<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sufizm.gen.tr -Düşünebilen Beyinlere. &#187; Bilimsel</title>
	<atom:link href="http://www.sufizm.gen.tr/tag/bilimsel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sufizm.gen.tr</link>
	<description>sufizm, islam ve bilim.. sadece gerçeği arayanlara..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Sonsuz Potansiyele Sahibiz</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/sonsuz-potansiyele-sahibiz/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/sonsuz-potansiyele-sahibiz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Oct 2009 18:13:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[İndigo]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Potansiyeli]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1018</guid>
		<description><![CDATA[Cinsiyet, ırk, yaş, aile, dini inanışlarımız, rollerimiz, mesleğimiz, eğitimimiz ve daha sayabileceğimiz bir sürü etiketlerimiz madde ile ilgiliydi ve buradaki benzerlerimiz ile oyunumuzu oynamak için gerekli olan argümanlardı. Fakat biz bu değiliz. Ben kimim? Var mıyım? Neden buradayım? Niçin bunlar çevremde? Dünyaya ne öğrenmek ve öğretmek için geldim? Vs. vs. vs. uzayıp giden sorulardan sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> Cinsiyet, ırk, yaş, aile, dini inanışlarımız,  				rollerimiz, mesleğimiz, eğitimimiz ve daha sayabileceğimiz bir  				sürü etiketlerimiz madde ile ilgiliydi ve buradaki benzerlerimiz  				ile oyunumuzu oynamak için gerekli olan argümanlardı.  Fakat biz  				bu değiliz.</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><img class="aligncenter" src="http://www.indigodergisi.com/49/sonsuz_potansiyele_sahibiz_4.jpg" alt="" width="480" height="361" /><br />
</strong></p>
<p>Ben kimim? Var mıyım? Neden buradayım?  Niçin bunlar çevremde?  				Dünyaya ne öğrenmek ve öğretmek için geldim? Vs. vs. vs. uzayıp  				giden sorulardan sonra fark ettim ki,  kökte aslında Tanrı’yı  				sorguluyoruz.  Olumsuzluklar yaşandığında arka planda Tanrı’ya  				kızıyoruz. Neden bu benim başıma geldi? Neden ben?  Neden Tanrım  				yardım etmiyorsun? Sorusu ile karşı karşıya olan bir sürü insan  				var çevremizde.<span id="more-1018"></span></p>
<p>Olumlu olmanın ne olduğunu sorgularken,  olumlu olmanın ya da  				olmamanın Tanrı için farkının bulunmadığı kanısına vardım. Çünkü  				onun için bir taraf yoktu. Bu durum bizim için önemliydi çünkü  				tüm bunları yaratan bizdik.</p>
<p>Cinsiyet, ırk, yaş, aile, dini inanışlarımız, rollerimiz,  				mesleğimiz, eğitimimiz ve daha sayabileceğimiz bir sürü  				etiketlerimiz madde ile ilgiliydi ve buradaki benzerlerimiz ile  				oyunumuzu oynamak için gerekli olan argümanlardı.  Fakat biz bu  				değiliz.</p>
<p>Gerçek benliğimiz ve gerçek özümüz ruhsal olandı. Göz ile  				görünmeyen, düşünceyi yaratan ruh huzur, sevgi, saflık, mutluluk  				ve güç gibi kavramlara sahipti.</p>
<p>Olmuş olan, olmakta olan her şey madde olan benden fikre  				dönüşmüştü.  Düşüncelerim hislerimi doğurdu, hislerim eylemleri,  				eylemlerim alışkanlıklarımı, karakterimi ve hemen ardından kader  				dediğimiz o büyülü dünyayı.  Şöyle bir bakın evrene, her şey  				önce düşüncede gerçekleşmişti.  Demek ki ben kendi büyülü  				dünyamın,  kader denilen seçimlerimin yaratıcısıydım.</p>
<p>Herkes her gün,  her an bir şeyler yaratıyordu aslında. Gündelik  				yaşamda sürekli bir yerlere ve bir şeylere koşturmakta ve  				farkında olmadan yaratım sürecine katkıda bulunmaktaydı. Olumlu  				yada olumsuz olması hiç önemli değildi aslında yaratıyorduk ve  				sürekli yaratıyorduk.  Kime neye göre olumlu ya da kime neye  				göre olumsuzdu. Hayat da gerekli ve gereksiz düşünce formları  				ile gelişmekte ve büyümekteydik.  Tüm bunları fark ettiğim de,  				büyümek hem güvenli, hem de eğlenceliydi.</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://www.indigodergisi.com/49/sonsuz_potansiyele_sahibiz_2.jpg" alt="" width="480" height="454" /></p>
<p>Kendimizi bırakıp başkalarını iyileştirmeye ya da başkalarını  				eleştirmeye çalışıyorduk. Bunu belki bilerek yapmıyorduk fakat  				çevresel faktörlerin de etkisi ile ve egomuzun da tırmanışa  				geçtiği vakit içten içe, “Durun!  Ben yaparım, ben bilirim, ben  				iyileştiririm.”</p>
<p>Tam tersi düşüncede ise; “Dur! Ne yapıyorsun,  yapamazsın, sende  				kimsin, sen daha büyümedin, öyle her şeye karışma” gibi taa  				küçüklüğümüzde bize ekilen düşünceler ile birlikte büyümeye  				başladık.  İnandıklarını bizlere verdiler. Başkalarının hayat  				deneyimleri bizlere bilinçaltı inançlar olmuştu. İnanç  				sorgulanamazdı ve bu inançlar büyüklere hatta atalarımıza aitti.  				Özgüvenimiz ve özsaygımız sindi bir köşede, bizi biz olmaktan  				çok, başkalarının düşünceleri ile yaşamımızın mimarları olmaya  				zorladı. Taa ki bunu fark edinceye ve olgunluğun basamaklarından  				süzülerek kendi içimizdeki öze doğru yaptığımız yolculuk ile  				değişim, dönüşüm başlayıncaya dek.</p>
<p>Sabah uyandığımızdan gece yatağa girinceye kadar neleri  				düşünüyoruz, düşlüyoruz ve üretiyoruz. Üstelik dışarıdan  				aldığımız olumlu ve olumsuz iletiler de çabası. En büyük  				yaptığımız hatalardan birincisi, geçmiş ve gelecek ile ilgili  				düşünüyoruz ki; bunlar gereksiz düşüncelerdir. İnsanı anda  				olmaktan alı koyan ve şimdiyi hep ertelemekte olan düşünceler.   				Geçmişte her ne olursa olsun affetmek ve salmak bizim burada  				olmamızı ve gelişimimize katkıda bulunmayı sağlar. Halen  				sürmekte olan olayları bile geçmişe bağlıyorsak bu bizim bir  				yerlere takılı kaldığımızın göstergesidir. Tekrarlayan  				düşünceler bizi boğmaya başlar ve bizim şu andaki güzellikleri  				yaşamamızı engeller.</p>
