<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sufizm.gen.tr -Düşünebilen Beyinlere. &#187; Füsûs’ül Hikem</title>
	<atom:link href="http://www.sufizm.gen.tr/tag/fusus-ul-hikem/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sufizm.gen.tr</link>
	<description>sufizm, islam ve bilim.. sadece gerçeği arayanlara..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (8. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-8-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-8-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Apr 2008 21:06:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Füsûs’ül Hikem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-8-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[YA’KÛB KELİMESİNDEKİ RUH’A AİT HİKMETİN ÖZÜ …uyarı… …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur… (((… Bu bölüm ‘ruhun hikmeti’ olarak isimlendirilmesine rağmen İbn Arabî yaşadığı dönem gereği ruhun yapısal özellikleri konusuna hiç değinmemiştir. Ruhun güçlenmesi konusunu din gerçeğinin anlaşılmasına bağlamıştır. Ağırlıklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center">  <strong>YA’KÛB KELİMESİNDEKİ RUH’A AİT HİKMETİN ÖZÜ</strong></p>
<p align="right">  <font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 8pt">…uyarı…</span></strong></font><br />
<font color="#0099ff"><span style="font-size: 8pt">…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…</span></font></p>
<p align="left"> <strong>(((</strong>… Bu bölüm ‘ruhun hikmeti’ olarak isimlendirilmesine rağmen İbn Arabî yaşadığı dönem gereği ruhun yapısal özellikleri konusuna hiç değinmemiştir. Ruhun güçlenmesi konusunu din gerçeğinin anlaşılmasına bağlamıştır. Ağırlıklı olarak da ‘<strong>sâid ruh</strong>‘ ve ‘<strong>şâkî ruh</strong>‘ bilgisini açmıştır. Bölüm ismini tamamlaması amacıyla ruh hakkında Kur’an, Hadis, çağdaş bilimlere dayanılarak yapılan ilmî açıklamaları bölüm sonuna ekledik. …<strong>)))</strong><span id="more-321"></span><br />
*  *  *</p>
<p>Hz. Ya’kûb a.s. dedi ki;</p>
<p><strong>87-) Ya beniyyezhebu fe tehassesu min Yusufe ve ehıyhi ve la tey`esu min ravhıllah innehu lâ yey’esu min ravhıllahi illel kavmül kafirun;</strong></p>
<p><strong>“Ey oğullarım!… Gidin, Yusuf’dan ve kardeşinden tahassus edin</strong> (haber  edinin, araştırın; arınma çalışmalarınızı gevşetmeyin)… <strong>Ravhullah’dan </strong> (Allah rahmetinden) <strong>ye’se düşmeyin…</strong> <strong>Çünkü kafirler kavminden başkası  Allah rahmetinden ümit kesmez”.</strong>  (Yûsuf:12/87, B Meal)</p>
<p>Hz. İbrâhim ve Hz. Ya’kûb a.s. dedi ki;<span id="more-408"></span></p>
<p><strong>132-) Ve vassa Biha İbrahîymu benihi ve Ya`kub ya beniyye innAllahestafa  lekümüdDiyne fela temutünne illâ ve entüm müslimun;</strong></p>
<p><strong>İbrahim bununla oğullarına</strong> (B sırrınca) <strong>vasiyette bulundu, Ya’kub da</strong>  (vasiyette bulundu:) <strong>Oğullarım, Allah sizin için bu Diyn’i </strong>(Allah’a  teslim olma sistemi’ni) <strong>seçti;</strong></p>
<p><strong>o halde müslim olmadan ölmeyin/ancak müslimler olarak ölün, dedi.</strong>   (Bakara: 2/132, B Meal)</p>
<p>Bu iki âyette Hz. Ya’kûb a.s.’ın lisanı ile Allah’ın rahmetinden ve Allah’ın dininden bahsedilmektedir. Ruh kelimesi direk ya da dolaylı olarak kullanılmamasına rağmen bu bölüm Ya’kûb ismi ile şu nedenle ilişkilendirilmiştir.</p>
<p>Din; ruhun bu dünyadaki ve ahiret yaşamındaki özelliklerini, dünyadaki beden ve ahiretteki nur beden üzerindeki tasarruf (yönetim) sırlarını açıklar. Ruhun sırlarının anlaşılması dinin hükümlerinin ve özelliklerinin anlaşılmasına bağlıdır. Bu bölüm ruhun ve dinin hakikatinin anlaşılmasına ayrılmıştır.<br />
*  *  *</p>
<p>Ruhun iki tasarrufu (idare şekli/yönetim şekli) vardır.</p>
<p>Birisi akıl aracılığı ile gerçekleşir. Allah’ın ahlâkı ile ahlaklanmayı, ilâhî sıfatlar ile sıfatlanmayı ve Rabbanî olgunluğa ulaşmayı aklı kullanarak gerçekleştirir. Bu özelliklerle akıl ulviyet ( yücelik) kazanır.</p>
<p>Diğeri beden aracılığı ile gerçekleşir. Bedenin işlerine yine beden aracılığı ile nazar eder. Bedenin daha iyi ve daha sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlar.</p>
<p>Ruhun ahlakı, sıfatları, sağlığı söz konusu olmaz. Çünkü ruh değişmeyen, bozulmayan tüm isim, sıfat ve fiillerden münezzeh olan Hak’ın hakikatidir. Ruhun yönetimiyle akıl ve bedenin ortaya koyduğu “davranışlar”, aklın ve bedenin özelliklerinin göstergesi olur. Genellikle bu ince ayrım dikkate alınmadan “ruhun olgunlaşması/tekâmülü” deyimi kullanılır. Hâlbuki olgunluk ve ya hamlık ruhta değil, aklın ve bedenin davranışlarındadır.<br />
*  *  *</p>
<p>Dinin tasarrufu da (yönetimi/idaresi de) iki şekildedir.</p>
<p>Bir yönü “siyâset”tir ki dünya düzeni (nizâm-ı âlem) onunla korunur. Siyaset, bir atın bakımı, tımarı, iyi hâle getirilmesini anlatan kök harflerden türetilmiştir. At terbiyecisine de “seyis” denilir. Dinin dünyayı insanın yararına fakat diğer canlıların zararına olmamak üzere daha iyi kullanılır hâle getirmesine “siyaset” denilir. Din “siyaset”i insanları din adına yönetmek için değil, dünyayı insan için değiştirmek üzere emreder. Dikkat edilirse “Müslüman için” yazılmadı, “insan için” yazıldı.</p>
<p>Dinin diğer yönü nefsi korumaktır. İnsanın beden ve akıl sağlığına zararlı etkilerden ve fiillerden korunması nefsin korunmasıdır. Demek ki din insanın akıl ve beden sağlığını korumaya yönelik ilâhî kanunların tümüdür. Tıp, eczâcılık, müzik, ziraat, hayvancılık ve benzeri tüm sanatlar ve meslekler insanın nefsini koruduğu müddetçe dinden bir cüzdür.</p>
<p>Dinin nefsi korumadaki dünyasal amacı insanı sonsuz hayatın sıkıntılı ortamında daha kuvvetli kılmak içindir. Akıl ve bedenin ilim ve sağlıkla kuvvetlenmesi ruhun yani sonsuz yaşamadaki varlığımızın kuvvetlenmesi olacaktır.</p>
<p>Hz. Ya’kûb’un evlâtlarını (Kur’an’ın/Allah’ın tüm insanları) Allah’ın dinine teslim olmaya çağırması ruhun (gerçek varlığımızın) daha iyi tanınması içindir.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>87-) Ya beniyyezhebu fe tehassesu min Yusufe ve ehıyhi ve la tey`esu min ravhıllah* innehu lâ yey’esu min ravhıllahi illel kavmül kafirun;</strong></p>
<p><strong> “Ey oğullarım!… Gidin, Yusuf’dan ve kardeşinden tahassus edin </strong>(haber  edinin, araştırın; arınma çalışmalarınızı gevşetmeyin)<strong>… Ravhullah’dan </strong> (Allah rahmetinden)<strong> ye’se düşmeyin… Çünkü kafirler kavminden başkası Allah  rahmetinden ümit kesmez”.</strong>  (Yûsuf:12/87: B Meal)</p>
<p>Din Allah’ın sistemine (evrendeki ve sonsuz yaşam evrenindeki düzeninin gereklerine) teslim olmayı açıklar. Teslim olmak için araştırmak ve öğrenmek gerektir. Araştırıp öğrenenler ise meselâ “rahmet” sıfatını şöyle açıklar.</p>
<p>Bu âyette Risalet ilmi Hz. Yusuf ve kardeşi Hz. Bünyamin ile sembolize edilmiştir.İnsandan Allah’ın Rahmet sıfatının özelliklerini araştırması istenmektedir.</p>
<p>Rahmet sıfatının altında ise “ümit” vardır. Allah’ın verdiği ümit ise kuru moral desteği değildir, gerçek vaaddir. İnsanın varlığını Allah’ın rahmeti kaplamıştır. Bu insanın varlığının Allah’ın rahmeti var oldukça var olması demektir. Allah’ın rahmeti sonsuzdur ve insanın da varlığı ahiret ile birlikte sonsuzlaşır. Bu şekilde inanmak hak olan ümittir, ölüm sonrası yaşama inanmamak ise Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe (ye’se) düşmektir. Ümitsizliğe düşenler dahi yine rahmet kapsamında kalıp varlıkları sonsuzlaşacaktır. Çünkü Allah’ın rahmeti dışında hiçbir varlık kalamaz.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>54-) Ve enibu ila Rabbiküm ve eslimu lehu min kabli en yetiyekümül azâbü  sümme la tunsarun;</strong></p>
<p><strong>Rabbinize yönelin </strong>(tevbe edin)<strong> ve size azab gelmeden önce O’na teslim  olun… Sonra yardım olunmazsınız.</strong> (Zümer, 39/54: B Meal)</p>
<p>Ravh’ın bir anlamı da “kolaylık ve hoşnudluk”tur. Ravh’ın zıttı ise azabtır yani elem ve acıdır. Azabın gelmesi ravh halini yani kolaylığı ve hoşnudluğu bozar. Azabın gelmesi ise kişinin Rabb’i olan kendi hakikatini tanımadan ölmesidir. O halde ölmeden evvel mutlaka kişinin Rabb’ini tanıması ve Allah hakkında bilgi sahibi olması gerekir.<br />
*  *  *</p>
<p>19-) İnned Diyne ındAllahil İslam ve mahtelefelleziyne utülKitabe illâ min ba`di ma caehümül ılmü bağyen beynehüm ve men yekfur Bi ayatillahi fe innAllahe seriy’ul hısab;</p>
<p><strong>Muhakkak ki Allah indinde ed-Diyn (</strong></p>
<p>geçerli  tek diyn<strong>), İSLAM (</strong>teslim  olma<strong>)’dır… Kendilerine Kitab  verilenler (</strong>ehl-i kitab<strong>),  onlara ilim geldikten sonra, aralarındaki hased/zulüm yüzünden ancak ihtilafa  düştüler… Kim Allah ayetlerini (</strong>B gerçeğince<strong>)  örterse, muhakkak ki Allah Seri’ül Hisab’dır</strong>. (Âl-i İmrân, 3/19:  B Meal)</p>
<p>Allah indindeki (Allah katındaki) din:</p>
<p>Bütün Nebîlere Hak’ın bildirdiği ve onların da kendi ümmetlerine bildirdikleri din İslâm’dır. Bu da Allah’ın sistemindeki tek dindir. Allah’dan başka bir sistem koyan ve Allah’ın olmayan bir sistem ise yoktur. Demek ki insanı teslim alan her sistem Allah’ın sistemidir. İslâm da bu teslimiyetin genel adıdır.</p>
<p>Kulun (abdin) zâhir ve bâtın olmak üzere iki yönü vardır.</p>
<p><strong>(((</strong>… Bu gerçek, Mesnevî’de şöyle dile gelir:</p>
<p>“Ey insan! Sen ancak bir düşüncesin. Bize bakan ise kemik ve ettir.”…<strong>)))</strong></p>
<p>Kulun Hak’a teslim olması da yine iki yön ile olur.</p>
<p>Kulun bâtını ile (ruhu ile) teslimiyeti Hak’ın gönderdiği Resullerini ve Nebîlerini ve onların ortaya koydukları bilgileri (haberleri) şüphe etmeden tastik etmektir. Bu tastik “iman” seviyesindedir, yâni çok genel bilgileri değerlendirerek akla uygun bulmaktır. Bilgilerin detayına dini ilimler yöntemiyle inildikçe iman daha kuvvetli inanç haline dönüşmeye başlar. Ve basamak basamak Hak’ı kendinde bulmaya ve delilsiz inanmaya kadar götürür.</p>
<p>Kulun zâhiri ile (bedeni ile) teslimiyeti Allah’ın Kitap’ında Resulü diliyle emrettiği şeyleri organlarıyla eylem (fiil) haline getirmesidir. Meselâ; kul Hak’ın emrettiği oruç, namaz, hac, zekat ve beden ile yapılacak diğer eylemleri yaparsa zâhiren iman etmiş ve teslim olmuş sayılır.</p>
<p>Kul zâhiren ve bâtınen teslim olmadıkça tam itaat etmiş (kâmil iman) olmaz.<br />
*  *  *</p>
<p>İnsanlar indindeki (insanların kabulüne göre) din:</p>
<p>İnsanlara göre olmasına rağmen Hak’ın da geçerli saydığı din iki türdür.</p>
<p>I. Hakîmlerin (hikmet sahibi kişilerin) öğretileridir. Fetret döneminde (Hz. Muhammed a.s.’dan evvelki tüm dönemler için kullanıldığında) yaşamış bazı insanlar Hak’ın varlığını akılları ile bulmuşlardır. Bu bilgileri de kendi kültürlerine göre insanlara belirli kurallar bütünü olarak açıklamışlardır. Bu kurallara “beğenilen kanunlar” (kavânîn-i mahmûde) denilir. Sokrates, Platon (Arap diline Eflatun olarak geçmiştir), Buda, Konfuçyüs gibi hakîmlerin (filozofların/hikmet sahiplerinin) nefsi arıtma yolları “beğenilen kanunlar”dandır. <strong>(((</strong>…Buda ve Konfuçyüs adına sonradan çıkarılan tenasuh (ruh  göçü) inancı bu beğenilen esaslardan değildir. …<strong>)))</strong></p>
<p><strong>(((</strong>… Sokrates eski Yunan uygarlığında zengin ve soylu sınıf demokrasisi tarafından ölüme mahkum edilmiş bir hakîmdir. Ölüm nedenlerinden birisi de çok tanrılı Yunan dinini ve tanrıları inkar etmesidir. Tanrılar yerine evrende tek düzeni sağlayan tek bir güç olduğu öğretisini yaymıştır.</p>
<p>Platon Sokrates’in öğrencisidir. Varlığı gölge ve gerçek olarak ikiye ayırmıştır. Bu öğretisini “mağara örneği” ile şöyle açıklar:</p>
<p>Mağaranın girişinde bir ateş yanmaktadır. İnsanlar ve canlılar ve cansızlar ateşe sırtları dönük olarak zincirle sabitlenmişlerdir. Varlıkların gölgeleri mağara duvarlarına düşer. Ateş yanıp dalgalandıkça gölgeler de hareket etmektedir. Sabit varlıklar kendi varlıklarını bilemezler sadece gölgelerini seyrederler. Ve gölgeleri kendileri zannederler. Ne zamanki zincirlerinden kurtulup da ateşe dönerlerse kendi hakiki varlıklarını algılamış olurlar. Gölgeler evreninden gerçekler (idealar) evrenine yükselirler.</p>
<p>İdea; varlığın değişmez gerçeği, ruhu, hakikati anlamındadır. Platon bu bilgileri kendinden önce yaşamış olan Resuller’in bilgilerinin dilden dile aktarılan efsaneleşmiş hikâyelerinden elde etmiştir. Kendi bilgileriyle yoğurarak “idealar öğretisi”ni kurmuştur.</p>
<p>Endülüs İslâm filozoflarından İbn Rüşd eski Yunan eserlerini çevirip batıya tanıtan ilim adamıdır. İbn Arabi İbn Rüşd’ün bilgilerinden yararlanmıştır. İdealar teorisi İbn Arabî’de “ayan-ı sâbite”/ “varlığın Hak’ın ilmindeki değişmez, yok olmaz mânâları” olarak tekrar yorumlanmıştır. Fakat İbn Arabî varlığı gerçek ve gölge olarak ikiye ayırmaz. Varlığı “asla var olmamış, hâlâ Hak’ın ilminde mevcut ve varlık kokusu koklamamış mânâlar” olarak kabul eder. İmam Rabbâni ise varlığı Hak’ın ilminde mevcut mânâların gölgeleri olarak anlatır. İmam Rabbanî halkın idraklerini sarsmadan varlığın hakikatini açıklarken İbn Arabî hiç kimsenin idrak seviyesini dikkate almadan en üst bilgi ile varlığı izah etmiştir.</p>
<p>… Resulullah a.s.’ın; “Yâ Rabbi eşyânın (varlığın) hakikatini bana göster” duâsı İslâm sufizminin çıkış noktalarından birisidir. …<strong>)))</strong></p>
<p>II. Sûfilerden İnsan-ı Kâmillerin Resullerin ve Nebîlerin getirdikleri kanunlara ters düşmeyen “arınma kuralları”dır. Bu kurallar dinde yoktur fakat dinin kanunu olan şeriatın maksatlarına da uygundur. İslâm dünyasındaki tarikat adablarından olan sesli-sessiz zikirler, semâ (Mevlevîlikte görülür), inzivâ, çile, rabıta-hatme (Nakşibendilikte görülür),… gibi kurallar bunlardandır. Tarikat adabını kabul etmek ve uygulamak dine ilâve (bidat ve şirk) olmadığı gibi… “din dışıdır” diyerek reddetmek de imandan çıkarmaz.</p>
<p>Hz. Muhammed a.s ve Hz. İsâ a.s. arasında geçen fetret (bozukluk/boşluk) dönemindeki Hıristiyan keşişlerin resmi kilise öğretilerine ters fakat gerçek Hıristiyanlığa uygun öğretileri de bu gruptandır.</p>
<p>Filozofların, hakîmlerin ve keşişlerin öğretilerinin Hak indindeki geçerliliği Hz. Muhammed a.s. ile sona ermiştir. İnsanlar indinde ise taktir ve yaratılış amacı gereği doğal bir düzen olarak sürmektedir.</p>
<p>Hz. İbrahim ve Hz. Ya’kûb tüm insanlığa bir Resul ve Nebî tarafından bildirilen dine zâhiren ve bâtınen tâbi olmayı tavsiye etmektedirler.Ne yazık ki Zamanla din sadece zahiri kurallar bütünü zannedilmiş ve Batıni yönü araştırma dışı kalarak din tamamen bedenselliğe çekilmiştir.</p>
<p>Dine bâtınen tabiiyet evrendeki (büyük kitaptaki) âyetleri bilim ve irfan ile  okumayı zorunlu kılar.<br />
*  *  *</p>
<p>19-) Ya eyyühelleziyne amenu la yahıllu leküm en terisün nisae kerhen, ve la ta`duluhünne litezhebu Bi ba`dı ma ateytümuhünne illâ en ye`tıne Bi fahışetin mübeyyinetin, ve aşiruhünne Bil ma`ruf fein kerihtümuhünne feasa en tekrahu şey’en ve yec`alellahu fiyhi hayren kesiyra;</p>
<p><strong>Ey iman edenler!.. Kadınlara zorla  mirasçı olmanız (</strong>miras yoluyla zorla almanız<strong>)  size helal olmaz… Kendilerine vermiş olduklarınızın bir (</strong>Bi-<strong>)  kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın… Açık (</strong>şahitlerle  isbatlanmış<strong>) bir (</strong>Bi-<strong>)  fuhuş yapmaları durumu müstesna… Onlarla (</strong>Bi-<strong>)  ma’ruf ile muaşeret edin (</strong>sünnetullaha uygun beraber olun/iyi ve  güzel geçinin<strong>)… Eğer kendilerinden  hoşlanmadınız ise, olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmasınız da Allah onda (</strong>o  tiksindiğiniz şeyde<strong>) pek çok hayır  kılmıştır/koymuştur</strong>.  (Âl-i İmrân, 3/19: B Meal)<br />
*  *  *</p>
<p>Allah sistemine “din”, dinin uyulması gereken kurallarına da “rükn” (esas) denilir. Dinin esasını fiilen kendi nefsine uygulayan kişi dini “inşâ” etmiş olur. Meselâ, salat (namaz) dinin bir esasıdır. Namazı bedeniyle icrâ eden (kılan) dini inşâ etmiş olur. Kul dini inşâ edince (var edince, açığa çıkarınca) Hak da şeriat hükmünü (kuralı, esâsı) indirmiş olur.</p>
<p>Kul bedeni ile namazı fiilen açığa çıkarınca dine teslim olmuş olur. Bu durumda fiil ile teslimiyet aynı dır. Fiil yok ise teslimiyet de yoktur. Teslimiyet/İslâmiyet; her birimin kendi isteyerek, özgür iradesiyle oluşturduğu fiil ile aynıdır. Dıştan zorlama ile icra edilen din, İslâmiyet ve teslimiyet değildir.</p>
<p>Demek ki din senin fiilinden “inen”dir, gökten inen değildir. Böyle olunca sen ancak senden açığa çıkan din ile kurtulmuş (said/mutlu/mes’ud) olursun. Saadet senin sıfatındır ve saadet yine senin fiilinden çıkandır.</p>
<p>İsteyerek yapılan her fiil fâilin (yapanın) vücûdunda (varlığında) Hak’a teslimiyeti oluşturur. Hak da bu teslimiyete o fiili yaratarak teslim olmuş olur. Bu durumda sen Hak’a itaat etmiş olursun Hak da sana itaat etmiş olur. Ve sen kendindeki kemâli (tamamlanmışlığı/külliyeti/olgunluğu) kendinden kendine indirmiş olursun. Bu durumu şu hadis-i şerif anlatmaktadır:</p>
<p>“Beni zikredenin arkadaşı, şükredenin dostu ve bana itaat edene mutî’im (itaat  ederim).”<br />
*  *  *</p>
<p>Senin saadetini nasıl ki senin fiillerin meydana getirdi ise esmâyı da Allah’ın fiilleri meydana getirdi. Ve Allah’ın fiilleri sensin ve O’nun fiilleri “sonradan yaratılandır” (muhdesâttır). Allah kendi fiili olan senin “ilah”ındır. Allah kendi fiilleri olan “sonradan yaratılmışlığın/âsârın(eserlerinin) ” ilahıdır. Ve sen de, senden çıkıyor gibi kabul edilen eserlerin nedeniyle “saîd” (saadetli, cennetlik) ismi ile isimlendirildin.<br />
*  *  *</p>
<p>İnsanın bâtını (ruhu); zâhirine (bedenine) etki edendir. Ruhda bedeni etkileyecek sonsuz sayıda fiiller/sıfatlar (şuunât) vardır. Ruh bedeni etkileyerek kendinde mânâ halinde mevcut olan potansiyel fiilleri maddî boyutta beden ile açığa çıkarır. Açığa çıkan yani hareket ve görünüm olarak tecelli eden bu mânâlara hâdis fiiller (sonradan yaratılmışlar) denilir ve ef’al âlemi (dünya boyutu/madde boyutu) olarak isimlendirilir.</p>
<p>Meselâ; ruhunda “cömertlik” potansiyel fiili ve sıfatı olan birisi, elindeki ve ya ilmindeki zenginliği bol bol insanlara dağıtmadıkça “cömert” olamaz, ona cömert ismi de verilemez. Ne zaman ki dağıtım fiilini yaparsa ruhundaki “kadîm/ezelî cömertlik” sıfatı bedeninde “hâdis/başlangıçlı” fiil olarak “yaratılmış” olur. O ruha da “cömert” ismi verilir. Ali, Ayşe, cömerttir denilir.</p>
<p>Allah’ın zâtındaki “sonsuz mânâlar” Allah’ın fiili olan “kullar”ında açığa çıkar. Kulda açığa çıkan sınırlı ve hâdis (sonradan, yaratılmış) fiillere bakarak o fiillerin sınırsız ve kadîm (ezelî, yaratılmamış) hakikati anlaşılır. Ve Allah o isim ile isimlenir. Yâni; kulda yaratılan cömertlik fiili Allah’ın “cömert” ismi ile isimlenmesine neden olur.</p>
<p>Bu sır sebebiyle Hak’ı gerçekten idrak etmiş olanlar her fiilde fâili (yaratılmışta gerçek yaratıcıyı) görürler. Kendi fiillerini ve başkalarının fiillerini kendi abdiyetlik yönüne vermezler kendi Hak’kâniyet yönlerine bağlarlar.</p>
<p>Allah’ın “cömert” ismi dağıtmak fiilinin Rabb’idir (oluşturan özüdür). Dağıtmak fiili de ismi cömert olan Rabb’in merbubudur (kuludur). Bu sıralamaya kısaca Rububiyyet sırrı denilir. Allah’ın Rablerin Rabb’ı olarak isimlenmesi bu nedenledir.</p>
<p>Allah’ın “yaratıcı” olması da yine aynı sıralama ile isimlendirilir. Hak’da mevcut mânâlar Hak’ın fiili olan kulunda fiil olarak yaratılınca, Allah, yaratıcı (hâlık) sıfatı ile sıfatlanmış ve isimlenmiş olur.</p>
<p>Allah kulunu inşâ eder ve kul da Allah’ın sonsuz mânâlarını fiil olarak inşâ eder. Kul bu inşâsıyla kendi özündeki Hak’a inzâl olur (iner, döner, ulaşır).<br />
*  *  *</p>
<p><strong>96-) VAllahu halekaküm ve ma ta`melun;</strong></p>
<p><strong>“Halbuki sizi de yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır?”.</strong>  (Saffât,  37/96: B Meal)</p>
<p>Dini yukarıda Allah’a mahsus olanı ve insana mahsus olanı olarak ikiye ayırmıştık. Bu ayırımın amacı Allah ve insan kavramları arasındaki bağları anlatmak içindi. Şimdi bu konu anlatıldı ve dinin her çeşidiyle birlikte sadece Allah’a ait olduğunu âyete dayanarak söylüyoruz.</p>
<p>Fakat bu âyetin hükmü birimin teslimiyet sıfatını oluşturan madde bedeni doğal ölüm ile dağılıp yok olduktan sonra anlaşılır. Birim Hak’ın zâtında (ilminde) mânâ (ayan-ı sâbite) olarak mevcutken varlık dilemiştir. Hak’dan yâni kendi hakikatinden “varlık hissini/zannını” alarak kendini belirli bir müddet madde beden zannetmiştir. Bu bedensellik döneminde her birim taktir olunan dine bedeniyle teslim olmuş ve kendi dinini Hak’ın fiiline vesile (aracı) olarak var etmiştir.</p>
<p>Doğal ölüm ile madde zannı sona erince birimin zâhiri, bedensel teslim olma özelliği kalkar. Bedensellikte teslim olarak açığa çıkardığı tüm fiiller ve mânâlar beden dağıldıktan sonra tekrar Allah’ın olmuş olur. Böylece tüm dinler, sistemler, öğretiler Allah’ın yaratmış olduğu tecelliyat hükmüne döner.</p>
<p>Fakat her birim madde beden zannında iken “benim fiilim Hakk’ın fiilidir” demek ve inanmak hakkına sahip değildir. Çünkü sen var iken Hak yoktur sen yok iken Hak vardır.</p>
<p>Resullerin açıkladığı İslâm Allah’ın sistemini açıklayan en üst bilgi türüdür. İslam’ın üstünlüğü diğer dinleri inkar etmeyip sadece “bâtıl” (hükümsüz) demesiyle ilgilidir.<br />
*  *  *</p>
<p>27-) Sümme kaffeyna `alâ asarihim BiRusuliNA ve kaffeyna Bi`Iysebni Meryeme ve ateynahul`İnciyle ve ce`alna fiy kulubilleziynettebe`uhu re`feten ve rahmeten, ve rehbaniyyetenibtede`uha ma ketebnaha `aleyhim illebtiğae rıdvanillahi fema raavha hakka ri`ayetiha* feateynelleziyne amenu minhüm ecrehüm* ve kesiyrun minhüm fasikun;</p>
<p><strong>Sonra Rasûllerimizi (</strong>B  sırrınca, Rasûllerimiz olarak<strong>)  onların eserleri (</strong>tevhid<strong>)  üzere takviye ettik (</strong>ard arda gönderdik<strong>)…  Meryem’in oğlu İsa’yı da (</strong>İsa ile de; B sırrınca İsa olarak da<strong>)  takviye ettik (</strong>onların arkasından gönderdik<strong>)  ve O’na İnciyl’i (</strong>kudsi ma’rifetler, batıni hükümler<strong>)  verdik… O’na (</strong>İsa a.s.a<strong>)  tabi olanların kalblerinde re’fet (</strong>şefkat, rikkat, sınırsız  hoşgörü, kendi gibi sevmek<strong>) ve rahmet  (</strong>merhamet, aktiv sevgi<strong>)  oluşturduk… Ve Rehbaniyyet (</strong>i, yani dünyadan tam zühd ve  riyazat ile sırf uhrevi-ruhani yaşamı da onların kalblerinde oluşturduk<strong>),  ki onu (</strong>Rehbaniyyeti, manastırlara kapanmayı<strong>)  onlar ibtida’ ettiler (</strong>ilk türettiler<strong>);onu  onlara biz yazmamıştık (</strong>farz-mükellef kılmamıştık<strong>)…  Ancak Allah’ın Rıdvanını (</strong>kudsi yaşamı, Semavat’ın melekutunu<strong>)  taleb etmek müstesna (</strong>bunun için yaptılar… Ve bunun için maksat hasıl oluncaya kadar yapmak gerekir de… Fakat ömür boyu-daimi rehbaniyyet, Arz’da halife olsun diye yaratılan insanın varoluş hikmetine aykırıdır; hiçbir nübüvvet ve risalet insanlığa böyle bir teklif getirmez; Tevbe: 122?<strong>) !… (</strong>Ama<strong>)  ona hakkıyla riayet etmediler (</strong>rehbaniyyetin gereğini  gözetmediler, hakkını korumadılar bile<strong>)…  Onlardan (</strong>ruhbanlardan tahkiken<strong>)  iman edenlere (</strong>Hz.Rasûlullah’ı kabul edenlere<strong>)  ecirlerini verdik… (</strong>Ama<strong>)  onlardan (</strong>ruhbanlardan<strong>)  çoğu fasıklardır (</strong>Hak’dan ve sistem’den gafil, bilinçleri asıl  işlevini yitirmiş kimselerdir<strong>).</strong>  (Hadîd, 57/27: B Meal)<br />
*  *  *</p>
<p>Hz. İsâ’dan sonra Hz. İsâ’nın getirdiği “din” yâni “Hak” olan “bilgi” unutulmuş ve değişmiştir. Yine de bu değişim içinde olanlardan bazıları Hak’ı idrak amacıyla ruhbanlığı (toplumdan soyutlanmayı) icad etmişlerdir. Akılları ile ulaşabildikleri tevhid gerçeğinin ücretini mükâfatını almışlardır. Ama ruhbanların çoğu tevhid bilgisine kendi akılları ile ulaşamadıkları için “fâsık” (Hak’dan sapmış) hükmündedir ve mükafatı yoktur.</p>
<p>Hz. Muhammed a.s. ile birlikte ruhbanlığın da hükmü kalkmış ve Allah’ın indinde kabul olan kul kaynaklı din olma özelliği iptal olmuştur.<br />
*  *  *</p>
<p>Resuller Kâmil (tam) insandır ve getirdikleri bilgi (vahiy) de kâmildir. Resul olmayan hakîmler (filozoflar, bilgeler) ise nâkıstır (eksiktir) ve açığa çıkardıkları bilgi (ilham) de eksiktir.</p>
<p>Sokrates ve Platon gibi filozofların öğretileri Risalet bilgisine  çok uzak,  risalet aklına yakındır.</p>
<p>Hristiyan keşişlerin inancı Risalet bilgisine kalb olarak yakındır fakat Risalet  aklına çok uzaktır.</p>
<p>Bu iki öğreti ruhu Hak’a dönecek bir varlık olarak kabul etmişlerdir. Bu  inançlarının mükâfatını alacaklardır.</p>
<p>Buda ve Konfuçyüs gibi bilgelerin öğretileri ruh göçü esasına dayanır. Risalet bilgisinin sadece bedensel arınma (inziva, perhiz) yönüne yakındır. Tek yaratıcı ve yaratıcısına dönecek ruh esasına sahip olmadığı için Hak’a bir şey vermezler. Bir şey almayan Hak da onlara bir şey vermez. Çünkü Risalet bilgisi “Hak’a ne verirsen onu alırsın” esasına dayanır.<br />
*  *  *</p>
<p>Resulullah a.s’ın vahiy bilgisine ters düşmeyen ruhsal ve bedensel arınma öğretileri dini değiştirmeye yönelik olmadığı için faydalı fiiller olarak kabul edilebilir. Bu fiiller kişiyi İslâm’ı ve din kavramının gerçeğini anlamaya teşvik ediyorsa faydalıdır, aksi ise zararlıdır.<br />
*  *  *</p>
<p>Kul Hak’ın emirlerine itaat ile teslim olursa Hak da kulunun tabiatına hoş gelecek karşılıkla muamele eder. Yani kulun bedensel ve ruhsal teslimiyetinin karşılığını cennet nimetleriyle verir. Daha doğrusu dine uygun fiiller sadece “cennet nimeti”ni kendisine çeker. Cehennem elemini çekmez.</p>
<p>Dinin emirlerine zâhiren ve bâtınen teslim olmayan kişi için ise iki seçenekli  karşılık vardır. Onun hâli;</p>
<p>1. Çok mağfiret eden, günahları bağışlayıp affeden Gafûr isminin kendisinde  açığa çıkması için affı ister. Ya da;<br />
2. Kahhar ve Müntakîm isimlerinin mânâlarının zahir olmasını ister.</p>
<p>Teslimiyet ve ya âsi olmak birimin ezeli ilimdeki âyan-ı sâbitesinin (Hak’ın ilmindeki ezeli ilmî varlığının) gereğidir. Bu konu kader sırrına girer. Kader sırrı gayblerin gaybıdır (görünmezliğin, bilinmezliğin en ileri boyutudur). Geniş açıklaması Üzeyir bölümünde yapılacaktır.</p>
<p>Din kulun kendi varlık hakikatinin karşılığını almasıdır. Din kulun sevineceği veya sevinmeyeceği şeyle karşılık almasıdır. Hak’a teslim olanlar için şu ayet nazil olmuştur:</p>
<p><strong>119-) KalAllahu haza yevmü yenfeus sadikıyne sıdkuhüm* lehüm cennatün tecriy min tahtihel enharu halidiyne fiyha ebeda radıyAllahu anhüm ve radu anHU, zâlikel fevzül azîym;</strong></p>
<p><strong>Allah buyurdu: “<em>Bu, sadıklara sıdklarının fayda verdiği gündür… İçinde ebedi kalıcılar olarak, altlarından nehirler akan cennetler var onlar için</em>”… Allah onlardan razı olmuştur,  onlar da O’ndan razı… İşte budur büyük kurtuluş</strong>.<span style="color: black">  (Mâide, 5/119: B Meal) </span></p>
<p><span style="color: black">Hak’a teslim olmayan kullar için de şu ayet nâzil  olmuştur:</span></p>
<p>19-) Fekad  kezzebuküm Bima tekulune fema testetıy`une sarfen ve la nasra* ve men yazlim  minküm nüzıkhu azâben kebiyra;</p>
<p><strong>(</strong>Allah’dan gayrına  kulluk yapanlara da<strong>): “<em>İşte (</em></strong><em>ma’budlarınız,<strong>)  söylemeniz (</strong>onları ilah edinmeniz itibarı<strong>)  ile (</strong>bile<strong>) sizi (</strong>B  sırrınca<strong>) gerçekten yalanladılar…  Artık ne (</strong>azabı<strong>)  sarf’a (</strong>kendinizden savmaya<strong>)  ve ne de nasr’a (</strong>yardıma<strong>)  güç yetiremezsiniz… Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azab tattırırız</strong></em><strong>”</strong>.<span style="color: black">  (Furkân, 25/19: B Meal) </span></p>
<p><span style="color: black">Kula azab vermek kulun tabiatına hoş gelmez, büyük bir acı ve elem verir. Âsi kulun hali için iki seçenek söz konusu idi. Ya azab “ceza”sı ya da af edilme “ceza”sı. Cezâ “karşılık” anlamında olup “hak ettiği”ni almaktır. </span></p>
<p><span style="color: black">Âsilik için azab karşılığı olduğu gibi “af” karşılığı da vardır. Âsi kulun fıtratının (öz isminin ve esmâ terkibinin) Hak’dan talebinde azab ile karşılık bulması “adalet” gereğidir. Af ile karşılık bulması ise “merhametin gazabı aşmış olması” gereğidir.</span></p>
<p><strong>16-) Ülaikelleziyne netekabbelü anhüm ahsene ma amilu ve netecavezü an seyyiatihim fiy ashabil cenneti, va`des sıdkılleziy kânu yuadun;</strong></p>
<p><strong>İşte bunlar, cennet ashabı içinde şol kimselerdir ki, yaptıklarının en güzelini onlardan kabul eder ve onların kötülüklerinden (</strong>vaz<strong>)  geçeriz… (</strong>Bu<strong>)  va’dedilmiş oldukları sıdk’ın va’di’dir (</strong>muhakkak gerçek bir  vaaddır<strong>).</strong><span style="color: black">  (Ahkaf, 46/16: B Meal) </span></p>
<p>Kulun sıdkı (verdiği sözde durması), esmâ terkibinde ne varsa ef’al âleminde  (dünyada) onunla tecelli etmesidir.</p>
<p>Kimi kul teslimiyet ile “cennet nimetleri” esmâlarının tecelliyatını açığa çıkarmak için yaratılmıştır. Bu kulların sıddıkiyeti bu yöndedir. Kimi kullar ise “ Müntakîm/cehennem azabı ve acı verme” esmâlarının tecelliyatını “Gafûr/Af edici, bağışlayıcı, örtücü” esmâlarla birlikte açığa çıkarmak için yaratılmıştır.</p>
<p>Bir dörtlük (rubâi):</p>
<p><strong>“Ey her neyi gizledim ise sana âşikâr olan Zât-i ecell ü a’lâ! </strong><br />
<strong>Bütün isyânı, senin Gaffâr ism-i şerîfınden ümmîd-vâr olarak işledim. </strong><br />
<strong>Farz edeyim ki, senin fermânına birçok muhâlefetlerde bulundum. </strong><br />
<strong>Nihâyet, sen her neyi diledin ise, ben onu yapmadım mı?”</strong><br />
*  *  *</p>
<p><strong>Mutlak zât mertebesi</strong>nde Hâdî (hidayet edici), Mudill (dalalet veren), Darr (Zarara uğratan) ile Nâfi (Yararlandıran) isimleri bir aradadırlar fakat farklı mânalarını da korurlar.</p>
<p>Allah’dan varlık isteyen isimler lâtif sûretlere bürünerek zât mertebesinden bir  alt mertebeye  “<strong>esmâ mertebesi</strong>”ne inerler.</p>
<p>Bu inişin amacı isimlerin tam ve en mükemmel tecelliyatını göstermesi içindir. Esmâ mertebesinde tam tecelliyat amacı gerçekleşmediği için lâtif sûretli isimler biraz daha kesifleşerek (yoğunlaşarak, katılaşarak) hayalî sûretlerle <strong> melekut âlemi</strong>ne inerler. Bu boyuta; <strong>misal, hayal, berzah, tafsil âlemi</strong>  de denilir.</p>
<p>Bu boyutta da tam tecelli oluşmaz. En, boy ve derinlik vardır fakat “ağırlık” henüz oluşmamıştır. İsimlerin vücudları saydamdır/şeffaftır. Katı madde özelliği kazanmamıştır. Aynı aynadaki sûretler gibidir.</p>
<p>İsimler en mükemmel tecelliyatı, Hak’ın sınırsız özelliklerinin tamamını özünde bulundurarak madde âlemine (ef’al âlemine) inerek tamamlar. Bu âlem algıladığımız “<strong>madde boyutu</strong>”dur. Her tecelli sınırlı ve geçicidir fakat bu sınırlılığın özünde sınırsızlık, geçiciliğin özünde bekâ (sonsuzluk) gizlidir. Tüm üst boyutlar bu en alt boyutta mevcuttur. Bu boyutun isimleri; <strong> Şuhûd-ı mutlak, âlem-i şehâdet, âlem-i mülk, âlem-i nâsût, âlem-i halk, âlem-i hiss, âlem-i anâsır, âlem-i ecsâm, âlem-i mevâlîd</strong> ve benzerleridir.</p>
<p>Ebu’l Hasen Gûrî der ki: “O yüce Zâtı tenzih ederim ki nefsini (özünü) ve Zâtını (hakikatini) lâtif kılıp Hak olarak isimlendirdi. Ve kesif kılıp (katılaştırıp) Halk (yaratılmış) olarak isimlendirdi.”</p>
<p>Abdul Kerim Cilî İnsan-ı Kâmil isimli kitabında der ki: “Hak Teâlâ varlığın özüdür. (Semâvâtı ve arzı ve onların aralarında olan varlıkları ancak Hak ile yarattık… Hicr, 15/85) buyuruyor. Varlığın hakikatini kar örneği ile anlayabiliriz. En evvel göz ile görülmeyen su buharı vardır. Buhar yoğunlaşır ve bulut olur. Bulut şeffaftır, lâtiftir. Bulut yağmur olur. Yağmur da lâtif ve şeffaftır fakat buluta göre daha katı ve daha ağırdır (plazmadır). Yağmur katılaşarak kar olur. Kardan sayısız ve sonsuz vücutlar yapılır. Kar her şekli kabul eder.</p>
<p>Hakikat indinde (hakikat bilincinde) suyun dört hali (buhar, bulut, su, kar) aynıdır. Kardan yapılan heykellerin şekilleri farklı gibi görünse de hepsi de aynı özdür.</p>
<p>Fakat şeriat indinde (insanların bilincine göre olan şeriatta) insanların isimleri, itikatları, fiilleri birbirine zıt olup tecelliyatlarına göre hüküm giyerler. Ne zaman ki tüm bedensel görünümler sona erer hakikat açığa çıkar, tüm itikadlar Allah’da son bulur.”</p>
<p>Varlığın Rahmân’ın nefesi olarak ateşten katı ve soğuk maddeye kadar iniş örneği  İsâ bölümünde tekrar anlatılacaktır.<br />
*  *  *</p>
<p>Ayan-ı sâbite (varlığın/kulun Allah ilmindeki sanal varlığı, özü) Hak’ın aynasında görülür. Hak da ayan-ı sâbite aynasında görülür. Bu durumda Hak sanal varlıkların sanal varlıklar da Hak’ın aynası olmuş olur.</p>
<p>Hak’da tüm mânâlar bir bütün olarak mevcuttur. Fakat aynı zamanda her mânâyı diğerlerine karıştırmadan ilminde muhafaza eder. Abd’in ayan-ı sâbitesi özde isimsiz, sıfatsız, fiilsizdir.</p>
<p>Abd Hak aynasında kendisini ilk gördüğü yerde hangi isim var ise o yerdeki isimle isimlenir, o ismin sıfatlarıyla sıfatlanır ve o ismin fiilleriyle fiillenir. Bu yansıma ile abd, Hak’dan aldığı özellikleri yine aynı anda Hak’a vererek yaratılmalarını dilemiş olur.</p>
<p>Meselâ bir abdin özü Hak’ın “Deyyân”ismi (hesaba çeken hüküm veren) mânâsının olduğu yerde yansımışsa o abd dünya yaşamında “dindar” olarak tecelli eder. Bu kesinleşmiş hüküm ve kesinleşecek kader olur. Değişmesine imkân yoktur. Ancak o abd madde âleminin hangi ortamına inerse o ortamın dindarı olur.</p>
<p>Madde âleminde abdden (kuldan) açığa çıkan her oluş ve iş Hak’ın aynasından kendi aldığı mânâlardır. Abd’e bu mânâları Hak zorla vermemiştir, abd kendi almıştır.</p>
<p>Abd öz halde iken Hak’da gördüğü mânâlar onun kaderidir. Fakat o mânâlar abd’e ait kader değil Hak’ın kendine ait kaderidir. Ve abd o mânâ üzerinde yansıyınca Hak’ın ezeli ve ebedi kaderi abd’in de kaderi olur. Hak abd’in kaderini bu şekilde “önceden” bilir. Fakat “bilinen” sonradan olacak olan değil kendi ezeli ilmidir. Abd o ezeli ilmi madde âleminde yansıtacağı için bu sefer de ezeli kader gelecekte yaratılacakmış gibi bir havaya bürünür. Abd’in iradesiyle oluşturacağı “mâlumat/bilinen” hükmüne döner. Halbuki abd’den açığa çıkacak olan her iş ve oluş Hak’a aittir ve sonunda Hak’a döner.</p>
<p>84-) Kul  küllün ya`melu alâ şakiletih feRabbüküm a`lemu Bi men huve ehda sebiyla;</p>
<p><strong>De ki: “<em>Herkes kendi şakilesi (</em></strong><em>varoluş  proğramı<strong>) üzere amel eder… Ve  Rabbiniz yol itibarıyla kimin daha doğru gidişatta olduğunu (</strong>B  sırrınca<strong>) en iyi bilendir</strong></em><strong>”</strong>.  (İsra, 17/84: B Meal)<br />
*  *  *</p>
<p>Kişinin “zamansızlık” boyutundaki özelliklerini “zaman” boyutunda açığa çıkarması kolaylaştırılmıştır. Dindar öze dindarlık kolaydır. Dindar olmamak ölümden beter gelir.</p>
<p>Dindar olmayan öze de dindar olmamak kolay gelir, dindar olmayı düşünmek dahi  ölümden beter bir şeydir.<br />
*  *  *</p>
<p>Zât mertebesinde bilen-bilinen ayrı ve iki ayrı öze sahip değildir. Esmâ ve sıfat mertebesinde bilen-bilinen iki ayrı öz (Rab ve abd) olarak farka gelir.</p>
<p>Ef’al âleminde (madde boyutunda) en, boy, derinlik, ağırlık, zaman gibi boyutlarla kıdem (ezelilik) ve hâdislik (sonradanlık) olarak ikili sûrete bürünerek görünür.</p>
<p>Tekliğin ve ikiliğin örnekleri insanın yapısında da örnekler olarak mevcuttur.</p>
<p>Yeni doğmuş bir bebekte ağlamak ve gülmek fiilleri mânâ olarak mevcuttur, zâtında “bir”dir. Fakat birbirine karışmamış halde bir’dir. Bebek hiç ağlamasa da hiç gülmese de “ağlamak ve gülmek” fiilleri sıfat olarak zatında (özünde) bulunur. Ne zaman ki ağlar ve güler “ağlamak ve gülmek” mânâları sıfat ve fiil olarak ikiye ayrılır. Sıfatı zâtında eksilmeden ve artmadan bâkî kalırken ağzından çıkan her ağlama ve her gülme başlar ve biter. Her seferinde ayrı seslerde ve tonlarda tecelli eder. Zâtındaki mânâ ise ebediyen aynı kalır.</p>
<p>Hak’ın zâtına ait, sıfatlarını ve fiillerini de bu örnek misali çok daha farklı  benzetimlerle düşünebiliriz.<br />
*  *  *</p>
<p>Ef’al âleminde (dünyada) görülen birimlerde bir birine benzerlik vardır. Meselâ Ali ile Veli insan sûreti olarak aynıdır fakat beden ve yüz görünümü olarak farklıdır. Allah’ın zâtında ise sadece tek bir “insanlık” kavramı vardır. “İnsanlık” kavramında Ali, Veli, Ayşe, Fatma gibi birimler ve bedenler tek mânâ olarak birbirinden ayrılmadan aynı öz halindedir. Fakat beş duyu evreninde insanlık kavramında ahad/tek/bütün olan birim mânâları ayrı bedenler halinde algılanır.<br />
*  *  *</p>
<p>Bir sonraki an (zaman dilimi) bir evvelki anın karşılığıdır, sonucudur. Bu karşılık ve sonucun dindeki adı “cezâ”dır. İnsanın Rabb-i Has’ı olan esmâda tüm iyi haller ve tüm kötü haller birlikte mevcuttur. Fakat bir an içinde bâzı özellikler oluşur. An biter açığa çıkan özellikler yok olur ve yeni özellikler açığa çıkar. Bu böylece sürer gider.</p>
<p>Her an bir önceki anın sonucudur. Bu sonuca hakikat dilinde “karşılık anlamına gelen “cezâ” denilir. Bu cezâ yâni “karşılık” nefsin hoşuna giden tadlar olduğu gibi hoşa gitmeyen elemler de olabilir. Meselâ tokluğun cezası açlıktır. Açlığın cezası tokluktur.</p>
<p>Cezâ kavramı duruma göre hem haz hem de elem anlamında kullanılabiliyor.</p>
<p>İnsan kendi hakikatindeki tüm acıların ve mutlulukların toplamıdır. Tüm acılar aynı anda yaşanmadığı gibi tüm mutluluklar da aynı anda yaşanmaz.</p>
<p>İnsanın an içindeki davranışlarının karşılığını (cezâsını) bir an sonra hemen alması kader sırrının bir özelliğidir. Bu sırrı anlayan âlimler anlatmamayı, halktan gizlemeyi tercih ettikleri halde, Fusus’l-Hikem’de açıkça bölümler içinde yeri geldikçe anlatılmıştır.<br />
*  *  *</p>
<p>İnsanın Rabb-i Has’ında gizli olan mânâlar değişmeye uğramaksızın açığa çıkıyorsa, hiçbir şey değişmeyecekse, Resul gönderilmesinin anlamı nedir? Bunu bir örnekle açıklayalım.</p>
<p>Resullerin daveti ile doktorların hizmeti arasında benzerlik vardır.</p>
<p>Herkes hastalığından kurtulmak için doktora başvurur. Doktor da hastalığı yok etmek için bedeni kuvvetlendirmeye yarayacak ilaçları verir, tedâvi uygular. İyi olacak hastanın bedeni (mizâcı/tabiatı) kuvvetlendikçe hastalığı yok olur. Fakat iyi olmayacak hastalığa sahip hastanın bedenine uygulanan tedavi o hastalığı iyileştirmez. Sadece hastalığın tespitine yarar. Belki de verilen ilaçlar hastalığın artmasına neden olur.</p>
<p>Resuller ve gerçek velîlerin daveti insanların hakikatinde mevcut olan potansiyeli açığa çıkarmak ve birbirinden ayırmak içindir. Meselâ; Risâlet ile birlikte iki Ömer (Ebu Cehil ve Hz. Ömer) özlerindeki potansiyeli açığa çıkararak davetin gayesine hizmet etmişlerdir. Birisi özü gereği Resulullah’a itaat ile karşılık vermiş diğeri de özü gereği Resulullah’a isyan ile karşılık vermiştir.</p>
<p>Doktorlar hastanın iyi olup olmamasını dikkate almadan tıp ahlâkı gereği, hasta istemese de tedâvi uygulamakla kendini görevli kabul eder. İyi olmayacak hastayı bir an önce öldürmek için uğraşmaz. Yaşatmak için uğraşır. Fakat hasta doktorun tedâvisine şiddetle karşılık verirse doktor da nefsi müdafa ile meşrû müdafaya yönelir. Resuller de insanların kalbindeki değişimsizlik esasını dikkate almadan Risâlet ilmi ile şâkîyi davete devam eder. Ancak davetine savaş ile karşılık alırsa tercihi olmamasına rağmen bu sefer nefsi müdafaa için savaşır.</p>
<p>Resuller’in savaşı davet amaçlı değildir. Savunma ve engelleri kaldırma amaçlıdır. Savunma ve engelleri kaldırmak için savaşmak kararı Allah’dan direk vahiy alan Resuller ve Nebîlere mahsustur. Onların dışında hiç kimse Allah adına savaş kararı almak ilâhi yetkisine sahip değildir. Bu yetkiye sahip olduğunu söyleyen vahiy gerçeğini yalanlar. Savaşlar ancak vatan savunmasına bağlı olarak millet adına alınabilir, din ve Allah adına yapılamaz. Geçmişte yapılan bu tür din savaşları halkı galeyana getirmek için dinî bir görevmiş gibi gösterilmiştir. Hz. Muhammed a.s.’ın vefatıyla birlikte Allah adına ve Allah emriyle dönemi “ebediyen” kapanmıştır. Adalet ve insanlık için meşru savunma ise her zaman geçerlidir.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>(((</strong>… İbn Arabî Fusûsu’l-Hikem’inde Allah’ı sürekli övüp insanın ötesine iten klişe deyimleri kullanmaz. İnsanın gerçeğini cesaretle açıklar. Meselâ bizler hep Hak’a hizmet etmekle tam insan olacağımızı zannederiz. Hak’ın da insana hizmet eden bir hakikat olduğunu düşünmeyiz ve söylemeyiz. Kaderimizi Hak’ın önceden bildiğini düşünürken Hak’ı kâhine benzettiğimizi hesap edemeyiz. Halbuki İbn Arabî insanın Hak’a kendi kaderini sunduğunu ve fiil haline dönüştürmesini istediğini söylemektedir. Hak’ın da insanın bu isteğine itaat ettiğini ve aldığı bilgiyi olduğu gibi fiil âleminde yarattığını anlatmaktadır.</p>
<p>Hidâyeti ve dalaleti verenin Hak olduğunu izah ettikten sonra… Hak’ın verdiği hidayet ve dalaletin insanın kendisinin Hak’a verdiği bilgiye bağlı olduğunu açıklamaktadır.</p>
<p>Konuyu önce cebriye mantığıyla ( Allah yazar kul oynar olarak) anlatır. Sonra kaderiye mantığıyla (Kul yazar Allah yaratır olarak) anlatır.</p>
