; ona sevdalı gönüller tarafından çeşitli şekillerde kutlanacak, zevk edilecek. Bütün açıları, bütün bilinçleri, bütün algıları kendinde cem eden Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’(sav)’yı sevenler çok renkli bir ümmet tablosu oluşturuyor. Kulluk gayretinde olan herkesi seviyoruz. Onu sevdiğimiz için seviyoruz hepsini. Bütün insanlığı, bütün mahlûkatı seviyoruz.</p>
<p>Her yıl Rebiülevvel ayının 12. gecesi yaklaştığında İslam Tarihinden onun doğumu ile ilgili kısımları yeniden okurum. Bu defa, doğum esnasında Hicaz, Ortadoğu ve hatta dünyanın muhtelif coğrafyalarını etkileyen olaylara yoğunlaştım.</p>
<p>İslam Tarihçilerinin kaydettiği o geceki olayları eminim sizler ta ilkokul günlerinden biliyorsunuz. Gelin, bir daha hatırlayalım:</p>
<p>Hz. Muhammed (sav)’ın doğduğu gece yaşanan harikulade haller:<span id="more-1148"></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">1- Kâbe’de mevcut 360 put devrildi.</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">2- Müşriklerin kutsal saydığı Sâve gölü kurudu.</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">3- Yıllardır kuru olan Semâve vadisi sularla doldu taştı.</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">4- Mecusilerin 1000 yıldır yanan ateşi söndü.</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">5- İran Kisrâsının sarayındaki 14 burç-sütun- hisar yerle bir oldu!<br />
6- O gece yıldızlar yere o kadar yakın ve berraktı ki biri şöyle dedi: “Elimi uzatsam alacak gibiydim.”</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">7-  O sabah Mekke’ye gelen Yahudi bir tüccar (kâhin aynı zamanda) Mekke ulularına sordu: “Bu gece aranızdan birinin oğlu oldu mu?”</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Ona dediler: “Evet, Haşimoğulları mahallesinde bir yetim doğdu.”</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Kâhin feryat etti:</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">- Eyvaaaahhhh! Yıllardır İsrailoğullarında bulunan Risalet- Nübüvvet artık Araplara geçti. Bundan sonra çok şerefli olacaksınız! Ama biz bittik!..</span></p>
<p>***</p>
<p>Bu hadiseleri zahiri bilgi tekrarı için buraya almayacağımı tahmin ediyorsunuz. Bu defa şöyle düşündüm:</p>
<p>Hz. Muhammed (sav)’ in doğum gecesi arzda zâhiren yaşananlar; bâtınen Muhammedî Bilinç açılmaya, doğmaya başladığında bizde de yaşanıyor olabilir mi?..</p>
<p>Düştüm bu sorunun peşine. Yer isimleri, sayılar, işaretler, sembolizm, tevil kitapları derken epey bir bilgi kaynağına yoğunlaştım. Fakat gördüm ki kelimeler zâhir- bâtın manalar saklarken bazen onlara takılmak insanı daha büyük gerçeklerden perdeliyor. Kelime araştırmayı bir kenara koyup olayın oluş şeklini ve gelişenleri okumaya gayret ettim.</p>
<p>Küllde ne varsa zerrede de vardı. Mikro; makronun minyatürü, makro; mikronun mega haliydi. Dışarıda olan içeride, içeride olan dışarıda da mevcuttu. Zerre- Küll- Makro- Mikro- İç- Dış bir yana her şey Tekti, Tektendi. O halde kendimizde bu halleri pekâlâ düşünebilir, tefekkür edebilirdik.</p>
<p>Bir hafta boyunca bu konuları paylaştık dostlarla. Tefekkür ibadetinin bilincine ermiş gönüllere yansıttık sorularımızı. O kadar güzel açılımlar, o kadar berrak yorumlar, o derece hoş tespitler geldi ki; Rabbimize şükretmekten, aczimizi itiraf ile secde etmekten kendimizi alamadık.</p>
<p>Evet Dostlarım;</p>
<p>Biraz sonra okuyacağınız tahlil ve değerlendirmeler Hz. Muhammed (sav) sevdasını iliklerine</p>
<p>kadar hisseden, o bilinci yaşamaya, o doğrultuda düşünmeye gayret eden kardeşlerimize ait.</p>
<p>Fakir, sadece bunları düzenlemiş, cümle kalıplarına dökmüştür.</p>
<p>Efendimizin kutlu doğumunu idrak ettiğimiz şu günlerde “Muhammedî Bilinç bizde nasıl açığa çıkar?”, “Doğum esnasında neler yaşanır?”, “Yaşananlar nelerin habercisidir?” sorularına, doğum gecesi olanlardan hareketle getirilen açıklamalar şöyle:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Bir deprem ki:</strong></span> Putların devrilmesi, göllerin kuruması, nehrin taşması, saray sütunlarının yıkılması gibi hadiseler açıkça göstermektedir ki o gece Ortadoğu’yu kaplayan büyük bir deprem yaşanmıştır.</p>
<p>Muhammedi Bilincin bizde açığa çıkışı da genellikle beden ve ruhumuzun yaşadığı sarsıcı bir etki ile başlar! Tasavvufa; Hakikât İlmine yönelenlerin büyük çoğunluğu; mal kaybı, evlat acısı, iş kaybı, ticarette zarar, dostların ihaneti, alıştığı çevreden uzağa hicret, hayattan umduğunu bulamama, ideallerin bir anda kırılması gibi bazı haller yaşayarak bu ilme yönelmişlerdir. Dışarıda yaşanan depremin, içeride şuur faylarını çatır çatır kırması sonucu Muhammedi Hakikât özden fışkırmaya başlar!.. Bu deprem bir takım hayati değişiklikleri de beraberinde getirecektir. Bazı değerler (ya da değer sanılanlar) yerle bir olacak, kutsanan, benimsenen dayanaklar elden çıkacaktır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Doğum geceleyin:</strong> </span>Gece; vahdet anıdır. Kesret yanılsamasını önümüze koyan gündüzün çekilip yerini geceye bıraktığı anda renkler ve çokluk varsayımı biter ve kişi kendi yalnızlığı ile, kendi gerçeği ile yüzleşir.</p>
<p>İster gece vakti ibadet ve zikirle Muhammedi Hakikâtin açıldığını düşünün, ister geceyi zulüm, karanlık, baskı anı diye değerlendirin, bu hakikâtin yalnızlık hissedildiği anda, Allah’tan başkasından ümidin kesildiği anda açıldığı bir vakıa.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Kabe’de mevcut 360 put devrilir:</strong></span> Kâbe; içini benliğe ait sahipliklerle doldurduğumuz gönlümüz. O kadar çok ki gönül Kâbemizi işgal eden putlar, hangi birini sayalım. Sahiplikten hırsa, benimsemeden tutkuya, gelenekten alışkanlığa, duygusallıktan hırçınlığa, hasetten öfkeye kadar bir dizi putla doldurduğumuz gönül boyutumuz, öz boyutumuz ,iç dünyamız, Muhammedi Hakikâtle yüzleştiğinde bunların hepsi ciddi bir sarsıntı geçirir. İşte bu sarsıntı temizlenmemiz gereken kirleri gösterir bize. Muhammedi Bilinç açılır açılmaz putlar dışarı atılamasa da yerlerinde rahat duramamaları, altlarındaki zeminin kayması kaçınılmaz sonuçtur.</p>
<p>Tek tek ele aldığımız, her birini ayrı sandığımız algılardır putlar. Tek kare resmi göremeyenin parçalarda kudret ve güzellik varsaymasıdır. Parçaların paramparça edilip bünyeden sökülüp atılışı Muhammedî doğumla start alır.</p>
<p>Daireyi oluşturan açılar toplamı:360. Önceleri dar açılarla hayata yaklaşan, hatta belli bir açıya mahkum yaşamayı, düşünmeyi kutsayan kişi; Muhammedi idrakle tanıştığı anda açıları gezmeyi, turlamayı niyete almış demektir. Seyir başlamıştır artık. Dar açı genişleyecek, daire ilerleyecek, pergelin iğnesi Şeriat noktasına çivili olarak Hakikât turu devam edecektir.  Bunu yaşarken kendinizi bazen tanıyamaz “Eskiden şu halleri kınayan ben, şimdi nasıl hoş görüyorum, bu ben miyim?” demeye başlarsınız. Beğenmedikleriniz, kızdıklarınız, çirkin gördükleriniz yavaş yavaş düşer gözünüzden. Çünkü siz açınızı genişletmektesinizdir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Müşriklerin kutsal saydığı Sâve gölü kurudu:</strong></span> Göl; ne kadar derin ve geniş olursa olsun sınırlıdır değil mi?.. Suyu hiç yenilenmez. Göle akan nehir yoktur pek. Göl; kendi başına denize de akamaz. Sıkışmıştır kara parçası içine, vadiler arasına. Denizi tanımayanlar, her an yepyeni bir çağıltı ile akan nehirlerden haberi olmayanlar için göl kutsal kaynaktır.</p>
<p>Göl; kendi kendini överek yaşayan benliğinizdir. Size bu halinizin en iyisi olduğunu telkin eder hep. Yaratılışınız bu haliyle ne güzeldir. Hatta sizden iyisi de yok gibidir.</p>
<p>Gölü kutsal sayan kimdi? Müşrikler. Bizde, bizi şirke çeken kim? Benlik!.. Benlik; terkip kayıtlarını yücelterek sınırlı kapasitesini bize sınırsız gösteren sahtekâr bir sihirbazdır</p>
<p>Muhammedî doğumla göl suları çekilir. Bildikleriniz geçersiz, kabul ettikleriniz değersiz hale gelir. Bir tükeniş yaşarsınız. Her şeyiniz iflas etmiştir. Yegâne su kaynağınız; nefsiniz kurumaya yüz tutar. Hiç bitmez sandığınız bitmiştir. Ve öyle bocalarsınız ki, Kur’anın ifadesi ile insan yere (benlik arzına) “Buna da ne oluyor böyle?” (Zilzal-3) diye sormaktan kendini alamaz.</p>
<p>Tasavvufi hakikâtlerle yüzleştikleri anda klasik din öğretisinin yetmediğini gören bazı dostların; “Bana da ne oluyor? Yoksa dinden mi çıkıyorum? “ diye hayıflanarak kendilerini sorguya çekmelerini tebessümle hatırlarım. İşte bu hayıflanma sahiplenilenin elden çıkışına duyulan kaygıdır.</p>
<p>Peki, göl kurumuşsa su hiç mi olmayacak? Olayları okumaya devam edelim.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Semâve deresi sularla dolar taşar:</strong></span> Kupkuru bir dere Semâve. İçinde yıllardır su yok. Orada su olmadığı için halk mahkûm olmuş Sâve’nin suyuna. Muhammedî Bilinç açılmadıkça şuur; kuru bir dere yatağından farksızdır. Yeni idrakleri, tefekkürleri, akletmeleri, değerlendirmeleri yoktur. O öylece kendi sığ ve çorak haliyle yaşamayı hayat zanneder.</p>
<p>Muhammedî doğumla birlikte şuur açılmaya, bilinç yeni değerlendirmeler yapmaya başlar. Artık, her şeyin bir anlamı vardır. Olaylar ve oluşlar arasında bağlar kurulur, seyir sürerken gözlenenlerde hikmetler, yaşananlarda ibretler okunmaya başlanır. Bilinçte yoğun bir enerji kanalı açılmıştır artık. Hem de öyle bir kanal ki suyu ne göle benzer ne dereye.</p>
<p>Vahdet denizine, Hiçlik deryasına erinceye kadar akmaya, çağlamaya, gürlemeye devam edecek, yerinde duramayan, sürekli taşmak isteyen açılımdır bu.</p>
<p>“Allah’ım eskiden düşünemediğim ne çok şey varmış!? Ayetleri, hadisleri, sözleri, kitapları anlar oldum, bu tespitleri yakalayan ben miyim?” demeye başlarsınız. İçinizde öyle yoğun enerji akar ki okumaya, dinlemeye, ziyarete, sohbete, sevmeye doyamazsınız.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Mecusi ateşi söndü:</strong> </span>Kişinin benliğe esir oluşunun açık delili; öfkesidir. Sabrı, tahammülü, hoşgörüsü yoktur Muhammedî olmayanın. En ufak şeyde par, yanar. Yaktığı; çevre gibi görünse de kendisidir aslında. Benlik; bilince egemen olduğu sürece o yakıcı ateş sönmeyecek, an be an kavurmaya devam edecektir kendi kendini.</p>
<p>Muhammedî idrak doğumu ile ateş; İbrahim’ce yaşamı seçen; Hanif Dine yönelenler, Tekten bakışı bilenler için serin ve selamet olmaya hazırdır artık. Sultası bitmiş, kudret görüntüsü veren alevleri sönmüş, hâkimiyeti boşa çıkmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Kisrâ sarayının burçları, sütunları devrilir:</strong></span> Sütunlar sabittir. Kubbeyi taşımaya, çatıyı olduğu yere kuvvetle sabitlemeye yarar. Burçlar, hisarlar ise dışa karşı aşılmaz setler, duvarlar örer.</p>
<p>Muhammedî doğum yaşanmadan önce olduğu yere, sabit bir noktaya bağlı, kayıtlı, kilitlidir algılar. Ne hareket imkânı vardır ne de değişim. Hareket olduğu anda saltanat yıkılıyor diyerek feryadı koparır nefis. Dış etkiye, başkalarına, farklı algılara kapalıdır Muhammedi olmayan. Öylesine kapalı ki bir duvar kadar soğuk, bir hisar kadar ürkütücü ve ruhsuz!..</p>
<p>İdrakte yaşanan depremle sütunlar yıkılacak, sahte saltanat yerle bir olacak, karanlık hisar içine nur sızacak, burçlardan (terkip kayıtlarından) seyredilen alem; geniş bir ufukla tanışacaktır. Rabbinden, Rabbul Alemiyne uzanan bir yolculuk başlayacaktır.</p>
<p>…</p>
<p>Kisrâ; Farsça’da, kral, hükümdar, firavun anlamlarına gelse de Arapça söylenişte KESRET kelimesi ile aynı kökten. Yıkılan; Kisrâ sarayı. Yıkılan; Kesret hegemonyası!&#8230; Kesret bakışı yerle bir olduğunda bilinç,  Vahdet Seyrine geçmek üzere hakikâte sülûk edecek.</p>
<p>Bir başka açıdan sütunlar ya da burçlar; hepimizin tâbi olduğu Astrolojik yıldız kümeleri. Belki ilk planda şaşıracaksınız ama; Muhammedî olanlar için tek burca bağlılık bitmektedir!.. Muhammedî idrakte yaşayanlar; her kulda kendini gören, herkesle cem olan, girdiği her yere rengini veren ama kendisi ne şekle, ne kalıba, ne tanıma sığmayan zatlardır. Onun için onları astrolojik burç kayıtları içinde düşünmek bize göre yanlıştır. Muhammedîler için burçlara tabiiyet bitmiş, bütün burçlarda sınırsız seyir başlamıştır.</p>
<p>14 sütun. Kabaca düşünürsek… Ay, 14 evreden sonra bütünlenir. Hz. Mevlana ayın seyrinden ilhamla hakikât yolcularına şöyle diyecektir: <em>“Elinden çıkanlara üzülme. Unutma ki ay da paramparça ola ola dolunaya erişir de nurlar yansıtır. Bil ki parçalandıkça nurlanmaktasın!”</em></p>