<p>Hâlbuki gün 24 saattir. Dili, dini, rengi, mezhebi ve mesleği ne  				olursa olsun bu herkes için geçerlidir.  Olumlu düşünmeyerek,  				içinde bulunduğumuz psikolojinin ve durumların sorumlusu yine  				bizizdir.  Doğuştan gelen şans, çevresel faktörler ve yaratım  				gücü adına bize verilen tüm bu nimetleri çevreleyebilmek ve ona  				sahip çıkabilmek, bizim becerilerimizde yatmaktadır.  Akıl ve  				irade bize sunulmuş en büyük lütuf dur.  İçinde bulunduğumuz  				durum bizim kendimize karşı dürüstlüğümüz ile ilgilidir.</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://www.indigodergisi.com/49/sonsuz_potansiyele_sahibiz_3.jpg" alt="" width="480" height="535" /></p>
<p>Kendimize ne kadar dürüstüz?  Kendimize dürüst olmak, içimizdeki  				en iyiye karşı, öze karşı dürüst olmak ve bütüne saygı  				duymaktır. Kendimize karşı dürüst olduğumuzda hislerimiz saf ve  				temiz hale gelir.  Sözlerimizden netlik ve saflık yansır.   				Kendimize ne kadar dürüst olursak o kadar daha kendimize değer  				veririz ve ne kadar değer verirsek de, o kadar kendimize saygı  				duyarız. Özdeğer ve özsaygı gerektiği gibi işlemeye başlar.  				Özdeğeri güçlendirmeye ve kendimize verdiğimiz en önemli sözü  				dürüstlüğü uygulamaya geçirmeyi deneyerek başlayabiliriz.</p>
<p>Yaşınız kaç olursa olsun içinizdeki çocuğa sakin, sevecen ve  				şefkatle yaklaşarak;  birlikte eski ve negatif mesajları açığa  				çıkararak onları kendinizden uzaklaştırın. Olumlu düşünmenin  				temelinde sevgi yatar ve önce kendimize dürüst olup sevmeye  				başladığımızda sevgi ve bilgi ile donatılırız. Sevgi ve bilgi  				paylaşımı dünyadaki en büyük zenginliktir. O eksilemez,  				yıpratılamaz,  aksine paylaştıkça büyür ve artarak çevremizdeki  				alanı sarmalar. Benzer benzerleri çekmeye başlar.</p>
<p>Başkalarının kendileri olmalarına izin verirsiniz. Çünkü siz  				kendiniz olmuşsunuzdur ve öncelikle kendinizi iyileştirirsiniz.  				Algıda seçicilik, niyet ve yaklaşımda duyarlılık ön plana çıkar.  				Ben yoktur,  biz vardır. Birde özde olan hem öğrenci, hem de  				öğretmendir. Yaptığı her şeyden mutluluk duyar çünkü yaratım  				oyununu fark etmiştir.  Büyümek güvenli ve büyüleyicidir.  				Sevdiğin şeylere kendini bıraktığında zaman ve mekân kaybolur ve  				ilahi olanla gizemli bir birlikteliğe girersin. O zaman yaşamak,  				dünyada cenneti deneyimlemek gibidir.  Zihinsel potansiyelimizi  				açığa çıkartmak ve kullanmak fark edilmiş değişimleri adımlamak  				büyük haz verir. Yaşam,  anda haz duymak için vardır. Kendi  				görkemimizi görmeyi seçtiğimizde, Tanrısal olanı görmeyi de  				seçeriz.  İçsel olan huzurda olduğunda titreşimimiz de buna göre  				frekansını ayarlayacak ve dışta hiç bir şey olduğunu, her şeyin  				içeride olduğunu bilecektir.  Ayrılık bilinci silinecektir. Her  				sabah uyandığımda şöyle diyorum, “Ben sevilmeye layığım.  Ben  				gibi diğer parçalarımda sevilmeye layık. Biz bütünün birer  				parçasıyız.” O zaman o muhteşem büyüklükteki kutlama pastasının  				neresinde olduğumuzun da önemi yoktur çünkü bende diğer dilimler  				gibiyimdir.  Aynı tat da aynı dokuda ve aynı lezzette. Onlar  				olmazsa ben olamam, ben olmazsam onlar olamaz. Çemberi  				görebilmek için önce bütünün birer parçası olduğumuzu idrak  				etmemiz gerekir.</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://www.indigodergisi.com/49/sonsuz_potansiyele_sahibiz_1.jpg" alt="" width="480" height="381" /></p>
<p>Zihin, akıl, ifade, beden, gözlem, bilinçaltı, huzur döngüsü  				olan ruh bilincim en yüzeysel olan katmanlarına varıncaya kadar  				“O” dur. Çevreme baktığımda gördüğüm en büyük gerçeklik ise  				oluşumumuza katkıda bulunan milyonlarca spermden en şanslı  				embriyoların büyümekte ve gezinmekte olduğudur. Ben ve sizler  				tıpkı “O” gibi sonsuz potansiyele sahibiz ve öyledir.</p>
<h6>Kaynak : <a href="http://www.indigodergisi.com/49/ndemir001.htm" target="_blank">İndigo Dergisi &#8211; Nihal Demir</a></h6>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/sonsuz-potansiyele-sahibiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gen mi Çevre mi?</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/gen-mi-cevre-mi/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/gen-mi-cevre-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Sep 2009 15:37:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[DNA]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Gücü]]></category>
		<category><![CDATA[Epigenetik]]></category>
		<category><![CDATA[Gen]]></category>
		<category><![CDATA[genetik tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nature]]></category>
		<category><![CDATA[Nurture]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=962</guid>