<p>Neye nasıl inanacağımızda bocalamaya başladığımızda son anlatımı devreye girer. Yazan ve oynayan ikileminden, cebriye ve kaderiye paradoksundan çıkarak sonucu Zât boyutunda teklik hükmüne bağlar. Ef’al âlemini (madde boyutunu), sıfatlar ve isimler âlemlerini de zâta çekerek her şeyin tek iradede başlayıp tek iradede bittiğini ispatlar. Ve bu bilgi anlaşıldığı anda kulun “Hak’ı suçlaması yargılaması son bulur. Hatta övgülemesi dahi usûlen devâm eder. Başına gelen kötü şeyler için isyân edecek, suçlayacak, bana neden bunu yapıyorsun diyecek bir muhatab bulamaz. Başına gelen iyi şeyler için öveceği, minnet duyacağı bir tanrısının olmadığını bilir. İlmi bu çok tehlikeli zirveye kadar yükseltir ve insanın idrakine sunar. Bu zirveden insan “ Madem ki ben tanrının bir parçasıyım ya da O’nun aynısıyım benim yaptığım O’nun yaptığıdır” uçurumuna atlayabilir ve Nefs-i Emmâre’nin Firavunluk batağına saplanır. Her şeyi kendisine câiz ve helâl kabul eder. Kendisine yapılan ve nefsinin hoşuna gitmeyen fiillere hücum eder. Yada zirvedeki o ilimle tekliğin gizemli huzurunu yaşar, tek irade olmanın sorumluluğu ile kendisine ve başkasına (!) hep hayırlı fiilleri tavsiye eder ve işler. Gerçek kulluğun iradeyi hayırda hep hayırda kullanmak olduğunu fark eder.</p>
<p>İbn Arabî’nin her konuda sunduğu seçenekler açıklığın ve netliğin en uç noktasıdır. Fakat uçurumun ve huzurun da en uç noktasıdır. Bu nedenle İbn Arabî eserlerini şerh eden şeriat ve tarikat ilmine sâhib gerçek âlimler dahi çok çekingen davranmışlardır. Yine de gerçekleri saklamayıp, mecaz örtüleri altında ifade etmişlerdir. …)))<br />
*  *  *</p>
<p>Hak’ın bâtındaki daveti kulların ayan-ı sâbitelerinin Hak’a verdiği iman ya da imansızlık özü üzere gerçekleşmiştir. Hak’ın zâhirdeki daveti Resullerinin diliyle olup bâtınlarındaki hükümler hiç dikkate alınmaz. Bu dâvetle saidin (cennet ehlinin) ve şâkînin (iman etmeyecek olanın) Hak’a özde verdiği bilgi açılır.</p>
<p>Dâvetle görevlendirilen Resul Hak’ın zahirde de dâvet et emrini alınca şâkî için bu davetin bir çelişki olduğunu görür. Hak’ın kendi değişmez emrine karşı niçin davetiye çıkardığına hayret eder fakat görevini de yapar.</p>
<p>Daha sonra anlaşılır ki davet saidin ve şâkînin birbirinden ayrılması içindir. Bu davet olmasaydı şimdi biz dâhi zahirimize bakarak said yada şâkî olduğumuzu anlayamayacaktık. Daha doğrusu iman ve imansızlık gibi bir kavram günlük yaşamımızda olmayacaktı.</p>
<p>Her bireyin zahirindeki iman alametleri kesin değildir. Bâtındaki hüküm ise tamamen ilme ve keşfe kapalıdır. İmanlı olup olmama bedensel ölüm anında açığa çıkar fakat diğer insanlar ölen kişinin hangi hüküm üzerine gittiğini yine de bilemezler. Bu konu o kadar kapalıdır ki sadece ve sadece Resul ve Nebîlerin iman ile öleceklerine ve öldüklerine hükmolunur. Diğer hiçbir şahıs için ne yaşarken ne de öldükten sonra haklarında hüküm ve yargılama yapılamaz. Ancak zahiri hallerine göre dini törenler geleneksel biçimlerde icra edilir. Mezarlardakiler için de dünyada iken çevreye verdikleri imaja göre değerlendirme yapılır.<br />
*  *  *</p>
<p>Risaletin ve Velâyetin davetindeki sırlardan birisi de çamurla kaplı elması ve çamurla kaplı kömürü birbirinden ayırmaktır. Nitekim tüm Resuller kendi zamanlarındaki kişilerden dışlarını temizlemişlerle ve özlerinden de emin olduklarıyla tanışıklık sağlamışlardır. Sonsuz yaşamda dünyada tanıştıklarıyla sonsuz dost ortamı çekirdeği oluşturmuşlardır.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>(((</strong>… Bir Resul’ün direk davetine muhatab olmayan bizler bir nevi yine fetret ehliyiz. Tüm Resullerin ve Son Nebî’nin Kur’an’daki sâbit bilgilerine sahibiz. Bu bilgileri “özlerindeki risâlet” ilmine göre açanların bilgileriyle değerlendirip kendi özümüzdeki “risalet boyutuna” yükselmemiz yapılabilecek tek seçenektir. Sufizm bu yükselişi fenâ firresul kavramıyla tanımlamıştır. Fakat “<strong>özdeki  risalet boyutunun bilincine ve yaşamına yükselme</strong>”yi ifade eden bu kavram zamanla Hz. Muhammed a.s.’ın nurani bedeniyle “rüyalarda, tenhalarda” buluşmak zannına dönüşmüştür. Hayalindeki bir sûretin Resulullah a.s. olduğunu zanneden, hayal mekanizması denetim özürlüler kendilerine yeteri kadar “hayranlık ücreti” ödeyenlere “Resulullah a.s. ile randevu (??) “ ayarlama işlerine bakmaktadırlar.</p>
<p>Resullerin davetine bizim tek ulaşma yolumuz; başımızdaki akıl ile gönlümüzdeki imanı cem edip kendi özümüze çapımız ölçüsünde “bilgi” ile inmek ve “özdeki risalet nurunu” idrak etmektir. …<strong>)))</strong><br />
*  *  *</p>
<p>Resullerin davet görevinde bizim aklımızla analiz edemeyeceğimiz nice derinlikler vardır. Bazı ayetler de bu derinliklere ve inceliklere dikkat çekmektedir. Resulullah a.s. “Hûd suresi ve benzeri ayetler beni ihtiyarlattı” buyurmaktadır.</p>
<p><strong>12-) Felealleke tarikün ba`da ma yuha ileyke ve daikun Bihi sadruke en yekulu levla ünzile aleyhi kenzün ev cae meahu melek* innema ente neziyr* vAllahu alâ külli şey’in Vekiyl;</strong></p>
<p><strong>(</strong>Rasûlüm!<strong>)  Belki de sen, “<em>O’na bir hazine inzal edilseydi, yahut beraberinde bir melek  gelseydi ya</em>” demelerinden (</strong>vahiy mucizesini ihmal edip kevni  mucize istemelerinden ötürü<strong>), sana  vahyolunanın ba’zısını terkedecek ve sadrın (</strong>B sırrınca<strong>)  onunla daralacak (</strong>mı?<strong>)…  Sen ancak bir uyarıcısın… Allah herşeye Vekiyl’dir</strong>.(Hûd,11/112:  B Meal)</p>
<p><strong>5-) Elyevme uhılle lekümüt tayyibat* ve taamülleziyne utül Kitabe hıllun leküm* ve taamüküm hıllun lehüm* vel muhsanatü minel mu`minati vel muhsenatü minelleziyne utül Kitabe min kabliküm iza ateytümuhünne ücurehünne muhsıniyne ğayre müsafihıyne ve la müttehıziy ahdan* ve men yekfür Bil iymani fekad habita ameluhu, ve huve fiyl ahireti minel hasiriyn;</strong></p>
<p><strong>Bu gün size TAYYİBAT helal  kılınmıştır… Kendilerine Kitab verilmiş (</strong>insan istidadı üzere/  yahudi ve nasara<strong>) olanların yemekleri size helaldır… Sizin yemekleriniz de onlara helaldır… Mü’min kadınların iffetli olanları ile sizden önce kendilerine Kitab verilenlerden iffetli olan kadınlar da, ecrlerini (</strong>mihirlerini<strong>)  vermeniz, zinadan uzak durmaları ve (</strong>şunu bunu gizli<strong>)  dost tutmamaları şartıyla size helaldır… Kim el-İMAN’ı (</strong>şu  malum tek İslam İmanı’nı<strong>) tanımayıp (</strong>B  gerçeğince<strong>) gerçeği örterse/nankörlük  ederse, elbette onun ameli boşa gider (</strong>İslam’a iman etmemek  şirktir<strong>).</strong> (Mâide,  5/67: B Meal)</p>
<p><strong>6-)  Felealleke bahıun nefseke alâ asarihim in lem yu`minu Bi hazel hadiysi esefa;</strong></p>
<p><strong>Şimdi sen, bu hadis’e (</strong>söze,<strong> </strong>Kur’an’a B sırrıyla<strong>)  iman etmezlerse belki de arkalarından kendini harab edercesine (</strong>Allah  sevgisi dolayısıyla Allah halkını sevme ve şefkat<strong>)  üzüleceksin (</strong>öyle mi?<strong>).</strong>  (Kehf, 18/6: B Meal)</p>
<p><strong>99-) Ma  aler Rasûli illel belağ* vAllahu ya’lemü ma tübdune ve ma tektümun;</strong></p>
<p><strong>Rasûl’e düşen ancak tebliğ  etmektir… Allah, açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da bilir</strong>.  (Mâide, 5/99: B Meal)<br />
*  *  *</p>
<p>Zât mertebesindeki iman ve imansızlık ayrımının olmaması ile ef’al âlemindeki (dünyadaki) imana davet arasında bir bağlantı yoktur. Resuller sadece davetle görevlidir, kişilerin davete icâbeti Hak’ın ilmindeki bilinemeyen gerçeklerdir. Resullere bazen mucize olarak bazı kişilerin iman durumu açılabilmiştir. Veya Hz. İdris a.s.’dan gelen astroloji ve beden dilini okuma ilmi ile Resuller belli bir sınıra kadar iman belirtilerini okuma ve keşfetme yeteneğine de sahiptirler.</p>
<p>Eğer kişinin iman durumunu açıkça görselerdi, iman etmeyecek olanları davette bezginliğe uğrayabilirlerdi. Bir Resulün bezginliğe uğramayacağını iddia etmek o Resulün insani ve beşeri sıfatlarını eksiltmeye girer. Melekleştirilir. Melekleşen bir Resul ise insanlıktan uzaklaşacağı için daveti akla yatkınlıktan çıkar. Bu hataya Hıristiyan ve Yahudi ilahiyatçıları düşmüşlerdir. Onlar Resulleri yükseltmek amacıyla meleklik makamına oturturken İnsan-ı Kâmil olan Mûsâ ve İsâ a.s.ların zaten meleklerden yüksek olan seviyelerini gözden kaçırmışlardır. Bu hatayı sonradan düzeltmek isteyen Hıristiyanlar bu sefer İsâ’yı tanrılık makamına öteleyerek aralarına ulaşılmaz bir boyut koymuşlardır.</p>
<p>Melekileştirilen ve ya tanrılaştırılan Resulün davetinde insan doğasına ters uygulamalar çıkacağı malumdur. İnsanların altından kalkamayacağı teklifler gelmeye başlar. Kur’an bu gerçeği şöyle vurgular:</p>
<p><strong>286-) La yükellifullahu nefsen illâ vüs`aha* leha ma kesebet ve aleyha mektesebet* Rabbena la tüahızna in nesiyna ev ahta`na* Rabbena ve la tahmil aleyna ısran kema hameltehu alelleziyne min kablina* Rabbena ve la tühammilna ma la takate lena Bih* va`fü anna, vağfir lena, verhamna, ente </strong></p>
<p><strong>mevlana  fensurna alel kavmil kafiriyn;</strong></p>
<p><strong>Allah, hiçbir nefse/kimseye teklif  etmez (</strong>mükellef tutmaz<strong>),  kapasitesi dışındakini… Kişinin kulluk vazifesi olarak (</strong>Allah  için<strong>) yaptığının kazancı lehine,  nefsi için çabalayıp kazandığı aleyhinedir…Rabbimiz, eğer unutursak veya (</strong>kasdi  olmaksızın<strong>) hataya düşersek, bununla  bizi mes’ul tutma </strong>(affet?)<strong>…  Rabbimiz, bizden evvelkilere yüklemiş olduğun ağır yükleri bize yükleme (</strong>mağfiret  et?<strong>)…</strong> <strong> Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyleri (</strong>B  sırrınca<strong>) bize yükleme (</strong>rahmet/merhamet  et?<strong>)…</strong> <strong> Affeyle bizleri (</strong>sil  günahlarımızı<strong>)… Mağfiret et bizleri  (</strong>varlık günahımızı ört<strong>)…  (</strong>Özel rahmetinle<strong>)  rahmet buyur bizlere… SEN MEVLAmızsın; o halde kafirlere (</strong>hakikatı  reddedenlere, gerçeği örtenlere<strong>)  karşı bize zafer ihsan et…</strong> (Bakara, 2/286: B Meal)</p>
<p>Resul ümmetine ağır teklifte bulunursa ümmetinin helâkına sebep olur. Âlemlere rahmet olandan ise ağır teklif çıkmaz. Ağır teklif getirmemek için ümmetin anladığı dilden ve kaldırabileceği kapasiteden davetine ise ilgi görmeyince bu sefer de üzülmeye başlar. Kendisinin görevini lâyıkıyla yapamadığını kabul eder. Ve Allah’dan “üzülme” uyarısını alır.</p>
<p>Resulullah a.s. amcası Ebû Tâlib’in zâhirine iman teklifinde çok ısrarlı davranmıştır. Çünkü onun özündeki taktir kapalı kalmış ve keşfedilememiştir. Bu ısrar üzerine şu âyet nâzil olmuştur:</p>
<p><strong>56-) İnneke la tehdiy men ahbebte ve lakinnAllahe yehdiy men yeşa`* ve HUve  a`lemu Bil mühtediyn;</strong></p>
<p><strong>Muhakkak ki sen sevdiğini hidayet  edemezsin… Fakat Allah dilediğini hidayet eder… O, hidayet kabul edenleri (</strong>B  sırrınca<strong>) daha iyi bilir</strong>.  (Kasas, 28/56: B Meal)</p>
<p>Ebû Tâlib’in zahiren iman etmeme sebebi kendisi öldükten sonra yeğenini üzerindeki “koruma” otoritesinin devam etmesi amacını taşımaktadır. Çünkü Ebû Tâlib eşine hiç rastlanmayan bir şekilde yeğenini kendi evlatlarından daha çok sevmiştir. O dönemin Arap örfünde ölümden korktuğu için din değiştirdi imajını vermemek çok önemliydi. Eğer Ebû Tâlib ölüm döşeğinde zahiren imanını dile getirseydi korkaklıkla suçlanıp alay edilecek ve otoritesi son bulacaktı. Onun Arap örfüne göre mertçe, cehennemi göze alarak ölmesi üzerine Ebû Tâlib’i Ebû Cehil ve diğer azgın müşriklere karşı koruyan mülâyim müşrikler Resulullah’ı uzaktan desteklemeye devam etmişlerdir ve çoğu da ileride iman etmişlerdir. Bu incelik Ebû Tâlib’in gözünden kaçmamıştır. Resulullah a.s.’ın ısrarındaki neden ise; “Bu dünyada birlikte olduğu gibi amcasıyla öbür dünyada da birlikte olmak şiddetli arzusudur”. O amcasına karşı davetteki ısrarını cennet ve cehennem sırrına değil, birliktelik sırrına dayandırarak yapmıştır.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>9-) Kul ma küntü bid`an miner Rusuli ve ma edriy ma yüfalu Biy ve la Biküm*  in ettebiu illâ ma yuha </strong></p>
<p><strong> ileyye ve ma ene illa neziyrun mübiyn;</strong></p>
<p><strong>De ki: “<em>Rasûller’den bir bid’a  değilim (</em></strong><em>Rasûllük yoktu da onu ilk idda eden,  Sünnetullah’da bulunmayan’ı bid’at eden değilim<strong>)…  Bana ve size (</strong>B sırrınca, benim ve sizin varlığınız olarak<strong>)  ne yapılacağını (</strong>dirayeten, şahsen<strong>)  bilmem (</strong>vahyen-ilmen bilirim<strong>)…  Bana vahyolunandan başkasına tabi olmam ve ben apaçık bir neziyr (</strong>uyarıcı,  Rasûl<strong>) dan başka da değilim</strong></em><strong>”</strong>.  (Ahkaf, 46/9)</p>
<p>Geleceği ve kişilerin özlerindeki hükümleri Resuller ve Büyük Velâyet ehli zâtlar her zaman bilmezler. Ancak Allah’ın bildirmesi ile bilirler ki o durum da çok nâdir olur. Özlerin ve geleceğin keşfi mucize ehli olan Resullerle ve keramet ehli olan Büyük Velâyet sahibleriyle sınırlıdır. Bu mertebelerden aşağıda olanlar küçük Velâyet sâhibleri de dâhil olmak üzere özlerdeki ve gelecekteki hakikat tamamen perdelidir. Ancak âlimler, ârifler bâsîretleri ile bu güne bakarak yârın hakkında tutarlı ön görülerde bulunabilirler.</p>
<p>Resullerin mucizelerinin sınırlarını Sâdi şu manzumesinde anlatır:</p>
<p>“Biri o oğlunu gâib edenden, ya’nî Ya’kûb (a.s)dan sor­du ki: Mısır’dan Yûsuf (a.s)’un gömleğinin kokusunu duyardın. Niçin Ken’ân’daki kuyunun için­de onu görmez idin? Cevâben buyurdu ki: Bizim halimiz şimşeğe benzer. Bir dem <em> <span style="color: red"> </span></em>zâhir oluruz ve diğer dem bâtın oluruz. <em> <span style="color: red"> </span></em>Ba’zan semâda otururuz; ba’zan da bastığımız yeri görmeyiz. Eğer dervîş bir hâl üzere kala idi, iki âlem elden giderdi, dünyâ ve ukbâ<em><span style="color: red"> </span></em>ahkâmına uymak<em><span style="color: red"> </span></em>mümkün olmaz idi.”<br />
*  *  *</p>
<p>Bir gün Resulullah a.s.’ın devesi Kusvâ kaybolmuştu. Onun aranmasını istedi. Münafıklar devesinin nerede olduğunu bilmeyen birisinden Resul mu olur diye dedi koduya başladılar. Bunun üzerine Cenâbı Hakk kuluna devesinin yerini haber verdi ve Resulullah a.s.’ın tarif ettiği yerden alıp getirdiler.</p>
<p>Özlerin ve geleceğin kapalı ve perdeli olup bazen mucizelerle bilinmesinin nedeni Resullerin gözlerinin perdeli olması değildir. Bilinecek özler ve gelecek olaylar kesret âlemine aittir. Kesret âlemi ise Hak’ın sonsuz sınırsız mânâlarının tecelliyatıdır. Bu tecelliyatı beşer olan bir Resulün gözünün kapsaması imkansızdır. Resuller ancak bu kesret içinde çok özel şeyleri ve olayları mucize eseri ile bilirler. Kesretin sonsuzluğu ancak sonsuz olan Allah tarafından ihata edilebilir.</p>
<p><strong>255-) Allahu la ilahe illâ HUvel Hayy’ül Kayyum* la te`huzuHU sinetün vela nevm* leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* men zelleziy yeşfeu ındeHU illâ Bi iznih* ya`lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm* ve la yuhıytune Bi şey’in min ılmiHİ illâ Bi ma şa`* vesia Kürsiyyühüs Semavati vel Ard* ve la yeuduhu hıfzuhüma* ve HUvel Alıyy’ül Azıym;</strong></p>
<p><strong>ALLAH ki, tanrı yoktur ancak O vardır  (</strong>O’ndan gayrı vücud yoktur<strong>);Hayy  (</strong>gerçek diri<strong>) ve  Kayyum’dur (</strong>kendi kendine kaim; zira kıyambinefsihi<strong>)…  Ne uyuklama (</strong>gaflet<strong>)  ne de uyku Onu yakalayabilir (</strong>kayyumiyet sıfatı?<strong>).</strong>..<strong>  Semalar’da ve Arz’da ne varsa Onundur</strong>…<strong>  Onun katında kim şefaat edebilir ki Bi-izniHİ (</strong>O’nun izni olarak<strong>)  olmaksızın..?</strong> <strong>Bilir  önlerinde ve arkalarında olanların hepsini</strong>… (B sırrıyla<strong>)  dilemesi (</strong>izni<strong>)  olmadan Onun ilminden bir (</strong>Bi-<strong>)  şeyi kapsamak mümkün değildir</strong>… <strong> Kürsüsü (</strong>bilinç<strong>),  Semalar’ı ve Arz’ı içine almıştır</strong>…<strong>  Onların muhafazası O’na ağır/zor gelmez</strong>… <strong> O, Aliy (</strong>sınırsız yüce<strong>)’dir,  Azıym’dir</strong> (azameti sonsuz<strong>).</strong>  (Bakara, 2/255:B Meal)</p>
<p><strong>12-) Allahulleziy haleka seb`a Semavatin ve minel`Ardı mislehunn* yetenezzelül`emru beynehünne lita`lemu ennAllahe alâ külli şey’in Kadiyrun, ve ennAllahe kad ehata Bikülli şey`in `ılma;</strong></p>
<p><strong>Allah (</strong>O’dur<strong>)  ki, yedi Semavat’ı ve Arz’dan da onların mislini (</strong>yedi Arz<strong>)  yarattı (</strong>hem zahir hem de batın itibarıyla düşünülmelidir<strong>)…  Emr (</strong>iş, ilahi işler<strong>)  onların arasında (</strong>Semavatından inen emirler, beynin hassaları ve  azaları üzerinde gereklerini izhar etmek üzere<strong>)  iner de iner (</strong>sürekli iner<strong>)  ki, Allah’ın herşeye Kadiyr olduğunu ve Allah’ın herşeyi (</strong>B  sırrınca<strong>) ilmen ihata ettiğini  bilesiniz.</strong> (Talâk, 65/12)<br />
*  *  *</p>
<p>Kişilerin özlerinin Resullere dahi kapalı olduğu anlatıldı. Ancak Resuller çok keskin ferâset ve basîretleriyle kişilerin konuşmalarına bakıp hüküm verebilmektedirler.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>(((</strong>… Bu konu ile ilgili bir hikâye Mevlâna’nın Mesnevî’sinden Fusûsu’l Hikem şârihi (yorumcusu) Avni Konuk tarafından buraya ilâve edilmiştir. …<strong>)))</strong></p>
<p>“Hz. İsâ arkasına bakmadan son sürat hız ile dağa doğru koşmaktadır. Onu görenler sanki arkasından bir aslan kovaladığını zannettiler. Fakat arkasından onu kovalayan hiçbir tehlike yoktu. Meraklılar da İsâ’nın arkasından koştular. O’na ne olursun dur da neden kaçtığını bize anlat dediler. İsâ hızını düşürmeden hem koştu hem de ‘Bir ahmaktan kaçıyorum’ dedi.”</p>
<p><strong>(((</strong>…Tasavvuftaki ahmak modeli dünyanın işlerinden beğenmediği ile ahiretin  işlerini yargılamasıdır. Şöyle ki.</p>
<p>Bir kâmil bir kişiyi Allah’ı anlamaya dâvet eder. O kişi de şunu söyler; “Allah adaletli olsaydı köydeki bin tavuk içinde gözüyle sadece benim bir tavuğu görüp öldürmezdi.” Kâmil için tavuk derdine düşmüş o zavallının ahmakça fikrinden kaçmaktan başka çâre kalmaz. Kâmil için o kişi ahmak değildir fakat o kişiden çıkan fikirler ahmakçadır. Kâmiller insanın hiçbir türünden kaçmaz sadece islah olunamaz olan fikirlerinden kaçarlar. Hz. İsâ’nın da ardında ahmak bir adam görünmüyordu. Belli ki o ahmakça fikirlerden kaçıyordu. …<strong>)))</strong></p>
<p>Mesnevî’den bir başka hikâye:</p>
<p>“Birisi Hz. İsâ’ya dedi ki:</p>
<p>Ey Mesîh! Sen ölüleri diriltirsin, körleri gördürürsün, sağırları işitirsin, çamurdan kuş yapar ve içine üfleyip uçurursun. Bunların hepsini hangi sır ile yaparsın ve o sır nerede işe yaramaz?</p>
<p>Mesîh İsâ cevap verdi:</p>
<p>Evet hepsini Allah’ın izni ile yaparım. Bu sır İsm-i Azam’dır. Ben o ismi bir leşe bir kez okudum dirildi fakat bir ahmak kalbe yüz bin kez okudum ve üfürdüm hiçbir etkisi olmadı!”<br />
*   *  *</p>
<p>Bu  bölümle ilgili Ahmed Avni Konuk’dan ârifâne sualler ve ârifâne cevapları:</p>
<p>Ezelde şâkî (ahmak) yazılı birisine Resuller ve velîler tesir edemiyor, onu değiştiremiyor. Ahmak ârifi değiştirebilir mi? Bu kaçmak niye?</p>
<p>Ahmak da ârifi değiştiremez. Fakat ahmağın sohbetine iştirak eden ârifin ağzından çıkacak olan boş sözler bir mânâya bürünür. O mânâlar da bir sûrete bürünür ve ârifin kalbinin yükseleceği ulvî makamın önüne geçer, onun yolunu tıkar.</p>
<p>Mevlâna  buyuruyor:</p>
<p>“Bu  senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup senin kuyruğunu  tutar.”</p>
<p>Ya’kûb bölümünde her an hesab görülerek ahirete doğru bir gidişten bahsedildi. Bu işin şakası yoktur. Ağızdan çıkan her boş mânâ o anda ârif de olsa Resul de olsa sahibine o anda cezâ olur ve zarar verir. Gerçi Resullerden kesinlikle boş söz çıkmaz. Velîler de Allah’ın koruması altındadır;</p>
<p><strong>62-) Ela  inne evliyaAllahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun;</strong></p>
<p><strong>Açın gözünüzü!.. Allah Veliy’lerine  korku yoktur (</strong>hiç bir şeyleri kalmamış<strong>)  ve onlar mahzun da olmazlar (</strong>kemalatları halisdir<strong>).</strong>  (Yu­nus, 10/62: B Meal)</p>
<p>Mevlâna Hz. İsâ’nın hikâyesini anlatıyor ki ahmakça mânâlardan Resuller ve velîler dahi korkuyor, bizim için daha da zararlı olsa gerektir.</p>
<p>Velîlerin korku nedeni ise şudur: Birisi Resulullah’a vahiy kâtibi olur. Fakat bir müddet onra özündeki şâkî hükmü açığa çıkarak geçici olarak büründüğü cemal libaslarını soyar atar. Resulullah’ı gören bir kişi dahi nefsindeki hükme boyun eğiyorsa?<br />
*   *  *</p>
<p><strong>RUH HAKKINDA İLMÎ AÇIKLAMALAR</strong><br />
<strong>RUH NEDİR?</strong></p>
<p>Bu kitabı yazdıktan sonra pek çok câhil kişi, kulaktan dolma ilkel bilgilere  dayanarak bize sordu…</p>
<p>-Kur`ân`da Allah Rasûlü’ne dahi bu konuda bilgi verilmediği yazılı olduğu halde, siz nasıl olur da RUH hakkında açıklamalarda bulunursunuz..</p>
<p>Evet, önce bu sualin cevabını vererek açıklamalarımıza başlayalım…</p>
<p>Üç yahudi bilgini kendi aralarında, Hz Muhammed`e üç sual sormak üzere karar  alırlar ve derler ki;</p>
<p>-”Şâyet gerçekten Allah Rasûlü ise, bu üç soruya birden cevap vermeyecektir; zîra daha evvel de hiç bir Rasûl bu konuda açıklama yapmamıştır.</p>
<p>Ama cevap verirse, biliriz ki şarlatandır…”</p>
<p>İşte böyle düşünüp, anlaşarak huzuru Rasûlullah`a gelip birinci sorularını  sorarlar:</p>
<p>-RUH nedir?..</p>
<p>Hazreti Rasûlullah, ilâhi inâyet ile onların niyetini bildiği için, suale cevap vermez ve cevabı erteleyerek, yahudi bilginlerine:</p>
<p>-Yarın gelin, inşâallah cevap veririm, der…</p>
<p>Ertesi gün geldiklerinde de onlara, 17`nci sûre olan İsrâ sûresinin 85`inci  âyetini okur; der ki:</p>
<p>-”Yes`eluneke anir RUH… Kul er RUH`u min emri Rabbiy ve ma utiytüm minel ilmi  illa kaliyla…”</p>
<p>Burada vurgulanan gerçeği dilimize şöyle çevirebiliriz:</p>
<p>“(Yahudiler) SORUYORLAR, RUH NEDİR?.. DE Kİ (o yahudilere) RUH RABBİN EMRİNDENDİR!.. VE BUNUN İLMİNDEN SİZE KÂLİL BİR ÖLÇÜ VERİLMİŞTİR…”(17-85)</p>
<p>Şâyet biraz iz’an sahibi isek, görürüz ki, bu âyetin muhatabı, âlimler arifler, veliler, nebiler değil; maddeyi ve maddeciliği esas alan görüşün sahibi YAHUDİLERDİR!..</p>
<p>Yâni, Yahudilere denmektedir ki:</p>
<p>“Her şeyi maddeden ibaret sanıp, göremediğini inkâr eden; üstelik doğrusunu açıkladığı takdirde Rasûllüğünü reddetmeye karar verdiğiniz; tefekkürü, beş DUYUSUNDAN ileri geçemeyen siz Yahudilerin RUH hakkında ilmi yoktur!..</p>
<p>Siz ancak elinizdeki kadarıyla kalmaya mahkûmsunuz… Çünkü maddeötesini  değerlendirmekten âcizsiniz…</p>
<p>Zaten bu yüzden, gerçek âlemin ölümötesi ruhlar âlemi olduğunu açıklayan Hazreti İSA`yı da inkâr ettiniz, kabullenemediniz… Öyle ise nasıl olur da RUH hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz ki!”</p>
<p>Nitekim, aynı görüşü paylaştığımız değerli İslam âlimi ve velisi İMAM GAZALİ dahi “İhya-u Ulumiddin” isimli kitabının 1`inci cilt “Rub`ul ibâdat” bölümünde şöyle demektedir:</p>
<p>-”Yoksa sanma ki, Hz.Rasûlullah Efendimiz (salla`llahu aleyhi ve sellem) RUH`un  hakikatını bilmiyordu!..</p>
<p>Zîra, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!.. Kendini bilmeyen ise nasıl  Rabbini bilebilir?..</p>
<p>RUHUN hakikatını Nebi ve Rasûller bildiği gibi; bazı veliler ve âlimlerin  bilmesi dahi uzak değildir!..”</p>
<p>Evet söz İMAM GAZALİ`den açılmışken O`nun RUH konusunda çok değerli açıklamalarının yer aldığı iki eserinden söz etmeden geçmeyelim…</p>
<p>Önce birinci eserinin sadece adını verelim, arzu edenler bu kitabı temin edip  okuyabilirler…</p>
<p>“MİŞKAT`ÜL ENVAR” (Nurlar Feneri) isimli eseri Bedir yayınevi tarafından yayınlanmış küçük bir kitapçık olup; “RUH`un hakikatı, ALLAH`ın tekliği ve varlıkta ALLAH dışında birşey olmadığı” yolundaki İMAM GAZALİ`nin görüşlerini ihtiva etmektedir… Konuyla ilgilenenlere bu eseri bulup okumalarını tavsiye ederim.</p>
<p>İmam Gazali`nin “Kitab-ı maznun-bih alâ gayrı ehlihi” isimli kitabından “ruh” ile ilgili bazı görüşlerinden bahsetmeden önce; Gavsı Â`zâm Abdulkâdir Geylâni`nin “Kaside-i Ayniyye”sindeki şu açıklamasına dikkatlerimizi yöneltelim:</p>
<p>-”O`na RUH üfledim” buyurulması kinâyedir!.. Ey münakaşacı kişi, RUH O`nun aynı  değil midir?..</p>
<p>Lâkin Hak`kı hulülden tenzih et!..</p>
<p>Zira, O`nun gayrısı yoktur!.. Ve her şey O`nun tekliğine dönüktür!.. Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey eşyanın hâliki !. Zâtın herşeyi meydana getiren orijindir!.”</p>
<p>Gavsı Â`zâm Abdulkâdir Geylâni`nin gerek “Kaside-i ayniyye”sindeki bu satırlarında; ve gerekse de “Risâle-i GAVSİYYE”sindeki açıklamalarında, (daha geniş olarak incelemek isteyenler aynı isimli kitabımızdan konuyu araştırıp bilgilenebilirler) görülmektedir ki, “RUH” hakkında geçmişte çok önemli açıklamalar yapılmıştır.</p>
<p>Şimdi burada sözü daha fazla uzatmadan önce GAZALİ`nin bazı açıklamalarına geçelim, sonra da “RUH” hakkındaki kişisel düşüncelerimizi açıklıyalım…</p>
<p>Gazali rahmetullahu aleyh şöyle diyor…</p>
<p>-Kavli ilâhideki tesviye (15-29) ve RUHUN ne olduğunu bana sordular…</p>
<p>Cevap verdim ki, tesviye, RUH`u kabul eden mahalde fiilden ibarettir. Bu mahalde Adem hakkında evlâd ve ahfadı tasfiye ve tâdil şartıyla meniden ibarettir.</p>
<p>Nefh ise, nutfede ruhun nûrunu iştigaline bâ’s olan şeydir…</p>
<p>İşte bunun gibi nutfede de bu özellik hâsıl olursa, hâlik RUH`ta hiç bir değişme meydana gelmeyerek, O`ndan nutfede RUH ihdâs olunur…”</p>
<p>Burada son derece hassas ve kesin bir şekilde dikkat etmemiz gereken konu şudur:</p>
<p>Nutfede esas ve îtidal vukûu bulmazdan evvel, insan “RUH”unun henüz yaratılmamış  olmasıdır.</p>
<p>Gazali, “RUH” hakkında şöyle devam etmektedir:</p>
<p>-”RUH cisim dahi değildir… Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. RUH ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, onun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü… Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir.</p>
<p>Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz kül’e izâfet demek olup, bu hususta ise ne kül ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz”</p>
<p>“Ve kadim değil hadistir anlamına olarak RUH mahlûktur, denilir. İnsan RUHLARI  nutfede zuhûruyla hadis olmuştur…”</p>
<p>Gazali`nin bu ve daha başka bu konudaki izahlarından sonra ortaya çıkardığı  sonuçları ise şöyle sıralamak mümkündür:</p>
<p>“A- Ruh aslında gayrı mahlûk, bâki, kendiliğinden kâim ve TEK`tir!..</p>
<p>B- Cesetlere taalluk olmadığı zaman RUH tek cevherdir… Yâni, O`nda çokluk,  ayrılık yoktur!..</p>
<p>Diğer bir deyimle, falanın veya filanın ruhu değil, genel TEK RUH`tur!.</p>
<p>C- Cesetlere taalluku hâlinde bir takım çeşitli vasıflar kazanır ve bu  vasıflarla cesetten ayrıldıktan sonra da bâki kalır.</p>
<p>Bu vasıfların aykırılığı sebebiyle ruh ta da bir hususiyet, bir özellik peyda olarak, falan veya filanın ruhu böylece taalluktan önce TEK iken, çoğalmış olur…”</p>
<p>“RUH” hakkındaki İmam-ı Gazali`nin bu görüşlerini daha detaylı olarak Çağrı yayınları arasında çıkmış olan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi`nin yazmış olduğu “ALLAH`ı inkâr etmek mümkün mü” isimli kitabında bulabilirsiniz!..</p>
<p>“RUH” konusunda önemli açıklamalar yapmış olan bir diğer hakikat ehli, ehlullah  da Abdülkerim Ceyli hazretleridir.</p>
<p>“İNSAN-I KÂMİL” isimli kitabında, “Ruh adlı melek” bölümünde tasavvuftaki adıyla “Ruh-u Â`zâm” olan bu tek orijin ve asıl “RUH”tan sözeden Abdülkerim Ceyli, ayrıca “Ruhülkuds” bölümünde de çok detaylı bilgileri bize sunmaktadır. İsteyenler “RUH” hakkında büyük çoğunluğu mecâzî olan bu bilgileri adı geçen eserlerde tetkik edebilirler…</p>
<p>Şimdi biz gelelim günümüz anlayışı ile “RUH”un ne olduğu hakkındaki  bildiklerimizi sıralamaya…</p>
<p>“RUH” ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibarıyle TEK`tir ve akla  gelen her şeyin orijini ve aslıdır…</p>
<p>Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey “RUH” tan meydana  gelmiştir.</p>
<p>Her şeyin “RUH”tan meydana gelmesinin misâlini sanırım şöyle verebiliriz:</p>
<p>“Madde” adını verdiğimiz her şey atomlardan meydana gelmiştir… Ne isimle, hangi özelliğiyle işaret edersek edelim, o şey gerçekte, atomlardan oluşmuştur.. Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey ENERJİ`dir..</p>
<p>Enerji, bu boyuttaki yapısı itibariyle bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını ALLAH`ın kudreti oluşturmaktadır!..</p>
<p>ALLAH`ın ZÂT`ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden sözedilen enerjinin  geçtiğimiz asırlardaki adı “RUH”tur!…</p>
<p>Ve bu “RUH”, ALLAH`ın “KUDRET” sıfatının zuhûru oluşunun yanısıra; “Aklı Evvel” ismiyle işaret edilen “evrensel şuur”; ya da bir başka tanımlama ile “kozmik bilinç”tir!..</p>
<p>Her nesnenin yapısındaki “bilinç”, onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan “RUH”ta mevcut olan “bilinç”ten ileri gelmektedir… Ancak onda ortaya çıkan bilinç, ortaya çıktığı mahallin kâbiliyet ve istidadı nisbetinde olmaktadır.</p>
<p>“RUH”, boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar suretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü vermektedir!..</p>
<p>Esasen, Abdülkerim Ceyli`nin de bahsettiği gibi, “RUH” bir “melek”tir.. Öyle bir “melek” ki, varlık âleminde, hangi isimle anılan, hangi varlık olursa olsun, her şey, hep bu “melek”ten oluşmuştur!… Her şeyin aslı, orijinidir!… Ve dahi bütün meleklerin ve varlıkların aslı O`dur!…</p>
<p>Buzdan meydana gelmiş sayısız nesneleri düşünün… Buzdan yapılmış insan, hayvan, eşya ve her şey!.. Bunlar her ne kadar ayrı ayrı varlıklar ise de, gerçekte hepsinin aslı aynı tek şeydir… “SU”dur!… “GAZ”dır; (H2O)!… Hepsinin orijini atomlardır; gibi…</p>
<p>“RUHU İNSÂNÎ”YE GELINCE…</p>
<p>Sperm ile yumurtanın rahimde birleşmesinin 120. gününde, cenin, bazı kozmik ışınların etkisiyle, “meleğin ruhu nefhetmesi” diye târif edilen bir biçimde, dalga üretimine başlar.</p>
<p>Beynin çekirdeği durumunda olan bu yapı, genetik veri tabanını değerlendirmesine vesile olan ilk temel kozmik tesirleri alarak ön programa kavuşur ki; böylece onun “şâkilesi” yâni “programının doğrultusu” belirlenmiş olur..</p>
<p>İşte bu anda “kişisel ruh” yani “insânî ruh” meydana gelmiş, yaratılmış olur!…  Bu andan evvel, “bireysel ruh” mevcut değildir!.</p>
<p>Bu sebepledir ki, eğer 120. günden sonra çocuk alınırsa cinayet hükmüne girer!..</p>
<p>Zira, 120. günde cenindeki beyin çekirdeği, “dalga bedeni” yâni “kişilik ruhunu” üretmeye başlamıştır ki, ceninin öldürülmesi hâlinde dahi, bu “ruh” yaşamına sonsuza dek devam eder…</p>
<p>Kişiliğin temel özelliklerini ise, genlerindeki bilgiler meydana getirir..</p>
<p>Genetik veriler, tohum; tohumun gelişmesini ve özelliklerinin ortaya çıkış biçimini sağlayan toprak, gübre, su, nem gibi faktörler de “astrolojik programlama” gibidir!.</p>
<p>Beyin, gelişimi ve yaşamı süresince, kendisindeki bütün bilgileri “RUH” adı verilen, bir tür “dalgadan” oluşan “hologramik beden”e yükler!.. Bu hologramik beden, aynen televizyon dalgaları gibidir… Nasıl ki taşıyıcı dalgalara yüklenmiş görüntü ve ses dalgalardır televizyon dalgaları; işte “insan ruhu” da böylece tüm zihinsel fonksiyonların sonucu olan verileri yüklenmiştir!..</p>
<p>“ÖLÜM” denilen, beynin faaliyetinin durması ve vücudun manyetizmasının kesilişiyle beraber, kişi kendini bu “hologramik dalga beden” olarak hissedip yaşamaya başlar…</p>
<p>“Ba`sü ba`del mevt” denilen hâldir bu anlattığımız!…</p>
<p>Ancak, o kişi yaşamı boyunca neleri düşünmüş, neleri hissetmişse; ne tür endişe ve korkulara kapılmış, sevgiler duymuşsa, o “dalga beden” yaşantısında da bunlardan gayrını bulmaz!..</p>
<p>Bu sebeple kişi, fizik-şimik bedende kendini ne ölçüde ve nasıl tanımış ve kabullenmişse; daha sonra kendini içinde bulacağı “âhiret âleminde” yani “dalga boyutta”, “hologramik dalga bedende” de kendini o özellikleriyle bulur…</p>
<p>Nitekim Hazreti Rasûl bu gerçeğe şöyle işaret eder:</p>
<p>-Nasıl yaşarsanız o hâl üzere ölürsünüz; ve ne hâl üzere ölürseniz, o hâl üzere bâ`s olursununz… Ve kıyâmette de o hâl üzere haşrolursunuz…”</p>
<p>“Ölüp de dirilme” denen olay, öldükten sonra kıyâmette olmayıp; bedenin kullanılmaz hâle gelmesinin hemen sonraki anında oluşmaktadır!.</p>
<p>Yâni yaşam, “biyolojik beden” boyutundan, “ruh-dalga beden” boyutuna geçiş şeklinde ve bilince göre kesintisiz bir şekilde devam etmektedir!..</p>
<p>Bu yüzden de demekteyiz ki, “ölümü tadan” her kişi sonraki anda “ruh beden”le diri bir halde; aklı-bilinci tamamiyle yerinde olarak mezara gömülür!..</p>
<p>Ve de kıyâmete kadar diri bir halde kabir âleminde yaşamını sürdürür!..</p>
<p>Nitekim, “âmentü”de söylemekte olduğumuz “vel ba`su ba`del MEVT” kavramı bunun  açık delilidir!…</p>
<p>Görüldüğü gibi “BA`S” olayı kıyâmete bırakılmıyor; “ölümün hemen sonrasında”  olarak vurgulanıyor!. (1)</p>
<p>(1) “BA`S” olayının kaynağı olan ALLAH`ın “BÂİS” isminin manasını iyi anlamak için, İmam GAZALİ`nin “Esmâ-ül Hüsnâ şerhi” isimli kitabını tetkik edebilirsiniz…</p>
<p>Bu hususları geniş olarak incelemek isteyenler “Hazreti MUHAMMED`İN AÇIKLADIĞI ALLAH” isimli kitabımızın “ÖLÜMÜN İÇYÜZÜ” bölümünü okuyabilirler.</p>
<p>Evet, “insan ruhu”, 120. günden itibaren, bütün yaşamı boyunca, tüm zihinsel hâsılasıyla yüklenir; ve beden kaydından kurtulduktan sonra da dünya yaşamındayken elde etmiş olduğu verilere ve enerjiye göre bir biçimde yaşamını sürdürür…</p>
<p>Dünya durdukça, dünyanın manyetik çekim alanı içinde kalan ve dünyanın ikizi durumunda olan dalga dünya yani “berzah” âleminde yaşayan “ruh”lar; kıyâmetle birlikte, ya yetersiz enerjileri dolayısıyla dünya ile birlikte güneşin dalga ikizi olan “cehennem”in içinde yerlerini alırlar; veyahut da kaçabilen diğer “ruhlar”la birlikte “cennet” ismiyle bilinen galaksi içi yıldızların dalga ikizleri içinde yolculuğa çıkarlar…</p>
<p>Ancak dikkat edilmeli ki…</p>
<p>Ölümötesi yaşamın bir günü, Kur`ân-ı Kerim’in ifadesine göre, dünya senesi ile bin yıldır… Yine Hazreti Rasûl`ün açıklamasına göre, sadece “sıratı geçiş üçbin senelik yoldur…”</p>
<p>Oranın bir günü, dünya senesiyle bin yıl olursa, üç bin yılı ne kadar eder, artı siz düşünün… Ve buna göre de diğer zaman ölçülerini düşünebilmeye çalışın…</p>
<p>İş böyle olunca, olayı ister istemez çok daha geniş boyutlu düşünmek  gerekmektedir…</p>
<p>Evet “RUH” konusunda bir iki hususu daha vurgulayalım…</p>
<p>“Ruha” ait olarak bilinen hususların tamamı gerçekte beyne aittir!… Bu yüzdendir ki “RUH”un hastalığı olmaz!… “RUH hastalığı” tâbiri tamamiyle yanlış bir ifadedir!… Gerçekte beyin hastalıkları ve fonksiyon bozuklukları söz konusudur…</p>
<p>Her beyin, kendi özel şifresiyle kendi ruhunu ürettiği için, o beyin kullanım dışı kaldıktan sonra, ruhunun başka bir beyne geçmesi diye bir şey de asla söz konusu olmaz!. Yâni, reenkarnasyon, yeniden bedenlenerek dünyaya geri gelme asla gerçek değildir; aldatmacadır!.. Bu tür olaylar kesinlikle CİN kandırmacasından başka bir şey değildir…</p>
<p>Ölmüş bir kişinin ruhuna siz beyin dalgalarınızla dua veya Kur`ân okuyup yollayabilirsiniz… Ve eğer o kişi dünyada iken o tür bilgiler almış ise, yolladıklarınızı değerlendirebilir. Aksi halde göndermiş olduğunuz mesajdaki enerji belli bir süre ona ferahlık verir ve hemen eski hâline döner.</p>
<p>Belki de milyarlarca sene sürecek olan kabir âlemi yaşamında, kişi “RUH” olarak diri ve şuurlu kaldığına göre azâb duymaz deniyor, öyle ise, kâbir azâbı nedir ve nasıl oluyor?…</p>
<p>Çokça sorulan sorulardan biri de budur… Cevabını verelim…</p>
<p>Kişi kabirde ve kabir âleminde şuurlu, aynen dünyada olduğu gibi aklı başında bir haldedir… Kendi bedenini, çevresini de görmektedir. Mezar içindeki çeşitli haşerat, fare, yılan, çıyan vs gelip kendi yüzünü, yanağını yemeye başladığı zaman, o bunu tamamıyle kendinin yendiği şeklinde algılayacaktır!… Zira, bütün yaşamı boyunca, o bedeni, o yüzü kendisi olarak kabullenmiş ve bu kabulleniş de olduğu gibi dalga bedenine, bilincine yüklenmiştir!.. Bu nedenle otomatik olarak olaya bu bilinçle bakacak; ve bunun sonucu olarak da, ister istemez büyük bir azâb duyacaktır!..</p>
<p>Bunun misâlini şöyle verebiliriz… Gün boyu bir takım şeylerden korkuyorsunuz ve derken uyuyorsunuz… Uykunuzda o sizi korkutan şeyler rüyanıza giriyor!.. Evet, fizikman bedeninize yapılan bir şey yok, ama gündüz bilincinize yerleşmiş olan o korkutucu şeyler, sizin o anki yaşantınızı kâbusa çevirmiştir!..</p>
<p>Kabir yaşamı esas olarak üç devredir;</p>
<p>a- Mezar içi yaşam;</p>
<p>b- Kabir âlemi yaşamı;</p>
<p>c- Berzah âlemi yaşamı.</p>
<p>“Kabir âlemi” yaşamı ile “berzah yaşamı” hakkında detaylı bilgiyi “ALLAH” isimli  kitabımızda bulabilirsiniz…</p>
<p>İşte mezar yaşamı da, eğer dünyada iken bu ortama karşı tedbir alınmamış ise, otomatik olarak kâbusa dönüşecektir… Uyanması mümkün olmayan bir kâbus!.. Bu durum da dini terminolojide “kabir azâbı” diye anlatılmıştır…</p>
<p>Gündüzleriniz ve bilinç düzeyiniz nasıl rüyalarınıza yansıyorsa ve o rüyaları değiştirmek elinizde olmuyorsa; kabir yaşantısı da onun benzeri bir şekilde, artık değiştirmeniz mümkün olmayan bir tarzda kıyamete kadar sürüp gidecektir…</p>
<p>Ve kabirdeki bu bitmez tükenmez kabusa, azaba karşı, şu anda yaşarken tedbir almanız ve bu durumdan kendinizi korumanız da mümkündür ki bu yüzden “Din” gelmiştir…</p>
<p>Yani “DİN”, yukarıdaki hayâl edilen bir tanrıya tapınma gayesiyle değil, “İnsanın ölümötesi ebedi yaşamı öğrenip, şartlarına karşı kendini hazırlaması amacıyla; kendi hakikatını anlayıp, ALLAH`ı idrâka çalışması” için gelmiştir…</p>
<p>Ki bu konuda çok daha geniş ve tafsilatlı bilgiyi “İSLÂM” ve “İNSAN VE SIRLARI”  isimli kitabımızda bulabilirsiniz.</p>
<p>“RUH gücü” denilen şey, beynin güçlü dalga yayımından başka bir şey değildir. Ayrıca, beynindeki bu özellik aynen “RUH”a da yüklendiği için elbette ki “ruh” da bu güce sahip olmaktadır…</p>
<p>“Evliyanın feyiz vermesi” denilen olaya gelince…</p>
<p>Bu kişi, yapmış olduğu yoğun zikir ve riyazat sonucu, beyninde oldukça önemli bir kapasiteyi kullanabilir hâle gelmiştir. Bu sebeple, çok güçlü verici dalgalar yayabilmektedir.</p>
<p>Böyle birini bulduğunuz zaman, o kişi, güçlü verici beyin dalgalarını sizin beyninize yönlendirir… İşte o anda, sizin beyninizde, o güne kadar açılmamış ek bir kapasite devreye girer ve o ana kadar anlamadığınız, farketmediğiniz bir hususu kolaylıkla anlar hâle geliverirsiniz… Konuştuğu birkaç cümle, beraberinde böyle bir güç olduğu için, sizde önemli gelişmeler sağlar… Ve böylece denir ki “ben filanca zât`a gittim ve bana şöyle feyiz verdi… O anda çözüverdim bir çok meseleyi!.”</p>
<p>Esasen beynin yaydığı dalgalar iki türlüdür;</p>
<p>1) Genel yaygın dalgalar…</p>
<p>2) Yönlendirilmiş dalgalar…</p>
<p>Bütün insanların beyinleri zaten genelde yaygın dalgaları yaymaktadırlar…</p>
<p>Dua ise yönlendirilen dalgalar türünde oluşur… (1)</p>
<p>(1) Bakınız “DUA ve ZİKİR”</p>
<p>Meselâ yağmur duası, belli bir gurup insanın, tek bir amaca yönelik olarak beyin dalgası üretmesi; yağmur yağması için o bölgede bulutları toplayıcı belirli bir manyetik alan oluşturma çabasıdır!..</p>
<p>Bunun gibi, özellikle kadınların belli bir istek uğruna bir araya toplanıp şu kadar tesbih çekip, dua okuyup, o isteği talep etmeleri, hepsinin beyin güçlerini tek bir isteğe yönelik olarak odaklamalarıdır…</p>
<p>Hac da bunun çok çok büyük ve güçlü bir şeklidir… Bu konunun incelikleri ve sırlarını ise “TEMEL ESASLAR” ile “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızda bulabilirsiniz.</p>
<p>Eğer çok sayıda insan, ayrı ayrı topluluklar halinde bile olsa, aynı anda ve aynı isteğe yönelik şekilde belli bir konsantrasyondan sonra dua ederse, istekte bulunursa, büyük bir ihtimal ile o istek gerçekleşir.</p>
<p>Nitekim İstiklâl savaşı sırasında çeşitli toplulukların, mevlid veya sair isimler altında yaptığı toplantılarda ettikleri dualar; yâni beyin dalgalarını tek bir gaye uğruna yönlendirmeleri ve odaklamaları, toplum üzerinde büyük mânevi güç oluşturmuştur…</p>
<p>Mânevi yardım denilen şey, hep beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç  yaymalarından başka bir şey değildir…</p>
<p>Esasen, burada ayrıca belirli bir “melekî” veya kendilerini “uzaylılar”olarak tanıtan cinlerin güçlerinden faydalanmak için yapılan bağlantılar da söz konusu olabilirse de, burada o konuya girmek istemiyoruz…</p>
<p>RİCÂLİ GAYB denilen yüksek mânevi güç sahibi kişiler, “irşâd kutupları” dahi çoğunlukla, yeryüzüne çeşitli ilimleri, güçlü beyin dalgaları ile yayarlar… Ve bu yayınları almaya istidatlı beyinler tarafından bu dalgalar alınarak değerlendirilir…</p>
<p>Belirli konuların dünya üzerinde, hem de birbirinden habersiz kişiler tarafından algılanarak yürürlüğe konulması; hep bu şekilde güçlü yönetici beyinlerin yaptıkları yayınlardan ileri gelmektedir…</p>
<p>Hattâ çeşitli modalar bile dünya üzerine hep bu şekilde yayılmaktadır, diyebiliriz… Bu hususlar, değerli âlim ve ârif Muhyiddin A`rabi tarafından “Fütuhatı Mekkiye” isimli eserinde benzetme yollu anlatımla kısmen açıklanmıştır… İsteyenler o esere bakabilirler…</p>
<p>“RUH” kelimesi bize iki büyük özelliği ifade etmektedir:</p>
<p>1. Bilimin de son olarak eriştiği ve foton adını verdiği, şimdiki verilere göre maddenin özü mâhiyetinde olarak bildiğimiz, ışıklı enerji zerreciklerinin sahip olduğu enerjiyi meydana getiren bir “ÖZ”dür “RUH”!.. Yani, Evrensel Kuantsal bütünlük!..</p>
<p>Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, evrenin her zerresi “RUH”la ve “RUH”tan  meydana gelmiştir…</p>
<p>“RUH” olmadık hiç bir zerre mevcut değildir… Zîra, zerre, “kuant” onunla  mevcuttur!..</p>
<p>Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi “RUH”tan almaktadır…</p>
<p>Dolayısıyla evren, ilk varolduğu andan itibaren “RUH”a sahip ve “RUH”la kâim olmuştur; kâinatın yokoluşuna kadar, yani kıyâmete kadar da sahip olacaktır…</p>