<p>Göğüs kafesini çevreleyen kaburgalar önde 7 ana kemik halinde birleşir. İman tahtası, can evi tabir edilen sadrımız; sağlı sollu uzanan 17 kemikle korunur! Açık kalp ameliyatı bu 14 kemiği tutan ana bağ kesilerek yapılır. 14 bağ kopunca kalbe inilmiştir artık.</p>
<p>Kalbe; öz bilince inmeye engel teşkil eden 14 direk neler acaba? Şeytanın, birimsel benlik vehminin, nefis ateşinin 14 oku, 14 perdesi, 14 temel azabı aslında.</p>
<p>Neler mi?.. Aklımıza gelenleri sıralayalım hemen: Öncelikle beş duyu. Kesitsel algıya bizi mahkûm eden beş duyu. Diğerleri: öfke, kibir, haset, riya, şehvet, hırs, para, makam, şöhret, ibadetine güvenmek, vesvese, saltanat, vehim.</p>
<p>Bunlar yıkılacak. Ayakta kalmak istese de değil mi ki bir kere deprem olmuştur, sağlam diye yüzlerine bakılmayacak artık. Gün be gün azalacak tesirleri. An be an tükenecekler.</p>
<p>(Allah’ın Zati ve Subuti sıfatlar toplamının da 14 olduğunu farklı bir noktadan düşünün)</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Yıldızlar yere yaklaşacak ve çok berrak görünecekler</strong>:</span> Yıldızlar; her biri yol bulmada rehberlik eden işaret levhaları. Yıldızlar; karanlık semanın ışıltılı aynaları.</p>
<p>Yıldızlar; sınırsız sonsuz ESMA mertebesidir. Muhammedî Bilinçle tanışan; esmanın kendinde önce SIFATa sonra EF’ALe dönüşümüne hazırdır artık. Bu dönüşüm ZATında cem yaşamaya kadar devam eder nasibi olan için. Muhammedî doğum; tüm esmaları birleştirmenin ilk adımıdır. Önceleri ayrı gayrı görenler, Muhammedî açılımlarla esmalar arasında fark görmenin şirk olduğunu, birini diğerine tercih etmenin hakikâtten perdelenme getireceğini anlayacaklardır.</p>
<p>Yıldızlar; Hak Dostlarıdır. “Sahabem yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız yolunuzu bulursunuz” buyurmuş Alemlerin Efendisi. Onun sahabesi; biricik mirasçıları; her dönemde yaşayan, hiçbir çağı boş bırakmayan; gönül ehli, ilim ehli, aşk ehli zatlardır. Onlardan hangisi size sevimli gelmişse, hangisinin meşrebi size uymuşsa sağlam ipe tutunmuşsunuz demektir.</p>
<p>Bilinci deprem yaşayan; yere yaklaşan yıldızları seyredercesine yakındır Gönül Ehline. Sorulara cevap, ruhlara gıda, kalplere şifa Hak Dostları bir bir çıkar önüne. Elini uzatıp alıverecekmişçesine yakındır onlara. Kimini şahıs olarak yanında, kimini ilim olarak kitap satırlarında, kimini sözlerle nasihat ikliminde, kimini muhabbet ve sohbet meclisinde, ama hepsini çok yakınında bulacaktır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Feryat eden Yahudi:</strong></span> İdrak sıçraması ya da zorlu bir ameliyat gibi inşirahla gelen Muhammedî zuhur; derinlerde bir yerlerde saltanat kuranları tedirgin edecek, hükümranlığın elden çıkışını hazmedemeyen benlik; canhıraş feryatlarla ortalığı gerecektir.</p>
<p>Şuurun derinliklerinden Yahudi boyutu (dünyaya- menfaate düşkün yanımız); “Senelerce benimleydin, şimdi nerelere gidiyorsun? “diye kocası ölen kadın gibi yas ederek kendine acındıracak, sonra “Senin Nübüvvet (zahir boyutun) ile Risalet (batin boyutun) hep benimle yaşadı. Ben olmazsam sen ne yaparsın? Ne dış dünyan olur, ne iç alemin! Yıkılırsın, mahvolursun, bak benden söylemesi” diyerek uyanık ve de cambazca söylemlere girişecektir.</p>
<p>Tasavvufa yönelenlere çevreden ilk tepki şudur: “Dış dünyadan kopuyorsun! Sana da bir haller olmuş. Bak bizden söylemesi, normalden uzaklaşıyorsun!”</p>
<p>Dışta bunları duyan Marifet Yolcusu içte ise şu vesveseyi sıkça hissedecektir:</p>
<p>“ Ya sapıtırsam. Ya raydan çıkarsam! Acaba doğru yolda mıyım? Çoğunluk haklı olmasın? Yoksa ben gerçekten anormal miyim?”</p>
<p>İşte tüm bunlara elinin tersi ile meydan okuyabilenler; Harem Bölgeden ( Özbenliklerinden) Yahudiyi (esfele çeken vehmi) bir daha geri dönmemek üzere sürüp çıkarmış olacaklar!&#8230;</p>
<p>Vehim; maddeye, bedene dönük algı sürülüp çıktıktan sonra şu ses yankılanır bilinç semalarında:</p>
<p>- Artık Esfelden çıkıyor, Ahsene yürüyorsun. Kayıtlardan kurtuluyor, Sınırsız- Sonsuza açılıyorsun. Artık çok şerefli olacaksın!  Yolculuğun mübarek olsun!&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Rasülullah’ı anıyor dışarıda müminler.</p>
<p>Doğumu kutlanıyor mevlidler, kasideler, ikramlar ve ziyaretlerle.</p>
<p>Ve sen, evet sen Marifet Yolcusu dostum!</p>
<p>Arzı sarsan, göller kurutan, sütunlar yıkan, ateşler söndüren, nehirler çağlatan, yıldızları yere yağdıran, köle tüccarını sürgüne yollayan o muhteşem doğumun aslında nerede, nasıl yaşandığını fark ediyorsun değil mi?..</p>
<p>Mübarek olsun!</p>
<p>Mehmet DOĞRAMACI</p>
<p><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com">dogramacimehmet@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/muhammed%e2%80%99im-dogarken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teslimiyet Niye / Neye ?</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/teslimiyet-niye-neye/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/teslimiyet-niye-neye/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 22:03:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[hızır]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[teslimiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1123</guid>
		<description><![CDATA[Özellikle tasavvufla ilgilenenler olarak biz, eksikliklerimizi fark edip, gidermek ve kendimizi geliştirmek amacı ile bu yola girdiğimizi söyleriz. Ancak her ne kadar samimi olan bu amaçla yola girmiş olsak ta, çoğu kez görürüz ki; içinde bulunduğumuz yada misafir olduğumuz ortamlardaki kişilerin, özellikle de ilim, hal ve yaşam gibi çeşitli konularda bizden ileride olduğunu düşündüğümüz zatların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Özellikle tasavvufla ilgilenenler olarak biz, eksikliklerimizi fark edip, gidermek ve kendimizi geliştirmek amacı ile bu yola girdiğimizi söyleriz. Ancak her ne kadar samimi olan bu amaçla yola girmiş olsak ta, çoğu kez görürüz ki; içinde bulunduğumuz yada misafir olduğumuz ortamlardaki kişilerin, özellikle de  ilim, hal ve yaşam gibi çeşitli konularda bizden ileride olduğunu düşündüğümüz zatların bile, <span style="text-decoration: underline;">kendimize göre</span> eksik yada yanlışlarına odaklanırız. Oysa yapmamız gereken; <span style="text-decoration: underline;">bize göre</span> olan eksikliklerle ilgilenmeyip, bizdekinden fazla olan özellikleri bir an evvel kendimize katmaya çalışmak ve kendi eksikliklerimizi gidermeye çalışmak olmalı&#8230;<span id="more-1123"></span></p>
<p>Kulaktan dolma bilgilerle bile olsa, her şeyin kendimizde bulunduğunu bilsekte, eksikliklerimizi gösterecek, uyaracak, öğretecek bir ağabey/hoca/yetiştiriciye ihtiyaç duyarız. Sonrasında bu samimi duanın icabeti hasıl olur ve bizden yüksek özelliklerde bir zat ile tanışırız. Eğer ki kendimizde bulamadığımızdan, dışarıya yöneldiğimiz bu zattan istifade etmek istiyorsak, ona teslim olmamız gerekmektedir. Öyle bir teslimiyet olmadır ki; söyledikleri bize ters gelse de, doğru diye inanmalı ve şüphe duymadan uygulayabilmeliyiz. Çünkü zaten kendimizin yanlış ve eksik değerlendirmeler yaptığını itiraf etmişizdir, onu aramakla&#8230; O&#8217; ndan gelenleri kendi bilgi ve düşünce sistemimizle değerlendirmeye kalkarsak, o eksik ve yanlış filtremiz, O zattan gelenleri bizim mevcut anlayışımıza indirger ve hiçbir istifademiz olamaz. İşte bu sebeple teslim olacağımız bu zat gerçekten bize faydalı olur mu ? Doğru kişi midir gibi bir şüphe ile onu incelemeye başlarız ki, bence bu gayet doğal bir davranıştır. Çünkü ebedi hayatımızı etkileyecek bir karar olduğundan dikkat edilmelidir. Nitekim Musa (as) bile, kendinden fazla ilim sahibi olduğunu bildiği Hızır&#8217; ı (as) sorgulamıştır.</p>
<p>İşte bence işin püf noktası burada karşımıza çıkmaktadır. Bizler her ne kadar hatasız, günahsız  insan olmayacağını bilsekte, tabi olacağımız zatın kusursuz olmasını bekler ve O&#8217; nu adeta <span style="text-decoration: underline;">bizim hayalimizdeki</span> Hz. Muhammed (sas) ile kıyaslarız, ne kadar tanıyorsak artık&#8230; Oysa hiçbir kimsenin O&#8217; nun gibi olamayacağı bellidir. Veliler ancak O&#8217; ndan bir şubedir denilir. Hz. Muhammed (sas) ResulALLAH&#8217; ın zahiri olduğundan, tüm esmaları/özellikleri tabiri caizse full çekmektedir. En pik noktada İlim, hilm, güzel ahlak, adalet&#8230;vb. Ancak mademki biz, batında değil de zahirde bir kişide arıyoruz, o zaman bilmeliyiz ki zahirdeki hiç kimse O&#8217; nun gibi olamayacaktır. Ancak bir yada birkaç yönü ile O&#8217; na benzeyebilecektir. İşte bizim yapmamız gereken, dualarımızın sonucu olarak karşımıza çıkan bu zatları kafamızdaki bazı taslaklarla kıyaslamadan, onların ResulALLAH şubesi olduğu konulardan alabileceğimizi maksimum düzeyde almak olmalı. Onlara her şeyimizle teslim olamıyorsak bile, en azından bizden üstün oldukları yönlerden kavrayabildiğimiz noktalarına teslim olmalıyız, hakikatte teslim olduğumuzun ALLAH olduğunun farkındalığıyla&#8230; Kim bilir belki tahmin ettiğimizden daha çok konuda şubedirler&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><em><strong><em><strong><em><strong><em><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></em></strong></em></strong></em></strong></em></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/teslimiyet-niye-neye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ALLAHUEKBER algısı ile MUHAMMED’iliğin Getirileri</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-algisi-ile-muhammed%e2%80%99iligin-getirileri/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-algisi-ile-muhammed%e2%80%99iligin-getirileri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2010 14:19:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Allahuekber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[isevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[muhammed algısı]]></category>
		<category><![CDATA[musevilik]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1111</guid>
		<description><![CDATA[Önceki yazıda ( http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/ ) belirtilen ALLAHUEKBER algısı ile Muhammedi olarak yaşamanın, anlayabildiğim kadarı ile getirilerinden bir kaçından bahsetmek istiyorum&#8230; Günümüzde, hangi dinin kaç mensubunun olduğu ile ilgili araştırmaların sonuçları duyurulurken, Müslümanların çokluğuna oranla, Musevilerin çok az olduğu gözlenir. Ancak kimliklerdeki mensubiyetten değil de, idrak seviyelerinden bir tasnif yaptığımızda, bu oranların tam tersi olduğunu görebiliriz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Önceki yazıda ( <a href="http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/" target="_self">http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/</a> ) belirtilen ALLAHUEKBER algısı ile Muhammedi olarak yaşamanın, anlayabildiğim kadarı ile getirilerinden bir kaçından bahsetmek istiyorum&#8230;</p>
<p>Günümüzde, hangi dinin kaç mensubunun olduğu ile ilgili araştırmaların sonuçları duyurulurken, Müslümanların çokluğuna oranla, Musevilerin çok az olduğu gözlenir. Ancak kimliklerdeki mensubiyetten değil de, idrak seviyelerinden bir tasnif yaptığımızda, bu oranların tam tersi olduğunu görebiliriz. Günümüzde ALLAH&#8217; ı kendinden tamamen ayrı bir yerde görerek öteleyen ve kader konusunu da bu idrak ile yanlış değerlendirerek, arzularının gerçekleşmesini kendi dışlarından bekleyerek geri kalmışların sayısı epey fazladır. Hakikatte bu kişilerin çoğunun kendine bile faydası yokken, insanlığa faydası olanların sayısını varın siz düşünün. Ancak risaleti tam olarak anlamasalar da, nübüvvetin getirdiklerine yani şeriat kurallarına uyarak kısmen de olsa kendilerine ve başka insanlara faydaları dokunabilir. Ancak bu fayda daha çok dünyevi/beşeri ihtiyaçlar konusunda olacaktır. Uhrevi konularda yaptıklarını düşündükleri fayda, belki de hakikat bilgisinden yoksun olduklarından, diğer insanlara da bu bilgiyi vermeden uyarıp, bilgilendirdiklerinden, onlarında kendileri gibi tanrı anlayışına ve şirke saplanmalarına sebep olarak zarara dönüşebilecektir&#8230; Sonuç olarak; ruhi yönden, manevi alanda biraz tatmin olunmuş olsa da, maddi yaşamda geri kalmış, ezilmiş bir karakter sergilerler ki, bu da genelde ruhi/manevi alana sirayet edebilir&#8230;<span id="more-1111"></span></p>