		<description><![CDATA[Bugün artık bebek daha anne karnındayken tespit edilen hatalı genlerin değiştirilmesi ile yapılacak “genetik tedavi” tıp dünyasının en büyük hedeflerinden birisi haline gelmiş ve bu yolda önemli adımlar gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Sadece tıp dünyasının değil farmakolojinin, genetik mühendisliğinin ve biyoteknolojinin de araştırma alanına giren genlerin tespiti, değişimi ve tedavisi geliştikçe, temel bazı konuların tekrar değerlendirilmesine ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Script MT Bold; color: #333333; font-size: x-large;"> <span lang="TR"> <img src="http://indigodergisi.com/48/nature_nurture.gif" border="0" alt="" width="246" height="37" /><img class="alignright" src="http://indigodergisi.com/48/zeki_bebek_cocuk_iq_zeka.PNG" alt="" width="199" height="170" /></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><strong><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"> <span lang="TR">Bugün artık bebek daha anne karnında</span>y<span lang="TR">ken  				tespit edilen hatalı genlerin değiştirilmesi ile yapılacak  				“genetik tedavi” tıp dünyasının en büyük hedeflerinden birisi  				haline gelmiş ve bu yolda önemli adımlar gerçekleştirilmeye  				başlanmıştır.</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> Sadece tıp dünyasının değil farmakolojinin, genetik  				mühendisliğinin ve biyoteknolojinin de araştırma alanına giren  				genlerin tespiti, değişimi ve tedavisi geliştikçe, temel bazı  				konuların tekrar değerlendirilmesine ve yeni bakış açılarına,  				hatta bilimde devrimlere sebep olmaktadır. Çalışmalar hayal  				gücünü bile aşan öyle noktalara varmaya başlamıştır ki, vaktiyle  				bilimsel ve teknolojik çalışmalara din adamları karşı çıkarken,  				bilim adamları artık kendi kendilerini durdurmak üzere  				aralarında anlaşmalara yapmaya başlamışlardır. Bu konudaki en  				önemli anlaşmalar insan embriyosu ile yapılacak çalışmalar ile  				ilgilidir. <span id="more-962"></span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-size: 16pt; font-family: Times New Roman; color: #333333;"> <span lang="TR"> <img src="http://indigodergisi.com/48/nd_01.jpg" border="0" alt="" width="222" height="179" align="right" /></span></span><span style="font-size: 14pt; font-family: Tahoma; color: #333333;"><span lang="TR">Yeni  				doğacak bebek merakla beklenir “acaba kime benziyor” kaygısıyla…</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> Doğar doğmaz herkes bir fikir beyan eder, babasına, annesine ya  				da dayısına vs benziyor diye… İnsan bir taraftan ideal canlı  				diye tanımlansa da pek çok özelliği kritize edilerek <strong>iyi</strong> ya da <strong>kötü </strong>diye değerlendirilir. Fiziki kusurların yanı  				sıra, olumsuz huylar için de ayrıca değerlendirmeler yapılır ve  				hiç kimse yeni doğan bir bebeğin kötü diye tanımlanan fiziki,  				ruhsal ya da psikolojik özellikleri almış olmasını istemez.  				Eşler birbirlerine tahammül edemedikleri konulara atfen,  				çocuklarına kızdıklarında “kör olasıca babasına benzemiş” ya da  				“çekmez olası annesine çekmiş” gibi yargılarda bulunurlar. Kim  				değerlendiriyorsa iyi taraflar kendine, kötü taraflar kızgın  				olunan eşe mal edilir komik bir biçimde. Hala toplum içinde  				“anasına bak kızını al” hükmü geçerlidir. Önemli işler söz  				konusu olduğunda, şirketler alacağı elemanın diğer  				özellikleriyle birlikte geçmiş soyuna bile dikkat eder  				titizlikle. Siyasette atalarının bu konuda bir tecrübesi varsa  				adayların öne çıkma eğilimi vardır, tam tersi örneklerin  				çokluğuna rağmen. Pek çok başarılı babanın oğulları siyasette  				denenmiş ve başarılı olamamıştır oysaki. Eş seçimi konusunda  				özellikle mezhep ayrılıklarında aileler hala tutucudur,  				soylarının devamını düşünerek… </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-size: 16pt; font-family: Times New Roman; color: #333333;"> <img src="http://indigodergisi.com/48/nd_05.jpg" border="0" alt="" width="231" height="173" align="right" />E<span lang="TR">pigenetik </span>D<span lang="TR">eğişimler</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR">Bu  				konudaki ısrarlı bakışın sebebi, insanın gen yapısının atadan  				oğula miras olarak geçtiği bilgisidir. Biyologlar elli yıldır  				kalıtımın temel unsurunun DNA olduğunu söylüyorlarsa da, son  				yıllarda sadece DNA’nın kendisinin değil, molekülü etrafında  				meydana gelen karmaşık kimyasal değişimlerle, yani <strong>epigenetik </strong>değişimler ile de bir takım özelliklerin kuşaklar arasında  				aktarıldığını savunan bilim adamları mevcuttur. (<strong>Epigenetik,</strong> <strong>DNA dizisindeki değişikliklerle açıklanamayan, mitoz veya  				mayoz yoluyla aktarılan gen ifadesi değişikliklerini inceleyen  				bilim dalıdır.)</strong>Bu konuda yapılan çalışmalar genetik ile  				ilgili yazılan kitapların değişmesine yol açacak kadar önemli  				boyuttadır. Epigenetik kalıtım tezi ile ilgili çalışmalar  				İsrail, Fransa ve İngiltere’de halen devam etmekte. Konuyla  				ilgili ilk tezi İsrail’den Eva Jablonka 1995’re ortaya atmasına  				karşın o zaman pek kabul görmedi. Jablonka’nın tezi, zoolog  				Lamarck’ın da iki yüz yıl önce “<strong>koşulların etkisiyle doğanın  				insanlara kazandırdığı ya da kaybettirdiği özellikleri gelecek  				kuşaklar için sakladığı” </strong>teziyle aynı doğrultudaydı ve  				Lamarck’ın tezi o zaman Darwin tarafından kesinlikle  				reddedilmişti. Darwin 				<img src="http://indigodergisi.com/48/nd_06.jpg" border="0" alt="" width="222" height="136" align="right" />evrim  				konusunda tartışılmaz bir otorite olarak görüldüğünden Jablonka  				da pek dikkate alınmadı.