<p>Dini tâbirle, “RUH” ile kâinat yaradılmıştır… “RUH” ile kâim ve var olan  varlıkta gerçeği itibarıyle asla yok olma düşünülemez…</p>
<p>3.”RUH” adı verilen ve her kuantta yerini bulan “ÖZ” aynı zamanda “ŞUUR” kaynağıdır… Yani, evrende mevcut bulunan her nesnede birimsel ölçüde bilinç vardır… Ancak bilelim ki, bilinç bölünür ve cüzlere ayrılır bir şey değildir.</p>
<p>Dolayısıyla kainatta var olan her hareket asla tesadüfî olmayıp, taşıdığı “ŞUUR”un sonucu olarak, bize bugün düzensizmiş gibi gözükse de, gerçekte düzenli hareketler göstermektedir…</p>
<p>“ŞUUR”suz sanılan hayvanlar veya cisimler veya zerrecikler dahi, taşımakta oldukları birimsel bilinç dolayısıyla gerçekte, belirli bir düzen içinde hareket etmektedirler… Ancak, kendileri bu durumu idrâk edecekleri bir sistemden, yapıdan öte oldukları için; bu özelliklerini kendileri bilememekte; biz dahi beş duyumuzun kaydında kaldığımız sürece onların bu durumunu idrak edememekteyiz…</p>
<p>Nitekim dini yoldan da bir delil göstermek gerekirse, fikirlerimizi isbat eden  işte bir âyet:</p>
<p>“HİÇ BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, (HER ŞEY) O`NU TESBİH VE HAMD EDER!.. FAKAT, SİZ ONLARIN TESBİHİNİ İDRÂK EDEMEZSİNİZ…” (17-44)</p>
<p>Evet, çünkü bilimin bugün “kuant” diye adlandırdığı zerreciklerin ne mâhiyetini, ne “bilinç”le ilişkisini, ve ne de nasıl bir düzenlilik içinde bulunarak bir vazife îfa ettiğini, beş duyuyla kısıtlanmış, bedenle kayıtlı insanın anlamasına imkân yoktur!.. Bu ancak bilinebilir, kavranabilir… Hepsi o kadar!..</p>
<p>Şimdi de Kur`ân-ı Kerim`den “RUH” hakkında bilgi veren bir âyeti nakledeceğim:</p>
<p>“SÖYLE: RUH, RABBİNİN EMRİNDENDİR; SİZE İLMİNDEN KÂLİL BİR MİKTAR  VERİLMİŞTİR…”(17-85)</p>
<p>Son devirlerin ünlü İslam düşünür ve mutasavvuflarından İsmail Hakkı Bursevi bir eserinde bu âyeti açıklarken “kâlil” kelimesinin “iklâl” kelimesinden geldiğini; “iklal”in mânâsının da “bir şeyi yerden kaldırmak” olarak anlaşıldığını belirtmekte ve netice olarak burada, “herkesin kendi kapasitesince bu konuda bilgi sahibi olabileceği”, mânâsının verilmek istendiğini söylemektedir…</p>
<p>Foton adını verdiğimiz ışıklı zerreciklerin belirli bir oranda ve düzende bileşimi, bu maddeötesi boyutta (âlemde), “İNSAN”, “CİN” dediğimiz varlıkların asıl yapısını meydana getirirken; bu bileşimin belirli ölçülerde “yoğunlaşması” da, saydığımız yaratıkların katlarını veya başka bir tâbirle büründükleri nesneleri meydana getirmektedir, insanın ve cinnin perisperisi gibi; kezâ bu bileşimin, öyle bir özelliği daha mevcut bulunmaktadır ki, o da kısmi “bilinç” sahibi olarak nitelendirdiğimiz fotonların, bu yapıdaki bileşiminin en bâriz şekilde “insan”da gördüğümüz ve bildiğimiz mânâdaki “BİLİNC”i meydana getirmesidir.</p>
<p>Evrende, varolan herşey içinde, insanın değerlendirebileceği oranda “ŞUUR”a dolayısıyla “RUH”a sahip yaratıklar “İNSAN” ve “CİN”lerdir.</p>
<p>Keza “insan”ın saydığımız diğer yaratıklardan ayrılması,</p>
<p>1.Sahip olduğu “ŞUUR”un gücü ve kapasitesi yönüyle;</p>
<p>2.Bileşimin ötekilerden daha fazla yoğunlaşması ve madde kaydına girmiş olması  özellikleriyle meydana gelmektedir…</p>
<p>Sanıyoruz ki, “RUH” kelimesinin ne mânâ taşımış olduğunu böylece bir oranda da  olsa açıklamış olduk…</p>
<p>“RUH” hakkında son devrin ünlü tefsirlerinden “Hak dini Kur`ân dili” adındaki eserde, Elmalı`lı Hamdi Yazır da şu bilgiyi vermektedir ki, dikkat edilirse bizim yazdıklarımızla tam bir uyum hâli vardır:</p>
<p>“RUH” denildiği zaman başlıca üç nokta-i nazar mülâhaza edilegelmiştir.</p>
<p>· Mabihil hareke, yani hareket başlangıcı;</p>
<p>· Mabihil hayat, yani hayat başlangıcı;</p>
<p>· Mabihil idrâk, yani idrâk başlangıcı…</p>
<p>Hareket başlangıcı mülâhazasıyla RUH maddenin tam mukâbili olarak kuvvet demek olur. Madde veya kuvvet, madde veya RUH denildiği zaman bu mülâhaza kastedilir. Bu mânâ RUH`un en umumi, geniş mânâsıdır. Meselâ elektrik bu mânâca bir ruh ve her kuvve-i muharrike bir ruh demektir.</p>
<p>Hayat başlangıcı mülâhazasıyla RUH ise bundan hususidir. Zira kuvve-i hayatiyye, mutlak kuvveden ehastır. Birisi genel mânâsıyla hayattır ki nebati hayata da yaygın olur. Bu mânâcadır ki, alelumum nebatta dahi ruh itlak edildiği vâkidir. Birisi de meşhur mânâsıyla hayat, yâni hayat-ı hayvaniyyedir ki, hayat-ı insaniyye müntehi olur. Bu mânâca RUH, ruh-i nebatiden ehass ve binâenaleyh, onu da mutazammındır.</p>
<p>Sonra idrâk mebdei, yâni ihsasa iktiran eden vicdanı basitten ma`rifet, taakkul, ilim, irade ve kelâm ve saire gibi en yüksek derecelere kadar alelumum şuur hâdisatının ve binâenaleyh bir hayat-i mâneviyyenin medârı olmak mülâhazasıyla RUH gelir ki, RUH`un en mümtaz haysiyyetini ifade eden bu mânânın en bâriz tezâhürü nefs-i insânîde tecelli ettiğinden, buna ruh-i insânî tesmiye edilmiştir.</p>
<p>Nefsi insânîyi, ruh-u hayvaniden ayırdettiren ve insanı ma`rifeti Hakk`a iysal ederek kendini ve gayrını bildiren bu ruh hakkındadır ki, “Ve nefahtu fihi min ruhiy” buyurulmuştur.. Biz bunu kendisiyle duyar, vicdan, irade, teakul, kelâmı bâtıni gibi eserleriyle tanırız.</p>
<p>Fakat ruhun hakikati, hakikati insaniyenin maverasında olmasaydı, insan â`yânı eşyadan hiç bir hakikati idrâk edemez, veya bütün hakikat insandan ibaret olmak lâzım gelirdi. Halbuki insanın meçhulatı pek çoktur.. Ne kadar olursa olsun bildiği de yok değildir..</p>
<p>Binâenaleyh idrâk başlangıcı olan ruh, insanın hayatı cismâniyesinde, bedenine nefholunan hava, ışık, ısı gibi hayatı mâneviyyesinde nefsine nefholunan bir başlangıçtır; ki nefsi insânînin şâkilesi hidâyet ve dalâletteki hissesi bunun derecei nefhi ile mütenasiptir” (Hak Dini c:4 sa: 3198-3199)<br />
*  *  *</p>
<p><strong>RUH</strong></p>
<p>“İnsan” ismiyle bilinen ölümsüz varlığın, ebedi yaşamını sürdürdüğü “dalga bedendir”… Görüntüsü hologramiktir!.. Beynin ürettiği, Yüklenmiş dalgalardan oluşmuştur…</p>
<p>Beyin tarafından üretilir ve ve beyin kendindeki tüm düşünsel verileri dalga  olarak “RUH”a yükler.</p>
<p>Beynin, sinir sistemi aracılığıyla bedende oluşturduğu bio-elektrik enerji kesildiği anda, bedenin mıknatısıyeti de kesildiği için fizik bedenden bağımsız olarak yaşamına devam eder; ki bu durum “ÖLÜM” denilen şeydir.</p>
<p>Enerjisini beyinden alan dalga beden (ruh), aynı zamanda beyinle karşılıklı alışveriş içindedir; ve beyni enerji yönünden takviye etmektedir… Aynı, bir otomobil motorunun aküden hem enerji temin etmesi, hem de aküyü şarj etmesi gibi…</p>
<p>Herhangi bir sebeple “ruh”, fizik bedenden ayrılır ve uzunca bir süre geri dönmez ise, beyin bu enerjiden mahrum kaldığı için durur ve “ölüm” dediğimiz olay meydana gelir…</p>
<p>“Hafıza-bellek” esas olarak bu “dalga” bedendeki bilgi yüküdür… Beyin, ihtiyaç  duyduğu bilgileri buradan alır…</p>
<p>Eğer, beyinde herhangi bir fonksiyon yetersizliği olursa, dalga bedendeki bilgileri geri alamadığı için “unutma” veya “hatırlayamama” dediğimiz olay meydana gelir…</p>
<p>Ruhların birbirini çekişi veya itişi denilen olay ise, ruhları üreten beyinlerin, astrolojik etkiler sonucu, eskilerin ateş-toprak-hava-su diye ayırdıkları dört farklı frekansta üretim yapmalarıdır…</p>
<p>“Ruh bedenin” dışarıdan görünüşü aynen bir hologram gibidir…</p>
<p>Ruh, bedenden ilişkisinin kesildiği son anki görüntü üzeredir…</p>
<p>Otuz yaşında kolu kopmuş bir insan, elli yaşında ölse, ruhunun kolu hiç kopmamışçasına mevcuttur… Çünkü, ruhta meydana gelen özellikler ve görüntüler bir daha hiç kaybolmaz!..</p>
<p>“RUH bedende”, yani “dalga bedende” var olan bütün özellikler, beyin tarafından üretildiği için, beynimizi ne kadar geniş kapasiteli kullanabilirsek, ne kadar çok enerji üretebilirsek, o kadar güçlü bir “RUHA” sahip oluruz… “Dünya âhiretin tarlasıdır, burada ne ekersen, orada onu biçersin” demelerinin sebebi, işte budur.</p>
<p>“İbadet” denilen çalışma şekillerinin sebebi hep beynin gelişip güçlenmesi ve  dolayısıyla bu özelliklerin ruha yüklenmesidir…</p>
<p>Beynin üretip “ruha” yüklediği, “ruhun” kendini dünyanın ve güneşin çekim alanından kurtarmasını sağlayacak olan antimanyetik enerjiye eski dilde, din terminolojisinde “NUR” adı verilmiştir.</p>
<p>Kişinin “NUR”u ne kadar çoksa, cehennemden o kadar kolay kurtulabilecektir…Yani kişi ne kadar ruhuna enerji yükleyebilmişse, bu çekim alanlarından o kadar kolaylıkla kurtulabilecektir.</p>
<p>Eğer bu enerji yükleme işini ihmal etmiş ise, o takdirde de kendini güçlü çekim odaklarından kurtaramıyacak ve ebedi olarak o çekim alanında hapis kalacaktır.</p>
<p>Bu “ruh” adı verilen bireysel bilinci taşıyan yapı, bir diğer ifade şekliyle “yüklenmiş dalga beden”dir!… Yâni, görüntü ve ses yüklenmiş televizyon dalgalarında olduğu gibi…</p>
<p>Seyyal bir yapıya sahiptıir… Zaman ve mekân kaydının dışındadır… Aynı anda  bir kaç yerde bulunabilme özelliğine sahip olabilir…</p>
<p>En büyük özelliği ise; karşı karşıya bırakıldığı her şeyin hakikatine yönelmesi, o şeyin aslını hakikatını araştırması… Bildiğimiz “bilinç” bu ruhta yer aldığı için, gene “bilince” ait tüm özellikler bu yapıdan algılanır..</p>
<p>Hücreleri birarada tutan, yani bedeni bir bütün hâlinde koruyan beynin yaydığı bioelektrik enerjidir ki buna tasavvufta “harareti griziye” denilmiştir… ( Ahmed HULÛSİ/ RUH İNSAN CİN )</p>
<p align="center"> 8. BÖLÜM  SONU</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a><br />
<a href="mailto:kemalgokdogan@gmail.com"> kemalgokdogan@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-8-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (6. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-6-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-6-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Apr 2008 13:46:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Füsûs’ül Hikem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-6-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-6-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (5. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-5-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-5-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Mar 2008 12:04:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Füsûs’ül Hikem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/fusus%e2%80%99ul-hikem/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-5-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[İBRÂHİM KELİMESİNDEKİ MÜHEYYEM (ŞİDDETLİ AŞK) HİKMETİNİN ÖZÜ …uyarı… …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur… Hak’a (varlığın ahad olmasını anlatan ilme) aşırı derecede âşık olmak (hakkel yakin ilme sahip olmak) “müheyyem” kelimesiyle ifade olunur.. Hz. İbrâhim a.s.’da Hak’ın (ilminin) sevgisi “müheyyem” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İBRÂHİM KELİMESİNDEKİ MÜHEYYEM  (ŞİDDETLİ AŞK) </strong><strong>HİKMETİNİN ÖZÜ</strong></p>
<p align="right"><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 8pt">…uyarı…</span></strong></font><br />
<font color="#0099ff"><span style="font-size: 8pt">…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…</span></font></p>
<p>Hak’a (varlığın ahad olmasını anlatan ilme) aşırı derecede âşık olmak (hakkel yakin ilme sahip olmak) “müheyyem” kelimesiyle ifade olunur..</p>
<p>Hz. İbrâhim a.s.’da Hak’ın (ilminin) sevgisi “müheyyem” derecesinde olduğu için; babasından (Hak’ın zâtının tanrı gibi düşünülmesinden) ve bâtıl yoldaki kavminden (Hak’ın varlığından başka varlığa sahip olduğu zannedilen esmâ alemi düşüncesinden) ve servetinden ( ef’al âleminin madde olduğu düşüncesinden) uzaklaştı..<span id="more-286"></span><br />
*  *  *<span id="more-403"></span></p>
<p>75-) Ve kezâlike nüriy  İbrahiyme melekutes Semavati vel Ardı ve liyekûne minel mukıniyn;</p>
<p>Böylece İbrahim’e, ikan  sahibi olsun diye, Semavat ve Arz’ın melekutunu gösteriyoruz (eşya ile  perdelenmesin).</p>
<p>76-) Felemma cenne aleyhil  leylü rea kevkeba* kale haza Rabbiy* felemma efele kale la uhıbbül afiliyn;</p>
<p>Gece onu bürüyüp örtünce bir Kevkeb (gezegen; bunlarla manüple edilen yapı) gördü… “İşte bu Rabbim” dedi… (Kevkeb) batınca/sönünce de: “Batanları/sönüp kaybolanları sevmem” dedi.</p>
<p>77-) Felemma rael Kamera baziğan kale haza Rabbiy* felemma efele kale lein lem yehdiniy Rabbiy le ekûnenne minel kavmid dalliyn;</p>
<p>Kamer’i (Ay’ı; nübüvvet mahallini) doğarken gördü… “İşte bu Rabbim” dedi… (Kamer) batınca şöyle dedi: “Yemin olsun ki eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı, elbette sapmışlar topluluğundan olurdum”.</p>
<p>78-) Felemma raeşŞemse  baziğaten kale haza Rabbiy haza ekber* felemma efelet kale ya kavmi inniy  beriyün mimma tüşrikûn;</p>
<p>Şems’i (Güneş; Can) doğarken gördü… “İşte bu Rabbim, bu daha büyük” dedi… (Güneş de) batınca şöyle dedi: “Ey kavmim, doğrusu ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden beriyim”.</p>
<p>79-) İnniy veccehtü  vechiye lilleziy fetaresSemavati vel Arda Haniyfen ve ma ene minel müşrikiyn;</p>
<p><span style="font-size: 11pt; font-family: Calibri">“Muhakkak ki ben vechiymi (varlığımı), haniyf olarak, Semavat ve Arz’ın Fatırına tevcih ettim (teslim oldum)… Ve ben müşriklerden değilim (varlık kalmadı bende)”. (6/75-79; En’âm Sûresi; B Meal)</span><br />
*  *  *</p>
<p>Hz. İbrâhim Hak’ı (varlığın tek bir hakikat olduğu gerçeğini) her yönüyle sevmek için tanımak istedi. Çünki bir şeyi gerçekten sevmek O’na âşık olmak için O’nu gerçek kesin bilgiyle tanımak gerekir. Hz. İbrâhim’deki ilâhi aşkın şiddeti “varlığı gerçek yönüyle tanıma” tutkusuna dönüştü. Semâvat ve arzın melekûtunu yâni maddi ve mânevi varlıkların hakikatini araştırmaya başladı.</p>
<p>Önce bir kevkeb (parlayan gezegen, yıldız) gördü. Sonra Ay’ı ve Güneş’i tefekkür etti. Hepsinin ortak özelliği görünüp kaybolmalarıydı. Güneş gündüz görünüyor gece kayboluyordu. Ay ve yıldızlar gece görünüyor gündüz kayboluyorlardı. Bu gözün aldatıcı bilgisi idi. Ve göz akla daha kesin bilgiye gitmesini söylüyordu.</p>
<p>Yıldızlar, Ay ve Güneş’in ef’al âlemindeki (madde boyutundaki) göreceli bilgisinin bir üstü esmâ âlemindeki varlık halleriydi. Cisimlerin hakikati Hak’ın isimleriydi. Ve esmâ mertebesindeki bilgi daha kesin ve daha kalıcıydı.</p>
<p>Hz. İbrahim varlığın esmâ mertebesindeki bilgiye yükselince o mertebenin bilinçli birimlerini de algıladı. Onlar Hak’ın esmâ mertebesine mahsus kıldığı nurani bilgi (varlık zannını yok eden bilgi) ile donanmışlardı. Kendi varlıkları, Hak’ın varlığı ve başkalarının varlığı gibi yargılara sahip değillerdi. İlâhi aşkın bu boyutundaki bilinçler kendi nefislerinden (sanal birimsel kimliklerinden) haberdar olmadıkları için o boyutta sadece Hak vardı. Buradaki Celâli tecellî varlık zannını tamamen yakıp yok etmişti ve birimler “hayret” halinde âdeta donup kalmışlardı.</p>
<p>Bu mertebenin öteki adı Rububiyet hakikatidir. Hz. İbrâhim’in Yıldız, Ay ve Güneş’in dolayısıyla kendi varlığının Rububiyet hakikatindeki esmâ terkibi hâli bilgisinde yetinmek istemedi. Bundan dolayı; onlar benim Rabbim olamaz, ben bu bilgi seviyesini sevmedim (bu bilgi seviyesiyle yetinemem) dedi. Ve bir üst bilgi boyutunun iç yüzüne işaret etti.</p>
<p>Biz burada, gök cisimlerinin tanrı (Rab) olamayacağı şeklindeki tefsire (yoruma) hiç girmiyoruz. Yıldızların, Ay’ın ve Güneş’in tanrı/rab/ilah olamayacağını söylemek zaten “bilinen bir gerçeği tekrardan” öteye gitmez.</p>
<p>Ve Hz. İbrâhim Rububiyet mertebesinin (esmâ ve sıfat boyutunun) hakikati olan zâti mertebenin ilmine tâlip oldu. Bilgi, ilim, irfan ve tefekkür yolculuğunda her hangi bir mertebede takılıp kalmadı. Allah ismi ile anlatılan gerçeği hiçbir sınırlamaya sokmadan kabul etti ve;</p>
<p>“Kamer’i (Ay’ı; nübüvvet mahallini) doğarken gördü… “İşte bu Rabbim” dedi… (Kamer) batınca şöyle dedi: “Yemin olsun ki eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı, elbette sapmışlar topluluğundan olurdum” diyerek ulaşmış olduğu hakikati diğer kulların da fark edip kendi nefislerine uygulamasını arzu etti.</p>
<p>Hz. İbrâhim’e Rabbi’nin hidayeti esmâ terkibinin Nübüvvet kemâlâtıyla var edilmiş olmasıdır. Eğer Hz. İbrâhim’de Nübüvvet nûru (ilmi) olmasaydı “Ben Hak’ım/Enel Hak” mertebesinde takılır ve “mertebesizlik, sınırsızlık, sonsuzluk ve dâimi yükseliş” olan Muhammedî’likten sapmış olurdu. O tüm mertebeleri geçerek… “Muhakkak ki ben vechimi (varlığımı), haniyf olarak, Semavat ve Arz’ın Fatırına tevcih ettim (teslim oldum)… Ve ben müşriklerden değilim (varlık kalmadı bende)” dedi.<br />
*  *  *</p>
<p>“Halil” kelimesi “sevgili, dost” demektir. Aynı zamanda bir şeye sızmak, özüne ulaşmak, nüfûz etmek anlamındaki “hulûl” kelimesiyle de akrabadır.</p>
<p>Hz. İbrâhim’in Rahmân’a dostluğu, Hâlîlü’r-Rahmân olması ya da Halilullah olması; iki ayrı varlığın birbirini “şiddetli muhabbet” ile sevmesi değildir. Hz. İbrâhim’in kendi bilincini ef’al âleminin (madde boyutunun) basit bilgisinden zat boyutunun ahadiyetine (varlığın tek bir hakikat olması ilmine) mi’râc ettirmiş olmasıdır. Böylece Hz. İbrâhim kendi hakikatine ait ilimle “dost” olmuştur.</p>
<p>Hz. İbrâhim’in tüm esmâyı (ilâhî isimleri/mânâları/bilgiyi) cem etmesi (tek bir isim halinde bilmesi) ile “Rahmâniyet” sıfatına yükselmesi gerçekleşmiştir. Rahmân ismi Allah ismi gibi tüm sınırsız esmâyı ifâde eder. Allah ve ya Rahman demek aynı anlamdadır. Hz. İbrâhim hayret mertebesinde kendi birimsel bilincini ve cüz’î ilmini kaybetmeyince Rahmâniyet mertebesine ulaşmış oldu. ve Rahmân ismi de onu sınırsız (küllî) ilmi ve sınırsız varlığıyla (zatıyla) istivâ etti (kapsadı7istilâ etti). Böylece cüz’îlik ve küllîlik gibi iki ayrı varlık ve irade sanısı kalktı “dostluk/hıllet/Halillik” mertebesi gerçekleşti.</p>
<p>Abd’in (kulun) ve Hak’ın buluşmasında da aynı anlamlar gizlidir. Abd; kendi fiil, esmâ ve sıfatının gerçekte “yok” hükmünde olduğunu fark edince Hak’a teslim (İslâm) olur. Zâhirî ve bâtınî haramlardan daha iyi korunur ve salat (namaz), savm (oruç), hac, zekat gibi ibadetleri hem zâhiren hem de bâtınen gerçekleştirme bilincine ulaşır. Bu ibadetler her iki cephesiyle “İbrâhim’in dini Haniflik” adı altında Hz. Muhammed a.s. dönemine kadar ulaşmıştır.<br />
*  *  *</p>
<p>Hak’ın ve kulun buluşup dost olmasını bir başka  örnek ile de açıklayabiliriz.</p>
<p>Örneğin bir demir ateşe tutulunca; ateşin yakıcılık sıfatı demirin soğukluk sıfatına nüfûz eder/hulûl eder/özüne işler. Fakat demir hâlâ demirdir, ateş hâlâ ateştir. İkisi birbirini yok etmeden kendi sıfatlarını da yok etmeden dost olmuşlardır. Ateş, demirde “lisân-ı hal” ile “ben ateşim ve yakarım” der. Demir de “ben demirim yakmam” der. Demire dokunanın eli yanar. Eli demir değil ateş yakmıştır.</p>
<p>Demir ve ateş hakikatte “Hak” olmak yönüyle ne soğuktur ne de sıcaktır. Fakat ef’al âleminde (madde boyutunda) Hak; hem yakıcılık hem de yakmayıcılık özellikleriyle tecelli eder.</p>
<p>Ateş ve demir (yakıcılık ve soğukluk) ef’al âleminde birbirine zıt/düşman iken esmâ ve sıfat âleminde sadece sanal olarak mevcuttur birbirlerine zıt değildir, aynı yerde ve dostturlar. Meselâ bir insanın zihnindeki ateş kavramı ve su kavramı aynı yerdedir. Ateş suyu kaynatmaz, su da ateşi söndürmez. Çünki ikisi de o insanın hayalinde mevcut iki kavramdır.</p>
<p>Yukarıdaki örneğe göre tekrar düşünürsek… Tüm sıfatlar Hak’a aittir. Hakikatte yanmak ve yanmamak da Hak’ın sıfatıdır. Fakat ef’al âleminde Hak “yanan İbrâhim” olarak ve “yakan ateş” olarak iki farklı halde tecelli etmiştir. İbrâhim; ef’aldeki kendi yanmak sıfatını yine kendi yanmamak sıfatı ile cem ederek/birleştirerek sıfatlar âleminde Hak ve Kul olarak buluşmuştur.</p>
<p>Hz. İbrâhim’in (Rahman tecellisinin/rahman sıfatının) Nemrut’un (celal sıfatının) ateşinde (yok ediciliğinde) yanmaması hakikat boyutunun bir gerçeğidir. Tüm fiil, isim ve sıfatların zata ait olduğunu anlatır.</p>
<p>Yanabilen varlık ile yakıcı varlık zat boyutunda birbirine etki etmez ve bu o boyutun “normal” halidir. Bu gerçek madde boyutunda bir an görüntüsel olarak “İbrâhim ve ateş” sûretinde tecelli ederse “mucize” ismini alır.<br />
*  *  *</p>
<p>İbrâhim’in sınırlı birimsel tecellisine hiçbir zaman Hak denilmez. Tecellinin hakikatine Hak denilebilir. Bunu bir prizmadan yansıyan ışık örneğiyle anlatabiliriz. Beyaz ışık prizmadan önce “tek / bütün / ahad”dır. Prizmadan geçtikten sonra çeşitli renkler olarak tecelli eder. Ve renkler birbirinden ayrı görünür.</p>
<p>Renklerin varlığı prizmanın arkasındaki beyaz ışığın varlığına bağlıdır. Beyaz ışık olmazsa renkler de olmaz. Fakat renkler yok iken beyaz ışık yine de vardır.</p>
<p>Hak’ın varlığına beyaz ışık gibi “olmazsa olmaz” anlamında “zorunlu varlık/vâcib el- vücûd” diyoruz. Renklerin varlığına “olsa da olmasa da beyaz ışığa varlık ve yokluk etkisi etmez” anlamında “göreceli/zorunlu olmayan/mümkün el-vücûd” diyoruz. (Vücûd; beden anlamında değil, varlık anlamındadır)</p>
<p>Hak’ın varlığının sınırsız mânâları cem etmiş ahad haline “zorunlu/vâcib  ve evvel/ilk” denir.</p>
<p>Hak’ın sınırsız mânâlar halinde tecelli etmiş (prizmadan geçmiş) haline “göreceli/mümkün ve âhir/son” denir. Mümkünât, tecelliyat gibi terimlerle kısaltılarak kullanılır.</p>
<p>Hak’ın, Hz. İbrâhim mânâsı mümkünat âleminde Hz. İbrâhim sûreti olarak açığa çıkar. Hak’a göre Hz. İbrâhim tecellisi “mümkün ve âhir ve sonradan” gibi “yaratılmışlık” sıfatlarıyla tanımlanır.</p>
<p>Hz. İbrâhim tecellisine göre de Hak “vâcib ve evvel ve kadîm” gibi  “yaratılmamışlık” sıfatlarıyla tanımlanır.</p>
<p>Bu durumda Hz. İbrâhim’in (ve tüm tecelliyatın) sonradanlığı,  yaratılmışlığı gerçek anlamda değil sanal anlamdadır.</p>
<p>Hastalık, açlık, susuzluk, alay edilme, eziyet görme, lânet edilme/uzaklaştırılma, azab edilme, ödüllendirme gibi özellikler Hak’ın katında sadece mânâ olarak mevcutken mümkünat âleminde birimlere etki eden “kudret” olarak açığa çıkar.</p>
<p>Bu gerçek bir hadiste mecazi olarak anlatılır:</p>
<p><strong>(((</strong>… Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Allahu  Teala’dan naklen anlatıyor;</p>
<p>“Allahu Teala şöyle buyurdu:</p>
<p>- Ey Ademoğlu, hasta oldum; ziyaretime gelmedin. Ademoğlu sordu:</p>
<p>- Ya Rabbi sen alemlerin Rabbisin… Seni nasıl ziyaret edeyim? Allahu  Teala buyurdu:</p>
<p>- Bilmiyor musun? Falan kulum hasta oldu… Ama, sen onu ziyaret etmedin. Eğer onu ziyaret etseydin, Beni yanında bulacaktın… Allahu Teala devamla buyurdu:</p>
<p>- Ey Ademoğlu, senden yemekle doyurulmamı istedim, ama sen Beni  doyurmadın. Ademoğlu sordu:</p>
<p>- Ya Rabbi, seni nasıl doyurayım? Sen alemlerin Rabbisin. Allahu Teala  anlattı:</p>
<p>- Falan kulum senden yemek istedi. Ama, ona yedirmedin. Bilemedin mi? Ona yedirseydin beni yanında bulacaktın. Allahu Teala devamla buyurdu:</p>
<p>- Ey Ademoğlu, senden su istedim, amma vermedin. Ademoğlu sordu:</p>
<p>- Ya Rabbi, sana nasıl su vereyim?. Sen alemlerin Rabbisin. Allahu Teala  anlattı:</p>
<p>- Falan kulum, senden su istedi, vermedin. Ona su verseydin Beni yanında  bulacaktın.. Bunu da mı anlayamadın?”</p>
<p>Bu da kudsi bir Hadisi Şeriftir. Mana kapısını, şu şekilde  aralayabiliriz:</p>
<p>“Ey Ademoğlu..” şeklinde yapılan hitap ruhadır. Bu ruh ise kalptir. Bilhassa nefsani perde ile perdelenen kalb. Bu kalbe şöyle hitab edilmektedir:</p>
<p>“Ben, belli bir zuhur yerine tecelli ettim. Orada zuhura geldim. Yine belli bir taayyünde de aynı şekilde tecelli ettim; zuhur eyledim. Fakat, bu has zuhurla perdelendim, gizlendim… Özellikle mutlak hakikatimi müşahede edilmeden yana sakladım. Belli bir şekle girmekten ve bir kayda sığmaktan yana kendimi kapadım. Bütün bu işler bu belli taayyünün özünde oldu. Gel gör ki sen, bu taayyünü, bilmedin. Ki O, mutlak hakikatimin aynıdır.”</p>
<p>Burada, “Ya Rabbi, sen alemlerin rabbısın seni nasıl ziyaret edeyim?” cümlesi, bir başka mana taşır. Onu da burada anlatmak icab eder. Şu demektir:</p>
<p>“Belli bir surette seni nasıl müşahede edebilirim?. Bilhassa, keyfiyeti ve şekli olan bir şeyde… Halbuki sen, bu gözle görülen âlemlerin suretine inhisar etmekten ve belli bir şekil almaktan yana münezzehsin.”</p>
<p>“Bilmiyor musun?…” kelimeleri ile başlayan cümleye verilecek mana ise  şu şekilde olur:</p>
<p>“Sen, şöyle bir marifete sahib olmadın mı ki, mutlak varlığım, her taayünde, yani göze gelen her belli şeyde vardır. Sonra taayyün halini her mutlak olan mana taşır. Halbuki sen, anlatıldığı gibi, kendinde bir irfana sahib olmadın. Sonra bilmedin ki, o hasta kulun hakikati Hakikatimin aynıdır. Zira, onda zahir olan Benim.”</p>
<p>Bu zuhurun, belli bir mana şekli şöyle olabilir: İsmin, isim verilene nisbeti gibi ki, bu, o hasta kulun ‘Hakikatime’ nisbeti babında bir misaldir, benzetmedir.</p>
<p>Kaldı ki, isim, müsemmaya göre ayrı değil, aynıdır.</p>
<p>Yukarıdaki açıklama nazara alınarak, “Bilmiyor musun?” şeklinde gelen cümlenin devamı olan, “Eğer onu ziyaret etseydin beni yanında bulacaktın…” cümlesine de, bir başka mana vermek icab eder:</p>
<p>“Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca, anlayamadın ki Mutlak Varlığım, onun izafi varlığında, seyrini tamamlamaktadır. Onu zuhura getirmektedir.”</p>
<p>Yukarıda anlatılan manaların tümüne, şu Ayeti Kerime işaret  etmektedir:</p>
<p>“O küfredenlerin, amelleri ise çöldeki serap gibidir ki susuz onu su  zanneder.” (Nur Suresi, Ayet-39)</p>
<p>Mevzuumuz olan Hadisi Şerifin hepsini burada açıklayamadık. Ama kendisi ile bir kıyas yapılacak kadarını açıkladık. Kaldı ki bir kıyas usulü de vardır. Kalanı da buna göre kıyas eyle… <strong>)))</strong></p>
<p>{Bu hadis-şerif <a href="http://www.ahmetkayhan.com/kitaplar/hadisierbain/kitap.html" style="color: blue; text-decoration: underline" target="_blank"> http://www.ahmetkayhan.com…</a> ‘dan  alınmıştır.}</p>
<p>Şu âyetlerde de işaretler vardır:</p>
<p>64-) Kul ya ehlel Kitabi tealev ila kelimetin sevain beynena ve beyneküm ella na`büde illAllahe ve la nüşrike Bihi şey’en ve la yettehıze ba`duna ba`dan erbaben min dunillahi, fein tevellev fekulüşhedu Bi enna müslimun;</p>
<p>De ki: “Ey Ehl-i Kitab!.. (Hepiniz) bizimle sizin aramızda seva’ (adil) olan şu kelimeye gelin: Allah’dan başkasına ibadet/kulluk etmeyelim, O’na (B gerçeğince) hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da/Allah’ın gayrından bazımız bazımızı rabler edinmesin”… Eğer yüz çevirirlerse o vakit deyin ki: “(B gerçeğince) Şahid olun biz Müslimleriz”.(Âl-i İmrân, 3/64 B Meal)</p>
<p>Hak kitabı (varlığın her boyutunu) okuyan insan aklı Allah’ın varlığı yanında başka varlık olmadığı gerçeğini de okumalıdır/algılamalıdır.</p>
<p>111-) İnnAllaheştera minel mu’miniyne enfüsehüm ve emvalehüm Bienne lehümül cennete, yukatilune fiy sebiylillâhi feyaktülune ve yuktelune va`den aleyhi hakkan fiyt Tevrati vel İnciyli vel Kur`an ve men evfa Bi ahdiHİ minAllahi festebşiru Bi bey`ıkümülleziy baya`tüm BiHİ, ve zâlike hüvel fevzül azîym;</p>
<p>Muhakkak ki Allah mü’minlerden, karşılığında onlara cennet vermek üzere, nefslerini (benliklerini, zatlarını) ve mallarını (özelliklerini) (B sırrınca) satın almıştır… (Mü’minler) Allah yolunda mukatele (mücahade) ederler, öldürürler (tabiat, şatlanmalar, beşeri özellikleri) ve öldürülürler (fena fillah)… (Bu Allah’ın) Tevrat’ta (Zahiri hükümler), İncil’de (Batıni hükümler) ve Kur’an’da (Zahir ve Batını cami İlahi Ahkam ve Ma’rifetler) kendi üzerine alıp üstlendiği hakk bir vaad’dir!… Kim Allah’dan daha çok (Bi-) ahdini yerine getirebilir?.. O halde O’nunla (B sırrınca) yaptığınız bu alış verişten dolayı sevinin!.. Aziym kurtuluş işte budur. (Tevbe, 9/111,B Meal)</p>
<p>İnsan aklı kendisini parça varlık olarak algılama zannını düzeltirse, küllî hakikati idrak edebilir. Bâtın ve zâhir iki ayrı “şey” değil tek hakikatin iki farklı özelliklerle anlatımıdır ki bu gerçek Kur’an’da (gerçek bilgide) mevcuttur.</p>
<p>26-) İnnAllahe la yestahyıy en yadrıbe meselen ma beudaten fema fevkaha, feemmelleziyne amenu feya`lemune ennehülHakku min Rabbihim, ve emmelleziyne keferu feyekulune maza eradAllahu Bihaza meselen, yudıllu Bihi kesiyran ve yehdiy Bihi kesiyra ve ma yudıllu Bihi illel fasikıyn;</p>
<p>Muhakkak ki Allah bir sivrisineği ve (hatta) onun da fevkındeki bir şeyi misal vermekten haya etmez… Bilfiil iman edenler bunun Rabblerinden (kendi bünyelerinde müteşabihi olan) bir Hak/gerçek olduğunu bilirler… Kendi hakıkatlerini örtücü olanlara/kafirlere gelince, onlar da (temsil ve teşbih yollu anlatımda) derler ki &lt;Allah (Bi-) bunu misal vermekle aceba ne murad etti?&gt;… (İşte Allah) bu misal yollu anlatımla (B gerçeğince) birçoklarını saptırır, birçoğunu ise (B sırrınca) gerçeğe hidayet eder… (Allah) bu misal yollu anlatımla (B sırrınca) fasıklardan (bilinci gerçeği algılama yeteneği körelmişlerden) başkasını saptırmaz. (Bakara, 2/26 B Meal).</p>
<p>Kur’an’da verilen her örneğin hakikati “Hak”tır. Örneklerin türüne, cinsine, göreceli temizliğine ve pisliğine göre ayırım yapmadan anlaşılmalıdır.</p>
<p><strong>(((</strong>… İbn Arabî’nin Kur’an kavramlarının tamamının hakikatini Hak olarak algılaması ve Hak’ın zıt esmâ terkib ve tecellileri olarak örneklemesi kısır akıllarca itirazlara neden olmuştur. Ve aynı dar görüşlülerce anlaşılmamaya devam etmektedir. …<strong>)))</strong></p>
<p>18-) İnnel mussaddikıyne velmussaddikati ve akredullahe kardan hasenen  yuda`afu lehüm ve lehüm ecrun keriym;</p>
<p>Muhakkak ki tasadduk eden (sadaka veren) erkekler ve tasadduk eden kadınlar ve Allah’a karz-ı hasen (güzel bir ödünç) verenler var ya (işte) onlara (verdikleri) kat kat artırılır… Ve onlar için ecr-ü keriym (şerefli-cömert bir ecir) de vardır. (Hadîd, 57/18 B Meal)</p>
<p>Kendi sanal varlıklarını Hak’a verenler karşılığında “vâcib” varlık  ilmi ile ödüllendirilir.</p>
<p>Bu bilgi sadece “esmâ ve sıfat” mertebesinin ilmidir. İnsan sonsuz olarak ef’al âlemindeki birimselliği, sûreti ve kulluğu ile kendini tanıyacaktır. Esmâ ve sıfat mertebesinin ilmi ile ef’al âleminin gerçeklerini aynı değerde kabul etmek “Risalet ve Nübüvvet”in ayırdığı Hak ve bâtılı pratikte tekrar kaynaştırmak olur. Ki bu da “yanlış bir düşünce yoludur/dalalettir”.</p>
<p>Her mertebeye hakkını vermek adalettir. Her mertebeye aynı değeri  vermek zulümdür.<br />
*  *  *</p>
<p>Tam olan sıfatlar; (meselâ ölümsüzlük, ihtiyaçsızlık, benzersizlik gibi) Hak’a verilir. Eksik olan sıfatlar ise mümkünâta/tecelliyata verilir. Bu ayırım hakiki değil varsayımsaldır/itibâridir. Çünki sıfatlanacak iki ayrı varlık yoktur, sınırsız ve sonsuz mertebeleriyle ahad/tek olan Hak mevcuttur ve tüm sıfatlar da sonuçta Hak’a aittir.<br />
*  *  *</p>
<p>“Aziz ve Celil Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı…” Hadisinde kastolunan; Hak’ın tüm esmâ ve sıfatlarının “insan” tecelliyatıyla zahir olmasıdır. Esmâ ve sıfatların varlığı Hak’ın bir mertebesidir ve varlığı Hak’tır. Bu durumda Hak’dan başka sıfat ve esmâ olmayınca Âdem’in sûreti de yani görünen ve görünmeyen hakikati de Hak olur.<br />
*  *  *</p>
<p>2-) “ElHamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn”;</p>
<p>Hamd (mutlak değerlendirme, kemâlâtlarını izhâr) Rabb’ül âlemiyn olan Allah’a mahsustur (bu nedenle her şey O’nu tesbih eder; zira herşey O’nun Esması’nın açığa çıkması içindir). (Fâtiha, 1/2;B meal)</p>
<p>Hamd’de üç anlam vardır.</p>
<p><strong>Birincisi</strong>: Hak’tan halka (yaratılana) olan hamddir (takdir etme,  övmedir) ki, bunun delîli :</p>
<p>56-) İnnAllahe ve MelaiketeHU yusallune alen Nebîyy ya eyyühelleziyne  amenu sallu aleyhi ve sellimu tesliyma;</p>
<p>Muhakkak ki Allah ve O’nun melekleri, O Nebî’ye salat eder… Ey iman edenler, siz de O’na salat edin ve teslimiyet ile selam verin (namazınız salevattır?). (Ahzâb, 33/56; B Meal)</p>
<p>43-) HUvelleziy yusalliy aleyküm ve melaiketüHU li yuhriceküm minez  zulümati ilenNur ve kâne Bil mu’miniyne Rahıyma;</p>
<p>O’dur ki, sizi (tabiat, nefs) zulumatlardan Nur’a çıkarmak için size salat (rahmet; tecelli) eder, ve O’nun melekleri de (salat ederler)… Mü’minlere (B sırrıyla, mü’minler olarak-mü’minlerden) Rahıym’dir. (Ahzâb, 33/43)</p>
<p>Bu iki âyetle ve benzeri âyetlerle Hak kendi tecelliyatı olan esmâ ve ef’al âlemine hamd eder yâni onları över, seyreder. Buradaki hamdin anlamı “Hak’ın esmâ ve sıfatlarının” gerçeği hakkında değerlendirme yapmasıdır. Değerlendirme sonucu da onlarda kendinden başkalık görmemesidir.</p>
<p><strong>İkincisi</strong>: Halktan (yaratılmıştan) Hakk’a olan hamddir (takdir  etme, övmedir) ki, bunun da delîli:</p>
<p>44-) Tüsebbihu leHUs Semavatüs seb`u vel Ardu ve men fiyhinn ve in min şey`in illâ yüsebbihu Bi hamdiHİ ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm inneHU kâne Haliymen Ğafura;</p>
<p>Yedi Sema, Arz ve onların içindekiler (hep) O’nu tesbih eder (başkaca varolamazlar)… Hiç bir şey yok ki O’nun Hamdı ile (B sırrınca, O’nun Hamdi olarak) tesbih etmesin (O’nun Hamdı ile tesbih etmeyen mevcud değildir)… Fakat siz onların tesbihini fıkh etmiyorsunuz/anlamıyorsunuz… Muhakkak ki O, Haliym’dir, Ğafur’dur. (İsrâ, 17/44; B Meal)</p>
<p>75-) Ve teral Melaikete haffiyne min havlil Arşi yüsebbihune Bi Hamdi Rabbihim* ve kudıye beynehüm Bil Hakkı, ve kıylel Hamdu Lillahi Rabbil alemiyn;</p>
<p>Melaike’yi de Arş’ın (kalbin) havl (havale, muhit) inden kuşatmışlar (dönüyorlar), Rablerinin hamdi’ni (B sırrınca) tesbih (Rablerini tenzih) ediyorlar halinde görürsün… Aralarında Bil-Hakk (Hakk olarak) hükmolunmuş (gerçek açığa çıkmış) ve (dolayısıyla): “Hamd, Rabb’ül Alemiyn olan Allah’a aittir” denilmiştir. (Zümer, 39/75; B Meal)</p>
<p>Bu iki âyette işaret olunan hamd; tecelliyatın Hak’ı hamd etmesidir. Tecelliyat/mümkünat dediğimiz, esmâ ve sıfatın ve ef’âlin hakiki varlığı olmadığına göre Hak’ı hamd eden yine Hak’dır. Hamd Hak’dan Hak’a oluşmaktadır.</p>
<p><strong>(((</strong>…“Hamd” esas itibariyle “değerlendirmek” anlamında kullanılmıştır burada. Hamd Allah içindir demek, “değerlendirmek Allah’a aittir”, anlamındadır. Çünkü Allah adı ile işaret edilenin yarattıklarını hakkıyla değerlendirmek ancak ve ancak kendisine aittir!. Bir yaratılmışın böyle bir değerlendirme yapabilmesi muhaldir!. Bu yüzdendir ki bu cümle okunarak daha en başta insana çizgisi ve kapasitesi fark ettirilmekte, yaratılmış bu sistem hakkında haddini bilerek yaşaması ikazında bulunulmaktadır!.</p>
<p><a href="http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salat.htm" style="color: blue; text-decoration: underline"> http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salat.htm</a> ‘dan alınmıştır..<strong>))) </strong></p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong>: Halktan (tecelliyattan) halka (tecelliyata) olan hamd (övmek, takdir etmek) dir. Ef’al âlemindeki mümkünatın maddi ve manevi nimetleri mutlaka bir sebebe bağlanmıştır.</p>
<p>Yağmurun yağması bir grup yoğunlaşma kurallarına ve sonuçta buluta bağlanmıştır. İnsanın buluta yağmurun nedeni olarak sempati duyması bulutta Hak’ın “Rahmet” sıfatını görmesidir. Varlığın bu ve benzeri şekilde cemal ve celal tecellilerini Hak’a bağlaması “halkın halka Hamdi”dir. Halkın hakikatinin Hak olduğunu bilirsek “Hak Hak’a hamd eder” sonucuna ulaşırız.</p>
<p>Bu nedenle “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmemiş olur” denilmektedir. Bütün hamdler her halükarda Hak’dan gelmekte ve Hak’a rücû etmektedir/dönmektedir. Bu durumda iki ayrı varlık olmadığı için iki ayrı varlığın bir birine hamd etmesi de imkansız hale gelmiş olur.<br />
*  *  *</p>
<p>Zâti tecellinin bir bilinç tarafından hakkı ile  kavranması “kıyâmet-i Kübrâ/büyük Kıyamet”tir.<br />
*  *  *</p>
<p>Hak zâhir ismi ile tecellî edip mümkünat olarak açığa çıkınca Bâtın ismi, zâtı ve sıfatı gizlenmiş olur. Bu durumda kul, Hakk’ın sem’i (işiten kulağı) ve basarı (gören gözü) ve sâir kuvâsı (diğer kuvveleri) olur.</p>
<p>17-) Felem taktüluhüm ve lakinnAllahe katelehüm ve ma rameyte iz rameyte ve lakinnAllahe rema* ve liyübliyel mu’miniyne minhü belaen hasena* innAllahe Semiy’un Aliym;</p>
<p>Siz öldürmediniz onları, fakat Allah onları öldürdü… Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı (B harfi yazılmadan?)… Mü’minleri kendinden güzel bir bela ile denemek için… Muhakkak ki Allah Semi’dir, Aliym’dir. (Enfâl, 8/17; B Meal)</p>
<p>Bu âyette açık olarak “teklik” lisanı kullanılmıştır. Varlığın ve fiillerin hakikati çok açık ve net bir şekilde ilan edilmiştir.<br />
*  *  *</p>
<p>Allah’ın kula yakınlığı ve kulun Allah’a yakınlığı  farklı anlamlar içerir.</p>
<p>Allah kulunu severse kulda Risalet ve Nübüvvet açığa  çıkar. Hz. İbrâhim’de görülen Halil/dost özelliğinin sebebi budur.</p>
<p>Kul Allah’ı severse kulda velâyet açığa çıkar. Kul nafile/faydalı ibadetlerle Allah’a yakınlaşmış ve Allah tarafından muhafaza altına yani velâyete/korunmaya alınmıştır. Korunmanın içeriği maddi anlamdan çok ilme dönüktür. Velî şirk hatasından korunmaktadır.<br />
*  *  *</p>
<p>Allah’ın Ulûhiyyeti (ilahlığı), Rubûbiyyeti (Rabliği), Halikiyyeti (yaratıcılığı) ve Musavviriyyeti (şekil ve sûret vermesi) gibi sıfatları olmasaydı kendi esmâ âlemine çeki düzen veremezdi. Esmâ âleminde düzen olmasaydı ef’âl âlemi (madde boyutu) tecellî etmezdi.</p>
<p>Allah’ın Ulûhiyyet’ini bizim kulluğumuz/yokluğumuz anlamlı hale getirmektedir. Buradaki ilahlık ve kulluk bir tanrı ve onun emrindeki bir başka varlık ilşkisi değildir. İlah; kendi mânâlarına yoka eşit sanal bir varlık atfeder. Kul sadece bir mânâ ve gölge olarak mevcuttur. Aynı hamd edenle hamd olunanın Hak olması gibi ilah ve kul ikiliği de öyledir.</p>
<p>Rabliği ve esmâsının Rab’bın kulu olması da aynı içeriğe sahiptir. Ve diğerleri de aynıdır… Bu ikili ilişki sadece vahidiyyet (tekillik) mertebesinde anlaşılır. Vahidiyyette Hak’ın varlığı tek ve tümeldir. Esmâ ve sıfatları ve fiilleri sonsuz ve sınırsızdır. Zâtından zâtına tecellileri teklikte çokluğu oluşturur.</p>
<p>Mutlak zât (Allah) mertebesinde ise Hak ve esmâsı-sıfatları-fiillleri ayrımı yoktur. Mutlak zâtta ilahlık, rablik, yaratıcılık gibi özelliklerden de bahsedilemez. Tecelliyatı yoktur. Zâtından zâtına inerek kesreti meydana getirmek bu mertebede düşünülemez. Sadece Allah mevcuttur, Allah’ın isimleri ve gölgeleri dahi yoktur.</p>
<p>Her iki mertebe bir birini tarif için oluşturulmuş  açıklama halleridir. Hakikatte var olan sadece Allah’tır.<br />
*  *  *</p>
<p>Kulun hakikati bilinmeyince kulu oluşturan Rububiyet mertebesi yâni Rab bilinmez. Bunun için hadiste “Nefsini bilen Rabbini bilir” denmiştir.</p>
<p>Aynı halde Allah’ın ahad olan varlığını bilmek için de âlemin/evrenin bilinmesine ihtiyaç vardır. Âlem/evren ne kadar bilinirse Allah da o kadar bilinir. Âlem olarak bilinen ise Allah’ın isimleri ve isimlerinin/mânâlarının zahirleri olan sûretlerdir. Evren olmadan Allah bilinemez, Allah’ı bilecek, tanımlayacak olan kendi mânâ sûretleri olan âlemlerdir.</p>
<p>53-) Senüriyhim ayatiNA fiyl afakı ve fiy enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm enneHUl Hakk* evelem yekfi Bi Rabbike enneHU alâ külli şey`in şehiyd;</p>
<p>Afak (ufuklar)’da ve enfüsler (nefsler) inde ayetlerimizi onlara göstereceğiz (seyr-i afaki, seyr-i enfüsi), ta ki O’nun Hakk (yadsınamaz gerçek) olduğu kendilerine tebeyyün etsin (açıkça belli olsun; Hak zahir olsun)… (Bi-) Rabbinin herşey üzerine şehiyd (bir şahid) oluşu yetmez mi (demek ki Hak?) ?. Fussılet, 41/53; B Meal)</p>
<p>“Ben mahfî (gizli) bir hazîne idim. Bilinmeme muhabbet ettim (bilinmemi istedim) ; halkı (tecelliyatımı) bilinmem için yarattım”. (Kutsî Hadis)</p>
<p>Allah’ın kendi hakikatini bilmesi için kendisini kendi mânâları olan isimlerde, sıfatlarda ve fiillerde seyretmesi gerekmektedir.</p>
<p>Âyette ve hadiste işaret edilen anlam bilme ve  bilinme için Allah’ın kendinde kendini seyridir.</p>
<p>Bu seyirin olmadığı mutlak zât mertebesinde Allah öncesiz, sonrasız, zâhirsiz ve bâtınsız halde özet olarak bilinir. Bu bilgiyi oluşturan da yine Allah’ın evvel, âhir, zâhir ve bâtın olarak tecelli etmesidir.</p>
<p>Allah hakkındaki bilgiler her mertebenin bir üst mertebeyi anlatması şeklinde sonsuz zincirleme oluşturur. Ve nihayeti/sonu yoktur.<br />
*  *  *</p>
<p>Zâtın (Allah’ın) ilminde mevcut olan sanal/vehimsel varlık âlemine âyan-ı sâbite denilir. İlmî sûretler olarak da isimlendirilir. Zâtta ilmî sûretlerin oluşması “ruh üfürülmesi” kavramıyla anlatılmıştır.<br />
*  *  *</p>
<p>Zâtta beliren bu İlmî sûretler/ruhlar zât mertebesindeki şeffaflıktan/letâfetten Ef’al/madde âlemine inerek katılık/kesâfet (beden/sûret) kazanırlar. Ef’al âlemi ise yine zât tarafından zâtın varlığı ile oluştuğu için madde olarak isimlenen yine Hak’ın varlığıdır.</p>
<p>Âyan-ı Sâbite (ilmî sûretler) her mertebede Hak’ın varlığından başka varlığa kavuşamadıkları için; “Âyan-ı Sâbite başkalık ve varlık kokusu koklamamıştır” denilmiştir. Yine “Allah sizi yaratmadan evvel yalnızdı… şimdi de öyledir” meşhur sözleri de varlığın her an yok hükmünü belirtir.<br />
*  *  *</p>
<p>Âyan-ı sâbite’ye âlem denildi. Bizim her birimiz Hak’ın varsaydığı sûretleriz ve hepimizin toplam tecelliyatına âlem dendi. Bazı sûretler bâzı sûretlere zâtta boyutsal olarak yakın olunca madde âleminde de birbirine yakın oldular. Zâtta boyutsal olarak uzak olan ilmî sûretler madde âleminde birbirini göremediler ve mekânsal olarak uzak kaldılar ve ayrı zamanlarda belirdiler.</p>
<p>Zâttaki ilmî sûretlerin zamansız ve mekânsız tümel varlığına “ruhlar âlemi” denildi. İlmi sûretlerin zaman ve mekân içindeki tecelliyatına da madde âlemi denildi. Her iki âlem de zâtta ve zât olarak mevcud olunca ruh ayrı beden ayrı varlık olamadı. Sadece zâttaki boyutları daha iyi tanımlamak için iki âlem tarifi yapıldı. Bu târif halk nazarında ruh ve beden diye iki ayrı varlık var yanılgısını oluşturdu.<br />