<p>Bunun bir üst farkındalık mertebesi olan İsevi idraktekiler genelde teknolojik ilerlemelerin olduğu, zahir ilimlerin çıkış merkezi durumuna gelen batı dediğimiz Avrupa ve Amerika&#8217; da çoğunluktadır. Bunlar ALLAH&#8217; ın tüm esmaları ve hatta sıfatlarının sadece kendilerinin algıladıkları kadarıyla açığa çıktığı düşüncesi ile, dışarıdan/öteden bir şey beklemektense her şeyi kendileri yapma gayretindedirler. Karşılaştıkları sorunları aşabilecek kapasitede olduklarına inanıp bu yolda çalışırlar. Bu sebepledir ki, uzun zamandır bilim adına, teknik adına ilerleme sayılan ne varsa bu idraktekilerden çıkmıştır. Ancak bu kişiler de evrenin tüm ağırlığını kendi omuzlarında hissedebilirler. Kendilerinden gayrı bir varlık görmeyenler, hayatlarında kendilerinden başkalarına pek önem vermezler. Anne ve baba kavramları bile bizim alışkın olduğumuz çerçeveden uzaktır. Sevgi, saygı, hürmet, muhabbet tanımları daha farklıdır. Hatta bizzat şahit olduğum bu kişilere örnek teşkil edecek iki kişiden biri, karşımda ikinci bir varlık mı var ki selam vereyim derken, diğeri hiçbir samimiyetimiz yokken emir kipleri ile bir şeyler isteyip, ben o isteği karşıladığımda, teşekkür etme gereğini görmeyip, hatta bunu neredeyse şirk sayıp şükür nimetinden kendini mahrum bırakmıştı. Dolayısıyla bu idraktekilerin karşılaştıkları zorluklarda yönelip sığınacak bir durakları yoktur. ALLAH dedikleri RAB&#8217; leridir, fark etmemişlerdir. ALLAH dışarıda değil deyip, dışarıyı ötelemişlerdir bu seferde. Bunun neticesinde ruhsal olarak bunalım ve çöküntüler ile bunlara bağlı olarak alkol ve uyuşturucu, kumar, oyun&#8230;vb. kaldırılamayacak yükün sorumluluğunu unutturacak kaçış noktalarına yönelebilirler. Sonuç olarak maddi alanda ilerlenmiş olsa da, ruhi anlamda tatminsizlik söz konusudur büyük olasılıkla&#8230;</p>
<p>Bunun da üstündeki farkındalıkta ise; diğer iki görüşün olumlu yönlerinin BİRleşmesi vardır. Hem maddi,  hem manevi alemde tatminlik ve razı olma durumu. Doğu ile Batının, Ruh ile Bedenin, Mana ile Suretin, Öte ile Berinin BİRleşmesi. İsevi idrakteki gibi Zat, sıfat, esma, fiil ne varsa; kişinin kendi evrenine bakışı ile şekillenmekte ve seyredilmektedir. Ben dediğime sen der, çok anlaşılır dediğime bir şey anlamadım veya güzel dediğime çirkin diyebilir. Bunların hepsi o kişiye göre, onun bakış açısına, özelliklerine göre doğrudur da. Ama ne zaman ki, iş kişinin bakış açısı durumundan çıkar; yani Rububiyetinden, RAB&#8217; binden çıkar da ALLAH bakışı aşamasına gelir o zaman, mutlak doğrunun, o kişinin sandığı doğru olmadığı anlaşılır. Başka bir ifade ile Kuran&#8217; da bir kaç ayette geçen Bize döndürüleceksiniz (Enbiya 21-Ankebut 29) olayı vuku bulduğunda kişinin beni, Biz olduğunda doğru ve yanlış değerlendirmeleri başka bir hal alır. Bir müddet sonra bakar ki, ne başkasında bir yanlış var, ne kendinde. Her an, her şey doğru. Ne olması gerekiyorsa o oluyor. Her şey kulluğunu icra ediyor. Bu kulluğu hem kendi ferd olarak icra ediyor, hem de diğer şeylerle bir bütünlük oluşturarak beraberce icra ediyorlar. Aynı Hidrojenin, hidrojen ve Oksijenin de, oksijen olarak kul olması ile beraber, ikisinin beraber olup su olarak ta kulluk yapmaları gibi&#8230; Burada araya eklemek istediğim bir konu daha var ki; Hidrojen ve Oksijen birbiriyle karşılaştığı anda su oluşmaz. Kendilerinde mevcut olan potansiyeli, kullanmaları ile olur (Aktifleşme Enerjisi). Bunun için gerekli olan şey ise ısıdır. Isı arttıkça moleküllerin tepkimeye girmeleri kolaylaşır ve hızlanır. İşte kişinin de yanışları aslında onun tepkimeye geçmesi için bir araçtır. Her elementin başlangıçta Hidrojen elementinden oluştuğunu göz önünde bulundurursak, Musevi idraktaki birim kendini, hakikatinden uzak gördüğünden Oksijen olarak algılarken, İsevi idraktaki birim ise kendini her şeyin kaynağı Hidrojen olarak görür. Geri kalan her şey kendinden oluşmuş olsa da, kendini sadece zatı ile kendi yalın hali ile sınırlayıp açığa çıkanlarla tepkimeye girmez. Muhammedi idrakte ise hem kendi zatı ile kaldığı durum mevcuttur, hem de diğer tüm elementlerle tepkiye girme hali. O kişi su da olur, demir de olur, gerekirse asit bile olur. Buna marifette denebilir belki. İşte her şeyin gözünden görebilmenin de ötesinde, bizzat her şey olup yaşayabilme özelliği. Ve kendini bununla da sınırlamayıp, daha da ötesi olduğunu bilme ki; zaten bu özellik sayesinde diğer idraklerden gelişerek bu noktaya gelmiştir ve bundan sonra da gelişmeye devam edecektir.  Muhammediliği, Hz. Muhammed&#8217; in (sas) fiziki ölümü ile noktalamayanlar için, gelişmenin sonu yoktur. İşte Ekberiyet; potansiyeli, algılayıp fark ettikleri ile sınırlamama getirisi sağlar kişiye. Bu da kişinin zorlandığı olaylarda, o ana kadar açığa çıkardıkları ve farkındalığı ile o zorluğu aşamayacağını hissettiği zaman hemen bu histen kurtulup, ALLAH&#8217; ın o ana kadar fark ettikleri ile sınırlı olmadığını, Ekber olduğunu müşahede ederek, ona yönelerek her zorluğu aşabilmesine vesile olur. Dışarıdan yardım alır, çünkü dışarıyı kendinden ayrı görmez. Dışarıda algıladıklarını hor ve boş görmez, hepsinin kendi için kendinden olduğunu bilir. Dışarı-içeri diye bir ayırım yapmadan kainattaki her birime karşı sevgisi, muhabbeti ve hizmeti vardır. Artık “Muhabbetten doğdu Muhammed” sözünü aklımızdan çıkartmadan Muhammedi olmaya mı çalışırız, yoksa Muhammedi olduktan sonra zaten her şeye olan muhabbet kendiliğinden gelecektir diye bekler miyiz bilemem. Ama temenni ederim ki bir şekilde Muhammedi olmak nasibimiz olur&#8230; Tekrar hatırlayalım ki; bu idrak seviyeleri milletlere göre dağılmış olmayıp, her toplulukta, her ev halkında, hatta her insanda mevcuttur. Bize düşen, fark edip açığa çıkarmaya gayret etmektir nasibimizce&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><em><strong><em><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></em></strong></em></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-algisi-ile-muhammed%e2%80%99iligin-getirileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zevkten Dört Köşe &#8211; 3. Bölüm</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-3-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-3-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2009 13:27:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Beytullah]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Ve Zikir]]></category>
		<category><![CDATA[Hacerül Esvet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid]]></category>
		<category><![CDATA[Mescidi Haram]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1070</guid>
		<description><![CDATA[Mescid-i Haramın revaklı kısmında oturuyoruz bir süre. Öğle namazından bu yana açılan sırlardan öylesine doluyum ki; yeni idraklerle ruhen yaşadığım gönül genişliği, bedenimde müthiş bir yorgunluk olarak kendini gösteriyor. Bir sütuna yaslanıyorum. Bitkinliğimi görünce; - Kestir biraz, diyor. - Ama burası mescid, olur mu? - Burası en emin yer, burası gönlümüz, burası bizden içre biz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><img class="alignleft" src="http://www.sufizm.gen.tr/MD.jpg" alt="" width="108" height="134" />Mescid-i Haramın revaklı  kısmında oturuyoruz bir süre. Öğle namazından bu yana açılan sırlardan öylesine  doluyum ki; yeni idraklerle ruhen yaşadığım gönül genişliği, bedenimde müthiş  bir yorgunluk olarak kendini gösteriyor. Bir sütuna yaslanıyorum. Bitkinliğimi  görünce;</p>
<p align="left">-  Kestir biraz,  diyor.</p>
<p align="left"><em>- Ama  burası mescid, olur mu?</em></p>
<p align="left">- Burası en emin yer, burası  gönlümüz, burası bizden içre biz. Niçin olmasın?</p>
<p align="left">Biraz kendimden geçmişim. Ne  kadar sürdü bilmiyorum ama Yatsı ezanına doğru uyandırılıyorum. Abdest tazelemek  için Babü’s- Selamdan lavabolara doğru geçiyorum. Döndüğümde Mescid-i Haram ışıl  ışıl. Büyük spotlar altında Beytullahın siyah örtüsü ve o alnında kuşaklanan  altın sırmalı şerit ruha sevinçler saçan bir armoni oluşturuyor. Siyah ve sarı  bu kadar mı birbirini tamamlarmış, hayran hayran izliyorum.<span id="more-1070"></span></p>
<p align="left">Yatsıya bu defa Rukn-u  Yemani cihetinde duruyorum. Namazdan sonra gözlerim onu arıyor.</p>
<p align="left">Arka saflardan geliyor usul  usul. Tavaf epeyce genişlediği için gerilere diz çöküp Rukn-u Yemani’ye  yöneliyoruz.</p>
<p align="left"><strong>BEYTULLAHTAN GÖNÜLE</strong></p>
<p align="left">Kabe’nin dört cenahından  ilhamla Ehl-i Beyti konuşuyorduk. Aslında gönül denen o emin, o muhteşem saraya  sığınmanın, özümüzde mevcut Beytullahla bütünleşmenin yollarını konuşuyoruz.  Ehl-i Beytten de anladığımız; Gönül Ehli. Yani gönülce yaşamın ana unsurları.  Neyi, nasıl düşünür, nasıl hisseder, nasıl uygularsak gönülce bakışın engin  huzuruna kavuşuruz?.. Arayışımız bunun için. Yoksa Kabe’nin dört cenahını sadece  dört zat ile sınırlamak değil niyetimiz. Zaten konuştuklarımız da zat adı  altında hakiki manalar!..</p>
<p align="left">Kabe’de Rasülullah’ın  selamladığı, hürmet gösterdiği, öptüğü yegane cenah; Hacer-i Esved. Bir ikinci  köşe de Rukn-u Yemani. Kabe örtüsünün sanki bıçakla kesilmişçesine çok az  açıldığı bu yeri de selamlıyor ve öpüyor tavaf edenler. Rasülullah burayı  selamlamış, burada RABBENA DUALARI nı okumuş.</p>
<p align="left">Birinci cenahta kapıdan  ilham alıp Hz. Ali (k.v) ile açılan manaları, ikinci cenahta Fatıma annemizle  doğan idrakleri konuştuk. Şimdi 3. cenahı konuşacağız. Yanımdaki zat Rukn-u  Yemani’yi göstererek başlıyor:</p>
<p align="left">- 3. ve 4. cenahın kesiştiği  yer bura. Yemen köşesi; Rukn-u Yemani. Neler düşünürsün?</p>
<p align="left"><em>- İki  cenahı birleştirip konuşacağız sanıyorum. 3. cenahı başlı başına konuşmayacak  mıydık?</em></p>
<p align="left">- Hasan’ı Hüseyin’den,  Hüseyin’i Hasan’dan ayırabilir misin?.. Rasülullah onları dizlerine oturtup  severmiş. Onun için iki cenahı bir köşede buluşturup konuşalım.</p>
<p align="left">Eyvallah,  diyorum.</p>
<p align="left"><strong>İKİ CENNET REYHANESİ</strong></p>
<p align="left">Hasan ve Hüseyin’i anlat  bana dediğimde çocuksu bir tebessüm kaplıyor simasını ve başlıyor:</p>
<p align="left">- Onları dizine oturtmuş  Efendimiz. Karşılıklı severmiş. Ve ashaba şöyle buyurmuş: <strong>“Bunlar </strong></p>
<p align="left"><strong>benim  dünyada öpüp kokladığım iki reyhanemdir. Ya Rab! Ben bunları seviyorum, sen de  sev! Bunları sevenleri de sev!”</strong></p>
<p align="left"><em>- Hasan  ve Hüseyin’i biz de seviyoruz,</em> diyorum.</p>
<p align="left">Biraz önce yüzüne yayılan  nurlu tebessüm hüzne dönüşüyor. Titrek sesle devam ediyor:</p>
<p align="left">- <strong>Efendimiz onları  severken Cebrail (as) göründü, elinde sarı ve kırmızı iki gömlek vardı. Ya  Muhammed! Onların ikisi de şehit olacak, sarıyı Hasan’a, kırmızıyı Hüseyin’e  getirdim. Giydir onları!</strong></p>
<p align="left"><em>- Tam  severken gelen habere bak!</em></p>
<p align="left">- Bize göre kötü ve korkunç.  Ama Rasülullaha göre iki goncanın da şehadet haberi bu! Ona göre müjdenin hası,  ona göre goncanın gül olup açması!</p>
<p align="left">Gözlerinden yaşlar  süzülüyor. Birden içimi kaplayan hüznün kalbimi titrettiğini hissediyorum.  Duygusal paylaşımlara girişecekken yine kesiyor:</p>
<p align="left">- Rukn-u Yemani’ye, Kabe’ye  bak. Bana bakmayacaksın. Kaç kere dedim. Gözünü ayırma Kabeden, bağını çözme  gönülden, hitaba kulak ver, seslenince özünden!..</p>
<p align="left"><strong>RAHMANDAN RAHİME, CELALDEN CEMALE</strong></p>
<p align="left"><em>- Ali  ile Rahmani boyutu, Fatıma ile Rahimiyyet boyutunu anlamaya çalıştık. Hasan ve  Hüseyin neyi temsil ediyor?</em></p>
<p align="left">- Bana sormayacaksın, soru  da cevap sende, kendinde bulacaksın o manayı.</p>
<p align="left">Hasan ve Hüseyin’in  hayatlarından ilhamla sesli düşünüyorum:</p>
<p align="left"><strong><em>- Hz.  Hasan’ınn belden yukarısı, Hz.Hüseyin’in de belden aşağısı Rasülullaha  benzermiş.</em></strong><em> İlginç değil mi?..</em></p>
<p align="left">- İlginç değil. Gayet doğal.  Yüzleri de çok benzerdi. Ama birinin belden yukarısına, ötekinin belden  aşağısına benzemesi manidar. Düşün, bir şeyler bulursun sen.</p>
<p align="left"><em>- Şöyle  düşündüm. <strong>İnsanın belden yukarısında kalp, sine ve beyin mevcut. Yani belden  yukarısı daha çok ilim, akıl, şefkat, merhamet, kısaca gönül  sembolü.</strong></em></p>
<p align="left">- Belden  aşağısı?..</p>