</span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: #333333;" lang="TR"> </span></strong><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"> <span lang="TR"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR">Bu  				konuyu destekleyen eski bir çalışmada ise, İkinci dünya savaşı  				sırasındaki kıtlıkta doğan düşük kilolu bebeklerin devam eden  				soylarında da aynı düşük kilonun tekrar görülmesi dikkat  				çekiciydi. Koşullar iyileşmiş olsa bile doğan düşük kilolu  				ikinci ve üçüncü kuşak bebekler için klasik genetik teorileriyle  				bir cevap bulunamamış ve araştırma sonuçları rafa kaldırılmıştı.  				Klasik kalıtım kurallarına göre; sonradan oluşan koşullarla  				ilgili bu değişim, gelecek kuşaklara aktarılmamış olmalıydı.</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span lang="TR"> <span style="font-size: 16pt; font-family: Times New Roman; color: #333333;"> <img src="http://indigodergisi.com/48/nd_07.jpg" border="0" alt="" width="210" height="172" align="right" />2000’li  				yıllarda yapılan bir araştırmada </span> <span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;">çocukken çok iyi  				beslenen kişilerin torunlarının şeker hastalığına yakalanma  				riskinin çok yükseldiği tespit edildi. 9 -12 yaşları arasında  				yetersiz beslenenlerin torunlarının ise daha uzun yaşadığı gibi  				ilginç bir sonuç bulundu. Yine bir çalışmada 10 yaşından önce  				sigaraya başlayanların torunlarının obez olduğu saptandı. İlginç  				olan, çevresel faktörlerin yaptığı varsayılan değişikliğin  				birinci kuşakta kayıt edildiği ve ortaya çıkmadığı, ancak ikinci  				kuşakta mutasyon sonucunun gözlendiğidir. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana;"><span lang="TR"> <span style="color: #333333; font-size: x-small;"> <img src="http://indigodergisi.com/48/nd_08.jpg" border="0" alt="" hspace="10" width="201" height="243" align="left" /></span></span></span><span style="font-size: 16pt; font-family: Times New Roman; color: #333333;">S<span lang="TR">orunsuz  				DNA</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana;"><span lang="TR"> <span style="color: #333333; font-size: x-small;">Birçok rahatsızlığın genetik  				olarak kuşaktan kuşağa geçtiğini kesinlikle bilmemize rağmen  				ruhsal rahatsızlıkların mutlaka ve mutlaka aktarıldığına dair  				kesin kanıt olmadığı kabul edilir. Birbirinden ayrı büyüyen ve  				ailesinde ruhsal rahatsızlık bulunan tek yumurta ikizlerinin,  				ayrı ve farklı ortamlarda büyüyen kardeşlerin izlenmesi ve  				incelenmesi bu konuda en önemli gözlem verisidir. Aynı ailenin  				içinde görülme sıklığı fazla olan bir ruhsal hastalığın geçiş  				aracı tek bir gen değil de genler grubu olarak biliniyorken,  				şimdi epigenetiğin de faktörlerin arasına katılması ile durum  				daha karmaşık bir hal almıştır. Epigenetiğe göre; atadan oğula  				aktarılan <strong>sorunsuz DNA</strong> değişmeden geçtiği halde, taşıyıcı  				başka proteinler <strong>sorunlu özelliği</strong> gelecek kuşağa  				taşımaktadır. Bu noktada hem DNA’nın, hem de DNA dışı  				taşıyıcıların değerlendirme kriterleri içine sokulması  				gerekmektedir.</span></span></span><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-size: 16pt; font-family: Times New Roman; color: #333333;"> <span lang="TR"> <img src="http://indigodergisi.com/48/nd_09.jpg" border="0" alt="" width="222" height="176" align="right" />Şizofrenide  				kalıtım durumu </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> Önemli bir hastalık olan şizofrenide kalıtım durumu  				incelendiğinde düşünülmesi gereken ilginç rakamlarla  				karşılaşırız. Şizofrenik bireylerin kardeşlerinde hastalığın  				görülme sıklığı %8, şizofrenik ebeveynin çocuklarında görülme  				sıklığı sadece bir ebeveyn şizofrenikse %12; her iki ebeveyn de  				şizofrenikse %40 dır. Şizofrenik bir bireyin eş yumurta ikizinde  				şizofreni görülme sıklığı ise %48&#8242; e kadar yükselmektedir. Her  				şey sadece DNA’ya bağlıysa aynı genleri taşıyan kardeşlerin  				şizofreni oranı % 100 ya da buna yakın olmalıydı oysaki. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR">Bu  				tür inceleme ve sonuçlar; bize genetik hastalıklarda bile bütün  				aktarımların sadece genlere bağlı oluşmadığı konusunda yeterince  				kanıttır. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-size: 14pt; font-family: Tahoma; color: #333333;"> <span lang="TR">“Doğuştan taşıdığımız genetik miras mı, yoksa  				sonradan kazandığımız kültürel-çevresel etkenler mi  				davranışlarımızın şekillenmesinde önem taşırlar” ikilemini  				yıllardır tartışırız.</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> <img src="http://indigodergisi.com/48/nd_10.jpg" border="0" alt="" width="207" height="253" align="right" />Doğa  				mı yetiştirme mi ( nature &#8211; nurture)  tartışmasının, taraflardan  				biri lehine kesin bir cevabı yoktur ve insan doğaya karşı  				direnmeye ve kendini değiştirip pozitif geliştirmeye doğru hızla  				evrimleşmektedir. Bütün değişimlerin pozitif olmayacağı  				gerçeğinin tartışılmaz doğru olması noktasında, epigenetiğin ne  				kadar önemli bir konuyu incelediği önemlidir. Epigenetik,  				genetik bilimi içinde açılmış önemli bir parantez gibidir. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> İnsanın davranışlarını genler mi, bilinç mi belirler veya hangi  				oranlarda belirler sorusunun cevabı, bizi hem bilim, hem ahlak  				konusunda bilgilenmeye zorlar. Bu bilgiler ise düşünce ve dinler  				tarihinin uzun yıllardır sürdürdüğü tartışmalara götürür. İnsan  				davranışlarını inceleyip nedenlerini aradığımızda, insanın  				kalıtsal yanının ne kadar davranışsal sonuçlara ulaştığını  				genetik bilimi bir ölçüde açıklayabilmiştir. Fakat insan var  				oluşunun, karmaşıklığı ve zenginliği dolayısıyla, basitçe  				genlerin etkisiyle açıklanamayacağı gerçeğini görmezden  				gelemeyiz. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Times New Roman; color: #333333;"> <span style="font-size: 16pt;" lang="TR"> <img src="http://indigodergisi.com/48/nd_11.jpg" border="0" alt="" width="173" height="117" align="right" />Düşünce  				Gücüyle Değişme ve İyileşme Gerçekleşebilir mi?</span></span><span style="font-size: 16pt; font-family: Times New Roman; color: #333333;"><span lang="TR"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> Eskiden bilimdışı kabul edilen enerji dengeleme, düşünce gücü,  				şifalanma, telekinezi, uzaduyum, astral seyahat gibi bazı  				kavramlar artık modern insanda çok fazla ilgi uyandırıyor.  				Düşünce gücünün üzerinde yapılan çalışmalar ve yazılan kitaplar  				zaten eskiden beri var olan ama isimlendirilip bir konu  				başlığında sunulmamış bir kavramı ortaya koydu: “<strong>Bilinç ve  				düşüncenin değiştirebilme ve iyileştirme gücü”</strong>.<strong> </strong> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> İnsan; kendi kendine telkin, iyiyi ve güzeli, başarıyı  				hedefleyip kendine çekme ve amaca odaklanarak mutlak  				gerçekleştirme yöntemleri konusunda doğal seyrinden çıkıp,  bu  				konuda yazılan eserlerle, danışman ve rehberlerle karşılaşınca,  				bilinç ve düşünce alanında yükselen ani bir ivme gösterdi.  				 Bilim- din- bilinç üçgeninin içinde kalan kendi gerçekliğini  				daha fazla değerlendirip, kendini kendi gücünle değiştirmeye  				başladı. Bu durum daha fazla ego sahibi olmasına neden olsa da,  				taşıdığı gücün farkında olması ile kendine daha fazla fayda  				sağlayabilmesi, insanlığın toplam ilerleyişi için de pozitiftir  				aslında. Dengelemesi gereken ego şımarıklığı, ilerleyen zaman  				içinde tabiatın doğal eleme yöntemi ile mutlaka doğru çizgiye  				çekilecektir. Evren kendi doğallığına ters gelen keskin köşeleri  				vakti geldiğinde düzeltmekte ustadır. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-size: 16pt; font-family: Times New Roman; color: #333333;"> DNA ve <span lang="TR">psişik yetenekler</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> İnsanın kendini değiştirmesinin yanında, etrafında ona etki  				edecek binlerce maddi ve manevi etmen mevcut. Teknolojinin  				yaydığı manyetik alanlardan tutun da güneşin ısı ve ışığına,  				atmosferin değişen içeriğine, çevre ve gürültü kirliliğine,  				toplumun sosyal değişiminden doğan kötü olaylara, kişilerden  				aldığımız iyi, kötü etkilere kadar binlerce etki faktörü ile her  				an karşı karşıyayız. Kullandığımız sözcüklerin ve içerdikleri  				titreşimlerin bile DNA yapısını değiştirdiği de bilimsel olarak  				öngörülüyor. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> DNA’nın yüksek iletişimsel yapısını da gözler önüne seren bir  				araştırmada DNA’nın protein üretmek için kullanılan %10’luk  				potansiyelinden geriye kalan %90’lık sözde işe yaramayan  				potansiyelinin psişik yetenekler için kullanıldığı hakkında  				önemli ipuçları içeriyor. Yaşayan dokudaki DNA özü, sözcüklere  				göre uygun frekanslara ayarlanan lazer ışınlarına ve radyo  				dalgalarına pozitif tepkiler veriyor. Bu şekilde, X ışınları ile  				bozulan genetik yapının onarılması bile mümkün oluyor. Ayrıca  				sağlıklı bir genin yapısı, sağlıksız genin yapısına aktarılarak  				yeniden sağlıklı bir yapıya ulaşılabiliyor. Böylece DNA’ya  				yapılan küçük bir müdahale ile iyileşme gerçekleştirilmiş  				oluyor. Böylece, kelimelerin ve düşüncelerin DNA üzerindeki gücü  				de bilimsel olarak açıklanmış oluyor. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> <img src="http://indigodergisi.com/48/nd_12.jpg" border="0" alt="" width="245" height="177" align="right" /></span></span><span style="font-size: 16pt; font-family: Times New Roman; color: #333333;">Su  				kristalleri deneyi</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> Burada bir parantez açarak Masaru Emetu’nun su kristalleriyle  				ilgili inanılmaz çalışmasından bahsedebiliriz. Su kristallerinin  				düşünceleri, duyguları kaydettiğini ve değişip farklılaştığını  				kesin olarak ispatlayan bilim adamı, insanın %70’in su olduğu  				düşünüldüğünde olağanüstü bir bakış açısı yaratmıştır. Hücreler  				ve proteinler dolayısıyla bütün yapıtaşlarımız su olduğu için,  				DNA boyutunda da düşünce ve duygu ile değişebiliriz  				demektir. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span lang="TR"> <span style="font-size: 16pt; font-family: Times New Roman; color: #333333;"> DNA’ya Bilimsel Müdahale hangi Noktada?</span></span><span style="font-size: 10pt;" lang="TR"><span style="font-family: Verdana; color: #333333;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> Bütün bu çalışmalar sadece genlerimizin doğasının değil, çevrede  				ve düşüncemizde oluşan her türlü koşulun değişim ve gelişim için  				bizi etkilediği kesinlikle ortaya çıkıyor. Üstelik bu değişimler  				sadece bizde oluşmakla kalmayıp bizden sonraki kuşaklara da  				taşınabiliyor. Bu taşınma seçiminin neye göre yapıldığı ise en  				kritik soru. Milyonlarca hatta milyarlarca etkinin sonuçları 				<img src="http://indigodergisi.com/48/nd_02.jpg" border="0" alt="" width="230" height="190" align="right" />DNA’mızda  				ya da farklı hücre yapılarımızda depolanırken hangisinin bir  				sonraki kuşakta dominant görünüme kavuşacağı olasılığı sanırım  				matematikçileri zorlayan bir üslü çokluğu gösteriyor. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> Çevredeki tüm materyaller, olaylar, bilinç ve hatta kelimeler  				bile DNA yapımızı değiştirirken, insanoğlunun bilimsel bilinçli  				müdahalesi sonucu genlerde yaratacağı değişiklikler, gelişim ve  				değişimin hızını katlayarak arttıracaktır. Buna örnek bir  				çalışmanın sonuçları yeni açıklandı ve belki de bilim dünyasında  				yeni bir çağın başlangıcı olacak.</span></span></p>