*  *  *</p>
<p>Zâttaki ilmî sûreti kendisini ve diğer sonsuz ilmî sûretleri zâttan ayrı bir birim olarak algılamaz ise madde âlemine ininceye kadar o bilgisini muhafaza eder. Ve dünya yaşamında kendisinin ve her şeyin hakikatini hatırlar, bilir, tanır.</p>
<p>Zâttaki ilmî sûret zâtta iken kendisini zâttan ayrı bir birim olarak algılar diğer sûretleri de ayrı kabul ederek madde âlemine ininceye kadar zâti hakikati unutur ve gafillerden olur. Bu dünyada beliren her şeyi madde olarak kabul eder. Dünya kargaşasına kendilerini kaptırarak tamamen hakikatten uzaklaşırlar.</p>
<p>Allah’ı zikretmek, zikir ehli olmak hakikatini  unutmamaktır. Zikrin anlamı da “hatırlamak”tır.</p>
<p>Allah’ı zikretmemek, zikir ehli olmamak hakikati  unutmuş olmaktır.</p>
<p>Âlimlerin gafletten, zikirsizlikten Allah’a  sığınmaları hakikati unutmamak isteğidir.</p>
<p>37-) Ricalun la tülhiyhim ticaretün ve la bey`un an zikrillahi ve ikamis Salati ve iytaizZekati, yehafune yevmen tetekallebu fiyhilkulubu vel ebsar;</p>
<p>(Onlar o) Ricaldir ki, kendilerini ne ticaret ne de veriş-alış Allah’ın Zikri’nden, namaz’ın ikamesinden ve zekat’ı vermekten meşgul etmez/alakoymaz… Onlar, kendisinde kalblerin ve gözlerin takallub edeceği (döneceği; dönüşeceği; yer değiştireceği) günden korkarlar. (Nûr, 24/37; B Meal)<br />
*  *  *</p>
<p>Hak’da mevcut olan ilmî sûretlerimiz/âyan-ı sâbitemiz Hak’dan ayrı olmadığı için Hak’daki tüm mânâları seyretmek talebinde bulunur. Taleb (istek) tümel bir dileme olduğu için dilek kabul olur. Hak’da mevcûd mânâların sûretleri bizim aslımıza yansır. Mânâların aslımıza yansıma sıralaması zaman algısını, mânâların seyri de olay algısını oluşturur. Esmâ terkibimizin yapısına göre algılayabildiği mânâların seyrine “kaderimizi yaşamak” diyoruz. Kader bizim için önceden belirlenen değil bizim esmâ terkibimizin yapısına göre (fıtratına göre) algıladığı ilâhî mânâlar sıralamasıdır. Bu durumda kendi kaderimizi kendi yapımız seçmiş oluyor. Bu kaderi bana kim yazdı sorumuza “kendi dileğin” cevabı geliyor.</p>
<p>23-) La yüs`elu amma yef`alu ve hüm yüs`elun;</p>
<p>(O) yaptığından sual edilmez… Onlar sual  edilirler. (Enbiyâ, 21/23; B Meal)</p>
<p>Allah kaderi yazan bir tanrı değildir. Allah sınırsız sonsuz esmâ sıfat ve fiilleri var eden hakikattir, zâttır. İnsan bir esmâ terkibidir ve terkibindeki mânâları “kader” olarak seyreder/yaşar. Bundan dolayı bu olayı bana Allah niçin yazdı diyemez. İtiraz ettiği şey kendi seyrettiği kendi mânâlarıdır.<br />
*  *  *</p>
<p>149-) Kul feLillahil huccetül baliğatü, felev şae  lehedaküm ecmeıyn;</p>
<p>De ki: “Hüccetül’Baliğa (üstün, tam, doğrulayıcı, zıddı olmayan delil) Allah’ındır”… Eğer dileseydi elbette sizin hepinizi hidayete erdirirdi. (En’âm, 6/149; B Meal)</p>
<p>Allah dileseydi insanların hepsini tek bir inanç üzerine yaratırdı; şeklinde düşünülen bu âyetin yanlış ve yetersiz anlaşıldığı verilen anlamlardan ve yapılan tefsirlerden bellidir.</p>
<p>Allah’ın dilemesi “keyfine kalmış” bir uygulama tarzında anlaşılmamalıdır. Her birimin ve bireyin esmâ terkibinin ve fıtratının farklı olması gerçeğine bağlı bir ilim ve iradedir. Âyan-ı sâbitenin/esmâ terkiplerinin özlerinde taşıdığı gerçek bilgi ne ise Hak’ın yaratması da o bilgiyi gerçekleştirme olarak tecelli eder. Yani “bilinen”deki potansiyel olaylar âlim (bilen) tarafından (Allah tarafından) alınır ve alınan bilginin aynısı ef’al âleminde yaratılır.</p>
<p>Bilinen varlıkların (birimlerin) potansiyel kabiliyetleri farklıdır. Hiçbir birimin kabiliyeti hiçbir birimle özdeş değildir. Kaderin yaşanması da her birim için farklı oluşur.</p>
<p>Aslında Hak’ın yaratması tek bir anda olmaktadır. Her birim bu yaratılış kudretini kendi özündeki kader/potansiyel kabiliyet prizmasından geçirerek ayrı ayrı tecelliler olarak yansıtmaktadır.</p>
<p>50-) Ve ma emruna illâ vahıdetun kelemhın Bil  basar;</p>
<p>Emrimiz ancak bir tek (kelime) dir, bir göz  (Bil-Basar) kırpması gibidir. (Kamer, 54/50; B Meal).</p>
<p>Yaratma kudreti kimi birimden hayır, iman, ilim ve benzeri olumlu davranışlar olarak yansır kimi birimlerden de olumsuz davranışlar olarak yansır.</p>
<p>Böylece her birim Hak’dan gelen tek ışığı  çeşitlendirerek Hak’a geri verir.</p>
<p>Birimdeki hidayeti ve dalaleti Hak’ın yaratması,  dilemesi yine birimin fıtratına (potansiyel kabiliyetine) göredir.</p>
<p>İyiliklerin Allah’tan bilinmesi birimin bilincinin Allah hakikatini anlamış olarak hayırlı ameller açığa çıkarmasıdır. Kötülüklerin nefsden (birimin kendisinden) bilinmesi ise o birimin henüz Allah hakikatini anlamamış olmasına işarettir.<br />
*  *  *</p>
<p>Kaderin ezelde belirlenmesi Allah ilminin ezeli olmasıdır. Birimler Allah ilminde ezeli ilmî sûretler olarak mevcut olduğu için birimlerin potansiyel kabiliyetleri (kaderleri) de ezelidir. Birimler ezeli mânâlarını art arda seyrederek zaman algısını oluştururlar. Allah ve zatının ilmî sûretleri ve ilmî sûretlerin sınırsız mânâları iki ayrı varlık olmadığı için kaderi yazan ve oynayan olarak ikiye bölüp de anlayamayız. Hak kendinde kendi mânâlarını o birimin hakikati olarak zamansız ve mekansız an içinde seyretmektedir.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>(((</strong>… İbn Arabî’nin füsûsu’l- Hikem’de kullandığı yazı üslûbu “özün özü” tarzındadır. Tasavvuf ehlinden ancak Ârif olanların anlayacağı uzun ve hassas konuları birkaç cümle şeklinde yazar. Bunun için Füsûs bir ârifin şerhinden okumadığı müddetçe anlaşılamaz. Anlayan da yanlış anlar. Şimdiye kadar kayda geçmiş kırk beş civarında şerh vardır. Ancak bir kaçı Türkçe’dir diğerleri Arapça ve Farsça’dır. Füsûs’un çağımıza bakan ve çağımızı çok çok aşan en mükemmel şerhi 19. Ve 20.yy son Mevlevî Âriflerinden Ahmed Avni Konuk tarafından “Osmanlı Türkçesi”yle yazılmıştır. Bu açıklamayı vermemizin amacı İbn Arabî’nin birkaç cümlesini sadece çeviri olarak okuyunca düşeceğimiz hataları göstermek içindir. Aşağıda önce birkaç sade cümle çevirisini verip sonra A. Avni Konuk’un Ârifâne yorumunu vereceğiz. …<strong>)))</strong></p>
<p>“Hak bana hamd eder; ben de Hakk’a hamd ederim. Ve  Hak bana ibâdet eder; ben de O’na ibâdet ederim.” (Sâde çeviri)</p>
<p>Ve şerhi/yorumu:</p>
<p>Hak tüm esmâ, sıfat ve fiilleriyle insanda tecellî etmiştir. Bu tam tecellîyi değer vermek, lutfetmek anlamı yüklenmiş “hamd etmek” sözüyle anlıyoruz. Hak’ın bana/insana hamd etmesi insana tam tecelli etmesidir. Bu lutfuna karşılık ben de / insan da Hak’ın karşısında varlık iddiasına kalkışmadan O’na O’nun bende konuşan lisanıyla hamd ederim.</p>
<p>Hak’ın bana/insana ibâdet etmesi kulluk ve tapınma değildir. Potansiyel varlığımızın lisanı hal ile dilediği her mânâyı eksi işitip kabul etmesi ve tam vaktinde eksiksiz ve fazlasız açığa çıkarmasıdır. İnsan ve varlık Hak’dan lisanı halleriyle her an dilekte bulunmasa idi Hak’ın ibadet kabul etmek sıfatı eksik kalırdı ve eksik olan da Hak olamazdı.</p>
<p>Hak kendisine her hangi bir eksiklik vermemek için tam kulluk edecek varlık diler ve tam kulluk edecek liyakatta varlık olmayınca kendi zâtından ayrı var etmediği kendi mânâlarını abd/kul olarak tecellî ettirir. Böylece kendisine eksiksiz kulluk/ibâdet yapan yine kendisi olur.</p>
<p><strong>(((</strong>… Evet A. Avni Konuk gibi bir Ârif Füsûs’u şerh etmese idi İbn Arabî gibi bir ilim hazinesini doğru olarak ancak birkaç kişi anlardı. <strong>…)))</strong><br />
*  *  *</p>
<p>Ben O’nu bazı hallerimde, tevhid zevkimin  zirvelerinde her isim ve resim altında tanır ve tastik ederim.</p>
<p>Bazı hallerimde de kesrete düşerim ve O’nu gördüğüm tek tek şeyler olmaktan tenzih ederek inkâr ederim. Varlıkta Hak olduğunu düşünemem.</p>
<p>Bu tasdik (kabul) ve inkâr beşeriyetin her an  değişebilen bilgi halidir.<br />
*  *  *</p>
<p>Allah esmâsı ve sıfatları bakımından bizlerden ganî (zengin) değildir. Çünkü “biz” kelimesiyle kastedilen sınırsız isimlerinin ve sıfatlarının ve fiillerinin tecelligâhı olan “insan”dır. Fakat zâtı bakımından bizden yani esmâ-sıfat ve ef’âlinden ganîdir. Çünkü, zatında açığa çıkardığı özellikler açığa çıkaracağı özelliklere göre her an hiç/yok hükmündedir.<br />
*  *  *</p>
<p>Hak beni/insanı kendi özelliği olarak seyreder. Her an her ayrıntımı bilir. Ben/insan ise O’nu külliyen (her özelliğini) sınırlı an içinde bilemeden seyrederim. Ayrıntıyı ise sonsuza kadar tecrübe ederek yaşarım.<br />
*  *  *</p>
<p>Hz. İbrâhim Hak’a gıdâ oldu/varlığını fedâ etti. Yâni Hak’ın zâtına, sıfatlarına, isimlerine ve fiillerine şiddetli aşk nedeniyle dost oldu. Hak da Hz. İbrâhim’e gıda oldu. Yâni Hz. İbrâhim’de tüm sınırsızlığı ve sonsuzluğuyla tecellî etti. Bu nedenle Hz. İbrâhim kendi hakikatinin gıdası/gerçeği olan Hak’ı insanlara ikram etmek için “ziyafet sünnetini” âdet edindi.</p>
<p>Zahirde yemek vermek; bâtında Hak’ın ilmini sebil olarak dağıtmaktır. Hz. İbrâhim’in; Halil İbrâhim sofrası “ilim ve irfan” sofrasıdır.<br />
*  *  *</p>
<p>Fenâ fillah olmak dağılıp yok olmaktan ötede anlam taşır. Hak’ın varlığında erimek, bitmek insanın kendi hakikatinin zâten Hak tecellisi olduğunu fark etmesidir. Hz. İbrâhim’in Halilullah’lığı iki varlığın yakın dostluğu değil, abd’in Hak’ın zâtından gayrı varlığa sahip olmadığı bilincidir.<br />
*  *  *</p>
<p>Hak doğruyu söyler. Nasıl söyler? Şöyle ki:</p>
<p>Birimler ilim ve ibadet ile Hak’ın özelliklerini kazandıkça ilim ve irfan nurları artar. Ve dilleri/akıl güçleri ve imanları/bilgileri Hakkel yakîn mertebesine yükselir. Ve o birimin dilinde/aklında hükmeden Hak olur.</p>
<p style="margin: 0in 0in 0.0001pt; text-align: center; line-height: 12pt" align="center"> <span style="font-size: 11pt; font-family: Calibri; color: black">5. BÖLÜM  SONU</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p><a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-5-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (4. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-4-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-4-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Mar 2008 12:02:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Füsûs’ül Hikem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/fusus%e2%80%99ul-hikem/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-4-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[İDRİS KELİMESİNDEKİ KUDDÛSÎ HİKMETİN ÖZÜ …uyarı… …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur… Mukaddes; temiz, pak anlamında bir kelimedir. Kuddûs kelimesi de aynı kökten gelir ve “Temizleme, daha temiz, daha pak, hiç eksiği olmayan” anlamlarını içerir. Kuddûs kelimesini sözlük anlamı dışına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt" align="center"> <strong>İDRİS KELİMESİNDEKİ KUDDÛSÎ HİKMETİN ÖZÜ</strong></p>
<p align="right"><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 8pt">…uyarı…</span></strong></font><br />
<font color="#0099ff"><span style="font-size: 8pt">…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…</span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt" align="center"> Mukaddes; temiz, pak anlamında bir kelimedir. Kuddûs kelimesi de aynı kökten gelir ve “Temizleme, daha temiz, daha pak, hiç eksiği olmayan” anlamlarını içerir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Kuddûs kelimesini sözlük anlamı dışına taşıyıp tasavvufî bir t e r i m olarak  açıklayalım:<span id="more-279"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak’ın tüm eksiklik arz eden sıfatlardan temizlenmiş olmasıdır. Varlığının başka bir varlığa muhtaç olmaması ve hiçbir eksik özelliğinin olmamasıdır. Hatta zâtının akıl ve hayal ile ulaşılabilen kemâlattan (mükemmeliyetten) dahi daha yüksek ve üstün olmasıdır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> ****<span id="more-402"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hz. İdris a.s. çok zor riyazetlerle/bedenselliği ruhsallığa çevirici açlık çalışmaları ile nefsindeki “hayvânî” sıfatlardan ve tabii ihtiyaçlarının peşinde koşturmaktan ve aklını meşgul eden her türlü kaygılardan-tasalardan temizlenmiştir, kuddûsî/temiz/pâk/arınmış hâle gelmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Böylece ruhsal güçleri bedeninin hayvansal isteklerine ve hayvansal yeteneklerine üstün gelerek “doğa yasalarına” bağımlılıktan da kurtulmuştur. “Beş duyunun doğası üstü bir yaşam boyutuna/makamına sıçramış/makam atlamış her an “mi’râc/en üst bilinç” halinde kalmıştır. Beşeri boyutun maddi varlıklarıyla konuşur görüşürken aynı anda melekî ve ruhsal boyutun bilinçleriyle de konuşur görüşür bir algı açılımına sahip olmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Rivâyetlere (ağızdan ağıza aktarılan fakat kesin olmayan bilgilere) göre on altı yıl hiç yiyip içmediği ve uyumadığı hikâye olunmaktadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> ***</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hz. İdris gibi çetin riyâzetler yapmadan onun sahip olduğu yeteneklere sahip olamayan insanlar için bu özellikler “kabul edilemez iddialar” gibi algılanacaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bedenselliğine esir olmuş, aklını da tamamen günlük doğal ihtiyaçları karşılayan “iç güdüsel zekâ”ya çevirmiş bir beşerin (avamdan insanın) Kuddûsî bilinç boyutunu algılaması elbette ki olanaksızdır ve algılayamaması da normaldir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hattâ “Niçin kabul etmiyor?” dahi demeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ona bir üst bilincin gerçeklerini zorla kabul ettirmeye çalışmak da aynı zamanda o kişiye“zulüm” olur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Sayı saymayı boncuklarla yeni yeni öğrenen bir bebeğe yüksek matematik anlatmak ve niçin anlamıyor diye zulmetmek ne ise… bir insan-ı kâmilin bilinç hallerini bir avama anlatıp da kabule zorlamak aynı şeydir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu nedenle “Hz. İdris”in ruhsallığını anlayıp da hazmedemeyen öz benliklerimizi ayıplamamak, aşağılamamak ve zorlamamak gerekir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Çünki, avam aklı “doğa yasalarına” hapis nitelikte yaratılmıştır ve yaratılış esaslarına göre çalışıp yargılamalarda bulunacaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Nuh bahsinde tenzih (Hak’ı yaratılmışlardan ayrı tutarak anlamak) ve teşbih (Hak’ı yaratılmışlara benzeterek anlamak) üzerinde duruldu. Tenzihin ve teşbihin cem edilerek/birleştirilerek tatbiki tavsiye edildi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak tenzih ve teşbihten de münezzehtir (tenzih ve teşbih etmeden algılanmalıdır) denildiği zaman “cem” halinin de üstünde bir boyut/anlama tavsiye edilmiş olur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Şöyle ki…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Tekkede acemi dervişin beyin/akıl ve kalb/bilinç kapasitesini artırmak için “Fenâ” (yokluk) hikâyeleri anlatılır. Kendi varlığını yok ederek Allah’ın varlığına ulaşmasının yolları anlatılır. Akıl ve kalb/bilinç yeterli olgunluğa ulaşınca da dervişe; “Sen zâten hiçbir zaman beden ve ruh olarak var olmadın ki… kendini yok kabul etmeye zorlama!” denilir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak, tenzih ve teşbihden de münezzehtir denildiği zaman; Hak’ı tenzih edecek, teşbih edecek ya da cem edecek ya da hiçbir şey etmeyecek bir varlığın (ilahi ben’den başka bir beşeri ben’in) var olmadığı kastedilmiş olur. Bu konuyu da yeterince bedensel ve ruhsal olgunluğa erişmiş olan bilinçler kavrayabilir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Takdîs ve Tesbîh kelimeleri “temizlemek” sözcüğünde birleştirilebilir. Fakat, İdris‘in “Takdis”i, Nuh’un “Tesbîh”ine göre daha genel anlam içermektedir. Bu genel anlam nedeniyle İdris, Nuh’dan daha önce yaşamasına rağmen Fusûsu’l-Hikem’de daha sonraki bölümde anlatılmıştır. Bir bakıma İbn Arabî Nuh’un tesbîh bilgileriyle İdrîs’in kuddûs bilgilerine zihinlerimizi hazırlamak istemiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İdris’in eski Mısır, Mezopotamya, eski Yunan ve Roma öncesi İtalya medeniyetlerinin on beş bin yıl öncesine uzanan kalıntılarında ve beş-altı bin yıllık yazıtlarında Hermes ismi ile destanlaşmış tanrısallık betimlemeleri vardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Mısırlılar da onu dinsel bilimlerde düşünür, mimaride şehirler kurucusu ve kral olarak görüyoruz. Mısır rahipleri arasında “tek tanrı” motifli gizemli bir inancın gizli şekilde yaşandığına dair izlere rastlanmıştır. Bu izlerin İdris’in öğretilerinden/risaletinden kaldığı zannedilmektedir. Firavun’un Mûsâ ile yaptığı “bilgi” tartışmasında bu inancı taşıdığı ve “teklik/fenâ fillah” konusunu bildiği için “Ben sizin en yüce Rabb’inizim” iddiasını “amelsiz/gereğini yaşamadan” ortaya attığı rivayet edilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Eski Yunan ve Roma kültüründe on beş bin yıl önce yaşayan İdris’e Hermes denilmekte ve “Tanrı Merkür” olarak bahsedilmektedir. Onlara göre Hermes (İdris) Baş tanrı Zeus ile tanrıça Atlas’ın torunudur. Gökte ikinci katta olan Ay’da oturan ayakları kanatlı, eli yılanlı, savaş miğferli genç bir erkek görüntüsünde bir tanrı olarak da tasvir edilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İdris, Tevratta Nuh’dan önce yaşamış Hanok ve Enoş isimleriyle geçmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İdris, İsrâiliyata dayalı İslâmi kaynaklara göre Âdem’in altıncı göbekten torunudur. Kalemle yazan, iğne ile diken, ilk defa dokuma kumaş giyen, insanlara sınıflar halinde ilk defa ders veren bu nedenle de “ders” kelimesine akraba İdris ismi ile anılan ve ölmeden evvel semâya kaldırılan bir Resuldür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu efsanevi bilgilerde ve diğer kaynaklarda dikkat çeken ortak konular; İdris’in ilim sahibi olduğu, bilge kişiliği, el sanatlarında (terzilik, dokumacılık, giyim) öncülüğü, gök bilimde (astroloji, astronomi) sırlar sahibi ve velâyet-risalet gibi bilgi ip uçlarıdır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Kur’an’ın âyetlerde verdiği bilgiler ile efsanevi bilgileri karşılaştırarak sonuç bulamaya çalışmak doğru değildir. Fakat tamamen bu yol kapatılmış da değildir. Âyetlere dayanarak elde edilen bilimsel ya da mistik (tasavvufi) yargılar Kur’an’a ve İslâm’a ait değildir ancak o fikirleri beyan eden şahısların özel düşünceleridir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Kur’an’daki tüm tek harflerin, tüm kelimelerin, tüm cümlelerin, tüm âyetlerin ve tüm kitabın tek amacı sadece ve sadece “insanın kendisini tanıması”na yardımcı olmaktır. Evrenselliğinin ve zaman üstülüğünün temel mantığı da budur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Şimdi… bu ön bilgilerden sonra anlatılacakları Kur’an ve Risalet sırları olarak değil, insanın kendisindeki “kuddûs” özelliklerini İdris’de sembolize edilerek anlatımı olarak okumaya devam edelim…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> 56- Vezkür fiyl Kitabi İdriys* innehu kâne sıddiykan Nebîyya;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Kitab’ta İdris’i de zikret… Hakıkaten O Sıddık idi, Nebî idi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> 57-) Ve refa’nahu mekanen aliyya;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Ve biz onu Aliy Mekan’a (Mele-i A’la, yakınlık makamı) ref’ettik. (Meryem  Sûresi; B Meal’den alınmıştır)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Yücelik ve yükseklik iki türlüdür. Birisi mekân/yer yüksekliği, diğeri rütbe/makam yüksekliğidir. Bu âyette İdris’in bedeninin boyut değiştirerek güneşin (hayat kaynağını sembolize eder ve hay sıfatının bir nevi tecellisidir) merkezine kadar yükseldiğine ve bilincinin de kendi hakikati olan Hak’ın zatî ilmine dönüştüğüne dâir işâretler vardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> <strong>(((</strong>… İbn Arabî’nin çağında astroloji (ilm-i nücum/yıldızların insanlara etkisi) ve astronomi (ilm-i hey’et/gök ve yıldız bilimi) birbirinden ayırt edilemeyecek kadar karışım halinde idi. O dönemin dünyası güneş sistemini (yıldız olarak bildikleri) gezegenleriyle birlikte bir bütün olarak yeni yeni tanıyabiliyordu. Dünyadan ayın ve güneşin uzaklıkları henüz şimdiki değerlere göre bahsedilemeyecek kadar farklı biliniyordu. Ay, güneş ve diğer parlak yıldızlar (aslında şimdiki bilinen gezegenler) teorik olarak dünyanın mekânsal olarak yukarısında kabul ediliyordu. En altta dünya ve en üstte güneş ve arada diğer gök cisimlerinin olduğu varsayılarak bilim, felsefe, mistisizm ve İslâm sufizmi bu kabul üzerine bina ediliyordu. …<strong>)))</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> ***</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Riyazat/nefsi terbiye ile vücudunu eğiten Resuller ve Velîlerin bedenlerinin ateşte yanmadıkları (Hz. İbrahim gibi) ve suda boğulmadıkları-batmadıkları bilinmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Ayrıca vücutlarıyla havada uçabilme (levitasyon), aniden başka yerlerde bedensel olarak bulunabilme (tayyi mekan/teleportasyon) yeteneği geliştirdiklerini Hz.Süleyman’ın (rüzgâra binerek uçmasından) ve bazı velîlerin keramet rivayetlerinden bilmekteyiz.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Katı bedenlerini bırakarak bir nevi manyetik bir bedenle diğer bir tabirle ruhlarıyla (astral seyahatla) boyutlar arasında ve gök cisimlerinde (zamanda ileri/geri ve zaman akışını durdurarak) yolculuk edebildikleri de başka bir gerçektir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İdris de çok ağır riyazetlerle vücudunu (bedenselliğini ve bilincini) lâtifleştirerek (ışık üstü enerji boyutuyla özdeşleştirerek) hem mekânsal olarak hem de ruhsal olarak “yüceliklere” ulaşmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> ***</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> <strong>(((</strong>… Güneşten çıkan ışık (ışın) dünyamıza sekiz dakikada  ulaşabilmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Işık üstü bir enerji boyutuyla hareket eden “nötrino”lar ise hiçbir engel tarafından durdurulamadan aynı mesafeyi neredeyse sıfır zamana yakın bir an içinde kat edebilmektedir. Sıfır kütleye yakın ve sıfır zamana yakın / fakat tam sıfır olmayan özellikleri ile nötrinolar evreni neredeyse baştan-sona (?) geçebilmektedir. (Evrenin başlangıcı ve sonu Allah ilminin tecelligâhı olması nedeniyle yoktur.)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Nötrinoların bir üst boyutunda zamanın ve kütlenin/hacmin/uzayın tam sıfırlandığı bir parçacığın daha olduğu öngörülmektedir. Bu hayalî parçacığa henüz resmî bilim bir ad vermiş değildir. Konuyu tamamlaması için ona “sıfır zerresi” diyelim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Ve sıfır zerresinin de bir üstü olan ve sıfır değerine sahip kütle/enerji/uzay/zaman gibi değerlere de sahip olmayan son boyut “kudret” boyutudur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İdris ışık hızında (saniyede yaklaşık üç yüz bin km ile) güneşe ruhsal/astral plazmik beden ile gitseydi yaklaşık sekiz dakikada varırdı. Fakat o “nötrino” boyutunda “nötrino” özelliklerine ulaşmış ruhsal varlığıyla sıfır zamana yakın bir an içinde güneşe ulaşarak oranın bilinçli varlıklarıyla irtibat kurabilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İsâ ise İdris’in daha üst bilinç boyutu olması nedeniyle “sıfır zerresi” olarak düşünülebilir. İsâ hem “bedensel” hem “ruhsal/astral plazmik beden” hem de “bilinçsel” olarak “sıfır anda” semânın en son katına ve zât boyutuna yükselmiştir. İsâ’nın yükselişinde zaman ve mekân hesabı yoktur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Son Nebî Hz. Muhammed a.s. ise “sıfır zerresi”nin ve sıfır özelliklerinin dahi olmadığı ”kudret” gerçeğinde idi. O’nun varlığı ve bilinci her hangi bir merkeze sahip olmadığı için… tüm bedensel (isrâ) ve bilinçsel (mi’rac) seyahatleri iki nokta arasında ve sıfır zamanda da değildi. Aynı anda her yerde ve her zamanda diye de düşünemeyiz. Çünki her yerdelik ve her zamandalık bazı ölçüleri ve değerleri doğurur. Resulullah a.s. Mekke’den Kudüs’e olan hem bedensel hem de ruhsal olan “gece yolculuğunu/isrâ’yı” bizlerin duyularına sığdırmak için zaman ve mekân kelime kalıplarına dökerek anlatmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hz. Muhammed a.s. İdris’in ve İsâ’nın tüm mucizelerine sahiptir. Mekke’den Kudüs’e olan yolculuğu İdris’in sıfır zamana yakın yolculuğunun zamansız olan bir üst mucizesidir. Kudüs’den sonraki “kendi hakikatine” bilinçteki yükselişi ise İsâ’nın yükseliş mucizesinin yine bir üst mucizesidir. İsâ yükselişten sonra tekrar “doğal hayata” dönmemiş, ancak birkaç havariye görünerek tekrar kaybolmuştur. Resulullah a.s. ise kendi yaratılmışlığından (doğal yaşamdan/halktan) kendi hakikatine (hak’a) mi’rac etmiş sonra yine kendi yaratılmışlığına (doğal yaşama/halka) dönmüştür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu dönüşü sufizmin temel ilkesi olan “kendi içinde ilim ile mi’rac ve doğal yaşama devam”ı oluşturmuştur. Bu esas bedensel “yolculuk” mucizelerinden biz insanlar için daha değerli bir hazinedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Resulullah a.s.’ın Mi’rac’dan daha üst mucizesi ise “sâde bir beden olarak doğa üstü yetenek sergilemeden doğal bir yaşam sürmesi ve her sırrı bilgi boyutunda değerlendirmesidir”. O’nun ümmetine bıraktığı en değerli miras “doğal kulluk ve bilgi tahsilidir”.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu mucizeleri yarışma havasına sokup da hangi Resul’ün mucizesi daha üstün diye tartışmak doğru değildir. Çünki mucizeler ve tüm fiiller tek bir zâta ait olduğu için değerlendirmeleri hangisi üstün şeklinde yapmak yerine “Bize hangi mesajlar var” perspektifinden bakmak daha doğru olur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu açıdan düşünüldüğünde bize gelmiş ve geçmiş tüm mucize ve kerametlerden daha fazla mesaj verecek olan “İnsanın kendi hakikatini tanıma ilmi olan ahad” bilgisinin saklı olduğu Kur’an ve Hadis-i Şeriflerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Aya, güneşe ve yıldızlara hangi yöntemle gidersek gidelim ahadiyet ilmimizde bir artış ve açılım sağlamaz. Fakat Kur’an’daki bir nokta’nın ve bir “B” harfinin işaret ettiği mânâları “ehlinden” dinlemek ve mesajları özümsemek Gerçek Muhammedî mucize olan “kendini tanımış doğal kul” bilincini açığa çıkarır. …<strong>)))</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Güneşin en yüksek mekân olarak işâret edilmesi sadece güneş sistemi için geçerlidir. Âyetlerin zahiri tefsirlerinde (yorumlarında) amaç astronomik kanıtlar sunmak için değil güneşin her zaman en yüksek, en parlak mekânsal konumda olması ile insan bilincinin ulaşacağı en üst bilgi boyutu arasında ilgi kurarak bazı kavramları açıklamak içindir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 4.1pt 0in; line-height: 12pt">“35-) Fela  tehinu ve ted’u ilesSelmi, ve entümül a’levne, vAllahu meaküm ve len yetireküm  a’maleküm;</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 4.1pt 0in; line-height: 12pt">Gevşemeyin ve sizler üstünler iken selm’e (barışa, anlaşmaya, Hak ile batılı uzlaştırmaya) çağırmayın… Allah sizinle beraberdir ve sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir. ” (Muhammed, 47/35)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu âyette Hz. Muhammed a.s.’ın ilim ve irfânına mirasçı olmuş Muhammedîler için “siz âlîlersiniz/siz mertebe olarak en üst bilinçtesiniz” buyuruluyor. Bu derecelendirme “toplu/ümmet olarak Müslümanları” kapsamaz. Kişisel bir derecelendirmedir. Müslümanlar içindeki “gerçek Muhammedî”yi ve “Muhammedîleri” kapsar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Fakat şuna da dikkat edilmelidir. Buradaki ümmet kavramını “Müslümanlar içinde diğer Müslümanlara karşı üstünlük taslamak için hizip/çete oluşturmak” şeklinde anlamamalıyız. Gerçek Muhammedî her türlü hizipleşmeden/çeteleşmeden/partileşmeden uzaklaşarak “halk içinde Hak ile birlikteliği” tercih eder. İki-üç… beş-on ve benzeri sayıda gerçek Muhammedî bir araya gelip de Allah ismi adına kendilerine bir grup ismi, bir parti rengi ve ya diğer insanlara tepeden bakma tiplemesi vermezler. Fakat meslek olarak dileyen dilediği kurum ve kuruluşta her türlü dünya görüşünü sergileyebilir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu bilinç gereğince “nüfus cüzdanında İslâm yazan ve Resulullah a.s.’dan sonra doğan tüm Müslümanlar” İdris’in, İsâ’nın, Mûsâ’nın “topluca ümmetinden” üstündür demek insana hiçbir değer kazandırmaz. Çünki, insanlar bir tarağın dişi gibi bir birine eşit değerdedir, ancak ilim ve irfana ömür vererek kendi kişisel bilgi dağarcıklarını özelleştirirler. Bu özelleşme ile diğer insanlara yaratılış olarak yine bir üstünlük elde edemezler sadece kendi hesaplarına Hak’a yaklaşmış olurlar. Üstünlükleri kendi geçmişlerindeki kendi “bilinçsizlik” hallerine göredir. Üstünlük hesabı bu şekilde anlaşılmalıdır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Âyetteki “Allah sizinle beraberdir” işareti; Hak’ın sınırsız esmâsı ile “var olmak” gerçeğini anlatmaktadır. Allah sizleri ötenizden ya da içinizden gözetliyor ve sizi bir taraftar gibi destekliyor anlamını vermez.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Allah’ın yüceliği/üstünlüğü (ekberiyeti) kendisinden başka varlık olmadığı için “kendi şânındandır”. Yâni, Allah başkasına göre mekânsal ve boyutsal olarak yüce/üstün (ekber) denilemeyecek kadar “ahad” (tek)dir. Allah bir tâne çok âzam (çok şanlı) bir tanrı değil, Allah sayı ve ayrım belirten “bir” sayısının ifade edemediği “ahad”dır, (tek/som/tümel/sınırsız/parçalı olmayan bütün)dür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Âyetteki üstünlük kavramını sadece “bedensel iyi ahlâka ve bedensel dini merasimlere” bağlayanlar oldu. Üstünlük ve Allah’a yakınlığı daha çok kılık ve kıyafete bağlayıp uzun ve yorucu bedensel ibadetlere sarıldılar. Bilgi ve ilim merkezlerinden koparak “uzletten doğan şöhret” âfetiyle toplumda “kutsal kişiler” olarak kabul görmeye başladılar. Bedenin temizlik ve disiplin bilgisi olan “zahiri fıkıh”dan koptular, ruhun/bilincin arınmasını ve disiplinini sağlayan “bâtınî fıkıh”dan yani tasavvuf ilimlerinden de uzaklaşarak tamamen “cahil âbid”ler oldular.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bâzıları da üstünlük kavramını; Allah’ın zâtını, sıfatlarını, isimlerini ve fiillerini çok teferruatlı kelimelerle tanımlama zannederek “iyi ahlaka ve bedensel ibadetlere” değer vermediler. Zâhiri ve bâtınî ilimlerde derinleşmelerine rağmen bedenlerini disiplin altına alıp da sonsuz yaşamda kendilerini karşılayacak “bedensel ibadet verileri” oluşturamadılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Halbuki kişinin kendi özünde a’leviyyete (âliliğe/yüceliğe) ulaşabilmesi için  ilim ve amel bütünlüğüne ihtiyacı vardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Çünki bizim bir gerçeğimiz maddî yönümüzdür. Diğer gerçeğimiz madde olmayan yönümüzdür. Maddî yönümüz zaman ve mekan algısı ile “kuşatılmıştır”. Bedenimizin davranışları zaman ve mekan evreninde her an itibarıyla bir enstantane (donuk fotoğraf karesi misali) oluşturmaktadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Zamansızlık ve mekansızlık algısı ile “kuşatılmış” olan esmâ hakikatimiz/sanal varlığımız/bilinç yapımız ise her an yeni bir düşünce/fikir üretir. Her türlü düşüncemiz de zamansız ve mekansız kudret boyutunda “donuklaşmayan düşünce frekansları” oluşturur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Her birim/birey sonsuz yaşamda kendi oluşturduğu “beden enstantanelerinin ve düşünce frekanslarının” kayıtlarını “okuyacaktır”. Bedensel kulluğunu ve düşünsel kulluğunun gereklerini daha iyi yapmış olanlar, daha iyi sonuçlara ulaşacaktır. Yâni herkes kendi elleriyle (bedenselliği ve düşünselliğiyle) işlediklerinin sonucuna ulaşacaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bedensel ve düşünsel eylemlerimiz Güneş Sistemi’nin son gezegenine kadar ulaşarak madde evreninin bir üst boyutuna geçiş yapar. O boyutta “iyi/sâlih” amellerimiz (eylemlerimiz/davranışlarımız) güzel sûretlere, “kötü/şâkî” amellerimiz çirkin sûretlere dönüşür ve fiziksel ölümden sonraki sonsuz bedenimizi karşılarlar. Cennetin ve cehennemin her birimi kuşatmış bir gerçek olduğu ve hatta her birimin kendi sonsuz ortamını hazırladığı bu örneklemelerle anlatılmak istenmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsan en evvel bedenselliğiyle kendi “benliğini” tanır. Bedenine göre “zevkler ve acılar” tadar. Bedenselliğimizin oluştuğu uzay ortamımız “Güneş Sistemi”dir ve sistemdeki her cisim, çekim ve olay bizi olgunlaştırarak “ruhsal kimliğimize” hazırlar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bedensel ölümden sonraki yaşamımız da yine “Güneş Sistemi” ortamında bu şekilde hazırlanmaktadır. Cennet ortamındaki zevkler dünya ortamındaki “örnek zevklerin” sonsuz açılımlarıdır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Ruhsal zevklerin en üstünü olan “tevhid ilmi”ni de yine “Güneş Sistemimizde” oluşturuyoruz. Cennetteki en büyük ruhsal zevkimiz, dünyadaki “çekirdek tevhid bilgisi”nin sonsuz açılımı olacaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Güneş Sistemi’nin son gezegeni Neptün “Sidre-i Müntehâ/Kenardaki Ağaç” olarak isimlendirilmiştir. Plüton’un gezegenlik özelliğinde olmadığı anlaşılınca Neptün yine son gezegen konumunda kabul edilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> <strong>(((</strong>… Bu sınır o dönemin evren modeline göre yapılan bir açıklamadır. Güneşe en uzak olan Neptün madde evrenin sınırı olarak kabul ediliyordu. Bu sınırın ötesinde boşluk vardı ve boşluğun içini de ağırlığı ve hacmi olmayan esir/görünmeyen duman kaplıyordu. Arş ise madde ve esir arasındaki sınır olarak kabul ediliyordu… İbn Arabî tüm tanımlamalarda kendi çağının evren modelini kullanmıştır fakat onun asıl anlatmak istediği varlığın zât mertebesinden ef’al (madde) âlemine kadar nasıl tecelli ettiğidir. Bu düşüncesini de aşağıdaki paragrafında özetlemiştir.<strong>)))</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsan-ı Kâmil algılanan ve algılanamayan tüm esmânın anlamlarını varlığında cem etmiştir (kapsamıştır/tüm farklılıkları tek öz olarak algılamaktadır).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> 5-) ErRahmanu alel Arşisteva;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Rahman, Arş’a istiva etti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Evrenin madde olarak yüksekliğinin/sınırının sonu var mıdır? Şu andaki bilime göre yoktur. Fakat yukarıdaki âyet “Arş” diye bir şeyden bahsediyor ve sûfî müfessirlerin (Kur’an’ı ilimlerle yorumlayanların) çoğunluğu… Arş’ı madde evrenin en uç noktası (müntehâsı) olarak tanımlıyor. Arş kavramını günümüzün anlayışına göre kısaca şöyle tanımlayabiliriz:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Allah’ın sınırsız esmâsının beş duyumuz tarafından dört boyutlu (en-boy-derinlik + zaman) olarak algılanmasına madde evren diyoruz. Madde evren algılamasının bittiği sınıra da Arş diyoruz. Bu boyutun üstü çokluğun olmadığı sırf ilim/mânâ boyutudur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> <strong>(((</strong>… İdris Fass’ı genellikle mekân ve boyut yüceliğine ayrılmıştır. Mekân ve boyut kavramlarının “sınırlarını” ve “sınırsızlıklarını” anlatan yazıyı Ahmed Hulusi’den alıntı olarak kalıcı bir bilgi yapılanması amacıyla veriyoruz…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt; font-weight: 700">ARŞ</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt"> Soyut bir kavramdır!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">“Arş” dendiği zaman genelde göklerin ötesinde, gökleri ve dünyaları kapsamına alan bir kat düşünülür. Sanki ötelerde bir yerde bir yüce kat var, o bu dünyaları kuşatmış, Rab da onun üstüne oturmuş aşağıdakileri oradan gözlüyor ve yönetiyor!!!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">“Kürsî” ismiyle işaret edilen yapı,  “galaksi”dir!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">“Arş” ise, melekût ile ceberût âlemi arasındaki  muhayyel sınırdır!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Arş, soyut olan sırf mânâ ile çokluk arasındaki  sınırdır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">İlimde vahdetin kesrete dönüştüğü sınırdır! Yâni  ilmi ilâhi ile Esmâ ve Ef’al boyutu arasındaki sınır! </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">İlmin zuhûr mahallidir!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran yapının  ilim boyutudur.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının bilinç yâni dinî tâbirle ilim boyutu, tasavvufî deyimiyle Esmâ âlemi o günde “Arş” kelimesi ile izah ediliyor!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt; font-weight: 700">400 MİLYAR GÜNEŞİN YER ALDIĞI<br />
SAMANYOLU GALAKSİSİ, ARŞ’IN İÇİNDE,</span><br />
ÇÖLE ATILMIŞ BİR YÜZÜK HALKASI GİBİDİR!</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt"> Güneş sistemi, içinde bulunduğumuz Galaksi`de  bir hiç mesabesindedir!. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Son tespitlere, verilere göre; Samanyolu adını verdiğimiz Galaksi`de 400 milyar güneş var… “İNSAN ve SIRLARI” isimli Kitabı yazdığım zamanki -1984-, verilere göre, Samanyolu`nda 100 milyar yıldızın tespiti yapılmıştı. Şu anda (sene 1994), aldığımız verilere göre Samanyolu`nda 400 milyar güneşin var olduğu tespit edilmiş. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Bir açıklamasında Rasûlu Ekrem şöyle diyor:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">“Dünyanız ve yedi kat semâ, Kürsi`nin içinde çöle atılmış bir yüzük halkası kadardır. Kürsi de Arş`ın içinde gene çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir.” diyor…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Burada bahsedilen, “Kürsî” kelimesi ile ifade edilen saha, yapı, bizim Galaksi dediğimiz ve Samanyolu ismiyle tanımladığımız yapıdır; bizim tespitlerimize göre. Yani, 400 milyar güneşten, yani yıldızdan oluşan bir sistem… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Eğer gerçekten, şöyle bir hafsalamızı genişletip de biraz düşünürsek, o 400 milyar güneşin içinde bizim güneş, çöldeki bir yüzük halkasından başka bir şey değildir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Ayrıca bu 400 milyar güneş benzerinin meydana getirdiği Galaksi gibi; şu andaki tespitlere göre milyarlarla Galaksi var!. 400 milyar güneşten oluşan Samanyolu Galaksisi gibi… Milyarlarla galaksi var evrende!. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">İş bu kadarla da bitmiyor!.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Bu yıldızların, galaksilerin her birinde bizim algılayamadığımız dalgasal boyutlarında ve onun da altındaki kuantsal boyutta sonsuz sayıda âlem ve canlı-bilinçli varlık türü mevcut!. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Ve eğer anlayabilirsek, o milyarlarla galaksinin içinde bizim Samanyolu dediğimiz 400 milyarlık galaksi, çöldeki bir yüzük halkası gibidir…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Nitekim bu konuda Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm  şöyle buyuruyor:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">-Fesubhanallah! Semâ gıcırdıyor! Secde edilmedik  bir karış yer yok semâda!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Elbette bu “semâ” tanımlamasıyla “göze” hitâbeden yapıyı değil; “berzah” denilen, “âhiret” denilen evrendeki dalgasal boyutu anlayacağız..</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">İşte bu milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının bilinç yani dinî tâbirle “İlim Boyutu”, tasavvufî deyimiyle “Esmâ Âlemi” o günde “Arş” kelimesi ile izah ediliyor!.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt; font-weight: 700">ARŞ, MEKÂNSAL DEĞİL;  BOYUTSALDIR!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt"> Arş, mekânsal değil boyutsaldır! </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Yani belirli bir mekânda ve mesafede değil; her birimin, birimiyetinden özüne doğru gidişte yer alan bir boyuttadır “ARŞ”! Yani boyutsal derinliktedir Arş, mekânsal değil!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Arş ise evreni ihâta eden, ancak zaman ve mekân  kavramı dışında olan boyutsal bir kavramdır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt; font-weight: 700">DÜŞÜNCENİN, İLMİN, BİLİNCİN</span><span style="font-size: 8pt"><br />
</span> <strong><span style="font-size: 8pt">EYLEME DÖNÜŞ SINIRI!</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt"> ARŞ, mekânsal maddesel bir kavram değildir.  Arş, bir sınırdır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Eylemin-fiilin-oluşumların başladığı; düşüncenin, bilinci, ilmin veya başka bir ifadeyle somutun soyuta döndüğü mücerretin müşahhas a döndüğü sınır ARŞ’tır. Arş’la ifade edilebilmiştir..</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Yani Arş mekânsal bir kavram değildir!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Evrenin başı veya sonu noktası gibi mekânsal bir  kavramı anlatmaz. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">İlmin, bilincin, fiile eyleme dönüş sınırıdır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">“Rahman Arş’ın üstündedir” âyetiyle işaret  edilen anlam, Rahman ismiyle Allah’ın Rahmaniyet mertebesine işaret edilir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Rahmaniyet mertebesi, Allah’ın bütün isimlerinin içine alındığı esmâ mertebesinin toplu adıdır. Yani varlığın aslı üzerinde Allah’ın ilmi ve kendisindeki esmâsının özellikleri hâkimdir ve tasarrufluk meydana getirir anlamınadır bu ifade..</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">İlmin, fiillere dönüş sınırı olarak konan “ARŞ” isminin kapsamı altındaki herşey, Allah isimlerinden bir terkibin mânâsını ortaya koyan sonsuz-sınırsız varlıkları kapsamına alır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <strong> <span style="font-size: 8pt">SAYISIZ OLUŞUMLAR BOYUTUNUN<br />