<p align="left"><em>-  <strong>Belden aşağısında da hemen akla gelen; ayaklar! Ayak; kudret sembolü. Ayağa  kalkıyorsanız kudretlisinizdir. İkame etmek derken dahi ayakta durmaya işaret  var !</strong></em></p>
<p align="left">- Şimdi dönelim gül  goncalarına. Hasan belden yukarıda Rasulullaha benziyordu değil mi?..</p>
<p align="left"><em>-  Evet!</em></p>
<p align="left"><em>-</em> Nasıl bir hale, duruşa sahip Hasan?..</p>
<p align="left">…</p>
<p align="left">Hz. Hasan’ın hayatına dair  bildiklerim sayfa sayfa akıyor zihnimden. Hepsini özetlemek gerek. <strong>Hikayeden  çok, satır arasında mevcut karakteri okuyabilirsem, ondan yansıyan manayı  kavramış olacağım.</strong></p>
<p align="left"><em>- Hz.  Hasan oldukça Halim. Yumuşak, şefkatli, merhametli bir zat. O bu haliyle Razı  olmuş mümin duruşunu hatırlatıyor. Razı olmuş, iç dünyasındaki kavgayı bitirmiş,  herkesle barışık, sulh ve birliği yansıtan bir zat.</em></p>
<p align="left">- Yani?..</p>
<p align="left"><em>- O  sanki Efendimizin CEMAL boyutunu almış!..</em></p>
<p align="left">- Zaten hadis var. <strong>“Bu  benim oğlum seyyiddir. Ümit edilir ki Allahu Teala onun vesilesiyle ümmetimden  iki tarafın arasını bulur.” </strong>Nasıl arasını bulmuş anlat bakalım. İslam  tarihinden hatırlıyorsundur.</p>
<p align="left">…</p>
<p align="left">Hasan ve Hüseyin’in hayatı  denince derin bir acı, yoğun bir üzüntü kaplıyor her yanımı. İnsanın hatırlamak  istemeyeceği sahneler. Dayanabilirsem özetleyeceğim.</p>
<p align="left"><em>-  Hilafet Hz. Ali’nin vefatından sonra Hz.Hasan’a geçmiş. Kufe ahalisi Hz. Hasan’a  biat etmiş. Diğer yandan Şam’da da Muaviye halife!.. Bu durum tabii ki gerginlik  oluşturacak.</em></p>
<p align="left">- Nasıl çözülmüş  peki?</p>
<p align="left"><em>-  Kufe’den güçlü bir ordu ile yola çıkmış Hz. Hasan. Diğer yandan da kalabalık bir  kitle ile Muaviye!.. Karşılaştıkları anda, Arapların dört dâhisinden biri olan  Muaviye, ince politika ile Hz. Hasan ordusunda fitne çıkarmış. Ordu içindeki  ayrışmalar ile durumun kötüye gittiğini, fitnenin ayaklanıp ayrılık oluşacağını  ve kan akacağını sezen Hasan Efendimiz Muaviye’ye teslim etmiş  hilafeti.</em></p>
<p align="left">- Niçin  direnmemiş?</p>
<p align="left"><em>- Hadis  var ya, fitne anında iki büyük grubu barıştıracak, kan akmasına mani olacak  demiş Efendimiz. O yüce Rasülün öngördüğünü icra etmiş.</em></p>
<p align="left">- Sonra?</p>
<p align="left"><em>- Sonra  kendisi Medine’ye dönmüş. Burada ikamet etmiş.</em></p>
<p align="left">- Medine halkı kınamamış mı  onu?</p>
<p align="left"><em>-  Kınamışlar, hatta “Sen başımızı yere eğdirdin, bizim utancımızsın” diyerek çok  ileri gidenler bile olmuş. Ama o şöyle demiş: <strong>AR; NARDAN HAYIRLIDIR  !..</strong></em></p>
<p align="left"><em>-  Yani?</em></p>
<p align="left"><em>-  (DÜNYADA) <strong>UTANÇ;</strong> (AHİRETTE) <strong>ATEŞTEN </strong>(CEHENNEMDEN) <strong>DAHA  HAYIRLIDIR!</strong></em></p>
<p align="left"><strong><em>…</em></strong></p>
<p align="left">Bu sözü uzun uzun  düşünüyorum. Utanç pahasına barışçı olmak!.. Aşağılanma pahasına ümmetin  selametini istemek! Hakkı olandan vazgeçmek, kendinden çok başkalarını  düşünmek.  Çok büyük, çok erdemli, çok yüce bir davranış!.. Diğerkâmlığın,  fedakârlığın zirvesi bu!</p>
<p align="left">- Hasan, Hakikat boyutunda  seyretmiş olayı. Onun için Razı olmuş ezelde Efendimiz tarafından bildirilen  sahnedeki rolüne.</p>
<p align="left"><em>-  Eyvallah!</em></p>
<p align="left">- Kendi programında mevcut  Cemali, Rızayı, Şefkati, Sulhu açığa çıkararak kulluğunu icra etmiş değil  mi?..</p>
<p align="left"><em>-  Evet!</em></p>
<p align="left"><em>- Nasıl  tanırız kendi programımızı?</em></p>
<p align="left">- Sana nelerin  kolaylaştığına bak ve tereddütsüz onları icraya koyul.</p>
<p align="left"><em>- Etraf  ne der kaygısına düşmeden değil mi?..</em></p>
<p align="left"><strong>- Kabeye  bakan, gönle yönelen etraf görmez ki zaten. </strong></p>
<p align="left"><em>-  Eyvallah!</em></p>
<p align="left">Hz. Hasan’ın ortaya koyduğu  rıza halinin neticelerini düşünüyorum. Büyük bir savaş, dehşet bir fitne  duraklamış. Ne yazık ki saltanat düşkünlerinin hırsı hiçbir zaman bitmeyeceği  için yine de rahat verilmemiş Hz. Hasan’a.</p>
<p align="left">- Ölümü nasıl Hz.  Hasan’ın?..</p>
<p align="left"><em>-  Zehirlenmiş! 40 gün hasta yatmış. Başta kardeşi Hüseyin olmak üzere Medine’liler  ne kadar zorladılarsa da kendini zehirleyeni söylememiş. Örtmüş  hep.</em></p>
<p align="left">- Kimmiş  zehirleyen?..</p>
<p align="left"><em>-  Muhtemelen Muaviye tarafı ile irtibatlı olan karısı!..</em></p>
<p align="left">- Niçin söylememiş?..  Söylese de şöyle iyi bir ceza alsaydı bunu yapan!</p>
<p align="left"><strong><em>-  Kaderini okuyanın sebeplerle işi olmaz ki!.. Kudretten seyreden Hikmete bakmaz  ki!.. Kaderini okuyan; kaderine koşar!</em></strong></p>
<p align="left"><strong>…</strong></p>
<p align="left"><strong>……..</strong></p>
<p align="left">Vakit gece yarısına doğru  ilerliyor. Gündüz ki kadar olmasa da tavaf edenlerin azaldığı söylenemez. Daha  geç vakitleri bekliyorum. Hacer-i Evsedi öpmek, Ruknu Yemaniyi selamlamak için.  Ama yoğunluk 24 saat sürecek gibi geliyor. Ben Hz. Hasan’ı anlatırken yoğun bir  tefekkürle gözlerini kapatıyor. Göz kapaklarını araladığı bir anda:</p>
<p align="left">- Vefatı ve defni  nasıl?</p>
<p align="left"><em>-  Sormasan olmaz mı? Dayanamıyorum.</em></p>
<p align="left">- Anlat, diye üsteliyor.  Anlatıyorum:</p>
<p align="left"><em>- Vefat  etmeden önce Hz. Aişe annemize haber salmış. İzin verirse dedem Rasulullah’ın  yanına gömüleyim demiş. Annemiz izin vermişler. Ama ne yazık ki Emevilerin  Medine valisi karşı çıktığı için, Baki kabristanına defnedilmiş.</em></p>
<p align="left">- Başka ne gibi özellikleri  var Hasan’ın?</p>
<p align="left"><em>- Neleri  yok ki?..15 kere hac yapmış. Hem de yürüyerek gitmiş Medine’den Mekke’ye… 47  yıllık ömre 15 hac sığdırmak! Sonra çok hayırsever. Çok cömert. Malını öyle bir  dağıtırmış ki; iki kere elinde hiçbir şey kalmayasıya fakir  düşmüş.</em></p>
<p align="left">- Vecizelerinden,  öğütlerinden hatırladığın var mı?</p>
<p align="left"><em>- Onu da  siz lütfetseniz.</em></p>
<p align="left">Biraz düşündükten sonra ilim  hakkındaki sözünü naklediyor: <strong>“İlim için çalışınız! Ezber zorunuza gidiyorsa  yazınız. Yazdıklarınızı evlerinize de taşıyınız!”</strong></p>
<p align="left"><em>-  Yazdıklarını eve götürmeyi iki türlü anladım.</em></p>
<p align="left">- Nasıl, aç  bakalım.</p>
<p align="left"><strong><em>-  Yazdıklarını, ilmini gönlüne yerleştir, hazmet ve uygula birinci anlam. İkincisi  de dışarıda kendin bir şeyler okuyup öğrenmişsen bunu eşinle, çocuklarınla,  akrabanla, komşunla da paylaş!</em></strong></p>
<p align="left">- Güzel…</p>
<p align="left">Biraz da Hüseyin’i konuşalım  diyor ayağa kalkarken.</p>
<p align="left"><em>- Madem  ki Hüseyin ayaklanmanın, kıyamın, direnişin, ikamenin sembolü, onu ayakta  konuşacağız. Boş boş ayakta durmayalım gel girelim tavafa.</em></p>
<p align="left"><strong>GÖKLERİN VE YERİN SÜSÜ</strong></p>
<p align="left">Saat gecenin 02 sini  gösterirken tekrar tavafa dahil oluyoruz. Gündüz ki kadar olmasa bile akış hız  kesmiyor. Ama biraz daha rahat dönüyoruz şavtları. Son şavtta Rukn-u Yemanide  duruyoruz. Diz çöküp altın halkalara tutunarak açıyor Hüseyin  bahsini:</p>
<p align="left">- Hüseyin hakkında  Kerbela’ya işaret eden hadis var değil mi?..</p>
<p align="left"><em>- Evet  Rasulullah önceden bildirmiş.</em></p>
<p align="left">- Hasan’ı öğrendik, Hüseyin  hakkında neler doğar gönlüne?..</p>
<p align="left">Kabenin 3. vechine ellerimi  dayıyorum. Örtüden yayılan koku misk ü amber gibi. Avuçlarımı açıp ellerimi  yapıştırdım Kabeye!</p>
<p align="left"><em>-  Hüseyin, Hasan gibi infak ehli. O da bulduğunu dağıtmış etrafa. Paylaşımı  zirvede yaşamış. Babası Hz. Ali’nin bedeni kuvveti sanki Hüseyin’e  geçmiş!</em></p>
<p align="left">- Sadece bedeni kuvveti  mi?</p>
<p align="left"><em>- Kudret  ve İradesi de. Elbette ilmi de.</em></p>
<p align="left">- Başka?..</p>
<p align="left"><em>-  Rasülullah CELAL yüzünü Hüseyin’den göstermiş ümmete. Sorgulayan, nebevi  düsturlar çerçevesinde hesap soran ve İslam adına demir yumruk olunması lazımsa  o yönüyle de öne çıkan bir mücahid Hüseyin!</em></p>
<p align="left">- Yani şeriatin, kulluk  boyutunun hakkını vermede oldukça hassas değil mi?..</p>
<p align="left"><em>-  Elbette.</em></p>
<p align="left">- Rasülullah GÖKLERİN VE  YERİN SÜSÜ demiş Hüseyin’e… Bunu nasıl anlarsın?..</p>
<p align="left">- Bilmem, pek bir şey  gelmiyor aklıma.</p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">Yanımızdan bizi sıkıştırarak  geçişiyor müminler. Sıkışmak yada ezilmek gibi bir kaygımız yok. Ehl-i Beyt  sırrını açan zat Rukn-u Yemaniyi çocuğunu okşayan bir baba gibi okşayarak şöyle  diyor:</p>
<p align="left">- Süs; güldür. Gül, aşkın  sembolü! Gül, kırmızı. Gül; Rasülullahın özü! Kırmızı gül demetleri yayılır  Hüseyin’in yüreğinden. Yayılır da ümmete şehadet ve kıyam bilinci baki kalır!..  Gül; Muhammedi bahçenin en hoş çiçeği. Semanın ve arzın, bilinç katmanları ile  bedeni kuvvelerin birleştiği, kişinin tek noktaya odaklandığı yerdedir Gül.  Beşeriyetin insaniyetle bütünleştiği anda doğar Şehadet. İşte o zaman açar gönül  gülleri.</p>
<p align="left">…</p>
<p align="left">Şimdi bir başka dünyadayız.  Bir yanıyla kan ve gözyaşı, diğer yanıyla kıyam ve şeriat! Bir yanıyla cennet  gülleri, diğer yanda yürekten sızan kanla tazelenen yara! Söz Kerbela’ya geldi  dayandı. Şimdi o anlatıyor:</p>
<p align="left">- Şam’da hüküm süren  saltanat odaklı hilafet, Medine’de yaşayan Hüseyin’e huzur vermeyecektir.  Kendisine yönelik komploları duyunca ailesi ve sevenleri ile birlikte emin yere;  Mekke’ye göç eder Hüseyin. Burası emindir, en azından burada cana kastedilmez  diye düşünür.</p>
<p align="left"><em>- Rahat  bırakırlar mı peki?</em></p>
<p align="left">- Bırakmazlar. Birkaç defa  hacı kılığında suikastçılar yollanır Hüseyin’i öldürmek için! Bunlar yakalanır,  kurtulur ama artık burada da eminliğe darbe vurulacağını sezmiştir.</p>
<p align="left"><em>- Ne  yapar peki?..</em></p>
<p align="left">- Sevenlerini, ileri  gelenleri toplar ve onlara bir konuşma yapar:</p>
<p align="left">“ Korkarım ki biz buradayız  diye gözünü hırs bürüyenler Kabe’nin, Mescidi Haramın izzetine, eminliğine de  kast edecekler! Bizim yüzümüzden Beytullaha halel gelmesin! Biz buradan  ayrılıyor ve şehadete yürüyoruz!”</p>
<p align="left">İleri gelenler, yapma, gitme  dedilerse de Hüseyin: “ Korkmayın! Şehadetimizi biliyoruz. Dedem Rasülullahın  hadislerinden biliyoruz. <strong>Biz zulme rıza göstermeme, haksızlığa baş kaldırma  geleneği başlatmak için gidiyoruz</strong>” der ve ailesi, çocukları, ehlibeyt  sevenleri ile yola çıkar!</p>
<p align="left">Kerbela denen mevkide  kalabalık bir ordu kendisini kuşatmaya alır. Biat et, baş eğ çağrılarına karşı  çıkar. Günlerce susuz ve çaresiz kaldıktan sonra çemberin iyice daraldığı  günlerde bir gece vakti çevresindekileri toplar ve :” Bizim sonumuz malum!  Sizler bizimle kalmak zorunda değilsiniz. Size kırılmayız. İsteyen yurduna  dönebilir.” Der.</p>
<p align="left">Bu sözler üzerine çoğunluk  tekrar bağlılık gösterirken, bir kısım menfaat ehli gece oradan ayrılır. Ertesi  gün ailesiyle birlikte Şehadet şerbetini içer Hüseyin!..</p>
<p align="left"><strong>Saltanata, arza egemen olmak isteyen ego kökenli hırslara baş  kaldırmaktır Hüseyni duruş! Egona başkaldırırsan erersin  Şehadete!..</strong></p>
<p align="left">…</p>
<p align="left">O bunları kâh gözyaşları kâh  iştiyak dolu bir imani heyecanla anlatırken Rukn-u Yemani hakkında zihnimde  şimşekler çakıyor.</p>
<p align="left"><strong>RUKNU YEMANİ; NİÇİN AÇIK?</strong></p>
<p align="left"><em>- Rukn-u  Yemani kısmında Kabe örtüsü neden açık?</em></p>
<p align="left"><em>-</em> Kıblenin henüz Mescidi Aksaya dönük olduğu günlerde Rasülullah namazı buraya  dönerek eda etmiş. Buraya dönünce Kabe ve Kudüs aynı doğrultuya geliyor ve aynı  anda ikisine de yönelmiş oluyor.</p>
<p align="left"><em>- Aksa;  en uzak demek. Harem de en mahrem, en içsel. Yani bu tavrı; insanın varacağı en  uzak algı ile en iç hissedişin birliği diye düşünebilir miyiz?.. Uzak  boyutlarla, dışarıdaki geniş alanla; afakla, içte olanın, enfüsün bütünleşmesi  diyebilir miyiz?..</em></p>