<p class="ectextbodyblack" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><img src="http://indigodergisi.com/48/nd_03.jpg" border="0" alt="" width="185" height="209" align="right" /><img src="http://indigodergisi.com/tirnak%20bas.gif" border="0" alt="" width="24" height="13" /><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><strong><span lang="TR">Bilimadamları,  				DNA’ya özgü bilgi saklama özelliğine sahip bir molekül dizisi  				üretmeyi başardılar. Danimarka’nın Kopenhag Üniversitesinden  				Prof. Dr. Peter E. Nielsen ve ekibinin 15 yıllık çalışmalarının  				ürünü olan bu polimer meleküle PNA (Peptid Nükleik Asit) adı  				verildi. PNA molekülünün, DNA’nın hücrede üstlendiği genetik  				kodların saklanması ve çoğaltılması işlevini gördüğü açıklandı.  				Hücreye enjekte edilebilen PNA’nın bir başka özelliği ise 3’üncü  				sarmal olarak DNA’ya eklenebilmesi. Eklenen 3’üncü sarmal,  				DNA’ya destek olup hatalı proteinlerin üretilmesine engel olacak  				ve hasar görmüş DNA’nın onarılmasında etkin rol üstlenecek. PNA  				ile yapay yaşam oluşturulabilecek ve yaşam nasıl oluştu  				sorusunun cevabı verilebilecek</span> </strong></span> <img src="http://indigodergisi.com/tirnak%20son.gif" border="0" alt="" width="24" height="13" /></p>
<p class="ectextbodyblack" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-family: Verdana; color: #333333; font-size: x-small;"><span lang="TR"> <img src="http://indigodergisi.com/48/nd_04.jpg" border="0" alt="" hspace="10" width="158" height="131" align="left" />Nature  				– nurture tartışmasının dönüm noktası olabilecek bu keşif, her  				şeyi değiştirebilir. Genlerin aktarımına müdahale edilebilecek,  				hatalı gen üremesine engel olunabilecekse, insanın doğal  				seyrinin rotası değişecek demektir. Kendi fıtratımızdan çıkıp  				programlanan bir insan yapısına doğru gidiyoruz. Bir süre sonra  				doğacak bebeğimizi beklerken şimdiki kadar merak ve endişede  				olmayacağız. Doğacak bebeğin hatalı genlerini değiştirip,  				istediğimiz özellikleri yükleyip, bize daha az benzeyen çocuklar  				yaratacağız. “<strong>Anasına bak kızı al”</strong> deyimi tarihe  				karışacak.</span></span></p>
<p class="ectextbodyblack" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><span style="font-size: 14pt; font-family: Times New Roman; color: #333333;"> <span lang="TR">Kendi kendimize nerede dur diyeceğimiz ise büyük  				bir meçhul!</span></span></p>
<p class="ectextbodyblack" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;">
<p class="ectextbodyblack" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;">
<p class="ectextbodyblack" style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 10px;"><a href="http://indigodergisi.com/" target="_blank">Kaynak : İndigo Dergisi &#8211; Nesrin Dabağlar<br />
</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/gen-mi-cevre-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beynin Bilimsel Yaşamı</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/esin-tezer/beynin-bilimsel-yasami/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/esin-tezer/beynin-bilimsel-yasami/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Jan 2009 19:48:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Esin Tezer]]></category>
		<category><![CDATA[BEYİN]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Brain]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=787</guid>
		<description><![CDATA[Bu makale New Scientist Dergisi’nin 5 Kasım 2008 tarihli 2681 no’lu sayısından çevrilmiştir. Yazan: Douglas Fox Çeviren: Esin Tezer BOŞTAKİ (NÖTR HALDEKİ) BEYİN devreyi kestiğinizde, odaklanılmış dikkatle alakalı olmayan beyin alanlarının kendine özgü bir ağını ortaya çıkarak harekete geçer. .Varsayılan Ağ .Üzerine Odaklanılmış Dikkatle Alakalı Alanlar ORTA (MEDİYAL) PREFRONTAL KORTEKS ARKA SİNGULAT KORTEKS SOL YARIKÜRENİN [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><em><span style="font-family: ">Bu makale New Scientist Dergisi’nin 5 Kasım 2008 tarihli 2681 no’lu sayısından çevrilmiştir.</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em><span style="font-family: ">Yazan: Douglas Fox<span> </span></span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em><span style="font-family: ">Çeviren: Esin Tezer</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><img src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/brain.jpg" alt="" width="491" height="395" /></p>