TEKİL DÜŞÜNSEL BOYUTLA</span><br />
KESİŞME NOKTASI</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Evrenin orijininde de bir bilinç boyutu, bilinç safhası, mânâların oluştuğı bir ANA SAFHA vardır.. bir de bu mânâların eyleme dönüştüğü Kudret ya da enerji adını verdiğimiz noktadan başlayan oluşumlar safhası vardır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Tasavvufta “ef’al boyutu” “efal âlemi” denen, bizim bugünkü dille “sayısız oluşumlar boyutu” adını vereceğimiz algılanabilir veya algılanamayan çokluk kavramlarının geçerli olduğu safhanın tekil düşünsel boyutla kesişme noktası, Din’de ARŞ diye anlatılır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt; font-weight: 700">ALLAH’IN ARŞ’I ISTIVASI</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt"> Kesret âleminin O’nun ilmiyle meydana gelmesi  ve ezelden ebede bunun böylece devam etmesidir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt; font-weight: 700">“ARŞ’IN ALTI”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">“Arş’ın Altı”, ef’âl boyutunu kapsayan alandır!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Arş’ın boyutsal altı için bir diğer tanımlama  ile “Kâinat” ya da “Evren”diyebiliriz! </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Ama mutlak mânâsıyla “Evren”! Yoksa, bugün dünya  üzerinde konuşulagelen “evren” yâni “insanın evreni” değil!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt; font-weight: 700">“ARŞ’IN ALTINA TENEZZÜLÜ”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt"> İlâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkması; mânâdan birimselliğe, çokluğa dönüşmesi “Arş’ın altına tenezzülü”diye anlatılır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt; font-weight: 700">“ARŞIN ÜSTÜ”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">“Arş’ın Üstü”, ‘’İlmi ilâhi’’dir!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">İsimler yâni ALLAH’ın ilminde bulduğu özellikler  âlemidir!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Tamamiyle mücerred (soyut) âlem olan CEBERÛT  BOYUTUDUR!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt; font-weight: 700">ARŞ’A YÜKSELME</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Arş’a yükselme, maddesel bir biçimde değil;’’Mirâc’’ın  nihayetinde oluşmuş olan boyutsal bir sıçrama ile ulaşılan kavramdır </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Arş’a âfaki yoldan-galaksileri aşmak suretiyle değil; enfüsi yoldan–kişinin kendi zât boyutuna yönelmesi şekliyle ulaşılan bir husustur!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Bizim üstümüzde altıncı kat yer, üstünde beşinci  yer ve Ay’a kadar birinci kat yer vardır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Esasen bu anlatım, bizim atmosfer tabakalarını  tanımlamaktadır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <strong> <span style="font-size: 8pt">ARŞ’IN FEVKİ…<br />
LİLLÂHİL VÂHİD’İL KAHHAR!</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">ARŞ’IN ALTI da, efal âlemidir. Sidre-i  Münteha’dan başlayıp alabildiğine giden ef’al âlemidir; “Hayâli Kebir”dir! </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Onun içine meleği de girer, insanı da girer  cinni de girer, İnsanı Kâmili de girer.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Tüm âsar hep bu hayâl içindedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">Hayâlin dışı dersen, ARŞ’ın fevki, “Lillahil  Vâhid’il Kahhar!” </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <strong> <span style="font-size: 8pt">RAHMAN VE RAB’BIN<br />
“ARŞ“ ÜZERİNDE YER ALMASI</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt"> “Rahman ve Rabb’ın “Arş” üzerinde yeralması” demek, o varlığın zâtî vasıflarla ve esmâ-i ilâhî’nin mânâlarıyla kâim ve mevcut olması, tasarrufunun her an ilmi ilâhî doğrultusunda Rabb’ın elinde olması demektir!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt"> “Ef’âl âlemi” diye bilinen fiiller âlemi yani kesret âlemi, tümüyle “melekût” diye bahsedilen âlemdir. Bunun bir üst ya da alt boyutu olarak tanımlayacağımız, esmâ âlemi yani Allah’ın isimleri boyutu ise sırf mânâdan ibarettir ki </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">“Rab Arş’ın üzerindedir” ya da “Rahman Arş’ın üstündedir” gibi tanımlamalar ile hep, melekût âleminin içine giren her şeyin, ilâhî isimlerin tasarrufu ile mevcudiyet ve devamlarına işaret olunur!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> <strong> <span style="font-size: 8pt">RAHMAN’IN ARŞ ÜZERİNE<br />
ISTİVA ETMESİ</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 12pt 0in 0.0001pt; text-align: left; line-height: 12pt"> <span style="font-size: 8pt">ARŞ-I RAHMAN, “Rahman Arş’ın üzerine ıstıva etti  “dendiği zaman; ARŞ’ın üstü esmâ mertebesidir; Rahmani vasıflardır; Esmâ’dır..<br />
</span> <a href="http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/ars/index.htm" style="color: blue; text-decoration: underline"> <span style="font-size: 8pt"> http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/ars/index.htm</span></a><span style="font-size: 8pt">  …</span><span style="font-size: 10pt"><strong>)))</strong></span><br />
*  *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> 88. Ve la ted`u meAllahi ilahen ahar* la ilahe illâ HU* küllü şey`in halikün illâ  vecheHU, leHUl hükmü ve ileyhi türceun;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Allah ile beraber diğer bir ilah (ikinci bir varlık) çağırma (isimlendirme) !.. O’ndan başka ilah (vücud) yoktur… Her şey haliktir (yoktur, ölüdür), ancak O’nun vechi müstesna… Hüküm O’nundur… O’na rücu’ ettiriliyorsunuz. (Kasas, 28/88)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu ayet Hak için bir yücelik bildirmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> “Her şey (hâliktir) yaratılmıştır ve yokluğa gidicidir ” ifadesi sıfat, esmâ ve ef’al boyutunu kapsamaktadır. Fakat buradaki “yaratılmıştır, yokluğa gidicidir” hükmü; sıfat, esmâ ve ef’al boyutunun zât’a ait olduğunu, zâtın üç farklı gölgesi ve mânâları olduğunu belirtmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak’ın katında yaratılmışlık ancak şuna benzer. Bir insan üç ayrı ışık kaynağının önünde dursa üç ayrı gölgesi oluşur. Gölgeler insana göre sonradan olmuştur fakat kendilerine ait bir varlıkları yoktur, hatta gölge dahi değillerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> <strong>(((</strong>… Âyetin nâzil olduğu dönemde çok tanrılı/ilahlı inanca sahip olan insanlar için sadece bir tane tanrı/ilah olduğunu kabul etmek çok zor idi. Akıllarına çok saçma geliyordu. Resulullah a.s.’ın tebliğiyle o insanların çoğunluğu tek tanrı/ilah inancını kabul etmiştir. Bu kabulden sonra âyetin bir boyut daha üst anlamını da kabul etmek gerekiyordu. Tek tanrının/ilahın aslında tanrı olmadığını… Allah’ın ahad olduğunu… Ahadiyetin ne demek olduğunu da anlamak gerekiyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu aşama en zor olanıydı. Ve bu engeli aşabilecek insanların sayısını Resulullah a.s. binde bir, on binde bir, yüz binde bir gibi sembolik ifadelerle belirtmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu aşamadan sonra ilah/tanrı yerine “varlık” kavramı kullanılmaktadır. Tek tanrı (tek Allah) inancına kadar yükselip de orada kalanlar “varlığı”… “Allah’ın varlığı” (+) “Allah’dan başka varlıklar” olarak ikiye, üçe, beşe ve daha fazlaya taksim ederler. Resulullah a.s. bu bilinç seviyesini dışlamamış ve “cennetin en alt tabakası” olarak onları da kendisine komşu seçmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Günümüz insanı için çok ilah/tanrı olması fikri artık çok basit gelmektedir. Üzerinde durulacak bir konu dahi değildir. Fakat “varlık problemi” olarak insanlık hâlâ Nuh, İdris a.s. dönemini yaşamamaktadır. Değişen bir şey yoktur. Bu dönemde âyetin “varlık problemi”ne yönelik derinliğini gündeme getirmek zorundayız. Fakat “her doğru her yerde söylenmez” düsturunu da unutmadan…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Her doğruyu biraz mecâzî ifadelerle infial yaratmayacak (fikir kargaşası) şekilde söylemekle de doğrular aynı zamanda gizlenmemiş olur. Varlığın “zât/sıfat/esmâ/ef’al” olarak anlatımı hem konuyu doğru olarak “söylemek” içindir hem de “infial yaratmamak” içindir. …<strong>)))</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu esaslara dikkat ederek tekrar konuya dönersek…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak’ın zâtı’na göre Esmâ, Sıfat ve Ef’al gölge hükmündedir… Yaratılmış olması,  sonradan olması bu anlamdadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> O’nun vechi olan zât’ının “yaratılmamış olması ve yok olmaması” kendi gölgesi, kendi vehmi ve kendi sanal varlıkları olan Esmâ, Sıfat ve Ef’al “vechinin” sınırsız oluş ve yok oluş özelliklerine göredir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Bir bilinç (insan, cin, melek veya herhangi bir boyutun bireyi) kendi varlığının hakikatini sağlam bilgi ile anlar ve Hak’dan gayrı varlığa sahip olmadığı şuuruna ererse “O’na dönmüş”lerden olur. Yani “ben de ayrıca var’ım” vehminden” kurtulur. Bilgi/ilim/irfan olarak “zâtî boyuta yükselmiş” olur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> İdris as’ın … 57-) Ve refa`nahu mekanen aliyya; / Ve biz onu Aliy Mekan’a (Mele-i A’la, yakınlık makamı) ref’ettik. (Meryem 19/57) âyetiyle anlatılan“yükselişi” de bu anlamdadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Resuller, Nebîler, Âlimler/bilgeler kendi yükselişlerini örneklerle anlatıyorlar. Onların kendi “hususî” hallerini anlatmalarının amacı kendilierinin ne kadar üstün olduklarının reklam etmek için değildir. bizim onlara hayran olup, övgüler düzmemizi de istemiyorlar. Anlatımlarının tek amaçları, bizlerde de mevcut olan aynı potansiyeli fark etmemizdir. Onlarla aynı derecede “hakkal yakin” ilme sahip olamasak da en azından “ilmel yakin/teorik olarak” kendilerimizin de “potansiyel değerini” anlamış oluruz.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> 23.Ve Lillahi ğaybüs Semavati vel Ardı ve ileyHİ yurceul emru küllühu fa`budHU ve tevekkel aleyHİ, ve ma Rabbüke Bi ğafilin amma ta`melun;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt" align="right"> Semavat’ın ve Arz’ın gaybı (ilmi herşeyi kapsamış) Allah’a aittir… Emr bütünüyle O’na döndürülür… O halde O’na kulluk/ibadet et ve O’na tevekkül et… Rabbin, yapmakta olduklarınızdan (Bi-) gafil değildir (Hûd, 11/23)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Her varlık boyutu bir gölgedir. Ve güneş tam tepede iken nasıl ki gölge “yok” olursa… Arz (ef’al âlemi/maddi boyut) ve semâvat (esmâ âlemi/varlığın Allah ilmindeki sanallığı) da gerçek bilgi doğunca Allah’a dönmüş olur. Varlık, “yok”a eşit değeriyle zâten doğal olarak abdiyet ve teslimiyet halindedir. Varlık Allah’ın Rububiyetinden (isimlerinin gölgelerinden) oluştuğu için, varlığın fiili aslında Hak’ın fiilidir. Bu nedenle Hak kendi isimlerinin gölgelerinin yaptıklarını “kendi fiili” olarak bilmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> 63. Emmen yehdiyküm fiy zulümatil berri vel bahri ve men yursilürriyaha büşren beyne yedey rahmetiHİ, eilahun meAllah tealellahu amma yüşrikûn;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Yoksa kara’nın ve deniz’in zulumatları içinde size hidayet eden (doğru yolu hep gösteren) ve Rahmetinin önünde müjdeciler olarak rüzgarları irsal eden mi (hayırlı) ?… Allah yanısıra bir ilah mı?… Allah, onların ortak koştuklarından yücedir-a’li’dir (Neml, 27/63)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Eğer ki Allah sisteminde kendi varlığını ayrı, kullarının varlığını ayrı  tutsaydı…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Kendisi “gerçek ilah/varlık” olur, kulları da “geçici ilah/varlık” olurdu. Geçici varlıklar “gerçek varlığın varlığına”, “geçici varlık olarak” “ortak” olmuş olurlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Fakat Allah’ın sistemi böyle “parçalı/yamalıklı” değildir… Ahad’dır, parçasız ve  yamalıksızdır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Dünya ve ahiret yaşamının sonsuz olasılıkları (karanlıkları) içinde en emin yol ikiliğin değil tekliğin yoludur. Allah Rahmeti gereği kullarına ayrı varlık vermemiştir. Bu bilgi/ilim tohumlarını da Risalet, Nübüvvet ve Velâyet rüzgârlarıyla savurarak zihinlerimize ekmekte ve aşılamaktadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu nimet karşısında Allah yanı sıra kendimize varlık/ilahlık vermek hayırlı bir  düşünce değildir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Her insanda potansiyel olarak, “gizli hazine” olarak en yüce makam olan zâti boyut vardır. Fakat, hazinenin mühürünün kırılıp da açığa çıkarılması ve değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Toprağa gömülü bir hazine mirasıyla doğan… kendi hazinesinden hiç haberi olmadan… kendi hazinesini aramadan-bulmadan-kullanmadan ölüp giden… “hazinesiz” hükmü ile ölür ve “hazinesiz” hükmü ile dirilir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsan esmâlardan oluşmuş bir varlıktır ve “zât” esmâ içinde gömülü bir “bilgi hazinesidir”. Bu bilginin bu dünya yaşamında fark edilmesi gerekmektedir. Bu dünyada kendi hazinesi olan “zât” bilgi hakikatini fark edemeyen sonsuz yaşamda da “hazinesini ebedî fark edemeyen esmâ terkibi” olarak kalacaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Ve refa`nahu mekanen aliyya; / Ve biz onu Aliy Mekan’a (Mele-i A’la, yakınlık makamı) ref’ettik… (Meryem, 19/57) âyeti ile Hak her kuluna kendi yükselişini sağlaması için bir ip ucu vermektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> 30-) Ve iz kale Rabbüke lilMelaiketi inniy ca’ılün fiyl’ Ardı halifeten, kalu etec`alü fiyha men yüfsidü fiyha ve yesfiküddima’e, ve nahnü nüsebbihu BihamdiKE ve nükaddisü leKE, kale inniy a`lemü ma la ta`lemun;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Hatırla ki Rabbin melaike’ye: “Muhakkak ki BEN Arz’da bir HALİYFE meydana getireceğim”, dediği vakit, onlar da “orada fesad eden ve kan döken kimseyi mi (halife) kılacaksın, BİZ (Bi-) hamdinle (B sırrıyla, senin Hamdin olarak) tesbih ve seni takdis edip dururken”, dediler… (Allah da buyurdu): “BEN sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim”. (Bakara, 2/30)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Hilâfet, bir mertebedir. Yükselinmesi gereken ve yükselinmesi için de özel  şartları olan bir mertebedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Özde Hak’ın sadece bazı esmâlarını fark edip sınırlı olarak kalmanın ismi; “melekiyet”, ya da “şeytâniyet”tir. Hak’ın sınırsız mertebe ve isimlerini özde toplayıp/fark edip bilgisini bilgi olarak, fiilini fiil olarak yaşamanın ismi de “insaniyet”dir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsanın toplayıcı (cem edici) özelliği onu “hilafet” rütbesine yükseltmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Melekiyyet halindeki bilinçler kendilerini oluşturan kısmî esmâyı tümel zannetmekte ve tüm isimlerin hakkını vererek (Hamdi ile tesbih ederek) kulluk ettiklerini zannetmektedirler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsan da kendini oluşturan tümel esmâyı her yönüyle yaşayarak zâtın tam tecellisi/gölgesi/halifesi sıfatını almıştır. Hilafet bu durumda aslî olarak Hak’ın sıfatıdır ve insan o sıfata yükselince “halife” sayılır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> 75. Kale ya ibliysü ma meneake en tescüde lima halaktü Bi yedeyye, estekberte em  künte minel aliyn;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> (Allah) buyurdu: “Ey İblis (benliği ile perdeli) !… (Bi-) İki Elim (Celal ve Cemal sıfatlarım) ile yarattığıma (zati tecellime mazhar kıldığıma, vahidiyyet zuhuruna) secde etmene ne mani oldu?… Büyüklendin mi, yoksa Alun’dan (Adem’e secdesi sözkonusu olmayan ondan yüceler’den) mı oldun?”. (Sâd, 38/75)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Melekler iki kısım olarak mevcûttur. Bir kısmı Âdem’in yaratılışını (varlık boyutunu) algılayanlardır ve “secde” emri bu kısmını kapsar. Diğer kısmı ise “melâike-i âlî/üstün-yüce melekler”dir ki Hak’ın zâtında kendi varlıklarının ve Âdem’in varlığının dahi farkında değillerdir. “Secde” emri onları kapsamaz.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Secde emri bir tanrıya tapınır gibi yere kapaklanmak değil, bir şeyin daha  faziletli olduğunu kabul etmektir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu âyette İblis’in secde etmemesi yüce meleklere benzetilmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Yüce meleklerin özelliği en anlaşılır hâliyle “Allah’a secde ettiğinde, secdesinin tapınma simgesi olmadığını” bilen “İnsan-ı Kâmil”de tecellî etmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu bilinçle “secde”ye varmak hiçbir şeye secde etmemektir. Hattâ kendisinin gerçek olmayan esmâ terkibi olduğunu bilerek secdesinin “kendine secde eden zatın” gölge görüntüsü olduğunu fark etmektir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> ***</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak’ın zâtı “bölünmeyen, parçalanmayan”dır. İçinde ve dışında çokluk olmayandır. Hak kendi zâtını seyretmek dilediğinde sayı-sınır gibi özelliklerden münezzeh olan zâtı sayısız ve sınırsız “mânâlar/anlamlar” olur. Ve bu boyuta “esmâ” âlemi denir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak’a “sayı-sınır” izafe edilmediğinde (verilmediğinde) zât denir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Zât; “sayısız-sınırsız” isimler/mânâlar/anlamlar olduğunda “esmâ/isimler” (sırf  bilgi/sonsuz bilgi) denir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Esmâ/isimler; birimler ve bireyler olarak “sûret” yani en-boy-derinlik olarak zâhir olunca ef’al (zâhiri oluşlar/fenomenler) denir ki madde/cisim/enerji/zaman ismini alır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu değişime, Hak’ın teklikten (vahdetten)… çokluğa (kesrete)… tenezzülü (boyut değiştirmesi) denir. Hak’ın bu dört mertebesi aynı anda “dört tane” mertebe/boyut değildir. Her an var olan tek boyuttur ki o da zât mertebesidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu bilgiyi şu misalle anlatabiliriz:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Buhar; gözle görülmeyen, rengi, şekli olmayan lâtif (şeffaf/saydam) varlıktır. Bir alt ısı ortamında “bulut” olur. Bulut bâtın/öz itibarıyla buhardır. Fakat “buhar” öz olarak ayrıca bulutun içinde değildir artık. Buharlık yok olmuş bulutluk var olmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bulut; bir alt ısı ortamında “su/yağmur” olur. Su; bâtın/öz olarak hâlâ buhardır ve buluttur. Fakat su’yun varlığından başka buhar ve bulut diye bir şey de “yok”tur artık. Buharlık ve bulutluk yok olmuş su’luk var olmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Su; bir alt ısı ortamında “buz” olur. Buz bâtın/öz olarak hâlâ buhar, bulut ve sudur. Fakat buzun varlığından başka hiçbir ortam ve boyutta “buhar-bulut-su” yoktur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Buz; sayısız ve sınırsız sûretlerle çokluk olarak görünmededir artık. Buhar kendi tekliğini buz çokluğu olarak deneyimlemektedir…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Buhar yok olmadan, artmadan, eksilmeden, çoğalmadan, kendi tekliğini bölüp  parçalamadan “buzlar” olarak tecellî etmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Buz şekil olarak buzdur… şekil buhar değildir…  fakat buz şekli ile birlikte  hakikat/öz olarak her zaman buhar hükmündedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Buhar hiçbir zaman buz ile ittihad etmemiştir (yan yana ya da iç içe ikili  olmamıştır).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Buhar hiçbir zaman buza hulûl etmemiştir ( buzun içine girmemiştir).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsan da şekil olarak insandır… insanın şekli zâtın şekli değildir… fakat insan şeklinin hakikati/özü her zaman zât hükmündedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Evren her zaman sınır-sayı-şekil veren bir boyuttur. Evren bu boyutuyla “sonradandır/hâdistir/yaratılmıştır”. Evren hakikati itibarıyla hiçbir zaman var olmamıştır, yaratılmamıştır, sonradan olmamıştır. Zâtın sınır-sayı-şekil olarak tecellî eden ilmi hükmündedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> ***</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Ebû sâid-i Harrâz, “ Hak’ı zıtları cem etmekle bildim” diyerek buhar örneğini  bir cümle ile anlatmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Zâhir (görünen)… Bâtın (görünmeyen)… Evvel (ilk)… Âhir (son)… bir birlerine zıt anlamlardır fakat aynı hakikatin farklı özellikleri olmak yönüyle de birbirinin “aynı”sıdır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak zâhir olunca kendi bâtınına göre zâhir olur. Hak bâtın olunca kendi zâhirine göre bâtın olur. Kendisinden başka varlık yok ki ona göre zâhir ya da bâtın olsun!.. evvel ya da âhir olsun!..</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak; Ebû sâid-i Harraz olarak zâhir olunca… Harraz’ın bâtınına Hak dersin. Ve  her tecellîyi bu örneğe göre kıyaslayın…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Celîl-Cemîl ve Hâdî-Mudill ve Dârr-Nâf’ ve Muhyî-Mümît ancak O’dur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Esmâsı (isimleri) bir birine zıt olan ikili gruplar halindedir. Fakat sınırsız esmâsının tümünü Allah ismi ile ifade ediyoruz… Allah isminin sınırsız zıtlar halinde (ışık/karanlık), (hayat/ölüm), (güzel/çirkin), (doğrultucu/yanıltıcı) gibi … gölgeleri/yansımaları/tecellileri vardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> ***</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bâtın’ı “ben” dediği zaman Zâhir’i “hayır” der.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Zâhir’i “ben” dediği zaman Bâtın’ı “hayır” der.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Yâni, buhar “var” iken su “yok”tur. Su “var” iken “buhar” yoktur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hem zâhir halde hem de bâtın halde iken “hayır”ı duyan/algılayan “sem’i” olan  yine tek hakikat “O”dur…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsanın içinden harfsiz-sessiz bir hitap; “Karşındakine tokat at” diye seslense… kendi içindeki hissi duyan yine aynıdır. İçindeki sese uyup da karşısındakine tokat atana ceza lâzım gelir. Fakat sesini tokada çevirmez ve hareketsiz kalır o duygusunu bastırırsa… öyle bir şeyi düşünmekten dolayı cezâ almaz, günaha girmez…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Her zaman asıl ve öz olan “bir/vahid”dir. İki; bir’i iki kez saymak ve iki kez var saymaktır. İki dediğimiz zaman “iki” diye bir şey “var etmiş” olmayız, sadece “bir”i “iki” olarak tahayyül ederiz. Hak’ın “kesret”i bu misalde olduğu gibi yaratır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Allah ismi aynı “bir” sayısı gibidir. Diğer isimler Allah isminin farklı özelliklerle düşünülmesidir. İnsanı oluşturan sayısız isimlerin hepsi de Allah isminde buluşup aynı değere döner.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hâlık (yaratıcı) ve mahluk (yaratılmış) arasındaki anılık ve ayrılık şöyledir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak “ahad”dır, tek’dir. Hak kendi zâtında “esmâ” âlemini var kabul ettiğinde… bu varsayımı olan “esmâ”ya “mahluk” yani yaratılmış deriz. Hak’ın “Yaratıcı” sıfatı “esmâ”ya göredir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Esmâ âlemi her an “yaratılmış”, Hak her an “yaratıcı” hükmündedir. Esmâ’nın varsayımsal bir yaratık olduğu fark edilirse… Hâlık (yaratan) ve mahluk (yaratılan) ayrılığı hakkındaki değer yargıları da değişecektir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> ***</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> <strong>(((</strong>…HEME OST:  Hepsi/herşey O’dur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> HEME EZ OST:  Herşey O’ndandır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu iki deyim Farsça olarak şöhret bulmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Heme ost; var olarak algılanan her şey O’dur. Parça parça görünen varlık O’ndan birer cüzdür (parçadır)… anlamları yüklenerek “varlığın tümü O’nu oluşturur” sonucuyla kabul edilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Batı mistisizminde “Spinoza ekolünde”; bir zamanlar bütün bir kütle olan tanrının sonsuz parçalara ayrılarak evreni oluşturduğuna inanılır. Evrendeki parçaları bir bütün olarak düşünmenin de tanrıyı bulmak olduğuna inanılır. Tanrı her şeydir ve her şey tanrıdır düşüncesini “panteizm” terimi ile ifade edebiliriz. Heme ost/her şey O’dur deyimi “panteizm” ile eş anlamlı hale getirilerek “vahdet-i vücud” felsefesi olarak İbn Arabî’ye maledilmeye çalışılmıştır. Fakat İbn Arabî’nin tasavvufi anlayışının temelini “tanrı”yı reddetmek ve “Allah”dan gayrı/başka varlık görmemek oluşturur. Bu düşünceyi de “Lâ mevcûde illâ Hû/O’ndan başka yok…ancak O” cümlesi özetlemektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İbn Arabî; panteist değildir ve her şey tanrıdır diye bir bilgi de  oluşturmamıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Heme ez ost; Allah her şeyi yoktan var etmiştir. Zamanla da, madde Allah’ın gücüyle geçici olarak yaratılmıştır… düşüncesi tarzında genel geçer anlam kazanmıştır. Kur’an’a ve sünnete daha uygun olduğu da kabul edilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu düşüncenin kabulü Resûlullah a.s.’ın “Allah atalarınızın inandığı gibi bir tanrı değildir” mesajını örtmek olur. Ve tekrar “Allah” ismi ile açıklanan hakikati eski Arap ilahına/tanrısına dönüştürür. Ve günümüze kadar da bu şekilde gelmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Heme ost/her şey O’dur tezini; Allah’ın esmâ âlemi olarak düşünürsek… Esmâ âlemine de Allah’ın ilminde/hayalinde mevcut mânâlar bütünü dersek “panteist” felsefeye kapılmadan Hak’ı daha iyi anlamış oluruz.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Heme ez ost/her şey O’ndandır tezini; varlık Allah’ın isimlerinin gölgeleridir/tecellileridir şeklinde yorumlarsak “tanrı ve tanrı yaratıkları” ayrımına düşmeden Hak’ı daha iyi anlamış oluruz.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Nakşibendî büyüklerinden Ubeydullah Ahrar, tasavvufun başlangıç aşamasında “heme ez ost/her şey O’ndandır” düşüncesini tavsiye etmiştir. Sûfînin ilimlerde derinleştikçe zâten “heme ost/her şey O’dur” düşüncesindeki “ahadiyet hakikatini” kendiliğinden idrak edeceğini de belirtmiştir. …<strong>)))</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İshâk bölümünde teferruatıyla bahsedeceğimiz “Hz. İbrâhim’in oğlunu kurban etmesi” rüyasına bu bölümde kısaca değinerek geçeceğiz…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Yeryüzünde tek tek bireyler halinde algılanan bütün insanlar hakikatte “Allah” isminde gizli sınırsız anlamların tecellilerinden başka bir şey değildir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Her insan tecellisi farklı görünümlerle ve farklı isimlerle ve farklı huylarla  birbirinden ayırt edilir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hz. İbrahim gibi bir “Kâmil” tecellî rüyasında kendi oğlunu kurban ettiğini görür. Ve bu rüyasını da oğluna anlatır. Oğlu İshâk ( bazı kaynaklarda İsmâil olarak geçer) da Allah’ın emrini yerine getir diyerek babasına teslim olur. Bu teslimiyet karşısında Allah semâdan bir koç indirerek oğul yerine onu kurban ettirir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Baba hakikatte “nefs-i vahide”dir yani erkek ve dişi tüm insanların tamamını  ifade eden bir kavramdır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Orta doğu İsrâil geleneğinde tümel kavramlar daha güçlü algılanan erkeksi (eril) kelimelerden oluşturulmuştur. Arap dilinde de benzer özellik vardır. İnsanların tamamını ifade eden baba kelimesi “tümel insanlığın” cinsiyetiyle ilgili değildir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hz. İbrahim’in rüyasında gördüğü kendi bedeni insanlığın tümel gerçeğidir. Görmüş olduğu çocuğu ise tümel insan gerçeğinin nefsidir/ruhudur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Rüya âleminde/esmâ boyutunda “kendisi ve çocuğu” şeklindeki iki ayrı sembol ona bir yanılgıyı haber veren çeşitli uyarı niteliğindedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Beden ve ruhun… Zâtın ve esmânın… Aklın ve imanın… Hak’ın ve tecellisinin… kısaca, varlığın iki ayrı varlık olmadığını öğretir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Babanın oğlu kurban etmesi; tümel varlığın ikinci bir varlık zannını yok  etmesidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Rüyanın sembolizmi ve dünya suretlerindeki izdüşümleri arasındaki ilgi bu şekilde kurulur. Allah bir insanı denemek amacıyla kendi oğlunu kesmesi emrini vermez. Tarihte ruhsal hastalıkları nedeniyle Tevrat ve Kur’an sembolizmini gerçek zannedenler kitap sayfalarındaki bu mecâzi anlatımı “kopyalamış ve arızalı beyin sayfalarına yapıştırmıştır”… kopyala yapıştır işlemleri sonucunda aynı rüyayı görmüşler ve korkunç fiiller işlemeye kalkışmışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Âdem ve Havva tek hakikatin iki farklı özellikte tecellisidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> 1-) Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen, vettekullahelleziy tesaelune Bihi vel erham* innAllahe kâne aleyküm Rakıyba;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Ey insanlar!… Sizi nefs-i vahide’den (bir tek nefs’ten; tek bir öz’den; kozmik bilinçten) halkeden ve ondan da kendi eşini halkeden ve o ikisinden bir çok rical (erkekler) ve nisa (kadınlar) üretip (böylece) yayan Rabbinizden ittika edin… Ve (ancak) O’nunla (B sırrı?) birbirinizden istemekte olduğunuz Allah’dan ve RAHMler’den (yakınlardan) de ittika edin (haklarını dikkate alın; o tarafla alakanızı sıkı tutun)… Muhakkak ki Allah üzerinizde Rakıyb (kontrolünde tutan)’dir. (Nisâ, 4/1)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Önce Âdem’in yaratılması âdem’in kaburga kemiğinden de kadının (Havvâ’nın) yaratılması eski İsrâiliyat hikâyelerindendir ve gerçeğe uygun değildir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Âdem ve Havvâ birbirinden çıkmış değildir, tek olan varlığın iki  farklı  tecellîleridir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu âlemdeki çeşitlilik, farklılık, zıtlık, artışlar (doğuşlar) ve yok  oluşlar(ölümler) nedir ve nedendir?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Her insan kendi aklı ile bunları çözmeye çalışır. Akıl, gözü ve muhakeme merkezini / beynin yargı gücünü yanıltan “vehim”in etkisi altındadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Vehim; varı yok, yoku var, teki çok, çoku tek zannettiren bir  kuvvedir/duygudur/histir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsan akıl ve vehim hisleriyle birlikte yaratıldığı için âlem hakkında yüzde yüz  isabetli bilgiler elde edemez.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Resuller, Nebîler ve Velîler de akıl ve vehimle birlikte yaratılmıştır. Fakat onların vehmi akla hizmet eden, doğru bilgiler taşıyan bir elçi gibi çalışır. Bu nedenle hiç kimseden hiçbir eğitim almadan sadece varlığa bakarak, dinleyerek, hissederek doğru bilgiye kendi özlerinden gelen güçle ulaşırlar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Her Resul/Nebî/Velî insanlara muallim/öğretmen/eğitmen olarak gönderilmişlerdir. Öğretmenlerini dinleyen ve anlayan akıllar vehimlerinin yanıltıcı etkisinden kurtularak doğru bilgilere ulaşabilirler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Vehimin etkisi akla doğal oluşumları “hayret edilecek” sırlar olarak gösterir. Vehimin etkisinden kurtulan akıl ise hiçbir şey karşısında hayrete düşmez. Sadece ahad varlığın hiçbir zaman “kesrete” dönüşememesine “hayret eder”.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Varlık mutlak yokluktan gelmez ve mutlak yokluğa gitmez.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Varlık mutlak varlıktan gelmez ve mutlak varlığa gitmez.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Tüm gelişler ve gidişler varlığı ne çoğaltır nede azaltır. Bu oluşum ve bozulma (kevn ve fesad) Hak’ın sınırsız esmâsının “evren” olarak yansıması ve sınırsız ihtimallerin yine Hak tarafından “seyri”dir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsanın içinde bulunduğu boyutu onun her zaman maddi dünyasıdır. Beş duyusu dışında kalan göremediği dünyası ise onun her zaman ahiretidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsan evrene vehmin etkisi altındaki gözü ve aklıyla bakar. Her şeyi ve her olayı günlük basit ihtiyaçları kadar görüp algılayabilir. Resul/Nebî/Velî ise evrene vehmini hizmetine almış akıl nazarıyla baktığı için hem günlük ihtiyaçlarını net olarak algılar hem de yarını, yüz yıl sonrayı, bin yıl sonrayı… kısaca sonsuz gelecekte kendisine lâzım olan bedensel ve ruhsal ihtiyaçları toptan algılar. Yaşamını sonsuz geleceğinin gereksinimlerine göre düzenler. Ve buna da âhirete hazırlık der. Diğer insanlara da tavsiye ederek hazırlanmaları uyarısında bulunur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Gerçeğin açığa çıkışı, hakiki bilginin ayağa kalkışı olarak bahsedilen “büyük kıyamet”de ve “evrenin bir bölümünün/güneş sisteminin” bozulma evresi olan “küçük kıyamet”de varlığın devamında bir kesinti ve kopukluk olmaz. Yâni varlığı meydana getiren esmâ tecelliyatındaki tüm isimler yine faaliyette olur. Fakat o anda… kıyamet anında Allah-Kahhar-Vâhid isimleri diğer esmâya göre baskın konuma yükselir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> 16-) Yevme hüm barizun* la yahfa alellahi minhüm şey`* li menil Mülkül yevm*  Lillahil Vahıdil Kahhar;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> O gün onlar barizlerdir (perdesiz, apayan)… Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz… “Bugün Mülk kimindir?”… “Vahid, Kahhar olan (gayrı vücud olmayan) Allah’ındır!”. (Mü’min, 40/16)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu gün yâni bu kıyamet anında varlığın hakiki vechi nedir? Diye sorulur. Bu soru Allah’ın her şeyi yok ettikten sonra “boşluğa” yönelttiği bir sual şeklinde anlaşılmamalıdır. O anda Allah ve Vâhid (tek) isimleri hariç diğer esmâ Kahhar (yok edici, ezici, bastırıcı) isminin baskınlığı altında silikleşmiştir. Varlıkta eserleri hissedilemeyecek kadar azdır. Bundan dolayı “Mülk/varlık kimindir?” sualine diğer esmâ cevap veremez. Her dâim etkin olan Vâhid ve Allah ismi “Varlık bu andan sonra Vâhid ve Allah isimlerinin tecelliyatını daha da ziyadeleştirecektir” anlamında cevap verirler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Sual ve cevap şeklinde verilen bu âyette Hak “kıyamet gerçeğinin iç yüzünü beyan  buyurmaktadır”.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Kıyamet kavramının bir de şöyle tarifleri vardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Küçük kıyamet; bir insanın “ölmeden evvel ölmesi”dir. Buna ihtiyârî ölüm denir. Bedensel ve ruhsal riyazetle (perhizle/idmanla/çalışmayla) ilim ve irfan tahsiliyle boş iş ve düşüncelerden uzaklaşmakla gerçekleşen nefs eğitimidir. Iztırârî/zorunlu/bedensel ölüm ise canlı bedenin ölümü ve dağılmasıdır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Büyük kıyamet; yukarıdaki tanımın aksine bu sefer “Güneş Sistemi’nin bozulup dağılması” olarak kabul edilir. Güneş Sistemi bir insan vücudu gibi belli bir düzene sahiptir. Her düzen mutlaka bir gün dağılır ve yerine daha iyisi gelir. Güneş sistemi ve galaksimiz ve her sistem ve her galaksi düzeni bir an (milyarlarca yıl anlamındaki an) mutlak bozulacak-dağılacaktır. Yenileri daha mükemmeliyle doğacaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak’ın isimleri zât’dan mutlaka zıtlarıyla birlikte tecellî eder. Bundan dolayı âlemlerde ve evrenimizde hoşumuza giden ve gitmeyen olayların sayısı bâtın boyutta aynı sayıdadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak’ın ödüllendirici isimleri ödüle lâyık olayları istediği gibi… cezalandırıcı isimleri de cezâya lâyık olayları ister ve yaratır/tecellî ettirir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu bağlamda “pis” olan şeylerin tecellisine “hak” diyebilir miyiz?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Meselâ “gübreye” bu da Hak’ın bir tecelliyatıdır diyebilir miyiz?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> “Hayır… Hak bu tür şeylerden münezzehtir!” diyen isâbet eder. Hak’ı bir şeyle sınırlamaktan, sadece o şeye benzemekten tenzih ederek doğru söylemiş sayılır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> “Evet… Bu şey Hak’ın esmâsı haricinde değildir, Hak için sınır ve son yoktur!” diyen de isâbet eder. Hak’ı bölünmekten, sınırlanmaktan tenzih etmiş olur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Ve şu gerçek her iki cevabı da kapsar:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> “Nezih ve hüsn” temiz ve güzel kavramları her canlı türüne göre değişir. Gül kokusu gübre böceğine göre pis ve çirkindir. Gübre temiz ve güzeldir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu sözlerin hakikatini pisi pis, temizi temiz olarak görmeyen her şeyi birbirine eşit olarak görebilen “ârifler” anlar… ve ârifler insana göre olan manevi ve maddi pislikleri daha iyi algılarlar ve uzaklaşırlar… Güzellikleri daha net görürler…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Her şeyi eşit görmek her şeye eşit muamele etmeyi gerektirmez. Her şeye hakkını  vermek haktır, adalettir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Birimler, bireyler ve türler arasındaki kemâlat farkları her şeyin kendi özündeki tamlığın ne kadarını açığa çıkarabildiğiyle ilgili bir konudur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> İnsan hayvana göre, hayvan bitkiye göre daha fazla esmâyı tecelli ettirmekle derece farkı yakalar. Üstünlük özde değil tamamen görüntüselliktedir ve bilgi boyutundadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bir kişi; ressam, nakışçı ve hattat (güzel yazıcı) olsa… ve sadece bir tabloya resim yapsa… o kişi kabiliyetinin bir kısmını açığa çıkarmış olur. Diğer kabiliyetleri bâtında/akılda gizli kalır. Fakat o kişiye bâtınını tam tecelli ettirmediği için özde eksiktir denemez. Ama aynı yeteneklere sahip bir başkası hem resim, hem nakış hem de güzel yazı (hat) eseri yapsa… görünüm olarak daha kâmil sayılır. Bâtında ise iki sanatkâr de birbirine eşittir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Varlık türleri de Hak’ın zâtında Hak’ın tamlığı ile tam oldukları için birbirine özde eşittir. Fakat evrende açığa çıkardıkları ilâhi tecelli boyutlarına göre derecelendirmeye tabi tutulur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> *  *  *</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Hak’ın her ismi kendi eserini açığa çıkarabilmek için diğer tüm esmâya muhtaçtır. Meselâ Rezzak ismi bir birimi rızıklandırmak için; Hayy, Alîm, Semî’, Basîr, Hâlık, Rab, Musavvir, Ganiyy ve diğer tüm esmâya muhtaçtır. Zâten diğer tüm esmâ da her ismin özünde yüklüdür. Bir işi hep beraber yaparlar. Fakat Rezzak’ın işini âlim, semi, basar vb. diğer esmâ yapamaz. Her isim kendine özgü değeri açığa çıkarır başka isimlerin tecelliyatını veremez…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> ***</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bu bölümde İdris isminde gizli “Kuddûsî” hikmetin özü anlatılmış oldu. Mekân ve  boyut yüceliklerinden bahsedildi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Bunu anlatmaktan amacımız şudur ki:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> Rütbe ve Boyut yüksekliği birbirine karıştırılmasın. Câhil bir kişi vezir rütbesiyle saraydaki vezir tahtına otursa âlimlere emreder. Zâhiren âlimlerden yüce görünür fakat hakikatte âlimler nerede ve hangi rütbede olurlarsa olsunlar “zâti” boyutta “özde” her an en yüce makamdadırlar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt"> <u><span style="font-size: 8pt">Not:</span></u><span style="font-size: 8pt"> Bu bölümdeki tüm âyet ve mealleri “B MEAL”den alınmıştır…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 12pt; margin-bottom: 0.0001pt">&nbsp;</p>
<p align="center"> <span style="font-size: 11pt; font-family: Calibri; color: black">4. BÖLÜM  SONU</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p><a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-4-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (3. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-3-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-3-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Mar 2008 12:00:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Füsûs’ül Hikem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/fusus%e2%80%99ul-hikem/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-3-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[NUH KELİMESİNDEKİ SUBBÛHÎ HİKMETİN ÖZÜ …uyarı… …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur… (((… NÛH SÛRESİ SÛRE HAKKINDA ÖZET BİLGİ Nuh Sûresi, Mekke-i Mükerreme’de 71. veya 74. sırada nazıl olmuştur… 28 ayettir… Adını, Hz. Nuh’un risaletini bahsetmesi dolayısıyla almıştır… Nuh Sûresinde: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>NUH KELİMESİNDEKİ SUBBÛHÎ HİKMETİN ÖZÜ</strong></p>