<p align="left">- Deriz de Hüseyin ve  Hasan’ın fonksiyonunu unuttun!..</p>
<p align="left"><em>- Haaa o  da şu; Hasan’la öne çıkan Rıza, Hüseyin’le öne çıkan İkame hali bizde birleşirse  Ruknu Yemaniye yöneliş kemal bulur diye düşündüm.</em></p>
<p align="left">- Ama asıl düşündüğün bu  değildi, daha basit bir imaj yakalamıştın?..</p>
<p align="left">Hayret gene içimi okudu.  Evet, yakalamış ama söylememiştim. Şimdi vakti geldi:</p>
<p align="left"><em>- Rukn-u  Yemanide Kabe örtüsü bıçakla kesilip oyulmuş, yaralanmış gibi.</em></p>
<p align="left">- Yani?..</p>
<p align="left"><em>- Hasan  ve Hüseynin şahadetini söyler gibi…</em></p>
<p align="left">- Daha başka?..</p>
<p align="left"><em>- Razı  bir kul olmanın, şeriatin hakkını vermenin; göze alınması çetin bir mücadele ve  hal olduğu!.. .Ölümü, sınırsız vermeyi göze alanların hakiki kul  olacağı!…</em></p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">Bu ifadelerimle mest  olduğunu seziyorum. Ruknun bir başka boyutunu açıyor:</p>
<p align="left">- Yemen’e dönük bu köşe!  Yemen deyince neler gelir akla?..</p>
<p align="left">Bunu ondan dinlemeliyim. Siz  buyurun nolur diye ısrar ediyorum. Açıklıyor:</p>
<p align="left">- “Rabbim bana Yemen  tarafından bir delikanlı suretinde göründü” diyor Efendimiz. Bir de büyük  velilerden Üveys El Karani (ks) Yemen’li… Bunları da unutmayalım. Ve düşünelim  tabii Yemen’le işaret edileni.</p>
<p align="left">…</p>
<p align="left"><strong>A’MADA SEYRETTİK ALEM İÇRE ALEMİ</strong></p>
<p align="left">Rukn-u Yemaniden Hacer-i  Esvede geliyoruz. Hacer-i Evsedi öpmek artık kolay. Çünkü yoğunluk epeyce  azalmış. Öpüyor ve başımı sokuyorum cennetten gelen taşa. Tavaf seline kendimizi  bırakıp Makam-ı İbrahim karşısında kıyama duruyoruz.</p>
<p align="left">- Gözlerini yum,  diyor.</p>
<p align="left"><em>- Ama  namazda göz yummak caiz değil, secde mahallini görmeliyim.</em></p>
<p align="left">- Gözlerini yum ve ben aç  diyene kadar da açma!</p>
<p align="left">Gözlerimi yumuyorum. Tavaf  selinden yayılan dönüş hışırtısı, etraftan gelen sesler ve kalabalığın etkisi  bir anda kalkıyor omuzlarımdan. Aç dediğinde gözlerimi açıyorum. Ama her yer  alabildiğine karanlık.</p>
<p align="left">- Şimdi salata  dur!</p>
<p align="left"><em>- Ama  kıbleyi göremiyorum, ne yana duracağım?..</em></p>
<p align="left">- Sus, dış gözünle değil,  kalp gözünle göreceksin şimdi. Yönler, köşeler, cenahlar bitti artık. Yüzünü ne  yana dönersen kıble orası şimdi!..</p>
<p align="left">Baştan ayağa üşüyorum.  Yapayalnız ve alabildiğine karanlıktayım. Sonra birden alev alev sıcaklık  sarıyor her yanımı. Ne düşünce, ne hayal, ne akıl, ne aşk, sanki hepsi nötrlendi  şimdi. Tekbir aldığımda madde kayıtlarından sıyrılmış, hafiflemiş gibiyim. Sanki  ayaklarım yerde değil. Dış gözle görmekten geçtim. Ya içimde hissettiklerim?  Hepsi durdu. Bambaşka bir şey oldu.</p>
<p align="left">Eda ettiğim iki rekat  salattan selamla çıktığımda yine Makam-ı İbrahim önündeyiz. Yanımdaki zat son  sözlerini söylüyor:</p>
<p align="left">- Buraya kadardı. Ben  gidiyorum. Bunu al, beni hatırlarsın!</p>
<p align="left">Başımı döndüğümde yok artık.  Gitmiş. Göremiyorum. Elimde yeşil bir mendil. Çevresi kırmızı işlemeli bir küçük  ve nazenin bir hatıra.</p>
<p align="left">Anlıyorum. Kimdi, niçin  geldi?.. Anlıyor ve tam sevinçten uçuyorken yan taraftan bir çocuk el atıyor  mendile. Pakistanlı bir hacının çocuğu. 4-5 yaşlarında. Kendi lisanınca onu bana  ver, dercesine çekiştiriyor. O bana muhteşem bir hatıra diyecek oluyorum, sonra  vazgeçip veriyorum.</p>
<p align="left">Zat gitmekle kalmıyor,  hatırası da gidiyor.</p>
<p align="left"><strong>Benliğimle, nefsimle sevdiğim, övünç duyduğum ne varsa alınıyor bu  yolda.</strong></p>
<p align="left">Kabe’ye bakıyorum tekrar  tekrar! Hacer annenin tevekkülü, İbrahim babanın feragati, İsmail atanın  teslimiyeti dökülüyor zemzem çeşmesinden!&#8230;</p>
<p align="left">Kana kana içiyorum…</p>
<p align="left">Ab-ı hayat  niyetine…</p>
<p align="left">
<p style="text-align: right;"><strong><span style="color: #000080;">Mehmet Doğramacı<br />
<a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr Yazınız Hk.">dogramacimehmet@gmail.com</a></span></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-3-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zevkten Dört Köşe &#8211; 2-</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-2/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 09:53:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[hac]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tavaf]]></category>
		<category><![CDATA[Zevkten Dört Köşe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1068</guid>
		<description><![CDATA[İkindi biter bitmez başlıyor tavaf. Bulunduğumuz yerden az geri çekilip tekrar diz çöküyoruz. Bir süre gözlerini kapatıp tefekküre dalıyor ehl-i beytin manasını açan zat. Uzun suskunluk sürecinde kendimizi dinliyoruz. Hafifçe fısıldıyor: - Oku!&#8230; - Ne okuyayım?.. - İkindiden sonra okunacak olanı! Beş vaktin peşine okunması ehlince önerilen sureler var. Dünya meşgalesi içinde çoğu kere ihmal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><img class="alignleft" src="http://www.sufizm.gen.tr/MD.jpg" alt="" width="100" height="125" />İkindi biter bitmez başlıyor  tavaf. Bulunduğumuz yerden az geri çekilip tekrar diz çöküyoruz. Bir süre  gözlerini kapatıp tefekküre dalıyor ehl-i beytin manasını açan zat. Uzun  suskunluk sürecinde kendimizi dinliyoruz. Hafifçe fısıldıyor:</p>
<p align="left">- Oku!&#8230;</p>
<p align="left"><em>- Ne  okuyayım?..</em></p>
<p align="left">- İkindiden sonra okunacak  olanı!</p>
<p align="left">Beş vaktin peşine okunması  ehlince önerilen sureler var. Dünya meşgalesi içinde çoğu kere ihmal ettiğim bir  disiplini hatırlatıyor. Sabahın peşine YASİN, Öğlenin peşine FETİH, Akşamın  peşine VAKIA, Yatsının peşine MÜLK sureleri… İkindi neydi? Buldum, NEBE’ Suresi.  Hafif sesle Nebe’ Suresine başlıyorum. Okuma tamamlanınca;</p>
<p align="left">- Sadece kıraat etmek değil  okumak, biliyorsun değil mi?</p>
<p align="left"><em>-  Evet.<span id="more-1068"></span></em></p>
<p align="left"><strong>-  Kıraati düzgün ve ahenkli olmak tabi ki çok güzel. Ama gönül ister ki; bir harfi  gırtlaktan çıkarmaya harcanan emek işaret edilen manayı anlamaya da verilse!  Keşke lafzı hafızaya almak için verilen yıllar; ayetleri şuurda sezmeye de  ayrılsa!..</strong></p>
<p align="left"><em>- Allah  Sisteminde keşke yok ama. Demek ki olması gereken buydu. Böyle  gelişti.</em></p>
<p align="left">Bu çıkışıma biraz bozuluyor.  Ayıp ettim galiba. Bakalım ne diyecek?</p>
<p align="left">- Geneli konuşmuyoruz. Oluşu  konuşmuyoruz. Seni konuşuyoruz seninle.</p>
<p align="left"><em>- Evet,  uzun yıllar verdim dediklerine. Bir o kadar da manayı anlamaya eğilirim bi  iznillah. Geç mi kaldım yoksa?</em></p>
<p align="left"><strong>- </strong>Geç diye  bir şey yok.<strong> Fark ettiğin an; başlar zaman! Fark ettiğinde geçmişe takılma,  anı yaşayarak ileriye bak!</strong></p>
<p align="left">Yerinden  doğruluyor:</p>
<p align="left">- Kabe’nin ikinci vechini  konuşacağız</p>
<p align="left"><em>- Yani  Fatıma Annemizi.</em></p>
<p align="left">- Evet ama şimdi  değil.</p>
<p align="left">İçimi derin bir hüzün  kaplıyor. Yoksa bırakıp gidecek mi?.. Gelecek yıl bu vakitler konuşalım demez  inşallah.</p>
<p align="left">- Sen şimdi ikinci kata çık.  Oradan tavafı seyre doyum olmaz. Ben de az sonra gelirim.</p>
<p align="left"><em>- Ama bu  kalabalıkta nasıl buluşacağız, n’olur beraber çıkalım.</em></p>
<p align="left">- Merak etme. Seni bulurum  ben. Çık ve Hatimin; Hicr-i İsmail’in tam karşısına otur, bekle.</p>
<p align="left">Peki, deyip ayrılıyorum. Ya  gelmezse tereddütü hiç gelmiyor aklıma. Böylesi bir zat sözünü tutacak elbet.  Burada vehme, burada tereddüde, burada kaygıya yer yok! Burası eminlik mahalli.  Dünyada buradan daha emin yer mi var?</p>
<p align="left">Merdivenlerden, safları yara  yara çıkıyorum ikinci kata. Buradan Kâbe nasıl görünecek diye merak ederken ilk  görüşte yaşadığım gene oluyor. Sanki hiç uzaklaşmamışım ondan, sanki hiç yukarı  çıkmamışım, sanki Kâbe de benimle yukarı çıkmış gibi aynı azamet, aynı heybet ve  aynı yakınlık. Bir süre aşağıda akan tavaf selini seyre dalıyorum. Bir yandan da  gözüm etrafı süzüyor. Onu görebilir miyim diye.</p>
<p align="left"><strong>HATİM; KABE’DEN, FATIMA; EFENDİMİZDEN!</strong></p>
<p align="left">- Geldim, neler seyrettin  bakalım?</p>
<p align="left">Birden yanı başımda  beliriyor. Birlikte ikinci katın korkuluklarına dirseklerimizi dayayarak 2.  vechi seyre başlıyoruz. Fatıma anneyi anlatıyor:</p>
<p align="left">- Efendimiz (sav) Onunla  ilgili şöyle buyurmuş: <strong>“Fâtıma benden bir parçadır, O’nu seven beni sever,  O’na düşmanlık eden, onu üzmüş olan beni üzmüş olur.”</strong></p>
<p align="left"><em>- O  halde Fatıma’yı sevmek imanın şartı gibi.</em></p>
<p align="left">- Gibisi fazla! Ama  Fatıma’yı sevmek; sadece şahsını sevmekle sınırlı değil. Onunla bize açılanı  bilmek ve sevmek lazım. Manayı sevmekten ne anlıyorsun?</p>
<p align="left"><strong><em>-  Sevmek; sevdiğinle bir olmak, sevdiğini yaşamak, sevdiğini ta içinde duymak  demek.</em></strong><em> Onun temsil ettiği manayı yaşamak; nefes alışında, kalp atışında,  düşüncende, hayalinde, oturup kalkmanda hep o olmak demek. </em></p>
<p align="left">- O zaman düşün bakalım,  neler çıkacak gönlünden?</p>
<p align="left">Kabe’yi seyrederken gözüm,  Mescid-i Haram’ın etrafını çevreleyen ve her biri birer çirkinlik abidesi olarak  Kabe’ye abanırcasına sıralanmış beş yıldızlı otellere, saraylara dalıyor.  Manzarayı hüzün ve öfke karışımı duygularla izlerken kulağımı çekip başımı öne  doğrultuyor:</p>
<p align="left">- Kabe’ye bak! Hala  dışarıdasın! Vahdet ocağına geldin, hala Kesrettesin!</p>
<p align="left"><em>- Ama,  ama bu manzara çok kötü;</em> diyecek oluyorum,  kesiyor:</p>
<p align="left">- Hani olması gerekenden  bahsediyordun. Hani keşke yok diye bilgiçlik satıyordun. Kızdırma insanı da  cepheni dön Kabe’ye. Gözünle, kulağınla, gönlünle, her şeyinle yönel  Ona!</p>
<p align="left">Kabe’ye dönüyorum. Tüm  dikkatim onda. Altınoluk, Hatim ve Hatim içinde namaz eda edenleri seyrederken  uyarıyor:</p>
<p align="left"><strong>- Bütün  kuvvelerinle hakikate yönelmedikçe oku- ya- maz- sın!</strong> <strong>Kıblen tek olacak.</strong> El işte, göz oynaşta olursa hava alırsın. Kovulursun huzurdan.</p>
<p align="left">Allah korusun diyor ve  nefesimi tutarak yöneliyorum Kabe’ye.</p>
<p align="left">- Bu cenah Fatıma cenahı  dedik. Bak bu tarafta Hatim var. Yarım ay gibi. Müminler orada salat etmek için  birbirini çiğniyor. Hatim yada Hicr-i İsmail… İşte önümüzde. Neler  düşünürsün?..</p>
<p align="left"><em>- Burada  Hacer annemizin kabri olduğunu duydum. İsmail (as)in kabri de burada imiş. Bir  hanım ve oğlunun tavaf içine alınması, Kabe’nin içinde sayılması muhteşem gelir  bana.</em></p>
<p align="left">- Sıradan bir hanım değil,  bir Nebinin zevcesi, bir Nebinin annesi!.. Sıradan bir oğul değil Beytullahın  işçisi, Teslimiyet zirvesi!..</p>
<p align="left"><em>-  Evet.</em></p>
<p align="left">- Hacer’i, İsmail’i, Haccın  batınını ileride konuşuruz bol bol. Şimdi konumuz ehl-i beyt. Fatıma diyorduk.  Hatimden devam.</p>
<p align="left"><strong><em>-  Hatim bana mi’racı hatırlatıyor. “Kabe Kavseyn” geçer Kur’anda. İki yay arası  mesafe denir. Yay gibi Hatim. Bir yakınlık sembolü. Yukarıda Altınoluk o yayı  çeken ok sanki. İkisinin altında salat; mirac sırrı gibi…</em></strong></p>
<p align="left">- Devam et.</p>
<p align="left"><em>- Burada  namaz eda edenler, sanki Altınoluktan akan Rahmette arınıyor, Hatimin iki ucu  arasında mirac ediyor.</em></p>
<p align="left">- Bu konuda sahabe  sözlerini, hadisleri biliyor gibisin.</p>
<p align="left"><em>- Yooo  inan bilmiyorum, şimdi baktım da gönlümden bunlar akıverdi.</em></p>
<p align="left"><em> </em></p>
<p align="left">Elini omzuma atıyor. Uzun  uzun yaaaa, yaaa diye söyleniyor.</p>
<p align="left">- Şimdi anladın mı; niçin  tüm hücrelerinle Kabe’ye yönel dedim?..</p>
<p align="left"><em>-  Bağışla ama ben alaka kuramadım.</em></p>