<p class="MsoNormal"><!--[if gte mso 9]><xml> <w:WordDocument> <w:View>Normal</w:View> <w:Zoom>0</w:Zoom> <w:TrackMoves /> <w:TrackFormatting /> <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone> <w:PunctuationKerning /> <w:ValidateAgainstSchemas /> <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid> <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent> <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText> <w:DoNotPromoteQF /> <w:LidThemeOther>TR</w:LidThemeOther> <w:LidThemeAsian>X-NONE</w:LidThemeAsian> <w:LidThemeComplexScript>X-NONE</w:LidThemeComplexScript> <w:Compatibility> <w:BreakWrappedTables /> <w:SnapToGridInCell /> <w:WrapTextWithPunct /> <w:UseAsianBreakRules /> <w:DontGrowAutofit /> <w:SplitPgBreakAndParaMark /> <w:DontVertAlignCellWithSp /> <w:DontBreakConstrainedForcedTables /> <w:DontVertAlignInTxbx /> <w:Word11KerningPairs /> <w:CachedColBalance /> </w:Compatibility> <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel> <m:mathPr> <m:mathFont m:val="Cambria Math" /> <m:brkBin m:val="before" /> <m:brkBinSub m:val="&#45;-" /> <m:smallFrac m:val="off" /> <m:dispDef /> <m:lMargin m:val="0" /> <m:rMargin m:val="0" /> <m:defJc m:val="centerGroup" /> <m:wrapIndent m:val="1440" /> <m:intLim m:val="subSup" /> <m:naryLim m:val="undOvr" /> </m:mathPr></w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml> <w:LatentStyles DefLockedState="false" DefUnhideWhenUsed="true"   DefSemiHidden="true" DefQFormat="false" DefPriority="99"   LatentStyleCount="267"> <w:LsdException Locked="false" Priority="0" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Normal" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="heading 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 7" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 8" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 9" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 7" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 8" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 9" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="35" QFormat="true" Name="caption" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="10" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Title" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="1" Name="Default Paragraph Font" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="11" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtitle" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="0" Name="Hyperlink" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="22" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Strong" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="20" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Emphasis" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="0" Name="Normal (Web)" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="59" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Table Grid" /> <w:LsdException Locked="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Placeholder Text" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="1" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="No Spacing" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Revision" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="34" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="List Paragraph" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="29" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Quote" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="30" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Quote" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="19" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtle Emphasis" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="21" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Emphasis" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="31" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtle Reference" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="32" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Reference" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="33" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Book Title" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="37" Name="Bibliography" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" QFormat="true" Name="TOC Heading" /> </w:LatentStyles> </xml><![endif]--> <!--[if gte mso 10]></p>
<style>
 /* Style Definitions */
 table.MsoNormalTable
	{mso-style-name:"Normal Tablo";
	mso-tstyle-rowband-size:0;
	mso-tstyle-colband-size:0;
	mso-style-noshow:yes;
	mso-style-priority:99;
	mso-style-qformat:yes;
	mso-style-parent:"";
	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
	mso-para-margin:0cm;
	mso-para-margin-bottom:.0001pt;
	mso-pagination:widow-orphan;
	font-size:11.0pt;
	font-family:"Calibri","sans-serif";
	mso-ascii-font-family:Calibri;
	mso-ascii-theme-font:minor-latin;
	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";
	mso-fareast-theme-font:minor-fareast;
	mso-hansi-font-family:Calibri;
	mso-hansi-theme-font:minor-latin;
	mso-bidi-font-family:"Times New Roman";
	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}
</style>