<p align="right"><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 8pt">…uyarı…</span></strong></font><br />
<font color="#0099ff"><span style="font-size: 8pt">…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…</span></font></p>
<p><span style="font-size: 8pt">(((… <strong>NÛH SÛRESİ</strong><br />
<strong> SÛRE HAKKINDA ÖZET BİLGİ</strong></span></p>
<p>Nuh Sûresi, Mekke-i Mükerreme’de 71. veya 74. sırada nazıl olmuştur… 28 ayettir… Adını, Hz. Nuh’un risaletini bahsetmesi dolayısıyla almıştır…<span id="more-272"></span></p>
<p>Nuh Sûresinde: İnsanlığın 2. atası sayılan Hz. Nuh ve insanlık-toplum için ilk risalet-nübüvvet deneyimi. . . Risaletin alanı, yöntemi ve meseleleri. . . Kader-ecel meselesinde bir incelik; Allah’a kulluk ve Rasûlü’ne itaat ile ertelenilen (oluşturulan) ecel?. . . Seyr-i sülük süreci ve insan’ın atvarı. . . Evrim ve insanın yaratılması. . . Adem Oğlu’nun putları… Genetiğin önemi nereye kadar ve astrolojinin önemi,. . . gibi konular açıklanmaktadır. . .</p>
<p><strong> AYETLERİN MÂNÂSI</strong><br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM<span id="more-401"></span></p>
<p>1-) <strong>İnna erselna Nuhan ila kavmihi en enzir kavmeke min kabli en ye’tiyehüm ‘azâbun  eliym;</strong><br />
Muhakkak ki biz Nuh’u: “Kendilerine elim bir azab gelmeden önce kavmini uyar”  diye, kavmine irsal ettik.</p>
<p>2-) <strong>Kale ya kavmi inniy leküm neziyrun mübiyn;</strong><br />
(Nuh) dedi ki: “Ey kavmim!. . . Muhakkak ki ben, sizin için apaçık bir neziyr’im  (uyarıcıyım)”.</p>
<p>3-) <strong>Enı’budullahe vettekuhu ve etiy’un;</strong><br />
“Allah’a ibadet edin, O’ndan ittika edin ve bana itaat edin (ilahi hükümlere  uyun)”.</p>
<p>4-) <strong>Yağfir leküm min zünubiküm ve yuahhırküm ila ecelin musemma* inne ecelellahi  iza cae la yuahhar* lev küntüm ta’lemun;</strong><br />
“Ki, (Allah) günahlarınızdan ba’zını (nefsani iş ve beşeri sıfatlarınızı) mağfiret etsin ve sizi bir ecel-i müsemma’ya (tayin edilmiş noktaya?) te’hir etsin. . . Muhakkak ki Allah’ın eceli (ölüm?), geldiğinde tehir olunmaz. . . Eğer bilseydiniz”.</p>
<p>5-) <strong>Kale Rabbi inniy de’avtu kavmiy leylen ve nehara;</strong><br />
(Nuh) dedi ki: “Rabbim!. . . Muhakkak ki ben kavmimi gece ve gündüz (vahdete)  da’vet ettim”.</p>
<p>6-) <strong>Felem yezidhüm du’aiy illâ firara;</strong><br />
“Benim da’vetim onlara fırardan (hakikatlarından uzaklaşmaktan) başka bir şey artırmadı (misali-sözü gerçeğin kendisi kabul ettiler)”.</p>
<p>7-) <strong>Ve inniy küllema de’avtühüm litağfire lehüm ce’alu esabi’ahüm fiy azânihim  vestağşev siyabehüm ve esarru vestekberustikbara;</strong><br />
“Muhakkak ki ben onları, sen onları mağfiret edesin diye davet ettikçe, parmaklarını kulaklarının içine tıkadılar (anlayıp idrak etmediler), elbiselerine (bedenlerine) büründüler, (mevcud itikatlarında) ısrar ettiler ve büyüklendikçe büyüklendiler”.</p>
<p>8- <strong>Sümme inniy de’avtühüm cihara;</strong><br />
“Sonra, muhakkak ki ben onları cehren (açıkça, işitilip anlaşılır dille) de  da’vet ettim”.</p>
<p>9-) <strong>Sümme inniy a’lentu lehüm ve esrertu lehüm israra;</strong><br />
“Sonra, muhakkak ki ben onlar için hem i’lan ettim (aleni da’vette bulundum) ve hem de kendilerine sırren/gizli gizli (işaret yollu sözlerle) söyledim”.</p>
<p>10-) <strong>Fekultüstağfiru Rabbeküm inneHU kâne Ğaffara;</strong><br />
Ve dedim ki: “Rabbinizden mağfiret dileyin. . . Muhakkak ki O, Ğaffar’dır”.</p>
<p>11-) <strong>YursilisSemae ‘aleyküm midrara;</strong><br />
“Üzerinize Sema’yı (Esma mertebesini; ruhani yağmurları) yoğun olarak irsal eder  (salıverir)”.</p>
<p>12-) <strong>Ve yümdidküm Biemvalin ve beniyne ve yec’al leküm cennatin ve yec’al leküm  enhara;</strong><br />
“Mallar ve oğullar ile (B sırrınca) size imdad eder, sizin için cennetler (Hakkani vasıflarla yaşam) oluşturur ve sizin için nehirler (Rabbani ilimler) meydana getirir”.</p>
<p>13-) <strong>Maleküm la tercune Lillahi vekara;</strong><br />
“Size ne oluyor ki Allah için bir vakar (varlığınızda Allah’ın açığa çıkışını  yaşamayı) ummuyorsunuz?”.</p>
<p>14-) <strong>Ve kad halekaküm atvara;</strong><br />
“Halbuki (Allah) sizi atvar’en (tavır’dan tavıra, halden hale, nev’iden nev’iye geçirerek?) yarattı (AdemOğlu mükerrem değil mi?)”.</p>
<p>15-) <strong>Elem terav keyfe halekAllahu seb’a Semavatin tıbaka;</strong><br />
“Görmediniz mi, Allah Semavat’ı yedi tabaka (halinde) nasıl yarattı?”.</p>
<p>16-) <strong>Ve ce’alelKamere fiyhinne nuren ve ce’aleşŞemse siraca;</strong><br />
“Onların içinde Ay’ı bir nur kıldı ve Güneş’i de bir sırac (kandil, ışık  kaynağı) kıldı”.</p>
<p>17-) <strong>VAllahu enbeteküm minel’Ardı nebata;</strong><br />
“Ve Allah sizi bir nebat bitirir gibi Arz’dan bitirdi”.</p>
<p>18) <strong>Sümme yu’ıydüküm fiyha ve yuhricuküm ihraca;</strong><br />
“Sonra sizi oraya iade edecek ve sizi (ölümle?) bir çıkarışla çıkaracak”.</p>
<p>19-) <strong>VAllahu ce’ale lekümül’Arda bisata;</strong><br />
“Ve Allah, Arz’ı sizin için bir sergi kıldı”,</p>
<p>20-) <strong>Liteslukû minha sübülen ficaca;</strong><br />
“Ondan geniş yollar edinip süluk edesiniz (yollanasınız; uruc edesiniz) diye”.</p>
<p>21-) <strong>Kale Nuhun Rabbi innehüm ‘asavniy vettebe’u men lem yezidhu maluhu ve  veleduhu illâ hasara;</strong><br />
Nuh dedi ki: “Rabbim!. . . Muhakkak ki onlar bana asi oldular ve (mekr yollu olduğu için) malı ve çocuğu kendisine hüsrandan başka bir şey artırmayan kimseye tabi oldular”.</p>
<p>22-) <strong>Ve mekeru mekren kübbara;</strong><br />
“Ve çok büyük bir mekr ile mekr ettiler (Hz. Nuh ile ulaşan risaleti, ilim ni’metini nankörlükle karşıladılar; arınmak için olan ilmi, nefsaniliklerini daha da kuvvetlendirmek için kullandılar)”.</p>
<p>23-) <strong>Ve kalu la tezerunne alihetekum ve la tezerunne vedden ve la suva’an ve la  yeğuse ve ye’uka ve nesra;</strong><br />
Ve dediler ki: “İlahlarınızı sakın bırakmayın!. . . Vedd’i, Süva’i sakın bırakmayın. . . Yağüs’u, Yauk’u ve Nesr’i de (bırakmayın)”.</p>
<p>Not: Bazı rivayetlerde bu beş ilah/put isminin “Adem”’in beş oğlunun isimleri olduğu ve insanların bunlara tapınarak “Allah”’dan perdelendikleri şeklinde bahsedilmektedir ki her bir insan için geçerli mecazlarının anlamı olmalıdır?. . .</p>
<p>24-) <strong>Ve kad edallu kesiyra* ve la tezidizzalimiyne illâ dalala;</strong><br />
“Halbuki (bunlar) pek çok kimseyi saptırdılar. . . O halde (ey Rabbim) sen de o  zalimleri sapkınlıktan başka artırma”.</p>
<p>25-) <strong>Mimma hatiyatihim uğriku feudhılu naren felem yecidu lehüm min dunillahi  ensara;</strong><br />
(Nihayet) onlar hataları (günahları) ndan dolayı su’da boğuldular da (hemen akabinden) ateşe dahil edildiler ve kendileri için Allah’dan (kurtaracak) ensar (yardımcılar) bulamadılar.</p>
<p>26-) <strong>Ve kale Nuhun Rabbi la tezer ‘alel’Ardı minelkafiriyne deyyara;</strong><br />
Nuh dedi ki: “Rabbim!. . Kafirlerden Arz üzerinde bir deyyar (bir tek kimse)  bırakma!”.</p>
<p>27-) <strong>İnneKE in tezerhüm yudıllu ‘ıbadeKE ve la yelidu illâ faciren keffara;</strong><br />
“Muhakkak ki sen, eğer onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve çok kafir (gerçeği reddeden, Rasûl’e itaat etmeyen, perdeli, kozalı) facirden (Hak’dan sapan, ilahi emirlerden çıkandan) başka doğurmazlar”.</p>
<p>28-) <strong>Rabbiğfirliy ve livalideyye ve limen dehale beytiye mu’minen ve  lilmu’miniyne velmu’minat* ve la tezidizzalimiyne illâ tebara;</strong><br />
“Rabbim!. . . Beni, ana-babamı, mü’min olarak evime gireni, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları mağfiret et!. . . Ve o zalimleri helaktan başka (bir şeylerini) artırma”. (B Meal’den alınmıştır) …<strong>)))</strong><br />
*  *  *</p>
<blockquote><p><strong>Â</strong>dem/Havvâ yaratılmış olan diğer insanların içinde ilk defa kendi hakikatlerinin ve “her şeyin” hakikatinin Hak olduğunu fark edendir. Onların bu fark edişi özlerindeki “hilâfet” güçlerini de kullanmalarına imkân sağlamıştır. Ulaşmış oldukları ya da diğer kullanımıyla almış oldukları vahiy bilgisini “kendilerinin hakikatini fark edemeyen” ve özlerindeki “halifelik” kuvvetlerini açığa çıkarıp da kullanamayan diğer insanlara anlatmak istemişlerdir. Bu anlatım gereğine “risalet” görevi diyoruz.</p></blockquote>
<p>Âdem/Havvâ, Hâbil, Şit ve İdris içinde bulundukları insan toplumlarına Allah’ı ve Allah’ın yaratma sistemini ve varlığın işletim sistemi olan İslâm’ı “tevhid/teklik” kavramlarıyla anlatmışlardır (okumuşlardır/beyan etmişlerdir/vahyi tebliğ etmişlerdir).</p>
<p>Onları dinleyen insanların bir kısmı tevhid bilgisinden (Allah’dan başka varlık yoktur bilincinden); “Ben tanrının bir parçasıyım, bu nedenle ben de tanrıyım” yanılgısına sürüklenmişlerdir. Yaşamlarında bu inançta olanları destekleyenler bazı lider kişilerin ölümlerinden sonra “taştan, ağaçtan, çamurdan” putlarını yapmışlardır. Ölünce serbest kalan ruhlarının o putlara girdiğine inanmışlardır. Bu inanç Kâbe’nin içindeki ve dışındaki putların kırılmasına kadar devam etmiştir.</p>
<p>Vedd, Süvâ, Yeğûs ve Yaûk isimli hakikat bilgisine sahip insanlar yaşamlarında tanrı olmadıklarını hatta tanrının olmadığını sadece Allah’ın var olduğunu anlatmış olmalarına rağmen onları da ölümlerinden sonra tanrılaştırarak putlarını yapmışlardır. Zamanla o putlara Allah’ın tecellileri inancıyla tapmaya başlamışlardır. Lat, Menat, Uzza ve Hubel gibi tanrı tecellisi sayılan Kureyş putlarının da aslında çok eski dönemlerde yaşayan Velîler’i temsil ettiği bilinmektedir.</p>
<p>Hz. Nuh a. s. işte böyle bir düşünce ortamında dünyaya gelmiştir. Hem Resul, hem Nebî olup hem de hakikatindeki bilgiyi “vahiy kitabı” olarak insanlara tebliğ eden dört Ulü’l-azm (en büyük) Resul/Nebî’nin ilkidir. (Diğerleri; Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed’dir)</p>
<p>Hz. Nuh’a Tufan’dan sonra tevhid inançlı insanlar dünyasını devam ettirdiği için  ikinci Âdem de denilmektedir.<br />
*  *  *</p>
<p>Risaletin en büyük özelliği insanları Hak’ın birliğine (Ahad olduğu bilincine) yine insanların en alt zihinsel kavrayış düzeyinin lisanı ile davet etmektir.</p>
<p>Bir Resul; “Allah’ın varlığına ve birliğine başka tanrıları eş koşmadan iman edin” der. Bu davet cümlesinden halkın anladığı en basit anlam şudur:</p>
<p>“İsmi Allah olan bir yaratıcı var. Ondan başka yaratıcı bir tanrı yok. Sizin inandığınız şu taşlardan ve odunlardan yaptıklarınız tanrı değildir. Tek bir tanrı vardır, ismi de Allah’dır. Sizi ismi Allah olan bir tanrıya inanmaya davet ediyorum.”</p>
<p>Resulün davetini bu şekilde anlayan halkın ilk sorusu: “İsmi Allah olan o  tanrıyı bize göster. Biz de ona tapınalım.”</p>
<p>En alt düzey insan zekâsının bu doğal sorusu karşısında Resul’lerin vereceği  cevapların ilki: “O gözle görünmez” olacaktır.</p>
<p>Bu cevap karşısında da halk gözü ile görüp de tapındığı bir tanrıyı ya da tanrılar topluluğunu terk etmeye yanaşmayacaktır. Resule itiraz edecek, sözlerine inanmayacak ve iş tartışmalara ve savaşlara kadar gidecektir.</p>
<p>Resuller bu sefer halkın zekâ düzeyini biraz sarsacak açıklamalara başlayacaktır. Allah’ın tekliğinin yukarıda görünmeyen “bir tane tanrı” anlamına gelmediğini söyleyecektir. O’nun tekliğinin, ahadiyetinin Hak ve kesret âlemi olarak iki ayrı varlık olmadığını anlatacaktır. Görünen ve görünmeyen tüm varlığın Hak’ın değişik görünümlerdeki tecellileri olduğunu günlük basit kavramlarla tebliğ edecektir.</p>
<p>Halk bu sefer anlatılan kavramların işaret ettiği mânâlara yönelmek yerine daha kolay olan zahiri anlamlarına göre akıl yürütmeye başlayacaktır. Ve şu sonuca ulaşacaktır:</p>
<p>“Mâdem ki her şey Hak’ın tecellileridir, bizim taptığımız şu putlar (tanrılar) da Hak’ın değişik güçler taşıyan görünümleridir. Biz bu putlara tapmakla sonuçta yine Hak’dan başkasına tapmamış oluyoruz.”</p>
<p>İşte, Hz. Nuh’un davetinden halkın anladığı sonuç budur. Hz. Nuh ahadiyet konusunda ne söyledi ise halk o söylenilenleri toplumsal bilincin altında yatan “ilkel tanrı” inancına çevirerek anladı.</p>
<p>Aslında Hz. Nuh onlara Allah’ın zâtının ve esmâsının iki ayrı varlık olmadığını söylemek istemişti. Halk ise, Allah’ın zâtına “tek tanrı” olarak yöneldi. Zâtından ayrı olmayan, zâtın içinde-dışında da olmayan sadece zâtın “varsaydığı sınırsız mânâlar topluluğu” olan esmânın (isimlerin) zahiri tecelliyatlarına da “madde âlemi” olarak yöneldi. Böylece “ahad”a iki ayrı varlık (birbirine eklentili ikili varlık) olarak iman etti.</p>
<p>Nuh’un daveti halkının bir kısmı tarafından gözle görülmeyen yeni bir tek tanrıya çağrı gibi anlaşıldı. Bir kısım halkı tarafından da her şey tanrıdır biz de tanrının parçalarıyız gibi anlaşıldı. Bu iki düşüncenin de yanlış olduğunu izah etmek için Hz. Nuh bu sefer halkını “subbuh”a (Allah’ın zatına ilave olabilecek başka varlıklar olmadığı bilincini açığa çıkaracak ilme) çağırdı.</p>
<p>Allah’ın ahad olan zatına ilave olabilecek başka varlık olmadığını anlamaya, yine zâtın içinde-dışında varlık olmadığını fark etme haline “subbuh” kelimesinden türetilen “tesbih etmek” denilir. Allah’ı tesbih etmek; Allah’ın varlığından başka varlık olduğu düşüncesini kendi aklımızdan ve kalbimizden temizlemektir. Bu bilinç hali, temizlemek anlamındaki “tenzih” kelimesi ile de isimlendirilebilir.</p>
<p>Allah’ı tesbih etmek ya da tenzih etmek… “Yâ Rabbi senin çok temiz bir varlığın var, sen nuru yaratan nursun… Bir de madde diye pis bir varlık var, biz senin temiz ve pâk varlığını maddenin pis ve karanlık varlığından tenzih ediyoruz (ayırıyoruz)… Senin temiz isimlerini elimizdeki tesbih taneleriyle sayarak seni tesbih ediyoruz…” anlamında değildir.</p>
<p>Hz. Nuh’un halkını “tesbihe ve tenzihe” daveti ilim ile idi. Fakat halkın tesbihi ve tenzihi “yukarıdaki temiz bir tanrıyı kutsamak” olarak anlaşılınca Nuh’un terkibindeki “celal” ismi ve etkisi kabardı.</p>
<p>Halkının cemâl isminin etkisindeki ilim ve irfan nuru ile ahadiyet bilincine ulaşamayacağına karar verdi. Halkın bireylerinin bilincindeki yanlış bilgileri celal isminin yok edici sistemiyle temizlemek için şu duâda bulundu:</p>
<p><strong>(((</strong>…26-) <strong>Ve kale Nuhun Rabbi la tezer ‘alel’Ardı minelkafiriyne deyyara;</strong><br />
Nuh dedi ki: “Rabbim!. . Kafirlerden Arz üzerinde bir deyyar {…devreden, gezen…}  (bir tek kimse) bırakma!”.</p>
<p>27-) <strong>İnneKE in tezerhüm yudıllu ‘ıbadeKE ve la yelidu illâ faciren keffara;</strong><br />
“Muhakkak ki sen, eğer onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve çok kafir (gerçeği reddeden, Rasûl’e itaat etmeyen, perdeli, kozalı) facirden (Hak’dan sapan, ilahi emirlerden çıkandan) başka doğurmazlar”. ( Nuh Sûresi B Meal’den alınmıştır)…<strong>)))</strong></p>
<p>Nuh’un kavminin (halkının) klasik tefsirlerde anlatılan tufan ile nasıl ve neden helak edildiği konusuna burada hiç girmeyeceğiz. Kur’an âyetlerinde anlatılan Nuh Kavmi sembolizmindeki “hikmetlerin özünü” (Fusûsu’l-Hikem) anlatmaya gayret edeceğiz.<br />
*  *  *</p>
<p>Hz. Nuh; kavminin tevhidden, tenzihten ve tesbihten anladığı sonucu kabul etmez. Çünki kendisinin anlatımları halkın o sonuçları çıkarmasına yönelik değildir.</p>
<p>Asırlarca Nuh’un duâsı ile tüm insanlığın mı yoksa belli bir bölgedeki  insanların mı yok olduğu tartışılmıştır.</p>
<p>Aslı ve özü rahmet ve merhâmet olan Hz. Nuh misâli hiçbir Resul/Nebî sırf “düşünce suçu” nedeniyle yeryüzünde gezen (o dönemdeki milyonlarca şimdi milyarlarca) insanların ya da kavmindeki yüzlerce/binlerce insanın hepsinin yok olmasını nasıl isteyebilir?</p>
<p>Hatta tufan ile milyarlarca büyük hayvan, trilyonlarca böcek, neredeyse sayısız miktarda bakteri ve doğadaki bitkiler tamamen helak olacak… geriye sadece on-onbeş kadar insan, birer çift hayvan bir miktar bitki tohumu kalacak. Böyle bir duâ daha doğrusu “bedduâ” (çirkin istek) tam bir doğa felâketi isteği değil midir?</p>
<p>Tufan doğa felâketi şeklinde olsaydı, bu felaketin anlatımından nasıl bir fayda  doğardı?</p>
<p>Fayda diye, hikmet diye anlatılan “korkunç bir tanrı ve yeryüzündeki yardımcısı”  hikayesi doğardı.</p>
<p>Siz de düşünce suçu işlerseniz içimizdeki bazı mübarekler beddua eder yukarıdaki tanrı da sizi boğar!. . sonucu hikmet olur muydu?</p>
<p>Kur’an’da bu kadar basit bir anlatım mı esas alınmıştır?</p>
<p>Yoksa eski kitaplardaki ve destanlardaki “doğa felaketi” olarak anlatılan Nuh Kavmi olayındaki “korkunç tanrı” düşüncesini düzeltici “füsûs/özler” mi vardır?</p>
<p>Evet, elbette ki Kur’an’ın edebî mûcizesinde (dil ile anlatımının harikalıklarında) yanlış efsaneleri insan zihninden temizlemek ve insanın özündeki “tufanı” anlatmak amacı vardır.</p>
<p>Kur’an’ın Arap edebiyatı esâsına göre baştan sona mecâzi sanatlarla olan anlatımını Resulullah dönemindeki en câhil Arap dahi anlıyordu. Fakat zamanla Kur’an’ın anlatım sanatındaki incelikler yerine tamamen hikayeleri ve mecazları basit kelimelerle anlama yöntemine dönüldü.</p>
<p>Fusûsu’l-Hikem’in bu bölümünde Kur’an’ın nasıl bir rahmet kitabı olduğu en güzel  şekilde anlatılmaktadır.<br />
*  *  *</p>
<p>Tufan kelimesi ile insanın iç âlemindeki tecelliler ve dış âlemindeki tecellilere dikkat çekilir. İnsanın varlığı hem kendi girdaplarındaki tehlikeli derinliklerde hem de dışındaki sosyal ve fiziksel tehlikeler ortamında bir gemi gibi yol almaktadır.</p>
<p>İçimizdeki mânevi acılar ve dışımızdaki açlık, kıtlık, ölümler, hastalıklar, ayrılıklar her an gökten yağan sağanak yağmur gibi üzerimize ve özümüze gelmektedir. Bizi tufan içinde tutmaktadır.</p>
<p>Bedensel ve ruhsal varlığımız belli bir boyuttan sonra tek bir hakikat olarak algılanır. Ruh ve beden aynı olur. Ruhun zahirine beden, bedenin batınına ruh denilir. Kısaca bu gerçeğe “varlığımız” diyebiliriz.</p>
<p>Varlığımız acı ve tatlı olaylar içinde… ya da Allah’ın sınırsız cemal ve celal isimleri tufanında bir gemi gibi sonsuzluğa doğru seyahat etmektedir.</p>
<p>Varlığımızda her canlının dişi (itaatkar, uyumlu, merhametli) ve erkek (âsi, uyumsuz, acımasız) huylarının tamamı mevcuttur. Yani varlık gemimizde tüm canlıların pozitif ve negatif özellikleri (esmâ mânâları) ayrılmaz çift halinde mevcuttur. Onları belli standartlar altında tutup terbiye edersek “yaşam enerjimiz” dengeli hale gelir.</p>
<p>Daha sonra da varlığımız (gemimiz) sonsuz huzur ve istikrar boyutuna (limanına)  ulaşır…<br />
*  *  *</p>
<p>Hakikat ehline göre…</p>
<p>Allah’ın “tenzihi” (varlığının diğer varlıklar olarak algılanan tecelliyattan ayrı bir tanrı gibi düşünülmesi), Allah’ın varlığına “sınır” koymaktır.</p>
<p>Ya da…</p>
<p>Allah’ın varlığı; görünen ve görünmeyen şu âlemlerle sınırsızca devam etmektedir  benzetimi (teşbihi) ile yine sınırlanmış olur.</p>
<p>Bu iki düşüncenin yanılgısından ancak şöyle kurtulabiliriz…</p>
<p>Hak Uluhiyyet mertebesinde sınırsız esmânın (isimlerin/mânâlarının) sahibidir.</p>
<p>Esmâ; O’nun zatının özelliklerinin sonsuz tufanıdır (tecelliyatıdır, açığa  çıkışıdır, bitmeyen yansımalarıdır).</p>
<p>Eşyâ (şeyler/kesret âlemi); sınırsız isimlerin mânâlarının görünüşleridir.<br />
*  *  *</p>
<p>Sınırsız olan ahad zât (tek öz); bir alt boyuta “sınırsız mânâlar” (isimler) olarak tenezzül eder (iner). Bu boyutta yani sınırsız mânâlar boyutunun bir üstünde “zât” boyutu kalmamıştır. Anlatıma çok dikkat edersek “zât sınırsız isimler doğurur ve hepsini de kucağına alır” demiyoruz. Sınırsız zât varlığı yok olmadan, artmadan, eksilmeden “kesret/çokluk/ isimler/mânâlar/özellikler” olarak algılanır. Bu boyuta “esmâ mertebesi” denilir. Zata bir durgun bir bayrak der isek, bayrak rüzgarla dalgalandığı zaman üzerindeki oluşan şekillere de “esmâ” âlemi diyebiliriz. Zat ve esmâ arasındaki bağlantı bu gibidir.</p>
<p>Esmâ mertebesindeki mânâlara da henüz üç boyuta ve zamanla birlikte dört boyuta inmemiş özler anlamında “ruhlar mertebesi” denilir. Ruh bir madde bedene girecek enerji anlamında değildir. Henüz en, boy, derinlik ve zaman boyutunda algılanmayan öz demektir. Bayrak durgunken bayrağın üzerindeki dalgalanmanın hayali haline ruhlar mertebesi diyebiliriz.</p>
<p>Ruh (öz) mertebesi bir alt algılama boyutuna “örnek öz” olarak tenezzül eder (iner). Meselâ; tüm esmâdan oluşmuş, Hak’ın tüm özelliklerini açığa çıkarabilecek potansiyelde, düşünen, konuşan, üç boyut artı zaman boyutlu varlığın en ideal imajına “insan” ismi verilir. Âdem ve Havvâ bu ideal imajın iki değişik yansımasıdır. Şu dönemde ideal insan imajının yeryüzünde birbirine şeklen benzemeyen milyarlarca Âdem ve milyarlarca Havvâ yansıması vardır. Her canlı türü hakikatte tek bir ideal imajdır ve madde mertebesinde sınırsız yansımaları vardır. Bu boyuta hayal âlemi ve ya misal âlemi denilmektedir.</p>
<p>Misal âlemi bir alt boyutta “şehâdet âlemi” ve ya diğer ismiyle madde evreni olarak açığa çıkar. Her boyutun algıladığı evreni kendi madde evrenidir. Her boyutun madde evreni diğer madde evrenine göre soyut evren değerindedir.</p>
<p>Buradaki boyutlar bir birinden ayrı tabakalar, katmanlar, kesitler değildir. Tek ve tümel olan ahad zâtın boyut inişlerinde aldığı görünümleridir.</p>
<p>İsimlerin, özlerin, misallerin ve kesretin (madde olarak algılanan çokluğun) zâttan ayrı varlığı asla yoktur. Her mertebede var olan sadece ve sadece zâttır.<br />
*  *  *</p>
<p>Zâtın bu nedenle ne tenzihi ne de teşbihi basit anlam içermez.<br />
*  *  *</p>
<p>Hak’ın tenezzülatı (varlık mertebeleri olarak tecelliyatı) çeşitli kaynaklarda değişik isimlendirmelerle ve farklı sayılardaki tasniflerle karşımıza çıkmaktadır. Tasavvufî tasnifler öz olarak aynı anlamları taşırlar. Sadece zamana ve çevreye göre anlatım farkları vardır.</p>
<p>Yukarıda zât, esmâ, ruh ve şehadet (madde) boyutu olarak dörtlü bir tasnif  örneği verdik.</p>
<p><strong>(((</strong>… Günümüzün tasavvufi bilinç seviyesine göre… ve Allah’ın ilim sıfatının yine günümüzdeki açılımı olan bilimlere göre… varlık boyutlarının tasnifi soyut akıl yürütmelerinden kurtularak… deneysel fizik ve teorik fizik formulleriyle daha somut örneklerle açıklanmaktadır.</p>
<p>Allah’ın ilim sıfatı nasıl ki sürekli olarak gelişen bilimlerle sürekli daha  mükemmele doğru yenilenerek ilerliyorsa…</p>
<p>Allah’ın ahadiyetini her çağın insanına o çağın mantık yapısına göre açıklayan tasavvuf ilmi de yenilenen kavramlarla sürekli “teklik” bilincinin sınırsız derinliklerine doğru inmektedir.</p>
<p>Çağdaş bilimleri (Allah’ın ilim sıfatının çağımızdaki son açılımlarını) ahadiyet (teklik) ilmi ile cem edip (kaynaştırıp) varlık boyutlarını açıklayan <strong>Ahmed  Hulusi</strong>’den örnek bir alıntı yaparak konuya açıklık getirmek istiyoruz…</p>
<blockquote><p><strong>“</strong> … Bu kitapta ise, çok yönlü düşünen beyinlere, konuları, geniş bir perspektif  ile ve çok boyutlu olarak açıklamaya çalıştım.</p></blockquote>
<p>Çağdaş bilimin verilerinden mahrum beyinlerin, geçmişteki, tek hakikati görme yolu “keşf” veya “feth” denilen, içsel algılama yolları idi. Bu müşahedelerini de, ancak işâret yollu, mecazlarla, benzetmelerle dillendirebiliyorlardı.</p>
<p>Onların yaşadıklarını yaşamamışların ise, anlatılanları taklit yollu tekrardan  başka şansları yoktu.</p>
<p>“YENİLEN” hükmü açığa çıktı bundan yaklaşık 60 küsur yıl önce!. . Atom (madde)  parçalandı!</p>
<p>Maddenin, beyindeki, beş duyuya göre değerlendirmesi olduğu fark edilmeye başlandı… Ne var ki beynin tek değerlendirmesi değildi bu!</p>
<p>“Dalga (wave) okyanusunda” yüzen, bilinç balıkları olduğumuz düşünüldü!.</p>
<p>Bilinç balıkları, okyanusun derinliklerine daldı; “Holografik Gerçeklik” ile  yüzyüze geldi!</p>
<p>Okyanusun ötesinde, beynin, “holografik beyin” olduğu keşfedildi</p>
<p>Kuarksal katmandan geçilip, string teoremiyle, bölünmez parçalanmaz (ahad-samed)  TEK ‘e işaret edildi.</p>
<p>Ve son bir şey daha fark edildi ki; tüm bunların algılandığı katman, bir üst  katmanın (semânın) içinde yalnızca bir alt boyut!.</p>
<p>Evren içre evrenlerin, gerçekte, “çok boyutlu tek kare resim” algılamasıyla; “ALLAH” ismiyle işaret edilenin çeşitli isimleriyle tanımlanan özelliklerinin, “AN”lık görüntü algılamasından başka bir şey olmadığı “NOKTA”sına ulaşıldı!</p>
<p>Ve dahi fark edildi ki, O “NOKTA”, “ALLAH” ismiyle işâret edilenin ilmindeki  sayısız “Nokta”lardan yalnızca bir “NOKTA”!</p>
<p>Bunu da ifade eden tek bir tanımlama var…</p>
<p>ALLAHU EKBER!</p>
<p>“Holografik Gerçeklik”ten (ya da mecazla diyelim, hakikatinden) aldığı ilhamla  yaşayan birileri, seslendirdi bu gerçeği!.</p>
<p>Bu çağın yenilenmesi de böylece gerçekleşmiş oldu, bize göre!. Bundan sonrası ise, katman içi yatay-detay bilgiden öteye geçebilir mi bilemem</p>
<blockquote><p>Yeryüzünde yaşamış en muhteşem beyin, geleceğimizin en muhteşem Ruhu; cennet ismiyle tanımlanan boyutun en muhteşem Nuru Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın bahşetmiş olduğu bilgilerden yola çıkarak; “Kurân-ı Kerîm” isimli bilgi kaynağının şifrelerini kapasitem kadarıyla deşifre ederek; günümüz anlayışının kaldırabileceği ölçülerle yazmaya çalıştığım bu konular, umarım sizlere yepyeni ve bambaşka bir yaşam boyutunun anahtarı olur. . . . <strong>” </strong><a href="http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/yenilen/yenilen00.htm" target="_blank">YENİLEN!  -Yenilendik mi?</a> . . .</p></blockquote>
<p><strong>(((</strong>Ayrıca video sohbet serisinde Üst Madde isimli sohbette varlık skalası ‘yokluk’ boyutundan ‘sınırsızlık’ boyutuna kadar bilim ve irfan cepheleriyle günümüzün ve geleceğin mantığını kapsayan bir anlatımla izah edilmektedir. <a href="http://www.ahmedbaki.com/turkce/videolar/videosohbetserisi/videosohbetseri07.htm" target="_blank"> Uyanış &#8211; Üst Madde</a>… <strong>)))</strong><br />
*  *  *</p>
<p>Taklit ehline önerilen “tenzih” zatın esmâ mertebesi tecelliyatındaki incelikleri kavramak şeklindedir. Örneğin… Allah’a ve Allah’ın esmâsından oluşan varlığa iki ayrı vücûd (varlık) vermemek esmâ mertebesinin tenzih bilincidir.</p>
<p>Hakikat ehli için bu tür bir tenzih “şirk”tir. Çünki, Hak’ı… Allah’ın zatî varlığı ve isim tecelliyatı olarak ikiye ayırıp da… sonra… bu ikili tek bir bütündür demek “özünde ikilem taşıdığı için” gizli şirk hükmündedir.</p>
<p>Hakikat ehlinin tenzihinde zatın varlığı ve ya esmânın varlığı, tecelliyatı, görünümü… ve benzeri yumuşatılmış kavramlar yoktur. Önce zâtı var kabul etmek, sonra esmâ diye bir açılım kabul etmek en sonunda da madde diye bir boyuta kadar inip de “İşte Hak’ın varlığına en büyük kanıtlar zinciri” demek “yok”a göre bir şeye “var” demek olur ki… fark edilmesi çok zor olan “varlık-yokluk” yanılgısı doğar. Bundan dolayı hakikat ehlinin tenzihine “şirk”e düşmek denilir… taklit ehlinin tenzihine de “tevhid”e yükselmek denilir.</p>
<p>Taklit ehlinin tevhidi, hakikat ehline göre şirktir…</p>
<p>Fakat her ikisi de kendi boyutunda haktır…<br />
*  *  *</p>
<p>Hak’ı varlıklardan ayrı zanneden (tenzih eden) ya da aynı zanneden (teşbih eden) zahiri ilimlerde âlim olabilir. Fakat ya basit tenzihte takılır kalır ya da basit teşbihte takılır kalır.</p>
<p>Tenzih-teşbih konusunu “müslüman” olan da bilebilir “gayri Müslim” olan da bilebilir. Müslüman basit tenzih-teşbihte takılı kaldıysa Resullerin beyanının da sadece dış anlamlarında takılıp kalmıştır. Verilen örnekleri gerçek zanneder, örneklerin işaret ettiği anlamları idrak edemez, Tufan gibi hikayeleri sadece “geçmişin bir anısı” olarak kabul eder.</p>
<p>Gayri Müslim olanlar ya da Müslümanlıktan çıkmış olanlar ve ya Müslüman olup da sadece varlığın zahirini bilimle yorumlayanlar… varlığın irfan boyutuna Muhammedî iman nuru ile inemezlerse Kitap’ın (varlık tecelliyatının) bir kısmını açıklamış bir kısmını da gizlemiş sayılırlar.<br />
*  *  *</p>
<p>Bir Resul Hak’dan vahyi harfsiz, kelimesiz, cümlesiz, sayfasız, bölümsüz olarak sadece mânâ halinde alır. Hak’ın huzurunda Arapça, İbranice (İsrâil lisanı) ya da başka bir lisan diye ayırım yoktur. Resuller vahyin hakikatini Hak lisan üzere alırlar ve hangi anadili konuşuyorlarsa aldıkları mânâları o dilin kelime kalıplarına sokarak umuma (her bilinç düzeyine) anlatırlar.</p>
<p>Resullerin hitap yöntemi en önce zahiri anlamları herkes tarafından hiç düşünülmeden anlaşılacak nitelikte okumaktır. Meselâ “De ki o Allah ahad’dır” sözünün zahirini herkes ilk duyduğunda hiç zorlanmadan hemen anlar. Fakat her kelimenin hakikati olan mânâsında sınırsız anlamlar yatar. O anlamları da ancak ilim irfan ehli zâtlar zahir ve bâtın çelişkisi oluşturmadan anlayıp anlatabilirler. Ku’an’ın derin anlamları olduğunu bildiren hadisler kelimelerin sadece basit anlamlarında kalmamamızı hatırlatmaktadır.<br />
*  *  *</p>
<p>Hak’ın ilmi sınırsız olduğu için ilmi ile meydana getirdiği mükevvenâtı (ilminde var kıldığı var oluşları) da sınırsızdır. İnsanın kâinatı (insanın algıladığı evreni) dahi O’nun sınırsız ilminin sınırsız tecellilerinden bir tecelli olduğu için evrenin ucu bucağı, başlangıç ve bitiş noktası yoktur.</p>
<p>Evrenlerin ve evrenlere ait nakışlarının, evrenlerdeki canlılarının, olaylarının  da başlangıcı ve bitişi söz konusu değildir.</p>
<p>Şimdiye kadar var olmuş olan ilmindeki tecelliler, bundan sonra var olacak olanlara göre sonsuzda bir oranında dahi değildir. Ve var olacak tecelliyatının da sınırı ve sonu yoktur.</p>
<p>Her an sınırsız sayıdaki “var oluş” aynı an içinde “yok” olur. Aynı anda daha mükemmeli olarak tekrar var olur. Hak’ın bu sistemine “tekevvün” (meydana geliş) ve tefessüd (bozulma-yok olma) denilir.</p>
<p>Hak’ın ilminini sınırını ve tecelliyatının sınırını “sınırsız” olduğu için bilmek, akıl ve kalb ile tümel olarak kavrayabilmek imkansızdır.</p>
<p>Bu gerçeği “Allah hiçbir kayıt ile kayıt altına alınamaz” kuralıyla  açıklayabiliriz.<br />
*  *  *</p>
<p>Hak’ı hiçbir şeye benzetmeden, teşbih etmeden “tüm varoluşların ötesindedir” diye tenzih eden (ayıran) O’nu ötede olarak kayıt altına alır (sınırlamış olur).</p>
<p>Hak’ı hiçbir şeyden ayırmadan, “her şey O’dur” diyerek teşbih eden (Hak’ı görünen her şey olarak varsayan) da O’nu sınırlamış olur. Hak’ın bir kısmı budur, bu kadardır, daha göremediğimiz çok kısımları vardır gibi bir mantık hatasıyla Hak’ı “teşbih ile sınırlamak” yanılgısına düşer.<br />
*  *  *</p>
<p>Hakikat bilgisine sahip kişiler (ârifler/muhakkikler) ise Hak’ın zahirinin sınırsızlığını sınırsız evrenle, bâtınının sınırsızlığını Hak’ın ilmindeki sınırsız ilimlerin var olduğu bilgisiyle bilirler. Bu bilgileri teferruata ve tafsilata (her şeyi ve her olayı) bilmeye dayalı olan bir bilgi değildir. Hak’ın teferruata ve tafsilata gelişini genel ve öz olan bilgi ile bilirler.</p>
<p>Her bir insan esmâ-i hüsnâdan (ilahi isimlerden) özel bir ismin görünümüdür, sûretidir. O isim onun ruhu ve özüdür. Tüm kemâlatı yani sınırsız tüm diğer isimlerin mânâları o ismin hazinesinde saklıdır. Özel ismine o birimin Rabb-i Hâssı denilir. Diğer isimler onun Rabb-i hassının gizli hazinesi gibi olup her an peyder pey (kesintisiz sürekli kısım kısım) zâhir olur, açığa çıkar.</p>
<p>İnsan bu nedenden dolayı kendisinden açığa çıkanı bilir, açığa çıkacak olan hazineleri sınırsız olduğu için kendisi hakkındaki bilgiyi sınırlayamaz. Kendini tam olarak hiçbir zaman tanıyamaz, ben buyum ve bu kadarım diyemez.</p>
<p>İnsan kendisini ancak öz ve özet olarak (mücmel/genel olarak) bilir.</p>
<p>*  *  *<br />
İnsan kendisinin bir çekirdek olduğunu ve kendisinden sınırsız sayıda meyve hükmünde “insan/evlâd” oluşacağını genel bir bilgi ile bilir. Doğacak insanların sayısını, tipini, huylarını en ince detayı ile (tafsilen) bilemez.</p>
<p>İnsandan doğacak olan insanlar öz olarak aynı olmalarına rağmen zahir olarak ayrı görünürler. İlk insan ne ise şimdiki insanlar da odur ve gelecek tüm insanlar da ilk olanın aynısıdır. Fakat her insan aynı zamanda farklı özellikler arzettiği için ayrı ayrı olarak vardır. Buna vahdetteki kesret gerçeği yani teklikteki çokluk gerçeği denilir.</p>
<p>Hak; zâtının,isimlerinin ve fiillerinin tecelliyatı olarak ve kendi hakikatiyle kesrette (çoklukta/cisimler âleminde) görünümler verir. Bu silsile ile düşünürsek varlığın Hak olduğunu kabul etmemiz gerekir. Biraz daha kapsamı özelleştirerek düşünürsek insanın “Hak”ın Hak olarak sınırsız isim ve görünümlerle tecelliyatı olduğunu söyleriz.</p>
<p>İnsanın zihnindeki kavramların da niteliği ne olursa olsun kavramların da Hak olduğunu söyleriz. İnsanın dilinden çıkan kelimelerin de niteliği ne olursa olsun Hak kelamı olduğunu söyleriz.</p>
<p>Zahiri ve bâtını Hak olan insanın elbette ki zihninde oluşan kavramlar da dilinden kelime olarak dökülen anlamlar da Hak olmak zorundadır.</p>
<p>Hak olan kavramlar ve kelimeler bireylerin doğalarına göre sözcüklere dönüşüp dilden çıkış yaparlar. Doğasında temizlik (nezâhet) ve tamlık (mükemmeliyet) olan bireylerin zihnindeki Hak kavramlar “vahiy-ilham-irfan” olarak açığa çıkar. Fakat doğalarında günlük bedensel yaşam bilgileri baskın olan bireylerin zihinlerindeki Hak kavramlar da dillerinden günlük laflar olarak çıkış yapar. Tüm sözler ideal yönüyle Hak iken bedensel yaşamın basitliğinde günlük konuşmaya, sınırsız irfanın anlatımında yüce mânâlara bürünerek işitilir.</p>
<p>Beyazıt Bistami bu anlama işaret etmek için; “Ben otuz yıldan beri Allah ile konuşurum ama insanlar benim kendileriyle konuştuğumu zannediyorlar” demiştir.<br />
*  *  *</p>
<p>Kendisini öz olarak bilen Rabbini de öz olarak bilir. Bunun için nefsini bilen  Rabbini bilir denilmiştir.<br />
İnsan Hak’ın tüm âyetlerini (sınırsız tecelliyatlarını) cem etmiş ( toplamış)  olan varlıktır.</p>
<p>Özündeki (enfüsündeki) âyetler şimdiye kadarki var oluşunu ifade eder. İnsanın var oluşu sınırsız geçmiştir. Şimdisi sınırsız geçmişin özetidir.</p>
<p>Dışındaki (âfâkındaki) âyetler ise sonsuza kadar var olacağı halleridir. Sonsuz gelecek insanın sonsuz var oluş sürecidir ve okuyacağı (var olacağı) âyetler de henüz okunmamış (var oluşa gelmemiş) sonsuz gelecekteki âyetlerdir.</p>
<p>İnsanın okuduğu âyetler (insanı var eden tecelliler) olarak enfüsî (içindeki/özündeki) âyetler denilir. Gelecekte oluşacak olan âyetler (var oluş tecellileri) okundukça (yaşandıkça) afâkilikten çıkıp enfüsîliğe dönüşür.</p>
<p>İnsanın tüm âyetleri toplayıcı (câmi) olması bu anlama işaret eder.<br />
*  *  *</p>
<p>Hak’ın zâtı sınırsız isimleri, sıfatları ve fiilleri kapsadığı için ve zattan başka varlık olmadığı için… zatı düşünecek, zatın sınırsız özelliklerini tek tek sayabilecek varlık olmadığı için… Resulullah a. s. Allah’ın zatını düşünmeyiniz sözü ile bu bilinemezliği dile getirmiştir.</p>
<p>“Allah’ın zatını düşünmeyiniz” demek … “sizin ötenizde bir zat var sakın onu düşünmeyin, onu düşünmek yasaktır” anlamında değildir. Bu düşünce boş bir meşguliyet olur anlamındadır.<br />
*  *  *</p>
<p>Zât mertebesinde Hak, ilah değildir. Çünki bu mertebede ilahlık yapacağı bir gayrısı (kul,) yoktur. Hâlık (yaratıcı) denilemez. Çünki, zatında mevcut bir gayrı yaratık (mahluk) mevcut değildir. Musavvir (görünüş oluşturan) denilemez. Çünki, zatında gayrısı bir görünüm yoktur. Diğer tüm sıfatlarını da bu örneklere göre düşünebiliriz.<br />
*  *  *</p>
<p>Ahadiyet (zat) mertebesinde hak’ın zatındaki bilkuvve (sanal) varlıklar birimsel tecelli talebini de özlerinde taşırlar. Örneğin bir ressamın zihnindeki resimler, tablolar “çizime gelmek” zahir olmak gerçeğine sahiptir. Ressam da bu gerçekleri çizerek zahir eder.</p>
<p>Zatda yok hükmündeki esmâ da zahir olmak diler. Hak bu dilekle ahadiyet (tümellik) mertebesinden vahdet (tekillik/ mana boyutu) mertebesine iner. Bu mertebede Hak tek tek birimleri açığa çıkaran “ilah” (birimsellik veren) ismini alır.<br />
*  *  *</p>
<p>Zattaki esmâ birimler halinde evren olarak zahir olunca evrenin var oluşuna  Hak’ı hamd etmesi (anlatması) diyoruz.</p>
<p>Fatiha’daki “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” ayeti ile Allah’ın âlemleri nasıl tecelli ettirdiği anlatılır. Âlemlerin aslının ne olduğu fark ettirilmeye çalışılır.</p>
<p>Senâ eden âlemler, ancak esmâ tecellisidir. Senâ olunan Hak ise o esmânın sahibidir. Bu durumda senâ eden (öven) de senâ olunan da (övülen de) kendi hakikatidir. Övme ve övülme karşılıklı iki varlık arasında oluşan bir alış veriş değildir.<br />
*  *  *</p>
<p>Hak’ın kelâmı (kelimeleri) zatındaki esmânın zahiri görünümleridir. Âlemlerdeki her tecelli, her birim O’nun kelâmıdır. Var oluş halindeki her mahal ( her tecelli) Hak’ın konuşan kelamı hükmündedir. Mûsâ’ya seslenen ateş bu anlamda Hak’ın kelâmıdır. Mûsâ Hak’ın kelamının, konuşmasının hangi anlamda olduğunu bildiği için “işiticilik” özelliğine sahiptir ve Hak’ı sadece ateşten (nefsinden, özünden) değil sınırsız her cihetten (kendisinin her özelliğinden) algılayabilir.</p>
<p>Cansız cisimlerin kelamı (konuşması) hal lisanı iledir. Meselâ arz buluta hali ile “sen nesin” diye sorar. Bulut da hal lisanı ile “ben yağmurum” der ve yağar. Arzın ve bulutun konuşması bu hal üzerinedir. Bitki ve hayvan gibi canlıların konuşması ise “keşif ehli” zatlar tarafından lisan olarak algılanır. Canlıların mantığına göre kulakları ile işittiklerini çözümlerler.<br />
*  *  *</p>
<p>Tenzih ile teşbihin hakikatine inebilmekle ve ikisini de cem edebilmekle evrenin zahirinin ve bâtınının sınırsız olduğunu, Hak ile tecelliyatının başka şeyler olmadığını anlarsın. Hak’ı hiçbir şeyle sınırlama ya da sınırsızlama gibi hatalara düşmezsin. Bu konulardaki bilgin doğru bilgi olur. Hak ve evren hakkında yanlış, yetersiz bilgiye sahiplerin yanında kendi bildiklerinin farkını anlarsın. Onların akıllarına göre de doğru bilgileri anlatırsan, senin bilginin daha isabetli olduğuna karar verirler.<br />
*  *  *</p>
<p>İnsanın birimsel varlığı Hak’ın şimdiye kadar açığa çıkan isimler toplamı olduğu için Hak ben’im ve ben Hak ile aynıyım diyemezsin. Aynı zamanda ben Hak değilim de diyemezsin. Çünki sen (insan) Hak’dan gayrı bir varlık da değilsin.</p>
<p>Örneğin okyanusun bir damlası okyanusun tamamı olmadığı gibi okyanusdan gayrı bir varlığı da yoktur. Bir gemiyi yüzdüren okyanusun tamamıdır. Fakat gemi sadece bir damla üzerinde yüzemez, bir damla bir gemiyi kaldıramaz.</p>
<p>Yine bir başka örnek…<br />
Başı ve sonu olmayan bir ipin üzerine atılan düğümün ayrıca bir varlığı olmadığı gibi zuhurat (görünüme gelmek) açısından ve özellikler açısından o düğüm ipten farklı imiş gibi izlenim verir.</p>
<p>İnsanın varlığı da bağımsız varlık değildir. Fakat özellikleri itibarıyla sınırız özellikteki Hak’dan (kendi sonsuzluğundan) da aynı zamanda farklıdır.</p>
<p>İnsan sürekli olarak sonsuzluğu açığa çıkaran bir birim konumunu koruyacaktır. Dünyada da birimseldir. Ahirette de birimseldir. Tümellik ve Hak olduğu bilgisi ise her âlemde sadece soyut bilgi olarak kalacaktır.</p>
<p>Bundan dolayı insan şimdi de içinde Hak’lığını fark etmiş bir kul’dur (cüzdür) sonra da (ahirette de) cüzlüğünde (külliliğin sadece bilgisini taşıyan) bir kul olarak kalacaktır.</p>
<p>Hak işiticidir, görücüdür dediğimiz zaman… ve insan da işiticilik ve görücülük itibariyle Hak’a benzer dediğimiz zaman… insanı ayrı bir varlık olarak düşünmüş oluruz, Hak’ı da ayrı bir varlık olarak düşünmüş oluruz. Böylece iki ayrı varlık vehmedip, birisini kütlesel ve yeteneksel olarak daha büyük ilan ederek ona tanrı özelliği vermiş oluruz. Daha küçük kütleli ve yetenekli olana da acizlik ve yeteneksizlik vererek tanrı kulu ilan ederiz.</p>
<p>Halbuki Allah ve abd’i iki ayrı kütle ve yetenek değildir. Allah ve abd’i kütle de Değildir. Sadece ve sadece Allah kendi hakikatiyle kâim (var) olup, kendisini abd’lik halleriyle seyr etmektedir.</p>
<p>Bunun için İslâm’a girişin ilk kuralı…</p>
<p>Muhammed’in (tecelliyatın)… Allah’ın (tecelliyat hakikatinin) Resul’ü (bilgi boyutu)… ve abd’i (sınırsız özelliklerinin açığa çıktığı bilinç boyutu…) olduğunu fark etmektir.</p>
<p>Bu fark edişin ismi kelime-i şehadettir. Bu dil ile takliden başlar nasibi olanlar da kelime-i şehadet’in var oluş sitemi olduğunu anlar.<br />
*  *  *</p>
<p>Nuh, kavmini putlara taparken bulmuştu. Onları bulduğu halden kurtaramak için  “putlara tapmayın” emri ile uyardı.</p>
<p>Kavmi ( insanların genel fikirleri) o dönemde Hak’ın kesretini madde zannetmekle perdelenmişti. Nuh da onları çokluk yanılgısından teklik bilgisine davet etti. Halk kendilerini Hak’dan ayrı bir mahluk olarak bildikleri için ve Hak’ı “bilmedikleri” için putlara tapmaktan vazgeçmediler.</p>
<p>Halkın mantık yapısı tamamen zahiri boyuta şartlandığı için Nuh da onları Hak’ın zahiri anlamı olan tek ilah inancına davet etti. Tek ilah sizin çok ilahlarınızdan daha üstün ve daha temizdir ve yardım istenilecek tek kudrettir dedi.</p>
<p>Nuh onalara yine dedi ki…</p>
<p>“Hak’ın zahiri sizin bedenleriniz ve taptığınız putlar olarak tecelli ediyorsa Hak’ın bâtını da sizin bâtınınız ve putların bâtını olarak tecelli etmektedir. Kendi bâtınınızın Hak olduğunu bu şekilde anlayıp parçalara tapınmaktan vazgeçin…”</p>
<p>Halk Hak’ın batındaki vahdetinden de bir şey anlamadı. Zahiriyetteki çokluk yanılgısı batındaki çokluk yanılgısı olarak devam etti.<br />
*  *  *</p>
<p>Nuh; kavmini anlayışları doğrultusunda Hak’ın zâhirine ve bâtınına ayrı ayrı davet edince halk bu iki davet arasını cem edemedi. Elbette ki çok az sayıda insan cem etti. Fakat çoğunluğun ilgi ve zekâ yapısı tevhide uzak olduğu için bu daveti anlamsız ve saçma olarak algıladılar.</p>