<p align="left"><strong>- Hep  şartlanmışsınız sizler. İlim kitapta yazar, ders okulda okunur diye. Şimdi bir  şey oldu burada. Hiç okumadan, sadece yönelişinle gerçeği  sezdin!..</strong></p>
<p align="left"><em>- Affına  sığınıyorum ama biraz açıklar mısın?</em></p>
<p align="left">Ayağa kalkıyor. Ve kollarını  omuz hizasında açarak  Kabe’ye doğru tekbir alıyor: ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER.  LA İLAHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER.ALLAHU EKBER VE LİLLAHİL HAMD.</p>
<p align="left">Ona katılıyorum. Defalarca  tekbir alıyoruz. Sonra salavat getiriyoruz: ALLAHUMME SALLİ ALA SEYYİDİNA  MUHAMMEDİNİN NEBİYYİN ÜMMİYYİN VE ALA ALİHİ VE SAHBİHİ VE SELLİM..</p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">İçinde demetlenen hüzün  bulutları gözlerinden şebnemler sızdırırken aheste aheste açıklıyor ne  olduğunu:</p>
<p align="left">- Efendimiz (sav) mi’rac  edecekleri gece Kabe’ye geldiler. Hatimin iki ucu arasına durup salat ettiler.  Sonra yan üstü yatarak Hatimde tefekküre, tezekküre daldılar. İşte o zaman  Cebrail (as) kalbini açtı Alemlerin Efendisinin ve yıkadı zemzemle.</p>
<p align="left"><em>- Demek  burada bir İnşirah daha yaşadı Rasülullah.</em></p>
<p align="left">- Evet, o inşirahtan sonra  da İsra gerçekleşti ve Mescid-i Aksa’ya yol aldılar. Sahabenin ileri gelenleri  bunu bildikleri için fırsat buldukça burada namaz eda ederlerdi. Efendimiz  sevgili zevceleri Aişe annemize buyurmuşlardı;<strong> “Beytullaha girmek istiyorsan  burada salat et. Zira burası onun parçasıdır. Senin kavmin Kabe’yi inşa ederken  inşaatı kısa tutup onu hariç bıraktılar. Orası atam İbrahim’in  duvarıdır”</strong></p>
<p align="left">- Hatimde namaz kılan  Kabe’de kılmış gibi oluyorsa, Hatim Kabe’dense Fatıma’yı fark eden de  Rasülullah’ı yaşayacak bir ölçüde diyebilir miyiz?</p>
<p align="left">Susuyor. Aslında  konuşuyorum, bir şeyler buluyorum zannetsem de konuşturan hep bu zat.  Düşündüklerini benden açığa çıkarttırıyor. Resmen beynimi- kalbimi kullanıyor.  Bir ara yüzüne bakacak oluyorum. Çıkışıyor:</p>
<p align="left">- Duruşunu bozma! Kabe’ye  bakacaksın! Hem ne kendine ne bana pay çıkar, ikimizi de söyleten O! Beyinlerin,  kalplerin sahibi O!.. Devam et, konuş!</p>
<p align="left">Aklıma geleni söylesem mi?  Bazen çok uç şeyler gelir aklıma, bunlar sır kapsamında ise kınanmaktan korkarım  doğrusu.</p>
<p align="left"><strong>-  Sınırsızlığın kapısı bura! Mekan içinde mekansızlığın, zaman içinde  zamansızlığın, kayıt içinde kayıtsızlığın yaşandığı yer Kabe! Fenanın Bekaya  açıldığı yer. </strong>Korkma, aç içindekini!</p>
<p align="left"><em>- Hatime  baktım da, sanki bu şişkin çıkıntı hamile bir kadını andırıyor.</em></p>
<p align="left">Bozuldu mu diye göz ucuyla  süzüyorum. Hafif bir tebessüm yayılıyor esmer çehresine. Göz ederek devam, diye  işaret ediyor:</p>
<p align="left"><em>- Kabe;  simsiyah örtüsü ile Mescid-i Haram’ın orta yerinde. Mahrem yerde, sırların  merkezindeyiz. Rahman ve Rahim birlikteliği ile zuhura çıkış oluyor. Besmele  çekebilmek; Rahman ve Rahimi okuyabilmekle mümkün!</em></p>
<p align="left">- Sonra?..</p>
<p align="left"><strong><em>- Ön  yüzde Ali; Rahman sembolü. Bu yüzde Fatıma; Rahim sembolü. İkisinin izdivacı ile  B Sırrı zuhura çıkıyor. Ve ikisinden çağlara akıyor Risalet  şelalesi.</em></strong></p>
<p align="left">- Altınoluktan dökülen  yağmur gibi değil mi? Altın silsileden, temiz soydan devam ediyor Muhammedi  Muhabbet…</p>
<p align="left"><em>-  Evet.</em></p>
<p align="left">- Yani Hatim aynı zamanda  esmanın daimi bir zuhurla ef’ale çıkışını, kesilmeyen akışı ilham ediyor değil  mi?</p>
<p align="left"><em>-  Eyvallah.</em></p>
<p align="left"><strong>VAHDET ÜLKESİ</strong></p>
<p align="left">Altınoluka dikkatle  bakıyoruz.</p>
<p align="left">- Ne yana dönük bu  Altınoluk?..</p>
<p align="left">Sevinçle  atılıyorum:</p>
<p align="left"><em>- Bizim  ülkemize, Türkiye’ye dönük! Önceleri ağaç yada demirdenmiş. Osmanlı ecdadım ona  son şeklini vermiş, altından yapmış.</em></p>
<p align="left">- Altınoluk Türkiye’yi  işaret ediyor. Hatim de o yönde. Haydi dökül bakalım…</p>
<p align="left">Irkı ve milliyeti ile övünme  konumuna düşmekten Allah’a sığınırım. Hele böylesi bir yerde bunu yapmak,  doğrusu çok yanlış olur. Ama her hak sahibinin de hakkını vermek gerek. Ülkemi,  ülkemde zuhur edeni seviyorum:</p>
<p align="left"><em>-  Türkiye doğu ile batının orta yerinde. Ne doğuya ne batıya nispeti olmayan  zeytin ağacından çıkan bir yağdan tutuşturulur der ya  Kur’an!</em></p>
<p align="left">- Ne imiş  tutuşan?.</p>
<p align="left"><em>- Nur  Suresi 35. ayet canım. Allah’ın Nuru anlatılırken böyle bir tasvir  var!</em></p>
<p align="left">- Evet.</p>
<p align="left"><em>- Benim  ülkemin doğuya da batıya da nispeti yok. Ortada, Vahdet halinde. Yada Sıratı  Müstakim gibi orta yolda diyelim.</em></p>
<p align="left">- Eee nolmuş  yani?..</p>
<p align="left"><em>-  Sülale-i Rasülden çok gönül ehli var ülkemde. Zengin bir Nebevi mirasa sahibiz.  İslami ilimleri yaymada, Muhammedi aşkı tatmada çoğu İslam ülkesinden öndeyiz  biz. İslam bir başka yaşanır, bir başka hissedilir benim ülkemde.</em></p>
<p align="left"><strong>-  Nasibiniz bol olsun ehli beytin gönlünden. Feyziniz hep çağlasın ol mübarek  nesilden!</strong></p>
<p align="left">Bu duaya yürekten amin  diyorum. İkindi güneşi tepelerin ardına doğru çekilirken Kabe’nin gölgesi  düşüyor üstümüze. Yanımıza genç bir çift geliyor. Çekik gözlü, fidan gibi  delikanlılar. Hanımın elleri kınalı, beyefendinin de halinden belli yeni evli  oldukları. Malezya ve Endonezya’da hoş bir adet var. Evlenenlerin mihri Hac veya  Umre oluyormuş. Gelinle damadı görünce tekrar Ali ve Fatıma’ya  dönüyorum.</p>
<p align="left"><strong>CEBRAİL NİKAH KIYMIŞ!</strong></p>
<p align="left"><em>- Ali ve  Fatıma’nın nikahını konuşmadık. O nikahta bana ilginç gelen bir yön  var!</em></p>
<p align="left">- Neymiş söyle  bakalım.</p>
<p align="left"><em>-  Efendimiz ikisinin nikahını kıymadan önce semavatta Cebrail (as) kıymış  nikahlarını. Mukarreb Melekler, Gayb Ehli akın akın gelmiş o düğüne.  Bilemediğimiz, göremediğimiz boyutlarda dillere destan bir düğün, muhteşem bir  seyran olmuş. Ama hem o alemde hem bu alemde nikahlanmaları, arzdaki nikahtan  önce Cebrail’in nikahı, düşünülesi geliyor bana. Bunu nasıl  anlamalı?..</em></p>
<p align="left">Derinlere dalıyor gözleri.  Uzun uzun süzüyor aşağıda durmaksızın dönen insan selini. Ve hafifçe dudaklarını  aralarken sanki bu konuyu konuşmak istemezcesine, isteksizce soruyor:</p>
<p align="left">- Eee, bunu nasıl  düşünüyorsun?..</p>
<p align="left">Doğrusu içime doğanı açıp  açmakta tereddütlüyüm. Onun birden içe kapanması ve durgunlaşması da etkiledi  beni. Ama gene de çıktığı kadarı ile birkaç cümle edeyim:</p>
<p align="left"><strong><em>- B  sırı ile Besmeleyi okumak; Rahman ve Rahim boyutlarını kendimizde birleştirmek,  dengeli olarak açığa çıkarmakla mümkün.</em></strong></p>
<p align="left">- Evet.</p>
<p align="left"><strong><em>-  Ali; İlim ve Kudreti ile Rahman boyutu dersek; Fatıma; Aşk ve Gönlüyle Rahim  timsali. Bu izdivaç; B sırrı ile okunanı açığa çıkarıyor da nesillere devrediyor  ilim ve muhabbet.</em></strong></p>
<p align="left">- Tamam da sözü getireceğin  yer neresi?..</p>
<p align="left"><em>- Yani  diyorum ki hepimiz ya Rahman yada Rahimden birini ağırlıkla taşıyarak doğuyoruz.  Bir yarımız bizde ama öteki yarıyı tamamlamak bir başka mahal ile  mümkün!..</em></p>
<p align="left">- Birazı doğru, birazı  yanlış!</p>
<p align="left"><em>-  Doğrusu?</em></p>
<p align="left">- Her iki boyut da var  bizde. Ama perdeler biriyle yaşamaya mahkum ediyor. Perdeyi açan, öteki boyutunu  tanıyor, ama o boyut dışarıda değil gene bizde. Şimdi devam et.</p>
<p align="left">- Eyvallah. Diyeceğim o ki;  B sırrının zuhur edeceği bazı mahaller; bazı üst bilinçler, daha onlar birbirini  bu alemde tanımazdan önce, Rabbani bir el tarafından, nikahlanırcasına  birleştiriliyor. Cebrail’in nikah kıymasını böyle anladım. Buna misaller  verebilirim…</p>
<p align="left">Birden sözümü  kesiyor:</p>
<p align="left">- Sus!.. Sakın konuşma!&#8230;  Ağzını açma!..</p>
<p align="left">Müthiş Celallendi. Hiç bu  kadar çıkışacağını ummamıştım. Kolumdan tutup;</p>
<p align="left">- Yürü, aşağı iniyoruz,  diyor.</p>
<p align="left">Neye uğradığımı anlamıyorum.  Merdivenlerde soruyorum:</p>
<p align="left">- Bir kusur mu ettim? Niye  bu kadar Celal?..</p>
<p align="left">Az daha sakin ama gene tonu  yüksek bir sesle:</p>
<p align="left">- Sus!.. Sözün bittiği  yerler var. Söz bitti. Öteye bir adım daha atarsan yanarsın! Ne diyordu Aşkın  Sultanı Mevlana? <strong>“Sırrın gönlünde kalsın! Sırrın gönlünde kalırsa maksuduna  çabuk varırsın!”</strong></p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">Susuyorum. İkindi harareti  yerini akşam serinliğine bırakırken tekrar tavafa katılıyoruz.</p>
<p align="left"><strong>İSİMDEN MÜSEMMAYI KUŞANMAK</strong></p>
<p align="left">Tavafın son şavtını  tamamlayıp Hacer-i Evsedi de öptükten sonra bu defa Hacer-i Esved köşesine doğru  dönerek safta yerimizi alıyoruz. Akşam ezanına 5-10 dakika kaldı. Hz. Fatıma’nın  muhtelif isimleri olduğunu zikrederek;</p>
<p align="left">- Hatırında kaldığı kadarı  ile isimlerini söyle bakalım, diyor.</p>
<p align="left"><em>- En  başta Fatıma. Sonra Betül- Azra- Tahire- Zehra- Marziye- Eşrefünnisa-  Seyyidetünnisa isimlerini hatırlıyorum.</em></p>
<p align="left">- Manaları ne?</p>
<p align="left">Mana deyince elbette sözlük  anlamından öte, içsel bazı anlamlar istiyor. Sözlük anlamını basamak yapıp  tefekkür binasına çıkmaya çabalıyorum.</p>
<p align="left">- Fatıma; Fa-Ta-Me kökünden.  Fatame; kesen, ayıran, iki şeyin arasını açan, kendini beri tutan demek. En  basit anlamı da çocuğun sütten kesilmesi.</p>
<p align="left">Bu anlamı bir hadisle  destekliyor:</p>
<p align="left"><strong>-  “Kızımı Fâtıma diye adlandırmamın tek sebebi, Allah’ın onu ve onu sevenleri  cehennemden uzak tutacağı gerçeğidir.”</strong> Buyurdu Efendimiz! Demek  Fatıma olmak; şeriat dairesine aykırı hallerden uzak kalmak, günah ve haramla  arasına set çekmek, kendini nefsin şeytani ataklarından uzak tutmakmış. Sütten  kesilmek de, manen rüştünü ispat edip kendi ayakları üstünde duracak cesareti  temsil ediyor. Fatıma zaten öyle! Diğer isimler?..</p>
<p align="left"><em>- Betül;  erkekten uzak kalan kadın demek.</em></p>
<p align="left">- Ama Fatıma  evli.</p>
<p align="left"><em>- O  zaman bunun cinsiyetten öte anlamları olmalı.</em></p>
<p align="left">- Konu erkekten yada  kadından uzaklıktan öte; duygu ve düşüncelerini nefsaniyetin, şehvetin  yönlendirmesine izin vermemek! Bu da epey bir yürek ister.</p>
<p align="left"><em>- Evet.  Azra; kirden arınmış manasına. Hayatını incelerken dikkatimi çekti; Fatıma  annemiz; hayız ve nifastan beri imiş. Bunları hiç yaşamamış. Hikmeti ne  ola?..</em></p>
<p align="left">- Derin… Söze gelmez… Geç  öteki isme..</p>
<p align="left"><em>- Zehra;  çiçek gibi, gül yüzlü demek. Efendimiz onu pek severmiş, okşarmış, koklarmış da  <strong>“Fatıma’yı gördükçe miracımı ve cennet hurilerini hatırlarım “</strong>dermiş.  Seyyidetünnisa, Eşrefünnisa buyurması da onu cennet hanımlarının reisi, efendisi  olarak saymasından.</em></p>
<p align="left">- Tahire ve  Zekiye?</p>
<p align="left"><em>- Bunlar  da hem dış hem iç dünyası arınmış, temiz demek. Yani hem çevre ile hem  kendisiyle barışık. Gönlünde sükûneti bulmuş demek.</em></p>
<p align="left">- Kesret Vahdet dengesini  kendinde kurmuş diyebilir miyiz?</p>
<p align="left"><em>-  Eyvallah…</em></p>
<p align="left">Akşam ezanı başladığında  namaz için saflar beliriyor ve tavafa yavaş yavaş sona eriyor. Ezan ve kamet  arasında:</p>
<p align="left">- Marziyeyi de söyle sonra  namaza duralım.</p>
<p align="left">- Oldukça üst nefs boyutu.  Allah’ın kendisinden razı olduğu kimse demek.</p>
<p align="left">- Haydi Raziyeyi az bir şey  anlarız. Hepsini hoş görüyor, her şeyi hak biliyorsak razıyızdır. Allah’ın  bizden razı olduğunu nasıl anlarız?..</p>
<p align="left">Ağır bir soru. Ne desem  bilmem ki…</p>
<p align="left"><em>-  Bilmiyorum, nasıl anlarız?</em></p>
<p align="left">- Hafızanın bir köşesine at,  elbet cevabı çıkar bir gün.</p>