<p>Nuh da Rabbine şikayetle “ Yâ Rabbi ben kavmimi geceleyin (bâtındaki ahadiyete, özlerindeki teklik hakikatine, vahdete) davet ettim (anlattım)… Gündüz de zâhire ( Hak’ın kesret tecelliyatının aslında vahdet olduğu bilincine) davet ettim (anlattım)… fakat onlara bu davetim (anlattığım ilim, irfan, bilgi) onların kaçışından başka (cehaletini artırmaktan başka) bir sonuç doğurmadı” dedi.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>(((</strong>… İbn Arabî’nin en orijinal ve İslâm tefsir tarihinde ilk defa yapılan yorumlarından biri de aşağıdaki bölümde anlatılanlardır. Bu orijinallik ve alışılmışın dışındaki ilk yorum olmasından dolayı İslam dünyasında çok büyük âlimler olarak bilinen meşhur zâtlar dahi İbn Arabî’yi ayetlere keyfî saçma anlamlar vermekle suçlamışlardır. Bu suçlamalarıyla kendi yetersizliklerini ve derinliksizliklerini de ortaya koymuşlardır…<strong>)))</strong></p>
<p>7-) <strong>Ve inniy küllema de’avtühüm litağfire lehüm ce’alu esabi’ahüm fiy azânihim  vestağşev siyabehüm ve esarru vestekberustikbara;</strong><br />
“Muhakkak ki ben onları, sen onları mağfiret edesin diye davet ettikçe, parmaklarını kulaklarının içine tıkadılar (anlayıp idrak etmediler), elbiselerine (bedenlerine) büründüler, (mevcud itikatlarında) ısrar ettiler ve büyüklendikçe büyüklendiler”.</p>
<p>Nuh, kavmini Hak’ın mağfiretine davet eder. Kavmi ise parmaklarıyla kulaklarını tıkar. Çünki kavmi Hak’ın mağfiretine dil ile sığınmanın anlamsız olduğunu biliyordu. Bu dil ile yapılan davete kulaklarını tıkayarak icabet ettiler. Yani biz Hak’ın mağfiretine yüzeysel bir bilinçle sığınmayız. Biz O’ndan gayrı değiliz ki O’na sığınalım. Biz zâten O’nun mağfireti (affı) halindeki esmâsıyız diyerek elbiselerine büründüler yani esmâ terkiplerinin zahiri varlıklarının bilincine erdiler.</p>
<p>Kavmi akıl ve zekâ düzeyleri gereği kavrayabildikleri tecelliyatta sabit kaldılar. Onlar ancak tek’in ve çok’un Hak’ın iki vechi olduğunu bildiler. Buna “Furkan” denilir. Furkan “ayrım” demektir. Nuh’un kavmi de Hak’ın iki vechini birbirinden ayırarak “Furkan”a tabi oldu. Kur’an ise her vechi cem eden bilgi kaynağıdır. Hak’ın her vechini tevhid eden Kur’an bilincinde Muhammed ümmeti akıl ve zekâsındadır. Hak’ın vechlerine ayrı ayrı kulluk edenler de Nuh Ümmeti akıl ve zekâ düzeyindedir ve Nuh ümmeti olarak haşrolunur.</p>
<p>26-) <strong>Ve kale Nuhun Rabbi la tezer ‘alel’Ardı minelkafiriyne deyyara;</strong><br />
Nuh dedi ki: “Rabbim!. . Kafirlerden Arz üzerinde bir deyyar (bir tek kimse)  bırakma!”.</p>
<p>Nuh ümmetinin anacak ayrımda kalabilecek akıl ve zekâ düzeyinde olduğunu anlayınca onların bu bilincinin tamamen yok olması ve cem (tevhid/Kur’an) bilincine ulaşmaları için bedduâ görünümündeki hayırlı duâyı etti. Kâfirlik (bilinci çokluk yanılgılarıyla örtülülük) ancak örtünün (küfrün) ne olduğunu anlamakla kalkar. Nuh da kavmine örtünün esmânın zahiri görünümleri olduğu bilgisini vermesiyle “kâfirlikten/örtülülüklten) kurtulmuşlardır.<br />
*  *  *</p>
<p>Muhammedî velîlerin (ilim sahiplerinin) daveti halkı Hak’ın zâtına değildir. Çünki zata davet olunanın zattan ayrı olması gerekir. Ayrılık olmayınca davet sadece esmâ mertebesinde olur. Birimi oluşturan bir ismin celâliliğinden başka bir ismin cemâliliğine sevk faaliyeti de bir nevi davettir.</p>
<p>Her bir birimi kendi özel ismi olan Rabb-i Hâs’ı alnından çekip götürmektedir ( birimde açığa çıkan diğer isimler özel ismin renginde ve özelliklerinde tecelli olur. Bu hüküm değişmez. Fakat Rabb-i Hâs’ı olan isminin özellikleri bilgi, ilim, irfan ve esmâ zikri (isim tekrarı şeklindeki duâ) ile değişebilir. Böylece birimin sıratı (yolu) daha geniş ve daha güvenli hale gelir.<br />
*  *  *</p>
<p>Hak bu dünya boyutunda varlık âlemini “cebbar” esmâsıyla kuşatmıştır. Cebbâr’ın özelliği ona ne verirsen aynısıyla geri almandır. Hak’dan korkmak… kuru bir ödleklik değil, Cebbar isminin adaletinden kaçamayacağını fark etmektir.</p>
<p>Bu gerçekten dolayı âyetler… iyilikleri Allah’dan bilerek kulun iyi fiilini Allah’a bağladı. İyilikler bu yüzden artarak çıktığı kulluk noktasına geri döner. Kötülüklerin, kötü fiillerin Allah’a değil de nefse bağlanması da yine bu sırra bağlanmıştır. Kötülükleri nefsimize bağladığımız zaman ancak yaptığımız kötülük kadar kötülük yansımasına mâruz kalırız. Eğer kötülükleri Allah’a bağlarsak bir kötülük sınırsız artışla birlikte geri dönerek çıktığı yeri helâk eder.<br />
*  *  *</p>
<p>Enbiyâ, (Nebîler) bazen bazı özel kişilerin iman etmeyeceklerini bildiği halde onları niçin “celal” mazharlığından (tecellisinden)“cemal” mazharlığına (tecellisine) davet ederler?</p>
<p>Eğer Nebi onu davet etmezse ondaki yani celali tecelli olan “müşrikteki” özellikler açığa çıkmaz. O müşrikteki özellikler açığa çıkmayınca da cemâli tecelli olan “muvahhid”lerin özellikleri anlaşılamaz. Bu sırrı Ebû Cehil’in cehâletinin açığa çıkması ile Hz. Âli’nin ilminin fark edilmesi şeklinde anlayabiliriz.</p>
<p>Cehalet ve ilim birbiri ile çarpışarak birbirlerinin açığa çıkmasına ve sırat-ı müstakimlerini tamamlamalarına yardımcı olmuşlardır.<br />
*  *  *</p>
<p>Nebî tarafından davet olunan ve davete icabet eden zahiren iman eder. Fakat Rabb-i Hâs’ının örtülü isimlere yönelik olması nedeniyle… Namaz kılsa da, oruç tutsa da, hac yapsa da ve her ibadeti isteyerek icra etse de… Yalandan, gıybetten, dünya malı sevdasından, kibirden ve diğer menfiliklerden vazgeçemez.</p>
<p>Fakat bazıları da Ebû Talip gibi davet olunur ama icabet etmez… fiili ibadetleri  ve lafzen İslamı kabul ve tastik etmez.</p>
<p>Hiçbir ameli olmasa da… yalan söylemez, gıybet etmez, dünya sevdasına kapılmaz, mütevazi olur ve her türlü müsbet huyu açığa çıkarır. Çünki onun Rabb-i Hâs’ı “iman”a yönelik esmâları açığa çıkarır.</p>
<p>Bireylerin son nefesleri tabi oldukları Rabb-i Hâs ismi üzere olur.<br />
*  *  *</p>
<p>Nebînin daveti hakikatteki özü değiştirmeye değil, özdeki hakikatleri açığa çıkarmaya yöneliktir. Bunun için Nebîler ve Velîler insanlara bıkıp usanmadan ilim, irfan ve bilgi sunarlar, Allah’ı anlamaya davet ederler.</p>
<p>Hiçbir Nebî/Resul hiç kimseyi iman etmediği için katletmez.</p>
<p>Daveti esnasında oluşan nefsi müdafadan dolayı, kendini korumak için, yok etmeye geleni yok etmek için savaşır. Yoksa durduğu yerde sen kafirsin ve hükmün ölümdür fermanını vermez.</p>
<p>Bu konular teferruatı ile Üzeyir ve Yâkub bölümlerinde izah edilecektir.<br />
*  *  *</p>
<p>Allah ve Rahmân isimleri tüm esmâyı kapsadığı için insanlar bu iki isme de davet olunabilir. Bu iki isim tam halifelik bilincini açığa çıkaracak tüm esmâya hâmildir (sahiptir/taşımaktadır).<br />
*  *  *</p>
<p>Kavmi Nuh’a taptıkları putları terk etmeyeceklerini söylediler ve “Biz bu putlarda Hak’ın bir yüzünü buluyor ve O’na tapıyoruz” diye iddia ettiler. Bu iddialarında Hak’ın her birimde tecelli ettiğinin farkında olduklarını itiraf etmektedirler. Fakat onlar Hak’ın bir kısım hakikatine tapıp tamamına tapmamakla Hak’ı bölüp parçalamış oldular. Nuh ise onlara Hak’ın sınırsız varlığına kulluk edin ya da kulluk halinde olduğunuzu fark edin dedi.</p>
<p><strong>(((</strong>… İbn Arabî’nin bu düşüncelerine Putperestliği savunuyor dediler. Halbuki Şeyh-i Ekber burada… Hak’ın esmâsı nasıl ki Kâbe olarak zahir oluyorsa sınırsız olan esmâ tecellisi putlar da esmâdan başka bir şey değildir diyor. Kâbe’ye yönelip de secde eden Kâbe’nin temsil ettiği Allah hakikatine secde etmiş sayılır. Nuh’un kavmi de aynı bu görüşü Nuh’un putlara secde etmeyin önerisine karşı cevap olarak vermişlerdir. Günümüzdeki bir Müslüman sırf Kâbe’ye secde etse ve onu putlaştırsa ve … “Kâbe Hak’ın tecellisidir, ben ona tapmakla Allah’a tapmış oluyorum” dese bu akıl yürütme mantıksal olarak doğrudur. Fakat bu mantığın içinde yatan gerçeğe göre ise tutarsızdır.</p>
<p>Şöyle ki…</p>
<p>Hak kendi ahadiyetini üç’e ayırıp da Allah, Kâbe ve Kâbe’ye tapan çelişkisine düşmez. Hak’ın ilminde bu tür tanrılar uydurmaya yer yoktur.</p>
<p>Günümüzde Hz. Muhammed a. s. ’ın anlattığı Allah’ı “bedenleşmiş bir put” olarak göremeyen bazı Müslüman gençler Nuh Nebî döneminin ilkel kavminden kalma “görünür tanrı” inancına düşüyorlar. Akılları bu basitliği daha iyi kavrıyor. Ahadiyeti… tanrı baba, İsâ’nın içine giren kutsal ruh, ve Oğul (parça tanrı) İsâ olarak önce üçleyip sonra kendi varlıklarını dördüncüleyip onlara ilkel bir şekilde tapıyorlar. Din değiştirmelerindeki en önemli nedenlerden birisi de her hangi bir tanrıyı karşılıklı olarak görmek merakıdır. …<strong>)))</strong><br />
*  *  *</p>
<p>Nuh Yâ Rabbi diyerek Kâfirleri yâni hakikati örtenleri yeryüzünün ,içine batır diye beddua etti. Onların yere batması bir nevi Hak’ın zâtında gark olup “yok”luk bilinci ile tekrar hayat bulmalarıdır. Toprağa ya da Hak’ın zâtına dönen insan oradan başka bir bilinç boyutuna özündeki esmâları açarak geçecektir.</p>
<p>Nuh’un daveti umumi (genel) olduğu gibi bu davetin sonunda gelecek olan rahmet de umumidir. Davete herkes nasıl karşılık verdi ise o karşılığının kendisine fayda verecek olan azabına ve ya ikramına ulaşır. Azap dahi tedavi maksatlı olup rahmet tecellisidir.<br />
*  *  *</p>
<p>Deyyar kavramı ile anlatılan, bir daire üzerinde devrederek dönmektir. Dairenin başlangıç ve bitiş noktası aynıdır. İnsanın başlangıç ve bitiş noktasının Hak’ın varlığı olması gibidir. Nuh’un duâsındaki devreden sözcüğünü varlığın Hak’dan Hak olarak gelip Hak olarak nihayet bulması olarak da izah edebiliriz.<br />
*  *  *</p>
<p>25-) <strong>Mimma hatiyatihim uğriku feudhılu naren felem yecidu lehüm min dunillahi  ensara;</strong><br />
(Nihayet) onlar hataları (günahları) ndan dolayı su’da boğuldular da (hemen akabinden) ateşe dahil edildiler ve kendileri için Allah’dan (kurtaracak) ensar (yardımcılar) bulamadılar.</p>
<p>Bu âyetin işaret ettiği bir mânâsı da Hz. Muhammed’in ümmetindeki kâmilleri kapsar. Bir kâmil’in en büyük günahı kendi bedenine Hak’dan gayrı varlık nisbet etmesidir ki bu his doğal olarak gelir. Ve kâmil bu hisden ilim deryasındaki ilme gömülerek kurtulur. Yani ilim suyunda bedensel kabul hissi boğulur ve yok olur. Daha sonra o his ebedi yok olmamak üzere tekrar gelir ve kâmil ilmi sayesinde ben bedenim hissinin verdiği yanılgıdan artık rahatsız olmaz.</p>
<p>Su hayatın kaynağı olduğu gibi ilim de ebediyetin ve ahadiyetin kaynağıdır. Kâmiller suda boğulduktan sonra her şeyi yakıp “yok” eden “vahdet ateşi”ne atıldılar. Ateşin özelliği çokluk halindeki yığıntıları yakıp tek küle dönüştürmesidir. Bu nedenle vahdet ateşe benzetilmiştir. Kâmiller “yok”luk bilinci ile “bekâ” (sonsuzluk) halinin yaşamına ulaşırlar.</p>
<p>Kur’an’da “denizler yandığı zaman” anlamındaki sözlerden suyun (ilmin) ateşe  (vahdete) dönüşümü kastedilmiş olur.</p>
<p>Ateşte (vahdette) yanarak yok olan (fenâ bilincine ulaşan) Allah’dan gayrı  varlık olmadığı irfanına ulaştı.</p>
<p>İnsan için Allah’dan başka kurtarıcı ve O’ndan başka var olmak imkanı yoktur.<br />
*  *  *</p>
<p>27-) <strong>İnneKE in tezerhüm yudıllu ‘ıbadeKE ve la yelidu illâ faciren keffara;</strong><br />
“Muhakkak ki sen, eğer onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve çok kafir (gerçeği reddeden, Rasûl’e itaat etmeyen, perdeli, kozalı) facirden (Hak’dan sapan, ilahi emirlerden çıkandan) başka doğurmazlar”.</p>
<p>İnsan bilinci belli bir kıvama ve hazim kapasitesine ulaşmadan “teklik” bilgisinin yüzeyselliğinde kalır. Yeryüzünde yani yüzeysellikte kalanlar teklik bilgisi ile Firavun gibi kendilerine tanrılık vererek bu ilginç bilgi türüyle diğer insanları da saptırırlar. Bu nedenle yerin içine batmak ilmin hakikatine ulaşmak ve perdeliliğin bir türünden daha kurtulmaktır.<br />
*  *  *</p>
<p>Zahir bilgisinde kalarak “Ben Hak’ım ibadete gerek yoktur” demekle insan bâtınındaki kuvveleri açığa çıkarmaktan mahrum kalır. Mûsâ da Hak olduğunu biliyordu fakat ibadet ediyordu. Bu ibadetiyle denizi (batınındaki kuvvetleri) yararak açığa çıkardı. Ve kendi bâtını olan denizde yol (hayat/sonsuzluk) buldu. Zahiri seviyede Ben Rabb’im(Hak’ım) diyen Firavun Hak’ın ahadiyetine abd olmadı kendi zahirini tanrı edinip kendine kul oldu ve kendi denizinde (bâtınındaki müntakîm/intikam alıcı esmâsında) boğuldu.<br />
*  *  *</p>
<p>Bir kişi kendisinin Hak’ın tecellisi olduğunu ilan ederek tanrılık dava etse ve bedenselliğinin yemesini içmesini dikkate almasa, davasını kendisi yalanlamış olur. Hak elbette ki Hak olarak yemez ve içmez, ibadet etmez… Fakat Hak, kul olarak tecelli edince bu sefer kulluğun gereğini yaşar ve kul olarak yer içer ve ibadet eder.</p>
<p>Resuller bu nedenle en güzel ibadeti yapmışlardır.<br />
*  *  *</p>
<p>28-) <strong>Rabbiğfirliy ve livalideyye ve limen dehale beytiye mu’minen ve  lilmu’miniyne velmu’minat* ve la tezidizzalimiyne illâ tebara;</strong></p>
<p>“Rabbim!. . . Beni, ana-babamı, mü’min olarak evime gireni, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları mağfiret et!. . . Ve o zalimleri helaktan başka (bir şeylerini) artırma”.</p>
<p>İnsanın evi kendi hakikatı olan Hak’dır. Annesi onu oluşturan esmâ terkibidir, babası aklının küllilik (evrensellik/ilahi akıl) yönüdür.</p>
<p>Bu bilince ulaşmış olan tüm insanların “zalim” olan “bilgisizlik” yönleridir. Ve bu yönlerinin helak olması ve ilmin açığa çıkması istenmektedir.</p>
<p>Helak ile anlatılan insanların yok olması değil, düşüncelerin değişerek  gelişmesidir.<br />
*  *  *</p>
<p>Hz. Nuh’un kalbi saf ve temizdir. Vahiy kaynağından gelen ilmi (suyu) bulandırmaz. Fakat Nuh o suyu diğer insanların kabına boşaltınca temiz olan kaynak suyu kaplarının rengini, kokusunu ve tortusunu alarak bulanıklaşır.</p>
<p>Nuh bu sefer duâsını genelleştirerek tüm erkek ve kadınları kendi kalbine (kendi ilmine) dahil edip arınmış halde hakikate dönmelerini talep etmektedir.<br />
*  *  *</p>
<p>Hz. Nuh’un bilgi seviyesine yükselmek isteyen, Güneş feleğine yani güneşin hakikati olan ziyâ (yakıp yok eden nur/ilim) boyutuna yükselmelidir. Fakat henüz Nuh’un ilim boyutunda “Yok”luk hali anlatılıyorsa Muhammedî ilim boyutuna yükselen zâtların ilim, irfan halleri hiç tahmin edilemez… Ancak çeşitli mecazlarla “dedi kodusu” hükmünde olan bilgi kırıntılarının lafı edilir.</p>
<p align="center">3. BÖLÜM SONU</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p><a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-3-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (2. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-2-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-2-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Mar 2008 11:59:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Füsûs’ül Hikem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/fusus%e2%80%99ul-hikem/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-2-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[ŞİT KELİMESİNDEKİ NEFS HİKMETİNİN ÖZÜ …uyarı… …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur… Nefs Arapçada üflemek anlamında bir kelimedir. Kullanıldığı konulara göre değişik anlamlar kazanmıştır. En çok; öz, benlik, kişilik, kendisi, kendi hakikati anlamlarında karşımıza çıkmaktadır.. Şît, İsrâiloğullarının konuştuğu dil olan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ŞİT KELİMESİNDEKİ NEFS HİKMETİNİN ÖZÜ</strong></p>
<p align="right"><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 8pt">…uyarı…</span></strong></font><br />
<font color="#0099ff"><span style="font-size: 8pt">…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…</span></font></p>
<p>Nefs Arapçada üflemek anlamında bir kelimedir. Kullanıldığı konulara göre değişik anlamlar kazanmıştır. En çok; öz, benlik, kişilik, kendisi, kendi hakikati anlamlarında karşımıza çıkmaktadır..<span id="more-259"></span></p>
<p>Şît, İsrâiloğullarının konuştuğu dil olan İbranice de Allah’ın bağışı, ihsanı anlamındadır. Araplar Şîs olarak telaffuz etmişlerdir. Hâbil’in kardeşi tarafından öldürülerek şehit edilmesi Hz. Âdem’i çok üzmüş ve Allah’dan tevhid hakikatine sahip olabilecek bir evlât istemişti. Allah da Âdem’in bu duâsına Şît’i ihsân ederek icâbet etmişti.</p>
<p>Bu bölümde ağırlıklı olarak Kulun Allah’dan dili ile, hâli ile ve potansiyel varlığı (istidâtı) ile istekte (duâda) bulunması ve Allah’ın da kuluna hangi ölçülere göre bağışlarda ve ihsanlarda bulunduğu ele alınmaktadır.</p>
<p>Diğer ağırlıklı konu ise Risalet, Nübüvvet ve Velâyet’tir.<br />
***<span id="more-400"></span></p>
<p>Hz. Âdem Allah’ın sınırsız esmâsı ile var olmuş bir varlıktır. Hâbil de sınırsız esmâ mânâlarını fark edip yaşayan bir insan-ı kâmildir. Hz. Âdem’in diğer oğlu Kâbil ise varlığında mevcut olan sınırsız esmânın tam hakkını veremeyen ve bu nedenle kâmil sayılmayan bir varlıktır. Meleklerin ve İblis’in düştüğü aynı hataya düşerek kendini Hâbil’den üstün zanneder. Hâbil’in tüm esmâları hakkı ile yaşayan bir “halife” olduğunu anladığı anda da onu öldürür.</p>
<p>Hz. Âdem ve Havvâ kendilerinden sonra gelecek olan insanlara Allah’ı ahadiyet ilmiyle anlatabilecek olan Hâbil’in ölümüne bu nedenle çok üzülürler. Kâbil’de ise ahadiyet ilmini Risalet ve Nübüvvet kemâlatıyla insanlara anlatabilme potansiyeli yoktur. Şît’in doğumu ile Âdem ve Havvâ’nın bu üzüntüleri son bulmuştur çünkü Şît’in simâsında “ potansiyel ahadiyet mertebesini” okumuşlardır.</p>
<p>Şît’in Âdem’e/Havvâ’ya ihsânını sembolize ederek şöyle anlatabiliriz.</p>
<p>Allah’ın ahad olan zât mertebesi sınırsız esmâ ile Âdem’in/Havvâ’nın zâtında (özlerinde/hakikatlerinde/ruhlarında) tecellî etmiştir. Göğüste sıkışıp basınç yapan nefes nasıl ki tümüyle dışarı üflenirse Âdem/Havvâ da Hak’ın sınırsız zâtında sıkışan sınırsız esmânın ilâhi nefesle (ilâhî tecellî ile) dışa (ef’al boyutuna/maddî görünümler ve oluşumlar boyutuna) üflenmiş misalli (zâhir olmuş) görünümleridir.</p>
<p>Şît de Âdem’in/Havvâ’nın zâtından dışarıya üflenen (anne-baba vasıtasıyla  doğum şeklinde tecellî eden) nefesi (özü) gibidir.</p>
<p>Allah’ın Âdem’in/Havvâ’nın isteklerine (dualarına) verdiği bağış ve ihsân ilk etapta Şît’in bedensel varlığıdır. Asıl olan ise o beden olgunlaştıktan sonra o bedenden açığa çıkacak olan “halife” bilincidir.<br />
***</p>
<p>Allah’ın bağışları ve ihsanları iki kısımdır. Birisi zâtının (hakikatinin), diğeri esmâsının (isimlerinin) bağışları ve ihsanlarıdır. Allah’ın zâtı (isimsiz, sıfatsız, fiilsiz hakikati) ve esmâsı (isimleri / mânâları/sonsuz ilmi) insan, melek, cin gibi varlıklar olmasa da mevcuttur. Zatından ve isimlerinden tecelli eden bağışlar ve ihsanlar Resul’ler ve Velî’ler dili ile anlatılmamış olsa da fark ettirilmemiş olsa da yine mevcut olacaktı. Fakat gizli hazine (kenz-i mahfî) hükmünde kalacaktı.</p>
<p>Allah’ın zâtında; sınırsız isimleri (mânâları), sıfatları (özellikleri) ve fiilleri (tecelliyatı, zâhir oluşu) yok (müstehlek) hükmünde mevcuttur.</p>
<p>Esmâ âlemi sıfatları ve fiilleri de kapsayan “sınırsız ilim/data” boyutudur  ve Hak’ın zâtının bağışıdır.<br />
İsimler, sıfatlar ve fiiller zâtın içinde yok hükmünde (sanal/vehmî) olarak  mevcutken zâtın haricinde de varlık isterler.</p>
<p>“Zâtın içinde olmak ve dışında olmak” kavramları bir gerçeği fark ettirmek için zorunlu olarak kullanılmaktadır. Zât için iç ve dış olmayınca Hak kendi zâtında isimlerine, sıfatlarına ve fiillerine sanki zâtının hâricinde imiş gibi “görünüşler” verir.</p>
<p>Bu gerçeğe yâni Hak’ın zât (hiçlik, özelliksizlik, tanımsızlık) boyutundan esmâ-sıfat (heplik, özellik, tanımlanılabilirlik) boyutuna inerek sonsuz anlamlar oluşturmasına “feyz-i akdes” (kutsal görünüm/yansıma) denilir. Feyz-i Akdes Âdem bahsinde Hak’ın zât boyutu olarak tanımlanmıştı. Bu bölümde Hak’ın zâtından doğan isimlerin (esmâ boyutunun) ve sıfatların gölgelerini de (varlıkların vehmî-sanal özlerini de) yine “feyz-i akdes” kavramıyla tanımlayabiliyoruz. Çünkü bu boyut henüz zât kapsamındadır ve şehâdet (madde ve enerji) âlemine inmemiştir. İnmeyecek… fakat indiği varsayılacaktır.</p>
<p>“Feyz-i akdes” (kutsal görünüm) henüz tam kesafet kazanmamış (maddîleşmemiş) Allah’ın zâtından tecellî eden isimlerinin ve sıfatlarının gölgeleridir… vehimleridir, hayalleridir, sanallarıdır. Boyutsuz olan varlık imajları (programları) bir boyut daha aşağı inince (en-boy-derinlik kazanınca) kesâfet kazanmaya (maddeleşmeye) başlar. Ve “şehâdet âlemi” dediğimiz beş duyumuzla ancak dört boyutunu (en, boy, derinlik ve zaman) algıladığımız evrenimiz oluşur … Artık algıladığımız her şey “esmâ âleminin” (sınırsız mânâların) beynimizde oluşturduğu dört boyutlu görünümleridir.</p>
<p>Zât’dan esmâ âlemi, esmâ âleminden şehadet âlemi, şehâdet âleminde de dört boyut algılı varlıklar açığa çıkar. Bu hiyerarşiye “Hak’ın (zâtın) halk’a (biz görünümlere/esmâya/sıfata/fiillere) tenezzülü (inişi-tecelliyatı)” denilir.</p>
<p>Bizlere ulaşan tüm bağışlar ve ihsanlar zâtın esmâ boyutundandır. Zât boyutundan hiçbir varlığa direk bağış ve ihsan bu nedenle gerçekleşmez. İlâhî tenezzül (iniş) hiyerarşisi (âdetullah/sistem) asla bozulmaz ve değişmez.</p>
<p>Ancak… Hz.Âdem, Hz. Havvâ, Hz.Şit, Hz.Mûsâ, Hz. Meryem, Hz. Îsâ, Hz. Muhammed gibi (ismini burada sayamadığımız diğer tüm) insan-ı kâmiller ve büyük velâyet ehli zâtlar zât boyutundan direk ilim (vahiy-ilham) ve kudret (mucize-keramet) tecellisine mazhar olurlar.</p>
<p>Burada sadece bir örnekle bu konuya açıklık getireceğiz.</p>
<p>Hz. Meryem Hak’ın yoktan var etme kudretini kendi nefsinde (özünde) mucize olarak açığa çıkarabilmiştir. Îsâ’yı annesiz ve babasız yaratılan Âdem/Havvâ misâli babasız olarak hakikatindeki zât boyutundan zahirindeki esmâ boyutunun “madde evrenine” tecellî ettirmiştir.</p>
<p>Kur’an zât’dan direk ilim (vahiy ve ya ilham) almakta kadın ve erkek ayrımı yapmadan örnekler verir… ki kadın ve erkek doğasının ruhsal yeteneklerde eşit yaratıldığı anlaşılsın…<br />
***<br />
Esmâ boyutu zâtdan tecellî etmesi nedeniyle tüm bağış ve ihsanların ilk kaynağı yine de zât boyutudur. Fakat her an bu bilinçte olmak kâmiller dışındaki birimler için mümkün değildir.<br />
***<br />
Şehâdet âleminde yâni evrenimizde oluşan her şey avama (halka) göre esmânın (sınırsız mânâların) tecellileridir. Hak’ın halk (yaratılmışlık) âleminde yine Hak olarak tecellî etmesine kısaca “feyz-i mukaddes” diyebiliriz. Hak’ın zâten Hak olarak tecelli etmekten başka da bir tercihi ve hükmü ve rızâsı yoktur… Bâtıl (Hak’ın olmama hali) ebedîyen mümtenidir (olması imkânsızdır)… Ancak Hak ve bâtıl göreceli olarak tanımlanabilir.<br />
***<br />
Allah’ın ihsanları ve bağışları iki özelliğe sahiptir. Birisi cemâl elinden (kudretinden) diğeri de celal elinden (kudretinden) verdikleridir.</p>
<p>İhsan ve bağış denilince sadece cemal elinden aldığımız ve bedenselliğimize ve ruhsallığımıza tatlı hazlar verenleri anlıyoruz. Halbuki hastalık, kıtlık, ölüm ve benzeri olaylar her ne kadar sebeplerle bize ulaşsa da aslında celal ağırlıklı ve cemal açılımlı dağıtılan “ihsanlar ve bağışlardır”.</p>
<p>Cemal elinden gelenleri istemek görevimiz ve kulluğumuz icabıdır. Ve celal elinden gelenleri istememek, tedbirli olmak, önlem almak da görevimiz ve kulluğumuz icabıdır.<br />
***<br />
Birimsel varlığımıza gelen ihsanlar, bağışlar hangi ağırlıkta olursa olsun… doğamızın hoşuna gitsin gitmesin… bizim bilincimizin bilerek ya da bilmeyerek oluşturduğu istekleridir, duâlarıdır.</p>
<p>Meselâ kapıya üç tane çıplak ayaklı dilenci gelse, birisi çıplak ayaklarını göstererek “bana ayakkabı ver” dese… diğeri de sadece çıplak ayağıyla orada beklese, üçüncüsü de ayağının çıplak olduğunu bilemeyecek kadar kendinde olmasa, üçü de ayakkabı istemiş olur. Birisi dili ile istemiştir. Diğeri çıplak ayaklı hâli ile istemiştir. Üçüncüsü ise hem konuşmadan hem de kendi hâlini bilmeden istidatı ile (potansiyel durumu ile/fıtratı ile) istemiştir.</p>
<p>Varlık o üç dilenci gibi her an Hak’ın zâtının huzurunda aynı anda üç hali ile istek (duâ) durumundadır. Dilimizle bizim için faydalı ya da zararlı olacak şeyleri bilemeden isteriz. Hâlimizin duâsı daha kuvvetlidir, dilimizin duâsını sürekli bozup engellemektedir. Hâl duâmızın daha net istekleri olmasaydı dil duâmızla bir dakika içinde hem kendi dengemizi hem de dünyanın dengesini alt üst ederdik. Üçüncü duâ halimiz olan potansiyel kabul durumumuz (fıtratımızın ihtiyaç dili), gerçek ihtiyacımızın ne olduğunu bilemememiz ise hâl duâmızdan daha etkin olup bizi zorunlu olarak gerçek duâ kulluğuna yükseltmektedir.</p>
<p>Bu üç duâ türünde en dikkat edilmesi gerekeni dil ile yapılanıdır. Resuller ve velîler bu yüzden dil ile “kişisel isteklere” yönelik özel dualardan kaçınmışlardır. Dil ile yaptıkları duâda tüm varlığın genel istek dilini kullanmayı tercih etmişlerdir. Çünki, kişisel isteklerle elde ettiğimiz ihsanların açılımlarına dayanıp dayanamayacağımızı önceden kestiremeyiz. Bana iyilikler ver demek yerine bize iyilikler ver demek daha güvenli bir tarzdır.</p>
<p>Her istenilen, her duâ mutlaka kabul olunmuştur. Fakat gerçekleşme zamanı bizim kişisel zamanlamamıza bağımlı olmadığı için duamız kabul olunmadı zannederiz.</p>
<p>İnsan-ı kâmillerin zaman hakkındaki kabulleri; bir saniye içinde kabul olan duâ ile bir sene, on sene, bin sene ya da bir milyon sene sonra kabul olan duâ arasındaki zaman farkını kaldırmaktadır.<br />
***<br />
İnsan aceleci bir fıtratla yaratılmıştır. Dil ile ya da hal ile olan isteklerinin hemen gerçekleşmesini arzu eder. Fakat potansiyel kabul durumlarının isteklerine hazır olup olmadığını bilmez. Meselâ karın bölgesinde dayanılmaz şiddette bir ağrı hisseden şahıs… hâl lisanı ve dil lisanı ile o acının hemen sona ermesini talep eder. Halbuki o ağrı onun için hayırlı bir uyarıcıdır. Karnını uzman bir hekime göstermesi ve ağrının nedenini anlayıp ona göre tedavi olmasını ikaz etmektedir. Bağırsak iltihabı olmuş olabilir ve ameliyatla iltihaplı kısmın alınması gerekebilir. Eğer ağrı olmasaydı.. ağrı ilaç ile ya da duânın açtığı psikolojik etkilerle dindirilseydi hastalık tüm vücuda yayılabilirdi.</p>
<p>Hemen gerçekleşmeyen duâlar da bu sırdan dolayı vaktini beklemektedir.<br />
***<br />
Potansiyel kabul durumumuz (fıtratımız) her an bize lâzım olan cemal ve celal kudretinden ihsan olunacak olan şeyleri Hak’dan talep etmektedir. Başımıza gelen şeylerin acı ya da tatlı olaylar olmasının tek nedeni potansiyel kabul (lisan-ı istidat/fıtrat) halimizin Hak’a durumunu her an arz etmesi ve gerekeni “vakti geldikçe” Hak’dan almasıdır.</p>
<p>İnsan potansiyel durumunun (fıtratının) bir kısmını deneyimlerle anlayabilir. Meselâ matematik ilmine başlar. Konuları az bir gayretle hemen anlıyor ise o ilmi almaya potansiyel kabul programı (kabiliyeti/fıtratı/zihinsel kapasitesi) müsaittir. Matematik ilminde üstâd olması atık o kişi için disiplinli çalışmalarına ve yılların geçerek onu olgunlaştırmasına kalmıştır. Fakat acele etse; “Bu gün mektebe vardım yârın üstâd olayım” dese fıtratının Hak’dan taleb ettiği “belirlenmiş vakte” isyan ederek duasına set çekmiş olur.</p>
<p>Aceleciliğin şeytandan (cehaletten, bilgi yetersizliğinden), akıllıca hareket etme, düşünerek acele etmeden olayları çözmenin (teenni’nin) meleklerden (planlı programlı bilinç halinden) kaynaklanması bu anlamdadır.</p>
<p>Her üç hal ile taleb edilen istek (duâ) mutlaka kabul olmuştur, icabeti (ihsanı, gerçekleşmesi) ise bizim fıtratımızın belirlediği cemal ve celal terkiplerine ve yine fıtratımızın müsait olacağı vakte bağlanmıştır. Her şey yerli yerince yerine, vakti gelince oturacaktır. Sabır, bu bilinç halinin anlaşılmış olmasıdır.</p>
<p>Sabır, bir direğe bağlanmış esirin zorunlu olarak özgürlüğü beklemesi gibi  anlaşılmamalıdır.<br />
***<br />
Bize verilen “istemek” (duâ) fiili bizim ayan-ı sabitemizin (esmâ terkibiyetimizin/özümüzün) kemâlata (olgunlaşmaya) ulaşma programıdır. Bu programın çalışmasına “Allah’dan istemek”, gerçekleşen cemal ve celal tecellilerine de “Allah’dan almak” denilmektedir.</p>
<p>İstemek kavramı ile dilenmek kavramını ayırmamız gerekmektedir.<br />
***<br />
Aceleci olmayan huzûr ehli kâmiller yaşadıkları her olayda kendi ayan-ı sâbitelerinin (esmâ terkiplerinin/özlerinin) Hak’dan olan isteklerinin açığa çıkışını seyrederler. Kâmil insanlar ayan-ı sâbitelerinin küllî (sınırsız/toplu/tümel) istek (ihtiyaç talep) programını her detayı ile bilemeyeceklerini anlamışlardır. Bu gerçek ile Hak’ın kader programına teslim olmuşlardır. Günlük yaşamlarını da en doğal şekilde sürdürürler.<br />
***<br />
Müminun Sûresinde (40/60) beyan olunan “Duâ edin, isteyin… icâbet edeyim, vereyim” hükmü en özel anlamı ile tam kulluk (abd-i mahz) bilincini anlatmaktadır. Halka da en genel anlamı ile kulun istek makamında olduğunu Hak’ın ise ihsan ve bağış kaynağı olduğunu beyan eder.</p>
<p>Tam kulluk bilinci duâsını dünya ya da ahiret isteklerine bağlamaz. Sadece duâ etmek için duâ eder. Duâ bir ibadettir, duâ kulluğun zirvesidir bilinciyle duâ eder. Allah’a duâ ile tanrıdan bir şeyler dilenmeyi birbirinden ayırt ederek davranış sergiler.</p>
<p>Dil ile duâ etmek kulluğun bir zirve makamı ise diğer ikiz zirve makamı da “suskunluk” halidir. Meselâ Hz. Eyyüb, celâl tecellisi olan ihsanları (belaları) suskunluk zirvesi ile karşılamıştır. Belaların ref’inin (kaldırılmasının, şifâ halinin vaktinin gelmesini) de dili ile “bana şifâ ver” duâ zirvesi ile karşılamıştır. Şifâ tecellisi gerçekleştikten sonra “bana şifâ ver” duâsını etmiştir. Tecelliyatların gelmesine-gitmesine her hangi bir itirazı yoktur. İtirazı olamayacağını, itiraz ederse kendi kendini itiraz azabına atacağını bilmektedir. O sadece her şeyin daha iyiye gitmesi prensibiyle gayret etmiştir.</p>
<p>(((…Hz. Eyyüb’ün vücudundan düşen kurtçukları yerden alıp tekrar yaralara koyması “sadist mantık” (kendi kendine azap etme mantığı) taşımaz. Halk hekimliğinde bazı kurtçukların bazı yaraları tükettikleri mikroplarla ve salgıladıkları antibiyotiklerle tedavi ettiği bilinmektedir ve o Resul’ün o davranışı tedavi amacı taşımaktadır… Hz. Eyyüb’ün kadere teslimiyeti ölürsem öleyim anlamında değildir. Olayları olduğu yaşamak fakat her an iyiye gitmek için gayret etmek şeklindedir…)))</p>
<p>Bu sırrı (sistemin işleme programının iç yüzünü) Hz. Eyyüb gibi okuyabilen nice kâmiller cemal ve celal tecellilleri karşısında içsel olarak her an rıza halindedirler. Dışsal olarak da kulluklarının görevleri olan celalden korunma ve cemâle sığınma halindedirler. Bu iki sır (iki gerçek) onlarda cem halindedir (tek gerçek halindedir).<br />
***</p>
<p>İnsandan başka diğer canlılarda bu cem hali (tüm zıtları tek gerçek olarak algılama bilinci) yoktur. Meselâ hayvanlar sadece celal sıfatının göründüğü mazhardır (tecelli yeridir). Geçici olarak kendi yavrularına veya kendi cinslerine karşı cemal sıfatı tecelli eder, fakat kısa sürer ve kalkar.</p>
<p>Tabiatımız (varlığımızın bedensellik yönü) tam bir celal tecellisidir. Çünkü varlığını sürdürmesi için bir bakımdan hayvanlar gibi “mücadele” kanunlarına tabidir. Var olmak için yok etmek zorundadır. Buna “ Kahr” (ezmek/yok etmek) hali, celal boyutu denilir.</p>
<p>Nefsinde (özünde) kahr tecellisi ağır basanlara da “celâlî” denir. Hz. Mûsâ  celâli tabiatlıdır.</p>
<p>Ruhumuz (ayan-ı sâbitemiz yani esmâ terkibiyetimiz/özümüz) ise tam bir cemal tecellisidir. Var olmak için yok etmek kanunlarına bağlı değildir. Hak’a (Allah’ın sistemine) uyum ile güçlenir. Ruhundaki Hak’a uyum tecellisi ağır basan birimlere de “cemâlî ” denir. Hz. Îsâ’nın hem bedeni hem de ruhu cemâlî tabiatlıdır.</p>
<p>Bundan dolayı bazı Resul’ler ve Velî’ler celâli bazıları da cemâlîdir.</p>
<p>Muhammedî tabiat ise her ikisini de (Mûsâ’yı ve Îsâ’yı) cem etmiş (birleştirmiş) haldedir. Zamana ve zemine göre gerekli olan tecelliyatı açığa çıkarır. Muhammedî tabiatlı velîlere kısaca “tatlı sert” diyebiliriz.<br />
***</p>
<p>Hak’ın dünyadaki tecellîsi celal ağırlıklıdır. Canlı-cansız, inançlı-inançsız, kâmil (bilinci açık)- nâkıs (bilinci örtülü), iyi-kötü gibi sıfat ayırımı yapmadan her nefse isabet eder. Varlığı celal şiddeti ile dünyadan kopararak, dâimi cemal tecelligâhı olan sonsuz yaşam boyutuna (ahirete) sürükler.</p>
<p>Dünya geçici olduğu için “celal ve kahr” da geçicidir. Ahiret sonsuz olduğu için “cemal ve lutf” da sonsuzdur. Bu gerçek “ Rahmeti ve merhâmeti gazabını aşmıştır” mesajıyla beyan olunmuştur.<br />
***<br />
Ruhumuza ve bedenimize gelen her türlü ihsan ve bağış mutlaka duâmız sonucudur  diye belirtmiştik.</p>
<p>Dil ile istediklerimiz gerçekleşince duâmızı hatırlıyoruz. “Ben bunu  istemiştim” diyoruz.</p>
<p>Fakat fıtratımızla istediğimiz şeyler ise daha çoktur. Neredeyse hayatımızın tamamına yakınını fıtrat isteklerimiz/dualarımız oluşturur. Yaşadığımız olayları bizim fıtratımızın istediğini bu sır ile bilemiyoruz.</p>
<p>Aslında “Ben bunları istememiştim” dediğimiz şeyler yukarıda bahsettiğimiz “hal ve fıtrat” lisanıyla Hak’ın sisteminden talep ettiklerimizdir.</p>
<p>Dil ile istediklerimiz ve isteyerek elde ettiklerimiz “hâl ve fıtrat” ile  isteyip de bilmeden elde ettiklerimize “göre”dir.</p>
<p>Dil duâsı ve fıtrat duâsı görecelidir, birbirine göredir.</p>
<p>Başımıza gelenler bu nedenle ellerimizle işlediklerimiz yüzündendir… yâni dil, hal ve fıtratımızın “cemal ve celal” isteklerinin sonucudur… Bu işaret nedeniyle ârifler ne halkı yargılar ne de Hak’ı yargılar.<br />
***<br />
İhsanlara ve bağışlara yaptığımız “hamd/şükür” de görecelidir.</p>
<p>Mesela karnımızın acıkması hal ile duâdır. “Yâ Rabbi ben acıktım” demek dil ile duâdır. Karnımızın nimetlerle doyurulması ile meydana gelen doygunluk hissi “hâl ile hamd”dir. Tüm varlık her an hâli ile duâda ve her an ihtiyaçları giderildikçe “ihtiyaçsız halleri” de “hal ile hamd”leridir. Bundan dolayı hiç kimseyi ve hiçbir varlığı hamd etmiyor diye suçlayamayız. Hamdi illâ ki dil ile duymamız gerekmez. Fakat dil ile hamd kulluğun yine bir zirvesidir, hal ile hamd de yine kulluğun diğer ikiz zirvesidir.</p>
<p>Hal ile hamd dil ile hamde göre daha dar kapsamlıdır. Karnımızın doymasıyla meydana gelen doygunluk hissinin hamdi “rezzak” isminedir (rezzak ismi ile kayıtlanmış, sınırlanmış ve o isme bağlanmıştır). Hakikatte tüm esmâyı (sınırsız isimleri/mânâları) toplamış olan Allah ism-i câmi’sine (sınırsız isimleri temsil eden Allah ismine) değildir.</p>
<p>Dil ile “elhamdulillah” demek ise Allah ism-i câmi’sinedir. Bu hamde mutlak hamd, kayıtsız-şartsız hamd denir. Dil ile yapılan hamd sadece rezzak ismine değil tüm sınırsız esmâya olur… nihâyetiyle hakikatimiz olan Hak’adır, Allah’adır.</p>
<p>Mutlak hamd bilincinde her bir isimde diğer sonsuz isimleri külliyen (tümel olarak) fark edebilmek hali vardır. Bunun için hakikatte ehli kalbler (bilinci perdesizler) bir ismi diğerinden ayırmazlar, hepsine birden yönelirler.<br />
***</p>
<p>“Yâ Rabbi sen beni benden daha iyi bilirsin, bana ne gerekiyorsa onu ver”  demek şuna benzer.</p>
<p>Aç bir adamın açlığını içinde bulunduğu toplumun diğer fertleri bilmez. Ancak kendisi bilir. Biz de Hak’ın huzurunda böyleyiz. Potansiyel varlığımızın (fıtratımızın) gizli isteklerinin tümelini bilmemize ve keşfetmemize imkan yoktur. Fıtratımızı bilen Hak her an cemal ve celal yoluyla tüm ihtiyaçlarımızı tümel olarak karşılamaktadır. Ameliyat masasında şuursuzca yatan bir hastanın tüm ihtiyaçlarının uzman hekimce karşılanması ve tedavi edilmesi gibi…</p>
<p>Bu hakikatin kabulü ve hazmı kolay değildir.<br />
***<br />
Her bir sıfat her bir ismin kaynağıdır, köküdür.</p>
<p>Meselâ<br />
İrâde sıfatı… mürîd ismini…<br />
İlim sıfatı… âlim ismini…<br />
Hayat sıfatı… hayy ismini…<br />
Sem (işitmek/hal lisanının algılamak) sıfatı… semî ismini…<br />
Basar (görmek/fıtratını algılamak) sıfatı… basîr ismini…<br />
Kelam (konuşmak/mânâlar oluşturmak) sıfatı… mütekellîm (konuşan/mânâları  oluşturan) ismini…<br />
Kudret (tek güç) sıfatı… kadîr ismini…<br />
Tekvîn (yaratma/abdini kendi esmâsıyla seyretme) sıfatı… mütekevvîn (yaratıcı/kendi varlığını kendinde seyreden) ismini oluşturur.</p>
<p>Bu değerlendirme sonsuza kadar böyledir…</p>
<p>İsimler ve zahiri görünümleri olan “varlıklar/kesret âlemi/çokluk) Allah’ın  zâtının şuunlarıdır (işleri ve oluşlarıdır).<br />
***<br />
Zât, sıfat, isim ve fiil sıralaması bizi hayatın en büyük sırrı olan: Yaratılış, kader ve duâ gerçeklerine götürmektedir. Şöyle ki…</p>
<p>Zât’ın tecellisi sıfatlarıdır.</p>
<p>Meselâ zât hayat değildir fakat “Hay” sıfatının kaynağıdır. (((…Katı ve karanlık kütlenin “ışık” olmayıp “ışığın” kaynağı olması gibidir. Katı ve karanlık kütlede potansiyel ışık enerjisinin gizli olması gibidir…)))</p>
<p>Hay sıfatı başlangıcı olmak (doğmak) ve sonu olmak (ölmek) özelliklerinden oluşan bir özellik değildir . Hay…Hay’dan gelen (tecellî eden) birimin kaynağıdır. Hay’ın bir üst boyutu Hû’ya giden zât mertebesidir…<br />
Muhyî isminin (hayat veren/canlandıran ismin) zahiri görünümü hareket eden (doğan, büyüyen, gelişen) varlık olarak tecelli eder. Bu tecelliyatın boyutuna fiil âlemi (ef’al âlemi, oluşlar ve görünüşler boyutu, varlık âlemi) denilir.</p>
<p>Buradaki sıralama zamansal öncelik-sonralık değildir. Boyutsal  öncelik-sonralıktır.<br />
***<br />
Çok meşhûr bir söz vardır: “İlim maluma tâbidir” denilmiştir.</p>
<p>Yâni bilgiyi (ilmi) bilinen şey oluşturur.</p>
<p>Bu kuralı “Allah benim ne yapacağımı önceden bildiği için yazdı, ben de yazılanı oynuyorum” diye düşünmek sakıncalı bir yorumdur.</p>
<p>Allah ilminin varlık âlemindeki olaylardan önceliği zamansal öncelik  değildir. Varlık mertebeleri yönünden bir önceliktir.</p>
<p>Allah ismi sınırsız isimleri yani mânaları toplayan küllî bir isimdir. Her isim O’ndan tecelli eder. Allah ismi küllî değeri yönüyle öncedir. Tek tek isimler ise cüzî değeri yönüyle sonradır.</p>
<p>Meselâ yaşça daha küçük olan bir asker yetenekleri nedeniyle rütbe atlayıp “general” rütbesine sahip olsa, yaşça daha büyük olan bir askerin rütbesinin önüne geçer. Örnekteki “General”in önceliği ve üstünlüğü zamansallık açısından değil askeri bilgilere daha çok sahip olması itibarıyladır.<br />
***</p>
<p>Zât boyutundaki ilim sıfatında varlık âlemindeki birimlerin tüm sınırsız isimlerinin ve fiillerinin toplu bilgileri mevcuttur. İlim sahibinin üstünlüğü zamansal açıdan değil toplu ilme sahip olmak bakımındandır.</p>
<p>Evrendeki her duâ, her istek, her açılım ezelî ve ebedî (kadîm) olan zâtın (Allah isimi ile işaret olunan ahad varlığın) kendi hakikatindeki ezelî ve ebedî (kadîm) olan “bilgi”sidir.</p>
<p>Mâdem ki öyledir: “Ben de duâ etmem, çalışmam…” demekle elde edeceğimiz sonuç kendi hakiki özümüzün “acı gerçeğidir”… “Duâ ederim ve çalışırım …” demekle elde edeceğimiz sonuç da yine kendi hakiki özümüzün “tatlı gerçeğidir”.</p>
<p>Kader bu açıdan birilerinin yazdığı senaryo değildir, şimdinin ve geçmişin zaman engelsiz olarak kendi özümüzdeki kendi tercihlerimizin zaman sanallığında açılımıdır.</p>
<p>Duâ ile açılacak olan hakikatler de yine kendi mânâlarımızdır.</p>
<p>(((…Bu konuda Fusûl-Hikem şârihlerinin (yorumcularının) zamanımıza hitap etmesi yönüyle en mükemmellerinden olan Ahmed Avni Konuk (1871-1938) Fusûsu’l-Hikem Şerhi’nde şöyle diyor:</p>
<p>“Bu maârifin (bilginin) zevkine vusûlden (vardıktan) sonra anlarsın ki sen, sana verdin ve sen, senden aldın. Şu kadar ki bu alışveriş Hakk’ın… varlığında ve Hakk’ın… varlığıyla vâki’ olmuş (gerçekleşmiş) ve olagelmekte bulunmuştur. Bu âlemde her ân-ı gayr-ı münkasimde, (kesintisiz anda, zamanda) eline geçen her bir metâ’ (mal) ister tab’ına (tabiatına) mülâyim (uygun, hoş) gelsin ister gelmesin, hep senin hazînendeki metâ’dır (maldır). Beyhûde (boş) yere kimseye ta’n etme! (kızma, ayıplama) ” …[Bu kısım sufizmveinsan.com’dan Sn. Asliye Tavşanlı’nın Türkçeleştirme çalışmasından alıntıdır]…)))</p>
<p>İlmin maluma tâbi olması Allah bilgisini oluşturan tecelliyatın zâten yine  Allah’ın sınırsız isim ve fiilleri olmasıdır.<br />
***<br />
İnsan-ı kâmillerin dahi kader ilmine küllî olarak sahip olamayacağındaki sır  şudur ki…</p>
<p>İnsan nefs mertebelerinden yükselerek Hak’a ulaşır. Levh-i mahfuzdaki kendi ilmî sûretini (ayan-ı sâbitesini, tüm mânâlarını) görür. Fakat Hak’a vâsıl olmuş birimin cüzî iradesi, ilmi, hafızası ve tüm özellikleri de aslına dönerek küllî (sonsuz-sınırsız) olur. O bilinç düzeyinde öncelik, sonralık farkı, zaman ve mekânın sınırlı algılaması gibi kavramlar da hakikatine kavuşur. Kısaca damla denize düşünce damlalık sınırı denizin sınırı olur. Denizin ilmi damlanın ilmi, denizin hafızası damlanın hafızası olur. Senlik benlik, damlalık denizlik kalkmış olur.</p>
<p>Hak’a vâsıl olan beşerde beşerî sıfatlar yoktur artık. Her şey tek ve toplu (ahad) haldedir. “Şunun- bunun” varlığı, geleceği, kaderi diye bölümlemeler hükmünü yitirmiştir. Hak tüm zâtıyla, sıfatıyla, isimleriyle ve fiilleriyle zamansız ve mekânsız olarak kendi hakikatini seyretmektedir.</p>
<p>Kâmil zâtlar bu boyuttan birimsellik boyutuna dönünce… birimselliğin tekrar verdiği sınırlılık ile sınırsız ilmi, sınırsız kaderi ifade edemezler.</p>
<p>Ancak… kâmil zâtlar fiiller âleminden (birimsellikten) çıkmadan kalblerine (parlak haldeki aynaları olan bilinçlerine) inen “vahiy” yada “ilham” ile bir kısım kadere vâkıf olabilir. Buna da Allah’ın dilediğine dilediği kadar kader ilminden vermesi denilir.<br />
***<br />
Hak’ın cemâlini müşahede (Allah’ın görülmesi) konusuna gelince…</p>
<p>Kul sonsuz esmâ âleminin ancak kısmî bir tecellîsidir. Kendi kısmîliğini (sınırlı varlığını) sınırsız esmâ âleminde seyredebilir. Esmâ âlemi sonsuz büyüklükte bir ayna gibidir. Sınırlı varlık (kulluk tecellisi) esmâ aynasına baktığı zaman kendi isimlerinin zahiri cemalini sonsuz olarak görür. Çünkü sonsuz ayna sonlu olan görüntüyü sonsuza çevirerek yansıtır. Bu durumda aynaya bakanın ilmi yeterli değilse gördüğü kendi sonlu görüntüsünün sonsuz yansımasını Allah’ın cemâli (Allah’ın sonsuz tecellisi) zannederek “Ben Allah’ı gördüm” iddiasında bulunur.</p>