<p align="left">Namaza duruyoruz. Manzara  öyle hoş ki! Herkes aynı noktaya yöneliyor. Karşı saftakilerin yüzü bize  bakıyor. “Kabe’yi alıver aradan, insan insana secde eder! İnsan; insandaki  halife sırrına secde eder” sözü de hayli ibretli…</p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">Akşamın farzı biter bitmez  tavaf tekrar başlıyor aynı heyecanla. Yanındaki bidondan bana zemzem doldurup  veriyor:</p>
<p align="left">- İç, Kabe’nin zevkiyle  iftarı unuttuk. Aç orucunu.</p>
<p align="left">Sahi ezanla açabileceğimiz  halde unutmuşuz iftarı. Zemzem içiyorum kana kana. İki de hurma, yetti işte.  Bulunduğumuz yerde çok güç duruyoruz.</p>
<p align="left">- Hatime girelim, orada  salat edelim, diyor.</p>
<p align="left"><em>- Ama  görmüyor musun polis salmıyor, nasıl geçeriz?..</em></p>
<p align="left">- Gel sen, elbette  görüyorum, kör değilim.</p>
<p align="left">Peşinden güç adımlarla  yaklaşıyorum Hatime. O gelince polis açıyor bariyeri, içeri geçiyoruz.  Konuşulanlardan sonra burada salat! Gönlüm kanatlanıyor sanki.</p>
<p align="left">Birinci rekâtı tamamlamışız  ki yağmur çiseliyor. İkinci rekâtın sonuna doğru, ka’deye oturduğumuzda başımıza  dökülen sularla irkiliyoruz. Altınoluktan rahmet akıyor. İnsanlar kenara  kaçışırken o yerinden kıpırdamıyor. İyiden iyiye ıslanıyoruz.</p>
<p align="left">Az sonra o kalkınca ben de  peşinden kalkıyorum. Revaklı, kapalı kısma doğru yürürken hoş bir şey  söylüyor:</p>
<p align="left">- Az önce demiştin,  Altınoluktan akan rahmetle yıkanmak. Hatimde mi’rac yaşamak!</p>
<p align="left"><em>- Evet  dedim!</em></p>
<p align="left">- Herkes, The Secret  peşinden koşa dursun, sen <strong>“Ameller niyete göredir”</strong> <strong>“ Kulumun zannı  üzereyim”</strong> hadislerini bir kere daha düşün olmaz mı?..</p>
<p align="left">
<p align="left"><span style="color: #ff0000;"><em>[ ... ] devam edicek [ ... ]</em></span></p>
<p align="left">
<p style="text-align: right;"><strong><em>Mehmet Doğramacı</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr Iletisim"><strong><em>dogramacimehmet@gmail.com</em></strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zevkten Dört Köşe</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 13:55:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Ve Zikir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Resullah]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Tavaf]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1064</guid>
		<description><![CDATA[“Başınızı yere eğin” diyor rehberimiz merdivenleri çıkarken. “Sütunlar arasından görmeyin onu, tam karşısına gelince haber vereceğim, o zaman kaldırın başınızı ve o zaman yapın geri çevrilmeyecek duanızı.” Basamakları heyecanla çıkıyoruz. O kadar kalabalık, o kadar yoğun ki, mahşer provası dedikleri kadar var. Başka zaman olsa sürtünüp geçenlere, ayağa basanlara kızabilirdik. Burada ayaklarımız yere basmıyor ki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><em><img class="alignleft" src="http://www.sufizm.gen.tr/MD.jpg" alt="" width="85" height="106" />“Başınızı yere eğin”</em> diyor rehberimiz  merdivenleri çıkarken. <em>“Sütunlar arasından görmeyin onu, tam karşısına  gelince haber vereceğim, o zaman kaldırın başınızı ve o zaman yapın geri  çevrilmeyecek duanızı.” </em></p>
<p align="left">Basamakları heyecanla  çıkıyoruz. O kadar kalabalık, o kadar yoğun ki, mahşer provası dedikleri kadar  var. Başka zaman olsa sürtünüp geçenlere, ayağa basanlara kızabilirdik. Burada  ayaklarımız yere basmıyor ki kızalım. Uçarcasına gidiyoruz ona. Düz bir zemine  çıkınca rehberimiz bizi topluyor ve ; “Şimdi, kaldırın başınızı!”  diyor.</p>
<p align="left">Başımı biraz ürkekçe  kaldırıyorum. Aman Allah’ım!.. Zaman duruyor. Simsiyah örtülere bürünmüş, bütün  haşmetiyle karşımda sevgililer sevgilisi. O resimlerde kocaman avluya nispetle  ufacık görünür. Resimlerin yalan söylediğini şimdi fark ediyorum. O kadar büyük  o kadar heybetli ki; sanki üstüme üstüme geldiğini, içine çektiğini  hissediyorum.<span id="more-1064"></span></p>
<p align="left">Diyecek söz yok. Dilim  tutuldu. Ne dua edeceğimi kestiremiyorum. Dilimden sadece şunlar dökülüyor: “  Beni huzuruna kabul ettin, buna layık mıyım ki?!”</p>
<p align="left">Sonrası kaleme gelecek gibi  değil. <em>“Haydi ona koşun”</em> diyor rehberimiz. Koşuyor ve deniz dalgası gibi  hiç durmaksızın çırpınan deverana katılarak tavafa başlıyoruz. Ona bakmak bile  sevapmış. Ama bakamıyorum. Utanıyorum, huzura alınmışım az şey mi?..</p>
<p align="left">Tavaf, zemzem derken gruptan  kopuyor; onunla baş başa kalmak üzere kapısının tam karşısına oturuyorum. Ne  yapacağımı bilemiyorum. Namaz mı kılmalı, zikir mi çekmeli, Kur’an mı okumalı?..  “<strong>Kabe’nin nafilesi tavaftır</strong>.” Hadisi geliyor aklıma. Öyle ya, namazı  ülkende de kılarsın, ama buradan başka yerde tavaf edemezsin. Tekrar tavafa  kalkacakken, bir el kolumu çekiştiriyor.</p>
<p align="left">- Otur, doya doya seyret  onu. Vakit daha çok, tavaf ederiz.</p>
<p align="left">Beyaz ihramı içinde oldukça  tuhaf bir zat. Gün ışığı görmemiş bir kulübede yıllarca garip yaşamış da bugün  insan içine çıkmış gibi, üzerinden yalnızlık ve miskinlik dökülen bir adam.  Görünüşü ilk bakışta ürperti verse de sakalı, bıyığı, duruşu öylesine bakımlı  ki; içinin güzelliği yansımış dışına. Dilenci yada meczup denmeyecek kadar olgun  bir duruşa sahip. Sen kimsin, ne hakla beni durduruyorsun, demek gelmiyor  içimden. Kolumu tutan kuru ve soğuk parmaklarda özel bir samimiyet hissediyorum.  Mıknatısa kapılan demir tozu gibiyim şu an.</p>
<p align="left">- Söyle! Yazıyor,  anlatıyorsun! Onu en güzel tarif eden cümle, diyerek herkese anlattığın o  cümleyi söyle hadi!</p>
<p align="left">Evet o cümle. Uçakta,  havaalanında, otobüste hep söylediğim, ruhuma işleyen o güzel cümle. Değerli  İslam Alimi Mustafa İslamoğlu’nun Kabe’yi tarif eden cümlesi:</p>
<p align="left"><strong>- İnsanoğlunun kalbi taş kesilmesin diye, taşın kalp kesildiği yerdir  Kâbe!</strong></p>
<p align="left">Güzel söylemiş, diyor  yanımdaki zat. Hakkını vermiş Kâbe’nin, hakkını vermiş Kâbe dostlarının. Ya  sen?.. Beytullah’a dair yazmadın, hele Ehl-i Beyti hiç anlatmadın…</p>
<p align="left"><em>- Amaaa,  diyecek oluyorum.</em></p>
<p align="left">- Aması yok, anlatmadın!  Bilmiyorsun ki anlatasın? Bilsen atlardın hemen!</p>
<p align="left">Bilmiyorsun dedi. Ama  biliyorum bir şeyler. Ne desem ki? Bilmediğimi kabul edersem bildirir mutlaka,  ukalalığın lüzumu yok, kabul edeceğim:</p>
<p align="left"><em>- Evet,  bilmiyorum, Allah rızası için bildirir misiniz?</em></p>
<p align="left">- Aslında biliyorsun da ayna  tutulmadıkça göremiyorsun kendini.</p>
<p align="left">Gözlerine ve simasına  bakıyorum. Pırıl pırıl bir çehre. Aynam işte. Yüzüne dönüp soruyorum:</p>
<p align="left"><em>- Ehl-i Beyt ile Beytullah  bağlantısı?</em></p>
<p align="left">- Seninki de soru mu? Açık  işte.. Beytullah burası Ehl-i Beyt de onun halkı&#8230;</p>
<p align="left">Oluk oluk geliyor insanlar  tavafa. Bir yanda namaz kılanlar, bir yanda Kur’an okuyanlar, bir yanda  kardeşlerine hurma ve zemzem ikram ederek hayırda yarışanlar. Bir derya ki  bitesi değil, bir çağıltı ki dinesi değil.</p>
<p align="left"><em>- Bana  ehl-i beyti anlatın, nolur açın biraz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin diye çok  konuştuk da, onlarla bize fark ettirilmek istenenden galiba  perdelendik.</em></p>
<p align="left">- Önce yanlışı  düzeltelim.</p>
<p align="left"><em>-  Yanlış?..</em></p>
<p align="left">- Hane halkını saydın, hane  reisini unuttun. Ehl-i Beyt 4 değil, 5 zat. Reisleri Efendimiz (sav). Efendimiz  olmasa ötekiler olmaz, ötekiler olmasa ehl-i beyt oluşmaz.</p>
<p align="left"><em>-  Eyvallah…</em></p>
<p align="left">Gözlerini Kâbe kapısına  çeviriyor. Uzun uzun bakıyor yarı açık altın sırmalı örtüye. Mültezeme el  sürenleri, Hacer-i Esvede yanaşmak için itişip kakışanları derin derin süzüyor.  Kâbe’nin kapı olan yüzünü, Makam-ı İbrahim cephesini bir kitabe okurcasına  inceliyor. Kim bilir az sonra neler dökülecek dilinden?..</p>
<p align="left">- İçinde kapı geçen hadisi  oku bakalım.</p>
<p align="left">Pat diye gelen soruya cevap  vermek güç. Ama burada dilim çözülüyor. Hemen okuyorum:</p>
<p align="left"><strong>- Ben  İlmin şehriyim Ali kapısıdır! </strong>Hz. Muhammed  (sav)</p>
<p align="left">- Yaaa Haydaaaarrrr! Yaaa  Murtezaaaa!  Yaaaa Aliiii! Ya Şah- ı Velaaaayet, diyerek yüksek sesle haykırıyor  kapıya doğru.</p>
<p align="left"><strong>ŞEHRE GİRİŞ</strong></p>
<p align="left">- Ledün şehrine Ali’den  girilir.<strong> </strong>Gönül Kâbe’sine girmek isteyen önce Ali kapısını  açmalı!</p>
<p align="left"><em>- Evet  ama nasıl açarım?..</em></p>
<p align="left">- Ali’yi tanırsan, sendeki  Ali boyutuyla tanışırsan, Ali’yi kuşanır, Ali’yle barışırsan!</p>
<p align="left"><em>- Nolur  Ali’yi anlat bana!</em></p>
<p align="left">İkindi ezanına daha çok.  Uzun uzun anlatsın istiyorum.</p>
<p align="left"><strong>NEREDE DOĞDU? İLK GIDASI?</strong></p>
<p align="left">- Ali farklıdır tüm  sahabeden. O özeldir. Daha en başta doğumu ile özeldir.</p>
<p align="left"><em>- Nerede  doğdu?</em></p>
<p align="left">Eliyle Kâbe’yi işaret  ediyor:</p>
<p align="left">- İşte buranın  içinde!</p>
<p align="left"><em>-  Yaaaaa!!!</em></p>
<p align="left">- Annesi Fatıma Hatun çok  sancılanır bir gün. Henüz İslami tebliğ başlamamış.</p>
<p align="left">Muhammedimize danışır ve  girer Kâbe’ye. Sancıları dinsin diye. 3 gün kalır içeride. 3 gün sonra kucağında  bebekle çıkar kapıya.</p>
<p align="left">Bebek yanaşanı tırmalıyor.  Adeta aslan gibi pençe atıyor. Ne annesini emiyor, ne başkasına yanaşıyor.  Alemlerin Efendisi gelir. Serçe parmağını mübarek ağzından ıslatıp verir Ali’nin  ağzına… Dakikalarca emer Ali. Pençe atan bebek sakinleşir. Muhammedimiz Ebu  Talip’e hatırlatır:</p>
<p align="left">- Amca söz vermiştin, bu  bebek benim olacaktı.</p>
<p align="left">“Sözüm söz, bebek senindir  Ya Muhammed” der Ebu Talip. Adını Ali koyar Efendimiz! <strong>Adanmış bir bebektir  Ali, ailesi onu Muhammed’e adamış daha doğmadan?</strong> Annesi sancılandığında, bir  büyük aslan görmüş, bütün canavarları boğan. Haydar ve Ali nidalarını da duymuş  Beytullahta içten içe…Ne anladın?..</p>
<p align="left"><em>-  Kâbe’de doğmuş. Bu çok ilginç. <strong>Gözlerini evrenin kalbinde açmış dünyaya. </strong></em></p>
<p align="left">- O halde?..</p>
<p align="left"><em>- Önce  gönlüne dönecek, önce gönlü esas alacaksın. Çünkü gönül; nazargâh-ı  ilahidir!</em></p>
<p align="left">- Daha başka?..</p>
<p align="left"><em>- İlk  gıdası Risalet Pınarından! Anne sütünden önce, Efendimizin parmağı!.. <strong>Bilgi  kaynaklarım, yol rehberlerim öncelikle Risalet pınarından beslenenler  olacak!</strong> <strong>Referansım; ana gibi bağlandığım, vazgeçilmez sandığım, duygusal  ve nefsi boyutlar değil, Risalet damarından âb-ı hayat sunanlar  olacak!</strong></em></p>
<p align="left">- Aklın, mantığın bırakırsa  tabii…</p>
<p align="left"><em>-  Aaaahhh hiç sorma.. Bıraksın inşallah.</em></p>
<p align="left">- Amiiin  diyor…</p>
<p align="left">Kâbe’nin yanında bu dua  çıkmışsa, bu zat da âmin demişse ümitliyim… Kesmeden dinliyorum onu.</p>
<p align="left">- Yüzüme bakma, sen Kâbe’yi  seyret, kulağın bende olsun!</p>
<p align="left"><em>-  Peki</em>.</p>
<p align="left"><strong>KALP; DÖRT ODACIK</strong></p>
<p align="left">Kâbe’yi seyre dalmışız.  Cemaati gözümüz görmüyor artık. Sadece Kâbe ve ikimiz! Bu kapıya bakarak Ali’yi  düşünüyoruz. İlmin kapısı Ali olduğu için Kâbe’nin 4 yüzünden bu yüzüne Ali  cenahı diyorum içimden. Bir süre suskun bekleyen zat devam ediyor:</p>
<p align="left">- Kalp; kaç  bölüm?.</p>
<p align="left"><em>- 4  odacıktan oluşuyor kalp. 2 kulakçığı, 2 de karıncığı var sağlı  sollu.</em></p>
<p align="left"><strong>- Kâbe  de 4 cenaha sahip. 4 cenahın hakkını vererek tavafı tamamlarsan onunla birleşir,  içine girmiş gibi tadarsın kulluk lezzetini. İçinde Muhammed’imiz bekler seni.  Ama önce dördünün de hakkı verilmeli. </strong></p>
<p align="left"><em>- Ali  diyorduk, Ali ile başlamıştık ilk yüzünü okumaya.</em></p>
<p align="left">- Evet Ali. Şah-ı Velayet  Ali… Nübüvvet bahçesinin kudret fidanı Ali…</p>
<p align="left">Hüzün edasıyla anlatıyor.  Kâbe neşesini tatmak, bunu onunla paylaşmak istiyorum.</p>
<p align="left">- Diğer yüzleri de okuyunca  zevkten dört köşe olur muyuz?</p>
<p align="left">- Oluruz inşallah. <strong>Zevkin  âlâsıdır ehli beyti yaşamak! Muhabbetin hasıdır onlara yârân  olmak!</strong></p>
<p align="left"><strong>ALLAH, BABAMA MI SORDU?</strong></p>
<p align="left">-  3- 5 yaşlarında Ali. Hz.  Hatice ile Efendimiz salat eda ediyorlar hanelerinde. Uzaktan görünce soruyor  Alicik: “Bu yaptığınız hareketler nedir?” Efendimiz anlatıyor kendisinden tebliğ  olunacak dini. Henüz açık tebliğ yok. Her şey gizli yürüyor.</p>
<p align="left">Ali önce, bir danışayım  diyerek babasına yöneliyor. Birkaç adım sonra dönüyor geri: “Allah beni  yaratırken babama mı sordu? Niçin ona gideyim?. Kabul ediyorum bana da öğretin”  diyor. Ne anladın?..</p>
<p align="left"><em>- Allah,  babama mı sordu?.. Ve o yaşta bir çocukta bu bilinç!..</em></p>
<p align="left">- Bırak şimdi yaşını.  Anladığını söyle.</p>
<p align="left"><em>- İlk  gıdası annesi değil. İlk yaslandığı yer de annesi değil..</em></p>
<p align="left">- Yani?..</p>
<p align="left"><em>-  Söyleyeceğim ama, yanlış laf etmekten korkuyorum.</em></p>
<p align="left">- Söyle aklına  geleni!</p>
<p align="left"><em>- Ali;  LEM YELİD sırrını kuşanmış en başta. Birinden doğmamışçasına, ana diye bir bağı,  bir kaydı olmamış hayata adım atarken. <strong>Birinden doğmamak, hayata ön  yargılarla, ön kabullerle, peşin hükümlerle değil, öz fıtratı ile başlamak  demek! Özü olan Muhammed’den emmiş ilk gıdayı. Kayda girmeden, kayıtsızlığı  tatmış! Sınırlanmadan sınırsızla tanışmış!</strong></em></p>
<p align="left">- Devam et susma!</p>
<p align="left"><em>-  Babasına danışmaktan vazgeçiyor. Bu da <strong>LEM YELİD sırrı çerçevesinde atalar  dinine, alışılmış değerlere, algılara baş kaldırış!..</strong></em></p>
<p align="left">- Özeti?..</p>
<p align="left"><strong><em>-  Anne- baba gibi benimsenen kayıtlar elinin tersi ile itilince Ali haline kapı  açılıyor.</em></strong></p>
<p align="left"><strong>DURUN! YATAN O DEĞİL, ALİ’YMİŞ!</strong></p>
<p align="left">Ali’nin çocukluk  yıllarından, kardeşi Cafer ile Hz.Muhammed’in iki yanında namaz kılışlarından,  Efendimizin Onu bazı seyahatlere götürmesinden bütün detayları ile bahsediyor.  Sıra hicret günlerine geliyor:</p>
<p align="left">- Efendimiz hicret için yola  çıkacak. Üzerinde emanetler var! Onları Ali’ye teslim ediyor ve yatağına  yatırıyor. Müşrikler kılıç ve mızraklarla içeri girip tam öldürecekken yorganı  açan bağırıyor: “Durun! Yatan Aliymiş!.. Reislerinden biri şaşkınlıktan küçük  dilini yutmuş gibi mırıltı ile konuşuyor: “Demek yatağa Ali yatmış haaaa? Bu  nasıl bir inanç, Muhammed’in yolu ne biçim bir yol, inanılır gibi  değil!”</p>
<p align="left"><em>-  Yattığında çocuk ama?</em></p>
<p align="left">- Yanlış. Çocuk gibi anlatan  tarihler yanılıyor. Çocuk olursa bilinçsizce yapılmış bir hareket olarak  anlaşılır. Oysa Ali çok bilinçli yatıyor o yatağa. Ve en az 15  yaşında!..</p>
<p align="left"><em>-  Öldürülme ihtimalini göze alarak yatmak!?</em></p>
<p align="left">- Haydi izah  et!&#8230;</p>
<p align="left"><strong><em>-  Müşrikler; alt nefis boyutlarından kalkıp gelen vesvese, vehim ve benliğe ait  kaygılarım. Onların hedefi, Özümü, Muhammedi boyutumu ele geçirmek! Saldırı ne  kadar büyük ve riskli olursa olsun emin olarak sığınacağım tek yer yine Hz.  Muhammed. Orası eminlik mahalli…</em></strong></p>
<p align="left">- Başka?..</p>
<p align="left"><strong><em>-  Nebevi Emanete sahip çıkacağım. Kur’ana ve Kur’anın yaşamı olarak bize naklolan  hadise, sünnete!.. O yoldan gelen ilim ve hikmet ehline…</em></strong></p>
<p align="left">- Daha başka?..</p>
<p align="left"><em>- Daha  başkaaaa.. Bilmem…Siz buyurun..</em></p>
<p align="left"><strong>-  Hakikat; ölümü göze alanların yoludur! </strong>Büyük risk alamazsan, büyük  lutuflara erişemezsin… Oyuncak değil bu iş! Laf salatası değil. Ciddi iş anladın  mı?..</p>
<p align="left">Evet, ciddi iş. Sırf okumak,  sırf zikretmek de değil. İdrak edilenin yaşamı geldiğinde eleğin üzerinde  kalmak, epey bir adamlık istiyor. Ölüm ihtimali yüksek yatağa yatacak kadar  cesaret istiyor.</p>
<p align="left"><strong>KAHRAMANLIK KILIÇ SAVURMAK MI?</strong></p>
<p align="left">Hicret sonrası Medine  günlerinden bahsediyor, Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i ve Ali’nin bir dizi  kahramanlıklarını konuşuyoruz. Zülfikârı savuran aslanın heybet ve azameti  imanımızı coşturuyor. Destansı savaş sahneleri dinleyerek büyüdüm cami  odalarında. Onlardan anlatsın, daha çok anlatsın istiyorum.</p>
<p align="left">- Kahramanlık kılıç savurmak  değil sadece!</p>
<p align="left"><em>- Ne  peki?..</em></p>
<p align="left">- Ali’ye bakalım o söylesin  bize asıl kahramanlığın ne olduğunu. Muharebede bir müşrikle vuruşuyor. Uzun  hamlelerden sonra deviriyor adamı yere. Tam boğazına çökmüşken Ali’nin yüzüne  tükürüyor adam. Sen, ben olsak hemen çalarız kılıcı o öfkeyle değil  mi?..</p>
<p align="left"><em>-  Herhalde..</em></p>
<p align="left">- Ali kılıcını kınına  sokuyor ve adama kalk ayağa diyor. “Seninle az önceki dövüşüm Allah içindi.  Şimdi sen tükürünce nefsim galebe edecekti kılıcıma. Onun için kalk. Ve çek  git.”</p>
<p align="left">Adam şaşırıyor ve böylesi  bir inancın ihtişamı karşısında eriyor, kelime-i şehadet getirerek teslim  oluyor!</p>
<p align="left"><em>-  Hakaretin en ağırını yapmış adam Ali’ye. Ama o öldürmemiş,  niye?..</em></p>
<p align="left"><strong>-  Kendine ait sandığın benliğin, sahiplendiğin nefsin varsa hakaret, aşağılama,  kasıt vehmedersin! Ali bu, senliği benliği mi kalmış ki üstüne alınsın? Sensiz  bensiz birlik hanesinde büyümüş O!..</strong></p>
<p align="left">&#8230;</p>
<p align="left">Sensiz bensiz bir olmak, bir  olanda buluşmak. Söylemesi kolay ama uygulaması?..</p>
<p align="left">Zor gibi geliyor.</p>
<p align="left">- Bak hacılara! Burada unvan  yok, burada kisve yok, burada ırk yok. Bak şu vahdet denizine, ne güzel  dalgalanıyor…</p>
<p align="left">Evet , öylesine güzel bir  akış, öylesine tatlı bir salınış ki, seyre doyum olmuyor.</p>
<p align="left"><strong>YÜRÜYEN KUR’AN</strong></p>
<p align="left">Tavaf edenler azalıyor,  cemaat yavaş yavaş ikindi için saf tutuyor.</p>
<p align="left">- Kalk, namaz öncesi bir  daha tavaf edelim.</p>
<p align="left">Kalkıyoruz. Hacer-i Evsedi  selamlayarak başlıyoruz tavafa. Ali’yi temsil eden kapının önünden Makam-ı  İbrahim’e seri adımlarla ilerlerken konuşmaya devam ediyor. Aslında tavafta  konuşmak doğru değil. Ama o hem yürüyor hem anlatıyor. Herhalde Kâbe’nin ruhunu  anlatmak için suskunluğu tercih etmiyor, ibadet niyetiyle konuşuyor:</p>
<p align="left">- Ali yürüyen  Kur’andı.</p>
<p align="left"><em>- Evet  bunu biliyorum. Sahabe arasında bazı ayetlerin açıklamasında ihtilaflar çıkınca  mescidin ortasına dikilir ve haykırır: “Hangi ayet nerede, ne üzerine, nasıl  inzal oldu bana sorun ey ashab! Ben yürüyen Kur’anım !..”</em></p>
<p align="left">- Ne demek yürüyen  Kur’an?</p>
<p align="left"><em>- Yani  kendini işaretle ben Kur’anı hazmettim mi diyor?</em></p>
<p align="left">Hatimi, rukn-u yemaniyi  geçip birinci şavtı bitiriyoruz. Yürüyen Kur’an’ı açıklıyor:</p>
<p align="left">- “Her an yeni bir şandadır”  ayetini tasavvuf okuyanlar çok söyler değil mi?..</p>
<p align="left"><em>- Evet  pek severiz, çok söyleriz.</em></p>
<p align="left">- Ali, sistemin her an yeni  şanda devam ettiğini, Kur’anın sürekli yenilendiğini, sürekli yenilenir,  yerimizde saymazsak Kur’anı okuyabileceğimizi söylüyor.</p>
<p align="left"><em>- Her an  yeni idraklere açık olmak diyebilir miyiz?</em></p>
<p align="left">- Ayaklarımız ve kalplerimiz  mıh gibi şeriat dairesine çivili olarak turumuza devam etmek.</p>
<p align="left">Onun bu tespiti üzerine  tavafın kalan kısımlarında yüksek sesle o meşhur duaları  tekrarlıyoruz:</p>
<p align="left">YA MUKALLİBEL KULUB! SEBBİT  KALBİ ALA DİNİKEL İSLAM.</p>
<p align="left">YA MUHAVVİLEL HAL!  HAVVİL  HAALENAA İLA AHSENİL HAL</p>
<p align="left">…</p>
<p align="left">Yürüyen Kur’an Ali;  <em>“Allah var idi onunla beraber hiçbir şey yok idi”</em> hadisi okununca; “Şu  anda da öyledir!” demiş… <em>“Perde kalksa, her şey açığa çıksa vallahi benim  yakıynimde zerre kadar artış olmaz “</em>diyecek kadar vâkıfmış  hakikate!..</p>
<p align="left">Safların arasına sıkışarak  kılıyoruz iki rekat tavaf namazını. İkindinin farzı için ayağa kalktığımızda  Hakkın lütfu olarak yanıma verilen zata soruyorum Ali’nin sözlerini.  Fısıldıyor:</p>
<p align="left">- Daha turun başındayız.  Gelinecek nihai noktayı konuşmak için erken. Daha Ali’deyiz. Kâbenin öteki  yüzlerini; Fatıma’yı, Hasan’ı, Hüseyin’i seyretmedik daha!</p>
<p align="left"><em>- Sahi,  Alinin evliliğini atladık!</em></p>
<p align="left">- Atlamadık, onu Fatıma  bahsinde konuşacağız.</p>
<p align="left"><em>-  Gitmezsin hemen değil mi?.. Namazdan sonra devam eder miyiz?.</em></p>
<p align="left">- Müsterih ol, bugün  seninleyim, diyerek gülümsüyor.</p>
<p align="left">İmam Sudeysi, ikindi için  tekbir alıyor.</p>
<p align="left">Mültezeme, o muhteşem kapıya  dönerek durduk ikindiye!..</p>
<p align="left">
<span style="color: #ff0000;"><em>[ ... ] devam edicek [ ... ]</em></span></p>
<p align="left">
<p style="text-align: right;"><strong><em>Mehmet Doğramacı</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><a href="mailto:dogramacimehmet@gmail.com?Subject=Sufizm.gen.tr Iletisim"><strong><em>dogramacimehmet@gmail.com</em></strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/zevkten-dort-kose/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mehmet Doğramacı Yeni Kitabı : Alemler Aşka Geldi</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/mehmet-dogramaci-yeni-kitabi-alemler-aska-geldi/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/mehmet-dogramaci-yeni-kitabi-alemler-aska-geldi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Oct 2009 11:30:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Alemler Aşka Geldi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Fuarı]]></category>
		<category><![CDATA[Kitsan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet doğramacı]]></category>
		<category><![CDATA[Tüyap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1055</guid>
		<description><![CDATA[Yazarımız Mehmet DOĞRAMACI&#8216;nın, Hz. Muhammed (s.a.v) aşkını farklı boyutları ile kaleme aldığı 5. kitabı &#8220;ALEMLER AŞKA GELDİ&#8221; 31 Ekim 2009 Cts günü TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı Kitsan standında (3.CÜ SALON 512 A) ve Kitsan İnt. Sitesinde satışa sunuluyor. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı 31 Ekim &#8211; 8 Kasım 2009 Tarihleri Arasında Beylikdüzünde yapılmaktadır. Detaylı Bilgi için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/alemler-aska-geldi.jpg" alt="" width="131" height="188" />Yazarımız <strong><em>Mehmet DOĞRAMACI</em></strong>&#8216;nın, <strong>Hz. Muhammed (s.a.v) aşkını farklı boyutları ile kaleme aldığı 5. kitabı</strong> &#8220;<strong><em><span style="color: #ff0000;">ALEMLER AŞKA GELDİ</span></em></strong>&#8221; <span style="text-decoration: underline;">31 Ekim 2009 Cts günü TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı Kitsan standında (3.CÜ SALON 512 A) ve Kitsan İnt. Sitesinde</span> satışa sunuluyor.</p>
<p>TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı 31 Ekim &#8211; 8 Kasım 2009 Tarihleri Arasında Beylikdüzünde yapılmaktadır.</p>
<p>Detaylı Bilgi için :</p>
<p><a onmousedown="UntrustedLink.bootstrap($(this), &quot;69f7e3f58034871af5a4122c0f0a37db&quot;, event)" rel="nofollow" href="http://www.tuyap.com.tr/webpages/kitap09/index.php" target="_blank">http://www.tuyap.com.tr/webpages/kitap09/index.php</a></p>
<p>Bu Kitabı Kitsan Web Sitesinden satın alabilirsiniz.</p>
<p>Bilgi için :</p>
<p><a onmousedown="UntrustedLink.bootstrap($(this), &quot;69f7e3f58034871af5a4122c0f0a37db&quot;, event)" rel="nofollow" href="http://www.kitsan.com/index.php?do=catalog/product&#038;pid=1266/" target="_blank">http://www.kitsan.com/</a></p>
<p>Fuarda görüşmek dileği ile,</p>
<p>Tasavvuf.gen.tr &#8211; Sufizm.gen.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mehmet-dogramaci-yazilari/mehmet-dogramaci-yeni-kitabi-alemler-aska-geldi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