<p>Bu iddia bilgi yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Gördüğü ve seyrettiği yine  kendi sûretidir.</p>
<p>İnsan kendi sınırlı esmâ terkibiyetinin açılımındaki sınırsızlığı bilinç düzeyinde tefekkür ederse aynaya bakan varlık, ayna ve sınırsız varlık (ahad varlık) ayırımları da hükmünü yitirir. Gören, görülen ve görmek üçlemesi de hükmünü yitirir. Böylece Hak’ın ahad olması (tek olması) ve onu görecek başka varlık olmaması hükmü açığa çıkar… Allah yine “Âlemlerden ganî”dir âyeti ile kendinin kavranılamayacağını ilan eder.<br />
***<br />
Her birimin (canlı bilinçlerin) Allah ilmindeki ilk isim bileşiklerine (ruhlarına, değişmez hakikatlerine, öz varlıklarına) Rabb-i has (idaresi altında olunan öz isim) denilir. Allah’ın zâtının sıfatları, isimleri ve fiilleri bu öz ismimiz vasıtasıyla bizde tecelli eder. Aklımızın, imanımızın, kalbimizin ulaşabileceği en yüksek ilim sınırı (sidre-i müntehâ) burasıdır yani rububiyet boyutudur (varlığın öz olarak ilk tecelli ettiği boyuttur). Daha ötesinde mutlak yokluk hüküm sürmektedir. Hiçbir kul bu ilim sınırından ötesi için kendisini zorlamamalıdır. Ancak o sınırın ötesine Muhammedî bilinç “fakr” (yokluk) ilmi ile geçebilir, mirâc edebilir…<br />
***<br />
Yukarıda Hak’ı gören (Allah’ın sınırsız mânâlarının tamamını gören) yanılmıştır diye hüküm vermiştik. Şimdi de şu hükmü veririz ki; görülen Rabb-i Has’tır (Allah’ın bizim ilk varlığımızı oluşturan ismidir) ki o isim Hak’ın zâtının gayrısındaki bir mânâdır.</p>
<p>Fakat Hak’dan gayrı (başka) bir varlık olmayınca, o has isim yine Hak’a ait olur. Hak’ı gördüm diyeni ârifler bu açıdan değerlendirerek onun yanılmadığını da kabul ederler.<br />
***<br />
Dünyadaki varlık hakikatimiz nasıl ise ahiretteki varlık hakikatimiz de aynı anlamda devam edecektir. Dünya yaşamında kendi hakikatini anlayamayan ahiret yaşamında da kendi hakikatini anlayamaz.</p>
<p>Allah’ın zâtı yok hükmünde olan ilmî (sanal/öz) varlığımıza aynadır. Sanal  varlığımız da Allah’ın zâtına aynadır.</p>
<p>Hallac-ı Mansûr bu sırrı, “Ben” olarak görünen “sen” misin?.. “ben” miyim? Görünen varlıkta hem “sen” hem de “ben” olmak ikiliğinden hem “sen”i hem “kendim”i tenzih ederim” sözleriyle ifşâ etmektedir (kabiliyetine göre anlatmaya çalışmaktadır).</p>
<p>Hak’ın varlığını anlamanın sonu onun varlığını anlamaktan aciz olduğumuzu  anlamaktır. Bu söz Hz. Ebû Bekr’e atfedilir.</p>
<p>Resûlullah a.s.’ın “Yâ Rabbi sana olan hayretimi artır” sözü de Hak’ın sen ve ben ayrımı yapmadan “var” olma kudretini ifade etmektedir.</p>
<p>***<br />
İlahi bağışlar ister ilim gibi Rabbânî ruhsal ihsanlar olsun ister evlat, mal, mülk gibi cismânî (maddî) bağışlar olsun zâtdaki esmâ boyutundan tecellî ederler ve değer olarak hepsi de birbirine eşittir. Ancak tecelliyat maddi âlemde birbirlerine göre tekrar değer ayrımına tabi tutulur. Meselâ Hâbil’de açılan tevhid ilmi onu kardeşi Kâbil’e göre Âdem/Havvâ için daha değerli hâle getirmiştir. Halbuki aynı tevhid ilmi Kâbil’in hakikatinde (ruhunda) potansiyel (fıtrat) olarak mevcuttur, fakat üzeri örtülüdür.</p>
<p>İki adet gül tomurcuğu düşünelim. Tomurcuğun birisi müsait şartları buluyor… önce goncaya dönüşüyor ve sonra da gül olarak açılım yapıyor. Rengini ve kokusunu çevresine dağıtıyor. Bu gül Hâbil’dir ve her devirde tekrar “açılan” Hâbil’lerdir.</p>
<p>Diğer tomurcuğun çevresi ise çamurla sıvanıyor. Işıksız ve ısısız kalan tomurcuk özündeki goncayı ve gül açılımını üzerindeki kalın örtü nedeniyle açığa çıkaramıyor. Bu hapsedilmiş “tomurcuk” ise Kâbil’dir ve her devirde tekrar “açılamayan” Kâbil’lerdir.</p>
<p>İşte, Hâbil ve Şit gülleri… ve Kâbil tomurcuğu Hak’ın nazarında taşıdıkları öz nedeniyle eşit değerdedir. Fakat maddî âlemdeki açılım farkları nedeniyle birbirlerine göre tekrar değer almışlardır. Kâbil’in özündeki ilim, kabuğunu çatlatıp çıkamadığı için Hâbil’e göre “ilimsiz” olarak kabul edilmiştir.</p>
<p>***<br />
Allah hakkındaki ilmin en yüce mertebesi… Allah’ın sınırsız mânâlarından ancak kendi kapasitemiz kadar anlayabileceğimizi kabul etmek tevazuumuzdur . Sonsuz hayatta da Allah’ın mânâlarını sonsuza kadar yine sınırlı kapasitemizle anlamaya (seyretmeye) devam edeceğimizi kabul gerçeği ilmimizi sınırsız açılıma taşıyacaktır.</p>
<p>Resuller, Nebîler ve Velîler de Allah mânâlarını kendi kapasitelerince seyrederler. Onların ilim kapasiteleri bizlere göre neredeyse sonsuz gibidir.</p>
<p>Allah mânâlarını bir de Hz. Muhammed seyreder ki onun kapasitesi de diğer  Resul ve Nebîlere göre daha muazzamdır.</p>
<p>Allah mânâlarını her kim seyrederse Risalet, Nübüvvet ve Velâyet bilincinin dünyada ve ahirette ulaşabileceği son mertebesinden yansıyan nûrun (ilmin) ışığı ile seyredebilir. O son mertebenin ismi sınırsız potansiyeliyle o ilimleri açığa çıkaran Hz. Muhammed a.s.’ın ismi ile anılmaktadır. Diğer Resuller, Nebîler ve her Velî Allah’ın mânâlarını Son Nebî’nin (Hâtem-i Enbiyâ Muhammed Mustafâ a.s.’ın) nûrundan (ilminden) seyrederler (mânaları algılarlar).</p>
<p>(((… Füsûsu’l Hikem’in bazı paragrafında anlatılan konuyu taşıdığı hassas  anlamlar nedeniyle bir alıntı yaparak sunuyoruz.</p>
<p>{… Gerek “Nebi” ve gerekse “Rasûl”, “Allah” adıyla işaret edilenin Esmâsından “EL VELÎ” isminin zuhûru olan “Velâyet” kemâlâtının mazharı olarak bu mertebeye kavuşmuşlardır.</p>
<p>Dünya yaşamında “Nübüvvet” ve “Risâlet” işlevini yerine getiren bu zevât, bu kemalâtlarını “VELÎ” isminin mânâsından alırlar ve ölümötesi âhıret yaşamlarında da “Velâyet” kapsamında olan “Risâlet” mertebesiyle yaşamlarına devam ederler…</p>
<p>“Allah” adıyla işaret edilenin “Nebi” ismi yoktur; buna karşılık “El Velî”  ismi Bâkidir!.</p>
<p>“Nübüvvet” dünya yaşamı için geçerli olan bir işlevdir.</p>
<p>“Risâlet” hem dünya hem ölümötesi yaşam için geçerli olan bir işlevdir.</p>
<p>Her “Nebî”, her “Rasûl” ve her “Velî” varlığını “Velâyet” hakikatından alır..</p>
<p>Her “Nebi” zâhiri itibariyle “Nebi”, bâtını itibariyle “Velî”dir.</p>
<p>Geçmişteki her “Rasûl”, zâhiri itibariyle “Nebi” olabilir veya olmayabilir;  bâtını itibariyle “Veli”dir.</p>
<p>Her “Velî” varlığını ve kemâlâtını “Velâyet”inden alır…</p>
<p>“Nübüvvet” görevi dünya yaşamıyla ilgili bir görevdir ve “Nebi”nin âhıret yaşamına intikaliyle son bulur… Esasen “Nübüvvet”, “Hatemin Nebi” olan Muhammed Mustafa ile son bulmuştur; ondan sonra kıyâmete kadar başka “Nebi” gelmez. “Nübüvvet” işlevi bitmiştir!.</p>
<p>“Nebi”lerin bazıları aynı zamanda “Rasûl”dür… “Risâlet” işlevi olan  “Rasül”lük ise kıyâmete kadar geçerli bir görevdir.</p>
<p>“Nebi”lik geçicidir; “Rasûl”lük” ise asâletendir ve dünyadan ayrılmakla son bulmaz, zira kendini tanımanın sonu yoktur ve dolayısıyla bu işlev sonsuz devam eder “Rasûl”ler için… Bu yüzdendir ki bizler, İslâm Dinini kabul ve tasdik anlamında ifâde ettiğimiz “Kelime-i Şehâdet”te Hazreti Muhammed aleyhisselamın “Rasûl” oluşuna şehadet ederiz; ki bu onun sonsuz işleviyle ilgilidir. Bu yüzden “Abduhu”dan sonra “Nebiyyihu” değil, “Rasûluhu” deriz..</p>
<p>“Risâlet” ve “Nübüvvet”, “Velâyet”in içindeki üst sınıftır… Tıpkı  “askeriye” genel tanımı içinde “generaller” sınıfı gibi…</p>
<p>“Nübüvvet”, içinde yaşanılan topluma, onlara âhıret saâdetini kazandıracak olan asgarî, en alt sınır olan yaşam şartlarını bildirmek ve o insanları bu şartlara göre yaşamaya davet etmek işlevidir.</p>
<p>Nübüvvet gereği konulan kurallar geri dönülmez, asgarî, taban sınırlardır. İlerisi ise açık ve sınırsızdır. Burası çok önemlidir ve iyi anlaşılmalıdır.</p>
<p>“Risâlet”, içinde yaşanılan topluma, kendi hakikatlerini bildirmek ve bunun gereğini yaşayabilmeleri için gerekli olan çalışmaları ve yaşam biçimini tebliğ ederek, onlara bu yolda yol göstermektir.</p>
<p>“Ulül-âzm” ise hem “Nübüvvet” hem de “Risâlet” işlevini deruhte eden Zâtlara  verilen isimdir.</p>
<p>“Velâyet”, Hakikâtini bilmek ve gereğini yaşamaktır.</p>
<p>Toplumla ilgili hangi işlevler “Nübüvvet” kapsamında ise, o işlevlere işaret edilirken Kur’ân-ı Kerim’de, “Nebi” kelimesi kullanılmıştır.</p>
<p>Toplumla ilgili yani dışa dönük olarak hangi kemâlâtın yaşanmasına dikkat çekilmek istenmişse, orada “Rasûl” kelimesi kullanılmıştır…</p>
<p>“Allah”a ermek ve gereğini yaşamak için nelerden sözedilmiş ise bu işleve işâret sadedinde “Rasûl”lükten ve “Rasûl”den bahsedilmiştir.</p>
<p>Bireyin yaşamıyla ilgili olarak hangi kemalâtın yaşanmasına dikkat çekilmek istenmişse, orada da “Veli” kelimesi kullanılmıştır.</p>
<p>Yani “Velâyet” hakikatine dayalı bir şekilde, dışa dönük görev alan yüksek kemalât sahibi zevâtın bu durumuna “Nübüvvet” ve “Risâlet” adları verilerek, onlar, genel olarak içe yani kendilerine dönük kemâlâtı yaşayan “Veli”lerden ayrı bir sınıfta anlatılmışlardır.</p>
<p>Eğer bu tanımlamalar istikâmetinde yeniden okunursa ilgili âyetler, çok daha  değişik boyutlarda mânâlar karşımıza çıkar…</p>
<p>Öte yandan…</p>
<p>Bir diğer tanımlama ile, şeriat getiren “Veli”lere “Nebi”; şeriat getirmeyip, insanları hakikatlarının gereğini yaşamaya davet edenlere “Rasûl”, böyle bir davet görevi almamışlara da “Velî” denilmiştir…</p>
<p>“Velâyet” babadan oğula geçen saltanat değil; kişinin Hakikâtı olan “Allah”  adıyla işaret edileni yaşamasının sonucudur.</p>
<p>“Velâyet” kemâlâtının dayandığı hakikatın, bir “Nebi” veya “Rasûl”de tenezzülât hükmüyle açığa çıkan ilmine “vahiy”, velâyet kemâlatının urûc hükmüyle bir “Velî”de açığa çıkışına da “ilham” denilir.</p>
<p>“Peygamber” kelimesi kullanıldığında bütün bu işaret ettiğimiz gerçekler örtüldüğü gibi; bunların sonucu olan pek çok sırlar daha ehlinden saklanmış olmaktadır…</p>
<p>Not: Daha geniş açıklama için “Nebi” ve “Rasûl” bölümlerine bakınız…}</p>
<p>…[Ahmed Hulusi’den alıntıdır] …<br />
<a href="http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/P1.htm" target="_blank"> http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/P1.htm</a> …</p>
<p>Yukarıdaki alıntıdaki “Velî, Resul ve Nebî” kavramları yeterince anlaşılabilirse Fusûsu’l-Hikem’in en çetin kavramlarından birisi olan “… Velî” deyimini anlamak da kolaylaşacaktır… )))<br />
***<br />
Allah hakkında ulaşılabilecek en son bilgi boyutu (ilim) Resullerin ve Velîlerin en sonuncusuna verilmiştir. Bu ilmi Resul ve Nebîlerden görebilenler ancak Hatem-i Nübüvvet (Son Nebî) olan Hz. Muhammed’in ışığıyla görürler. Velîlerden görebilenler de ancak Son Velî’nin kandilinden müşahade ederler.</p>
<p>Hatta Resuller ve Nebîler de aslında o ilmi Hz. Muhammed’in özü ve aslı olan Hâtem-i Velâyet’den (Velî ismine ait ilmin son boyutundan) alırlar. Hz. Muhammed a.s. da Velâyet ilmini kendi hakikati olan Hâtem-i Velâyet’den almıştır.</p>
<p>Hâtem-i Velâyet değişmeyen bir özdür. Resuller, Nebîler ve Velîler farklı zamanlarda ve mekanlarda değişmeyen özün tecellileri olarak aramıza gelmişlerdir.</p>
<p>Hz. Muhammed a.s. nasıl ki Son Nebî ise ve Hâtem-i Nübüvvet’in (Nebîlik ilminin son boyutunun) son tecellisi olmuş ise Hâtem-i Velâyet’in (Velîlik ilminin son boyutunun) son tecellisi de Son Velî olarak tecellî edecektir.</p>
<p>***<br />
Şartlanmalarımız gereğince Resullerin dünyasal konularda asla yanılmadıklarını kabul ediyoruz. Fakat Hz. Muhammed a.s.’ın hayatındaki iki olay bizlerin bu yanılgısını düzeltebilecektir.</p>
<p>Bedir savaşında yetmiş adet müşrik esir edilmişti. Haklarında hüküm vermek için Resulullah a.s. arkadaşlarıyla fikir alış verişinde (istişârede) bulundu. Bir grup (Hz. Ebû Bekir ve arkadaşları), esirlerin belli fidye (tazminat) ödeyerek serbest bırakılmalarını istedi. Bir grup da (Hz. Ömer ve Hz. Muaz olmak üzere sadece iki kişi) esirlerin öldürülmelerini teklif etti. Resûlullah a.s.’ın fikri de Hz. Ebû Bekir ve çoğunluktan yanaydı. Ve esirler fidye ile serbest bırakıldı. Bu olay sebebiyle nâzil olan ayette uygulanan kararın hatalı olduğu Allah tarafından beyan olundu. Resulullah a.s. ağlayarak; “Eğer bu kararımız nedeniyle azap olunsaydık sadece Ömer ve Muaz kurtulurdu.” buyurmuştur.</p>
<p>Diğer olay ise hurmaların aşılanması hakkındadır.</p>
<p>Resulullah a.s.’a daha iyi ürün almak için hurma ağaçlarını aşılamak konusu soruldu. O da; “Aşılamanıza gerek yok zannediyorum.” Diye cevap verdi. Hurmalar o yıl aşılanmadı ve çok az ürün verdiler. Bunun üzerine; “Siz dünyâ işlerini benden daha iyi bilirsiniz.” Buyurarak o konuda deneyimi olmadığı için yanıldığını kabul etti.</p>
<p>Resullerin dünyasal bâzı konularda yanılabileceği bir gerçektir. Çünki Resuller de diğer insanlar gibi tam beşeri özelliklere sahiptir. Fakat birkaç konuda hata yapsalar da kararlarının tamama yakını isabetlidir. Resullerin sadece dünyasal bâzı konularda düşebilecekleri hatalı karar İslâmî bilimlerde “zelle” kavramıyla anlatılır.</p>
<p>Zelle (dünyasal hata) hiçbir zaman haksızlık, adaletsizlik, adam kayırma ve  benzeri “günahlar” kapsamında oluşmaz.</p>
<p>Zelle olayı Resullerin Vahiy ve ilâhî ilimlerinde bir eksiklik oluşturmaz. İnsan-ı Kâmil sıfatlarından bir şey eksiltmez. Tam tersine onların kulluk makamlarını tamamlar. Çünki kulluğun en büyük özelliği beşeriyetten kaynaklanan farklı düşünebilme, hatalı da olsa özgür karar verebilme gerçeğidir. Bu gerçeği yaşamayanın beşeriyetinde bir eksiklik olur. Beşeriyetteki eksiklik de kulluktaki eksikliği doğurur. Eksik kulluk ise Allah’a tam kul olamama sonucuna gider.</p>
<p>Resuller “zelle” ile beşeriyetlerini tamamlayıp kulluğun zirvesine  çıkmışlardır.</p>
<p>(((… Hıristiyan ilahiyatçıları Hz. İsâ’ya mutlak yanılmazlık vererek onu yücelttiklerini zannetmektedirler. Halbuki bu Hz. İsâ’ya atılan bir iftiradır. Onu beşeriyet tamlığından melekiyet noksanlığına taşır…)))<br />
***<br />
Şimdi tekrar ihsanlar ve bağışlar konusuna dönüyoruz.</p>
<p>Allah ve Rahman isminin ikramları olan nimetler diğer esmâlar aracılığıyla  âlemlere ve âlemlerin varlıklarına ulaşır.</p>
<p>Dünyasal boyutta ve kıyamet gününde (ölmeden evvel ölmek bilincinin yaşandığı süreçte) bedensel ve ruhsal kimyamıza mutluluk veren, tatlı gelen ihsanlara “hâlis rahmet” (karışımsız/salt/saf rahmet) denir. Rahmân ismine hizmet eden isimler aracılığıyla gelir. Cemal isminin tek başına hâkim olduğu bir nimetlendirmedir.</p>
<p>İçilmesi acı bir ilacın alınmasına benzeyen fakat içildikten sonra derde dermân olup rahatlamayı sağlayacak olan ihsanlar ise Allah isminin iki eli (cemal ve celal özelliği) ile gelmiş anlamında “karışık rahmet”lerdir. Celal ismi ağırlığıyla gelir.<br />
***<br />
Vâsi ismi ile kula gerekli olan her türlü bağış ve ihsanlar ulaşır.<br />
Hâkim ismi ile ihsan ve bağışın vakti tespit olunur.<br />
Vâhib ismi ile gelenler karşılıksızdır, kul ihsan ve bağışların ne olduğunu fark edemediği için ibadet ve şükrü ile mükellef değildir.<br />
Cebbar isimi ile gelen rahmet ise hak ettiğimizi alırız.<br />
Gaffâr ismi ile kulunun günahlarını örtücü olanlar gelir.</p>
<p>Diğer isimleri de bunlara göre kıyaslayın…<br />
***<br />
Her bir ismin özel bir ihsan ve bağışı vardır ki böylece hakikatte, zât içinde birbirinden hiçbir farkı olmayan sınırsız isimler belirginleşsin ve birbirinden ayrılsın…</p>
<p>Aslında tüm bağış ve ihsanlar aynı kaynaktan ve aynı değerdedir. Fakat şehâdet âleminde (dünya boyutunda) isimlerin zâhirleri ve oluşturdukları eylemler (etkiler) duyularımıza ve duygularımıza farklı geldiği için isimleri de birbirinden ayrı değerlermiş gibi algılarız.</p>
<p>Bu farklılaştırma mantığı ile hakikatleri aynı olan melekî kuvveleri de ayrılaştırarak isimlendiririz. Hayatı İsrâfil’e, ölümü Azrâil’e, maddî nimetleri Mikâil’e ve ruhsal nimetleri Cebrâil’e ilişkilendiririz.</p>
<p>Hak’a göre ihsan ve bağışlarda nitelik ve nicelik ayrımının olmamasını bilmek, kesret âleminde her bir nefse o nefsin algılamasına göre ayrılık verilmesini fark etmek Şit’in ilmidir. Şit’in İbrânice’deki anlamı “Allah’ın özel bağışı”dır.<br />
***<br />
Çocuk anne-babasının özüdür. Anne ve babanın özünden gelir. Anne-baba için çocukların sayısı kaç olursa olsun hepsinde kendilerini gördükleri için hakikatte bölünme olmamıştır, hepsi de “bir” değerindedir.</p>
<p>Bâtında… Âdem ve Havvâ nasıl ki Hak’ın aynada kendisini o isimler ve resimlerle başkalaşma olmadan seyri ise; Âdem ve Havvâ da çocuklarında kendilerini seyrederler… Bölünme ve başkalaşma olmadan.</p>
<p>Zâhirde… bu seyir bölünme ve başkalaşma olarak algılanır.</p>
<p>İnsan için kendi nefsini (kendi güzelliğini) evlât olarak seyretme nimeti herkese eşit olarak verilmiştir. Kimi insan kendi hakikatini “evlât” tecellisiyle dünyâ boyutunda seyre başlar.</p>
<p>Çocuklarda tecelli eden “iyi-kötü” huyun aslı “cemal-celal” tecellisinin  ayrılmaz birlikteliğidir.</p>
<p>Bâzı anne-baba dünya boyutunda kendi hakikatlerini “evlât” tecellisi ile seyredemez, onların seyri tıbbî yada keyfî olarak (çocuk yapmamak tedbiri ile) engellidir. Burada kendi hakikatlerini seyirden mahrum olanlar (çocuksuzlar/çocuğu olamayanlar) âhiret âleminde her türlü engel kalkacağı için diledikleri taktirde diledikleri sayıda gerçek (doğal) evlât sahibi olabileceklerdir.</p>
<p>Cennette üreme (doğum yolu ile) çocuk sahibi olunamaz şeklinde bir düşünce vardır. Bu düşüncenin aslı şudur ki… Çocuk yapmak olarak adlandırılan eylemler aslında anne-babanın kendi özünü zâhirde seyir sürecidir. Bunun sıkıntılı aşamalarına hamilelik, doğum ve bakım denilmektedir. Bu olayların içyüzünde ise aslâ bölünme ve çoğalma görüntüsü yoktur. “Cennette” kavramıyla kastedilen “cennet bilincinde olmak”tır. Bu bilinçte bu dünyada da üreme yoktur, üremenin gerçeği kendi nefsini (özünü) seyretmektir.</p>
<p>Bu gerçekten dolayı âhiret boyutunda “evlâtlık” edinmeye gerek kalmadan herkes kendi evlâdını (kendi özünü/isimlerini/sıfatlarını) cennette seyredebilecektir. Kısaca… insan yaşamı için dünya ahiret sınırı yoktur, dileyenin isteyenin “çocuk” ihsan ve bağışı mutlaka “belirlenen vakit” tamam olunca gerçekleşecektir.</p>
<p>(((… Müslüman olmayanların bebekleri ve çocukları cennette dünyadan çocuksuz olarak gelen Müslümanlara verilecektir şeklindeki akıl yürütme köle ticâretini ahirete de taşımaya benziyor. Ve akla yatkın gelmiyor…)))<br />
***<br />
Her ne kadar sûretler Âdem, Havvâ, Hâbil, Kâbil, Şit gibi isim ve resimlerle değişik tecellî ediyorsa da hepsi de tek bir ağacın değişik renk tonlarında, değişik görüntülerde ve değişik tadlarda olan yemişleridir (meyveleridir).<br />
***<br />
İnsan Hak’ın görüntüsü değildir. Hak da insanın görüntüsü değildir. Hak “kendisi” ve “görüntüsü” olarak ikileşme kabul etmez. Hatta insan (âlem) Hak’ın aynadaki cansız, ruhsuz (özsüz) aksi (yansısı) da değildir. Hak “işte böyle”dir.</p>
<p>Bu hakikati Allah erlerinden pek az sayıda velî bilir. Hak ve görüntüsü ayrımının mevcûd olmadığını bildiren bir “Ârif” gördüğün zaman ona inan ki kendi hakikatini anla!..</p>
<p>Biz ayna misalini vahdet ve kesret “tümelliğini” anlatmak amacıyla kullandık. “İsimlerin zâhirde seyri” deyimini de misal olarak andık. Bu örneklerle “örneklenemeyen” ahad’ı anla…<br />
***<br />
Bâzı nazariyeciler (Allah’ın varlığını ham akıl ile kanıtlamaya çalışanlar/hakikat ve mârifet ilminden mahrûm olan, sayısal bilimlerden de nasibini almamış teorisyenler) varlığı ikiye ayırdılar. Allah’a vâcip (zorunlu) varlık dediler ve var olduğunu kanıtladıkları kendi zanlarında “yarattıkları(?)” bir varlık oldu ve adına da “Yaratıcı” koydular. Kendi varlıklarına da “olası” (mümkün) varlık dediler ve ayrıca kendilerini de var kabul ettiler.</p>
<p>Bu nazariyeler (düşünceler/teoriler/varsayımlar) Allah hakkındaki hikmete  (gerçek bilgiye) uygun düşmez.</p>
<p>Bizden tahkik ehli olanlar ise (olgunlaşmış akıl ile varlığı araştıranlar ise) Allah’ın varlığını başka bir varlık icat ederek kanıtlamaya çalışmazlar. Hak’ın tecellilerine “başka” ismini vermezler. Varlığı bölüp parçalamazlar. Bu incelikleri bilhassa (özellikle) Allah’a ârif olanlar (Allah isminin işaret ettiği mânâları bilenler) anlar…<br />
***<br />
Allah’ın ihsan ve bağış sırlarının ilmini kendi özünden alarak insanlara ilan eden ilk çocuk Şit Aleyhiselâm’dır. İnsan türü bu ilmi taşıyan “son çocuğu” dünyanın kıyametine yakın bir zamanda Çin (Asya) diyarında doğuracaktır.</p>
<p>(((… Çin diyarı ile işaret edilme nedeni, insanlara Allah’ın ‘ahadiyet’ ilmini ulaştıran evrensel etkilerin o bölgede son olarak tecelli edeceğinin keşif ve fen ile tespiti/öngörüsü olabilir…)))</p>
<p>Son “halife” çocuk Şit (a.s.) bilinci ile doğacaktır. Bu son çocuktan sonra doğacak olanlarda Allah’ı anlama ve tanıma ilmi olmayacaktır. Son çocuk onları Allah’a davet edecek fakat onu anlayan olmayacaktır. Böylece insan türü üzerindeki “halifelik” kalkacak, sonraki insanlar âdeta ruhsuz bedenler gibi (((… Üstâd A.Hulûsi’nin tâbiriyle…insansılar…))) olacaklardır. Bu bir nevi bitkisel ve hayvansal bir yaşam türüdür. Yeryüzünde Allah diyen kalmayınca (((…Allah ismi ile işaret olunan varlığı anlayanlar kalmayınca… dil ile ezbere Allah harflerini sesli olarak çıkartmak bu gerçeği değiştirmez…))) insanlığın sonu gelmiş sayılacaktır. Bu insanlığın yok olması anlamındaki kıyamettir. Dünyanın kıyameti ise (fiziksel yok oluşu ise) Allah isminin işaret ettiği varlığı anlamayan “insansılar”ın zamanında gerçekleşecektir.</p>
<p align="center">2. BÖLÜM SONU</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p><a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/kategorilenmemis/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-2-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (1. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Mar 2008 11:57:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Füsûs’ül Hikem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti/</guid>
		<description><![CDATA[ÂDEM KELİMESİNDEKİ İLÂHÎ HİKMET …uyarı… …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur… Allah ki… Kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek varlık yoktur. Allah ki… Sayısız ve sonsuz güzel isimlere (esmâ’ül hüsnâ’ya) sahiptir. Sonsuz isimlerinin mânâlarını ve isim bileşiklerinin görünüşlerini âyan-ı sâbite âleminde (ilâhî [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÂDEM KELİMESİNDEKİ İLÂHÎ HİKMET</strong><br />
<font color="#0099ff"> </font></p>
<p align="right"><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 8pt">…uyarı…</span></strong></font><br />
<font color="#0099ff"> <em><span style="font-size: 8pt">…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…</span></em></font></p>
<p>Allah ki…<br />
Kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek varlık yoktur.<br />
Allah ki…<br />
Sayısız ve sonsuz güzel isimlere (esmâ’ül hüsnâ’ya) sahiptir. Sonsuz isimlerinin mânâlarını ve isim bileşiklerinin görünüşlerini âyan-ı sâbite âleminde (ilâhî bilgi boyutunda) seyr etmek (algılamak) diledi…<br />
Ya da başka bir anlatımla…<br />
Allah kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek başka varlıktan münezzeh olunca zâtındaki (kendi hakikatindeki) sonsuz tecellileri yine kendi zâtında görmeyi diledi. Kendi sırrını kendine açıklamayı murâd etti (istedi) diyebilirsin..<span id="more-249"></span><br />
* * *<span id="more-399"></span></p>
<p>Bir şeyin kendi zâtında (kendi ilminde) seyredilmesi ayna gibi başka bir boyutta  seyredilmesine benzemez.</p>
<p>Şöyle ki;</p>
<p>Aynaya bakan aynada kendisinin ruhsuz, cansız, derinliksiz tek boyutlu sûretini görür. Ayna yetersiz, bulanık, kırık parçalar halinde ise görülen sûretler de yetersiz, bulanık ve parçalar halinde olacaktır.</p>
<p>İşte bu nedenden dolayı, ilâhî seyirde Hak kendisini hariçteki ayna gibi bir yüzeyde seyretmez. Âlem (evren) dediğimiz şey Hak’ın kendi hakikatinin dışındaki aynası değildir. Hak’ın âlem aynasına tecellisi, sonsuz mânâlarını yine kendi hakikatinde âlem olarak seyretmesidir.<br />
* * *</p>
<p>Âlem (her canlı boyutunun algıladığı kendi evreni) dediğimiz şey sonsuz ilâhî isimlerin ve mânâlarının zahiridir (dışsal anlamlarıdır).</p>
<p>Kendi hakikatini algılayacak bağımsız bir varlığa sahip olmayan âlem bu nedenle aynen ruhsuz bir ceset gibidir. Âlemin kendi hakikati olan esmâ boyutunu (salt ilim, saf bilgi boyutunu) algılayabilmesi için âdeta bir ruha (bilince) ihtiyacı vardı.</p>
<p>Bu ruh da (bilinç de) ona önce Feyz-i Akdes’den ( Hak’ın en yüce makamı olan zât/öz boyutu’ndan) bir alt mertebe olan feyz-i mukaddes’e (Hak’ın zât makamından sonraki sıfat/özellikler mertebesine) inecek oradan da âleme tecelli edecekti.</p>
<p>Bu ruh (bu bilinç) insan tecelliyatında âlemde “Âdem/Havvâ” ismi ile “göründü”.</p>
<p>Âlemin sonsuz dışsal görüntüsü (anlamları), sonlu insan bedeni olarak tecelli etti. Bundan dolayı insana sonsuz ilim boyutunun (evrenlerin/âlemlerin) küçültülmüşü, özeti anlamında “âlem-i asgar” denildi.</p>
<p>İnsanın sonlu gibi görünen dışsal tecelliyatı sonsuz boyuta çevirildiği zaman âlemler olarak açılır. Sonsuz âlemleri sonlu bir dışsal görünüme indirgersen Âdem/Havvâ olarak tecelli eder… ve etmiştir.</p>
<p>Yine…</p>
<p>İnsanın cüzî (sınırlı) gibi algılanan ruhunun (bilincinin) hakikatini fark edenler onu küllî ruh (sınırsız, sonsuz, evrensel, tümel) olarak yaşarlar. Resuller, Nebî’ler ve Velî’ler bu yaşam idrakindedirler.</p>
<p>İnsanın tüm bu hakikatleri idrak ederek bilinç boyutunda yaşamasına mecâzen ruh  üfürülmesi denilmiştir.</p>
<p>Âdemler ve Havvâlar (her an yeryüzünde yaşayan bireyler, insanlar) bu yaratılış sırlarına vâkıf oldukça âlemlerin ruhu ünvânını almaya başlarlar.<br />
* * *</p>
<p>Melekler büyültülerek âlem haline dönüştürülmüş insan (“insan-ı kebir”) olarak anlatılan evrenin bazı kuvvetleri hükmündedir. Her kuvvet bir melektir ve kendisini sadece kendisi olarak algılar, kendisinden daha alt boyutu ve daha üst boyutu fark edemez. Her boyutta kendi hakikatini bulduğu ve bildiği için de her varlığın bilincini algılarlar. Her kuvvet (her melek) bir öncekinin üst bilinci, bir sonrakinin alt bilinci olduğu için sonuçta yine tek bir tümel bilinçtir… En üst boyutta tümel akıl ve tümel bilinç Cebrâil olarak tecellî eder.</p>
<p>Cebrâiliyet boyutunu ancak Nebî ve Resul olarak halkedilmiş “insan-ı kâmil” algılayabilir. Bu boyutun hakikati bizlere tamamen kapalıdır. Ancak mecâzi benzetimlerle anlamaya çalışırız.<br />
* * *</p>
<p>Sonsuz esmâ boyutunun özü ve özeti olan varlığa “insan ve halife” denildi. Hak’ın huzurunda insan bir gözün göz bebeği gibidir. Çünkü Hak kendi mânâlarının tecelliyatı olan âlemlerini kulunda gören göz olarak seyretmektedir… Kuluna kendinden gayrı varlık vermeden.<br />
* * *</p>
<p>İnsanın dışsallığına mecâzen “mahlûk” yani sonradan yaratılmış (hâdis) denilir. İnsanın içselliğine, hakikatine mecazen “Hak” denilir ki Hak kadîmdir (başlangıçsızdır).</p>
<p>Böylece insan, sonlu ve sonsuz denizi birleştiren (cem eden) yegâne varlık oldu.</p>
<p>İnsan, aslında tek/ahad olan mânâyı sonsuz anlamlara dönüştüren ve her bir anlamı çok değişik kavramlarla anlatan bir ayıraç gibidir.<br />
* * *<br />
Hak’ın varlığı paha biçilemeyen sonsuz bir hazine gibidir. İnsan-ı Kâmil de o hazinenin koruyucusu olan mühür gibidir. Hazineyi açmak için İnsan-ı Kâmil’in ilmini açmak gerekir. Hazinenin değerini ancak İnsan-ı Kâmil dile getirebilir.</p>
<p>Âlemler hazinedir, insan da âlemlerin giriş kapısındaki koruma mühürü gibidir. Âlemler dâiresine insanın mühür hükmündeki beyninden (eski tabirle kalbinden) ulaşılabilir.</p>
<p>İnsan bilinci Hak’ın gölgesi olarak ebedî var oldukça sonsuz hazine de sonsuz  olarak değerlenecektir.</p>
<p>İnsan bilinci (mühür) yok olursa hazine (sonsuz ilâhî ilim/data) de boşalmış olur. Değerini açığa çıkaracak olan ayıraç olmayınca hazine de değersiz, boş bir şey hükmüne girer. Âhiret yaşamının sonsuzluk sırrı budur. Hazinenin sonsuz değeri için sonsuz boyutta insanın sonsuz tecellisi gerekmektedir.<br />
* * *</p>
<p>Tüm isimler Âdem’e/Havvâ’ya bunun için öğretildi, yani varlığında cem edildi (toplandı). İnsana göre cüz (parça/sınırlı) varlık olan melekler varlıklarındaki esmâ eksikliklerinden dolayı insanın halife olarak atanmasındaki hikmeti tam olarak kavrayamadılar. Bu kavrayamamak gerçeği “itiraz ettiler” mecazı ile anlatılmıştır.</p>
<p>Eğer meleklerin yaratılış terkiplerinde tamlık olsaydı böyle bir “itiraz” açığa çıkmazdı. İnsan hakkındaki yetersiz değerlendirme konumu oluşmazdı. Ya da kendi eksikliklerini fark edecek bilinçte olsalardı insanın hakikatini anlarlardı ve bu sözlerden kendilerini korurlardı.</p>
<p>Eksiklikleri davalarını daha da ileri götürmelerine ve tesbihde (Hak’ın varlığını her yönden kavrama yeteneğinde) ve takdiste (Hak’ın varlığının tek varlık olduğunu kavrama yeteneğinde) kendilerinin daha üstün olduğu yanılgısına sürüklenmelerine neden oldu.</p>
<p>Hâlbuki Hak’ın tesbihi ve takdisi için insanın varlığı meleklere göre daha tam idi. Hak insana bu tamlığını meleklerle konuşma motifiyle açıkladı ki insan kendi değerini fark edip gereğini yaşasın istedi.</p>
<p>Ayrıca insan henüz bilmediği bir konuda kendisini yeterli görüp de “ben her şeyi  bilirim” davasına kalkışmasın istedi.<br />
* * *</p>
<p>Akıl, ruh, hayat, ilim ve benzeri kavramlara umur-u külliye ( tümel soyut kavramlar) denilir. Fakat soyut olarak bir varlığa sahip değildirler. Ancak her hangi bir varlıkta özellik (sıfat) olarak anlaşılabilirler. Örneğin, evreni ve kendisini karşılaştırarak yaşamın değerini ve kaynağını araştıran beyinin bu faaliyetine “akıl” diyoruz… Sonlunun ardında gizli sonsuz varlığına “ruh” diyoruz… Gelişimine, değişimine “hayat” diyoruz… Ulaştığı değerlere, yargılara “ilim” diyoruz.</p>
<p>Umur-u külliye (tümel soyut kavramlar) açığa çıktığı birimden ayrı bir varlığa sahip değildir, o birimlerle aynı da değildir. Mesela ruh insandan ayrı bir şey de değildir, insanın aynısı da değildir. Yine ilim, hayat akıl ve diğer soyut kavramlar insan değildir insanın haricinde de değildir.<br />
* * *</p>
<p>Allah hakkında mutlak ilim ve mutlak hayat sahibidir hükmü sabittir. Allah; hay’dır (hayatın ve yaşamın mutlak hâkimidir ve kendi sıfatıdır)… Allah; alîm’dir (bilendir, bilgindir).</p>
<p>Meleklerde ve insanlarda da ilim ve hayat vardır. Varlığın kesreti (çok gibi algılanması) ilmin ve hayatın da kesretini (çokluğunu, parçalanmışlığını) gerektirmez. Allah, melek ve insanı üç ayrı varlıkmış gibi kabul etmek umur-u külliyeyi de çok olarak düşünmeyi gerektirmez. İlim ve hayat bölünmez, parçalanmaz ahad olan hakikatlerdendir… Diğer sıfatları da bu iki misale göre düşünebiliriz.</p>
<p>Allah ile melek-insan arasındaki ilim-hayat farkı şudur. Allah’ın hayat ve ilim sıfatı kadîmdir (başlangıcı yoktur). Melek ve insanın ise başlangıcı Allah’a göre (hâdistir) sonradandır ki bundan dolayı hayatın ve ilmin birimlerdeki tecellisine sonradanlık ismi verilir. Fakat sadece ismi “sonradanlık”tır, hakikati tek ve bölünmez olduğu için yine ezelîdir (kadîmdir).<br />
* * *</p>
<p>Allah ezelî ve ebedî varlıktır. Başlangıcı ve sonu yoktur.</p>
<p>Allah hakkındaki bu hükmü verebilmek, ezeliliğin ve ebediliğin zıttı olan başlangıçlı ve bitişli olan başka varlıklara bağlıdır. Allah’dan başka varlık olmadığı ve olamayacağı da değişmez gerçektir. Bu durumda akıl ve zihin tıkanıyor ve çözümü şöyle buluyor.</p>
<p>Allah zatında hiçbir şeye muhtaç değildir, (âlemlerden ganîdir). Zatının varlığı geçici varlıklara bağlı değildir. Geçici varlıklar ise O’nun zatına muhtaçtır. Varlığını o zâttan alır. Meselâ zât; insan değildir. İnsan zâtın ilminden var olmuş sonradandır. İnsan olsa da olmasa da zât yine zâttır değişmez. Zâtın ilminde insan ve diğer mânâlar olsa da olur olmasa da olur. Fakat zât olmazsa insan ve diğer mânâlar olmaz. Böylece zâtın ilminden var olan mânâlara başlangıçlı ve bitişli denildi. Allah’ın ezeli ve ebedi olduğu bu şekilde anlaşıldı.<br />
* * *</p>
<p>Bizim sınırlı olarak algıladığımız sanal (vehmî) varlığımız Hak’ın ilminde mevcûd olmasından dolayı Hak kendi varlığına “vâcib el-vücûd” (zorunlu varlık) dedi. Bizim sanallığımıza da “mümkün el-vücûd” (zorunlu olmayan varlık) dedi.</p>
<p>Âyetlerini (kendi varlığının hakikatlerini) kendi ilmindeki sanal varlıklarına gösterdi. Bu sebeple biz O’nun varlığına kendi varlığımızı kanıt olarak bulduk. O’nun en büyük varlık delili her kulun kendi nefsidir (kendi hakikatidir). Başka hiçbir delil aramaya gerek yoktur. Çünkü kendi varlığına kendi varlığı olan bizlerden başka delil olabilecek başka bir varlık boyutu daha mevcut değildir.</p>
<p>Bunun bu halde olduğunun bilgisi bizlere Resul ve Nebî dillerinden kelimeler  olarak ulaştı.</p>
<p>Hak kendisini kulu ile vasfetti (tanımladı). Bu sırdan dolayıdır ki kul Hak’da kendini seyreder, Hak da kulunda kendini seyreder.</p>
<p>Fakat bu seyir bazı birimlerde fark edilemez. Eğer her birim bu seyir sırrını fark etmiş olsaydı şu anda varlıkta çokluk algısı olmazdı… Çokluk zannı ve vehmi de olmasaydı şu anda kulluk bilincinden doğan yaşam da olmazdı.<br />
* * *</p>
<p>Hak kendisine evvel ve ahir dedi. Fakat bize göre evvel ve ahir değildir. Çünkü “biz” dediğimiz varlık O’ndan doğmuş ve O’ndan kopmuş bir parça değildir. Eğer Hak bize göre evvel ve ahir olsaydı bu onun için bir eksiklik olurdu. Hâlbuki O tüm eksikliklerden münezzehtir.</p>
<p>O’nun evvelliği bir an sonraki âhirliğine göredir. O’nun evvelliği bir an sonraki daha da mükemmelliğine göre bir evvelliktir. Her an evvel, her an ahirdir. O her an mükemmelleşmektedir.</p>
<p>Günde en az yetmiş kez tövbe etmenin sırrı budur… yetmiş sayısı semboliktir…<br />
* * *</p>
<p>Sonra Hak kendisini zâhir ve Bâtın olarak tanımladı.</p>
<p>Âlemin varlığı bizim varlığımızla zâhirdir… Âlemin yokluğu bizim yokluğumuzla  bâtındır.</p>
<p>Bizim yokluğumuza “gayb âlemi”… Bizim varlığımıza da “şehadet alemi” denilir.</p>
<p>Bizim yokluk halimiz O’nun “gazabı”dır, o gazab da bizim havfımızdır (korkumuzdur)… Bizim varlık halimiz O’nun “rızâsı”dır, o rızâ da bizim recâmızdır (ümidimizdir).</p>
<p>Bizler O’nun gazabından rızâsına, korkusundan ümîdine sığınırız… ve doğal olarak  varlık her an rızâda ve her an ümîddedir…<br />
* * *</p>
<p>Allah ahad olan ilmini âlemlerin teferruatı olarak tecelli ettirince Cemâl ve Celâl sıfatlarını “iki el” ile tabir etti. Varlığı ve varlığın özü olan insanı iki eli ile yarattığını söylemekle her an Cemâl ve Celâl kudretinin yürürlükte olduğunu bildirdi.</p>
<p>Allah bu cemal ve celal perdelerinin ardında kendi zatını gizledi. Bu perdeler nefsimizdeki ve ufkumuzdaki güzellikler ve şiddetlerdir.</p>
<p>Âlem dediğimiz cemal ve celal perdesi kendi varlığını bilmez Hak’ın varlığını da bilmez. Bundan dolayı içinde “insan” olmayan âlem Hak’ı ebediyen kavrayamaz. Hak kendi varlığını kavraması için Âdem’i/Havvâ’yı cemal ve celal perdelerinin ardını bilinciyle idrak edebilecek nitelikte yarattı. Ve iki elimle yarattım mecazı ile vahyetti.</p>
<p>İşte bunun için Allah İblîs’e sordu: İki elimle yarattığım (cemal ve celal sıfatımla halk ettiğim) mahlûka secde etmekten seni men eden şey nedir?</p>
<p>İblîs ise âlemden bir kuvvettir (cüzdür, parçadır) ve insan gibi tümel değildir. İblis’in secde etmemesi kendi eksikliğini tam olan insanda görmesinden dolayıdır. Halifelik de bundan dolayı tümel varlık olan insanda aksetmiştir.</p>
<p>İblis’in ve meleklerin halife olamaması Hak’ı her yönüyle ve sonsuzluğuyla kavrayamamaları nedeniyledir. Ve eksikliklerini bilememeleri ve kendilerini tam olan insandan üstün zannetmeleri nedeniyledir.</p>
<p>Her insan halife donanımı ile yaratılmıştır fakat donanımını fark edip hilafetini açığa çıkarması gerekmektedir. Hilafetini açığa çıkaran insana da “İnsan-ı Kâmil” denilir. Böylece İnsan-ı Kâmil bilincine erişmiş olanın dış sûreti âlemin dış sûretinden ayrılır (özgürleşir) ve özünde de Hak’ı işitme ve görme hakikati olarak keşfeder.</p>
<p>İnsan da kendini her an açılan, her an artan ilim tecellisi olarak algılamak zorundadır. Benim ilmim tamam oldu diye yanılgıya düşen hilafetten de düşmüş olur.<br />
* * *</p>
<p>İnsanın (Âdemlerin/Havvâların) bedenlerinin yaratılışındaki hikmet sonsuz Allah isimlerinin zahiri mânâlarını seyr içindir. Bilinçlerinin yaratılmasındaki hikmet de yine Allah isimlerinin bâtınî mânâlarını seyr içindir.</p>
<p>Âdem/Havvâ bir yönüyle Hak’ın kendinden kendine tecellisi bir yönüyle de Hak’ın  kendinden halk’a (yaratılmışlığa) tecellisidir.<br />
* * *</p>
<p>Şimdi de şunu bilmemiz gerekir.</p>
<p>İnsan türü tek bir özden türetilmiştir. Allah buyurmuştur ki:</p>
<p><font color="#0099ff">1-) Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen, vettekullahelleziy tesaelune Bihi vel erham* innAllahe kâne aleyküm Rakıyba;</font></p>
<p><strong>Ey insanlar!… Sizi nefs-i vahide’den </strong>(bir tek nefs’ten; tek bir öz’den; kozmik  bilinçten) <strong>halk eden ve ondan da kendi eşini halk eden ve o ikisinden bir çok  rical </strong>(erkekler) <strong>ve nisa</strong> (kadınlar) <strong>üretip</strong> (böylece) <strong>yayan Rabbinizden ittika  edin… Ve </strong>(ancak) <strong>O’nunla</strong> (B sırrı?) <strong>birbirinizden istemekte olduğunuz Allah’dan ve RAHMler’den</strong> (yakınlardan)  <strong>de ittika edin </strong>(haklarını dikkate alın; o  tarafla alakanızı sıkı tutun)… <strong>Muhakkak ki Allah üzerinizde Rakıyb</strong>  (kontrolünde tutan)<strong>’dir.</strong> (Nisâ Suresi 1. Âyet, B Meal)</p>
<p>Allah’ın bu emri zahiri varlığımızın hakikatinin ne olduğuna işaret taşımaktadır. Bâtıni hakikatimizin de yine aynı olduğuna da işaret ederek bizi ittikaya (korunmaya) davet etmektedir. Korunmanın buradaki özel anlamı şudur. Hak’ın hem zahiren hem de batınen tüm isimlerine tam mazhar olduğumuzu unutmamamızdır. Kendimizin hakikatini unutmaya karşı korunmalı olmamızdır.</p>
<p><span style="font-size: 8pt; color: black">(((…ibn Arabî bu bölümde açıkça bahsetmemiş olsa da Âdem hakkındaki görüşü kısaca şöyledir: Allah sayısız Âdem (öz, nefs, canlı) yaratmıştır. Bu Âdemlerden ilk defa olarak Allah’ın varlığını ve ahadiyetini fark eden insan, Resul ve Nebî olan Hz. Âdem’dir. Diğerleri Allah’ı fark edemeyen, ahadiyeti anlayamayan insan olarak devam etmişlerdir. Kendisinde ahadiyet ilmi açığa çıkanın soyu bilgi yönüyle Hz. Âdem’e nisbet edilir. Resulullah a.s.’ın kendi nesebini de Hz. Âdem’e dayandırması bu sırra bağlıdır… Konuya açıklık getirmek için kısa bir alıntı yapıyoruz. Daha detaylı bilgi için de alıntı kaynağını linkte veriyoruz…<br />
{… Adem “<strong>nefs</strong>“inin hakikatını bilecek ve gereğini yaşayacak bir kapasite ile  yaratıldığı için “<strong>halife</strong>” oldu “<strong>yeryüzünde</strong>“!..<br />
Burada, “<strong>Adem</strong>” ismiyle, “<strong>İnsan</strong>“ı kastediyorum.<br />
Esasen, bizim bildiğimiz Adem`in, yeryüzünde meydana gelen ilk Adem olmadığı yolunda bazı geçmiş beyanlar var. Yani, bizim neslimizin ilk insanı olan Adem, esas insanlığın başlangıcı olan Adem değil!..<br />
<strong>Kur`ân-ı Kerîm</strong> ‘in bahsettiği Adem, “<strong>insan</strong>“lığın başlangıcı olan Adem… Belki  de yüz milyonlarla ifade edilebilecek bir süre önce yaşamış olan Zât!..<br />
Oysa, o Adem`den bu yana değişik sayıda Ademlerin yaşamış olduğu belirtiliyor…<br />
Meselâ; <strong>Muhyiddin-i Arabi</strong>, “<strong>Fütühât-ı Mekkiye</strong>” isimli kitabında;<br />
“<strong>Kâ`be ‘de tavaf sırasında bir zâta rastladığını</strong>, (tabii bu Zât, bildiğimiz  maddi sûretli bir Zât değil, mânevî bir sûret olarak veya Ruh olarak diyelim),  <strong>kendisine kim olduğunu sorduğunu; o zâtın da cevaben:</strong><br />
-<strong>Ben senin baban Adem`den kırk bin sene evvel yaşamış Adem`im</strong>” dediğini  yazıyor…<br />
Bunun gibi, Hazreti <strong>Rasûlullah</strong> Aleyhisselâm’ın torunlarından, bâtın ve zâhir  ilimleri konusunda son derece vukuf sahibi çok değerli bir Zât olan İmam <strong>Cafer-i  Sâdık</strong> da şöyle diyor:<br />
“<strong>Sen sanıyorsun ki, Allah sizden başka beşer yaratmamıştır. Hayır!. Vallahi, Allah, bin kere bin Adem yaratmıştı ki, siz, o Ademlerin sonuncususunuz</strong>“!…<br />
Öyle veya böyle, neticede ilk Adem, “<strong>Halife</strong>” olarak meydana gelmiştir; O`nun  genetiğinden gelen bütün “<strong>insan</strong>“lar da aynı şekilde, Allah sûreti üzere, yani Esmâ-i ilâhînin değişik formüller şeklindeki bileşimler olarak meydana getirmiştir..<br />
Şimdi bizler için bütün mesele, bu “<strong>Hilâfet</strong>” hâlini, bilinçli olarak hissedip  yaşayabilmektir…<br />
Bunu, nasıl bileceğiz ve yaşayacağız?…<br />
Bir insanın, “<strong>Halife</strong>” olmasını <strong>idrâk</strong> etmesi için önce, geniş kapsamlı bir  bilgiye, ilme ihtiyacı vardır!…<br />
Günümüzde bu, kısmen kolaylaşmıştır… Çünkü, eskiden mecaz yollu anlatılan pek çok şey, bugün bilimsel olarak açıklanıp izah edilebilmektedir…} [Ahmed Hulusi’den alıntıdır]<br />
<a href="http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/bilinc/bilinc03.htm" target="_blank"> http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/bilinc/bilinc03.htm</a> …)))</span><br />
* * *</p>
<p>Allah Âdem’e/Havvâ’ya kendi nefsinde hem âlemin hakikatini gösterdi hem de evlâtlarının ulaşacağı bilgi mertebelerini gösterdi. Âdem ve Havva’ya açılan bu hakikat benim de nefsimde ilham olarak açığa çıkınca bu kitapta belli bir sınır içinde yazdım, fakat her şeyi olduğu gibi yazmaya ne sayfalar ne de ömürler yeter. Allah Resûlünün ilminden anladığım kadarıyla Âdem kelimesinde gizlenen ilâhî hikmetler bunlardır.</p>
<p align="center"> 1. BÖLÜM SONU</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p><a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