<p><![endif]--></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-family: ">BOŞTAKİ (NÖTR HALDEKİ) BEYİN</span></strong><span style="font-family: "> devreyi kestiğinizde, odaklanılmış dikkatle alakalı olmayan beyin alanlarının kendine özgü bir ağını ortaya çıkarak harekete geçer.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">.Varsayılan Ağ</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">.Üzerine Odaklanılmış Dikkatle Alakalı Alanlar</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">ORTA </span><span style="font-family: ">(<span style="color: purple;">MEDİYAL</span>) <span style="color: purple;">PREFRONTAL KORTEKS</span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">ARKA SİNGULAT KORTEKS</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">SOL YARIKÜRENİN İÇERİSİ</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">LATERAL PARYETAL KORTEKS<span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">SOL YARIKÜRENİN DIŞARISI</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><em><span style="font-family: "> </span></em></strong><span lang="EN"> <span> </span></span></p>
<p><strong><em><span style="font-family: ">‘’ &#8211; Evet, şimdi konu oldukça açıklık kazandı kafamda Elf !.. Peki &#8220;<span>enerji</span>&#8221; dalgalarımı ne kadar ve nasıl güçlendirebilirim.. ? Veya şöyle sorayım&#8230; &#8220;<span>Enerji</span>&#8221; güçlenmesi neye bağlıdır ?.. </span></em></strong></p>
<p><strong><em><span style="font-family: ">- Burada dikkat edilmesi zorunlu olan husus şurasıdır&#8230; Biliyorsun ki, herkes beyninin çok ufak bir yüzdesini kullanmaktadır!.. Dolayısıyla da, bu çok ufak bir bölümün ürettiği enerjiyle sınırlı ilme ve ruh gücüne sahip olunmaktadır&#8230;Oysa kişi belirli çalışmalarla, beynindeki atıl, kullanılmayan kapasiteyi devreye sokabilse; beyninin kullanılabilir bölümünü yüzde beşten diyelim ki yüzde onbeşe çıkarabilse, hem çok daha güçlü bir ruha sahip olacak, hem de çeşitli beyin fonksiyonlarında, yani akıl, idrak, tefekkür, tasavvur vesaire gibi özelliklerinde çok daha fazla gelişme olacaktır&#8230; Biliyorsun ki beyin çalışmaz hale geldikten sonra, RUH hiç bir yeni güç ve özellik elde edemez !&#8230; Bu sebeple tek şansınız, şu anda sağlıklı bir beyne sahip iken, bunu olabildiğince değerlendirmenizdir!. Aksi halde, bu beyin elden çıktıktan sonra hiç bir yeni güç kazanmanız mümkün olmayacaktır.</span></em></strong></p>
<p><strong><em><span style="font-family: ">- Yâni &#8220;ibadet&#8221; denilen bu çalışmalar, hep beynin gelişmesi için mi?.</span></em></strong></p>
<p><strong><em><span style="font-family: ">-Elbette, ne zannettin ki!. Kim beynini ne oranda geliştirebilirse, o derece güçlü ve ilim sahibi olur.</span></em></strong><em><span style="font-family: "> <strong>‘’</strong> </span></em></p>
<p><strong><span style="font-family: ">AHMED HULÛSİ</span></strong><strong><span style="font-family: ">,</span></strong><span style="font-family: "> <strong><span style="color: blue;">EVRENSEL SIRLAR</span><em>’dan</em></strong><span> </span><strong><em>(Onuncu Gün)</em></strong><span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">1953’te Louis Sokoloff isimli bir doktor 20 yaşındaki bir üniversite öğrencisini sedye üzerine yatırdı, onun kafatasına elektrodları yerleştirdi ve şahdamarına şırınga soktu. Gönüllü 60 dakika boyunca orada yattı ve aritmetik problemlerini çözdü. O süre boyunca Sokoloff onun beyin dalgalarını monitörledi, kanındaki oksijen ve karbondioksit seviyelerini kontrol etti. Philadelphia’daki Pennsylvania Üniversitesi’nde bir araştırmacı olan Sokoloff, beynin hareketli bir düşünce anında ne kadar enerji tüketeceğini bulmaya çalışıyordu. Gönüllünün beyninin problemleri çözdükçe daha fazla oksijeni yiyip bitirmesini bekledi, ama gördüğü şey onu şaşırttı: Deneğinin beyni aritmetik yaparken gözleri kapalı dinlenirkenkinden daha fazla oksijen tüketmemişti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 4.8pt 12pt 0cm; background: white none repeat scroll 0% 0%; -moz-background-clip: -moz-initial; -moz-background-origin: -moz-initial; -moz-background-inline-policy: -moz-initial;"><span style="font-family: ">İnsanlar uzun zamandır beyini, zihinlerinde Sudoku çözmek <em>(</em></span><strong><em><span style="font-family: ">Sudoku Nedir? </span></em></strong><em><span style="font-family: ">Sudoku; tüm dünyayı etkisi altına alan sayılarla oynanan, fakat matematik bilgisi gerektirmeyen, sadece mantık yürütülerek çözülmesi mümkün olan bir zeka bulmacasıdır<span style="color: #333333;">)</span></span></em><span style="font-family: ">, gazete okumak veya kalabalıkta bir yüze bakmak gibi bir görev verilene kadar etkin olmayan durumda beklemede duran bir bilgisayar olarak canlandırmışlardır. Sokoloff&#8217;un deneyi farklı bir gerçeğin ilk belirtisini, yani beynin zengin, özel bir hayattan zevk aldığını göstermiştir. Bu hayret verici, beden kütlemizin sadece yüzde 2’sinden sorumlu olan, fakat yediğimiz kalorilerin yüzde 20’sini yiyip bitiren organ; söyleyebildiğimiz kadarıyla o enerji faaliyetinin çoğunu kesinlikle israf etmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">St Louis’deki Washington Üniversitesi’nde bir nörobilimadamı olan Marcus Raichle, &#8220;Dinlenen beyinde hesaba katılmayan büyük miktarda bir aktivite vardır. Beyin çok masraflı bir organdır, fakat hiçkimse derinlemesine bu masrafın tam olarak ne olduğunu sormadı,’’ demiştir. Raichle ve az sayıdaki diğerleri bu temel soruyu nihayet ele alıyorlar: Boşta olan bir beyin her halükârda tam olarak ne yapmaktadır? Onların çalışması, onlarca yıldır gözümüzün önünde saklanan organ içindeki organa, beynin içerisindeki büyük sistemin keşfine yöneltmiştir. Bazıları onu <strong>‘Hayal Kurmanın</strong> <strong>Nöral Dinamosu’</strong> olarak adlandırmaktadır. Diğerleri de onu daha gizemli bir rolle, muhtemel olarak hatıraları seçmek ve onları gözle görülür olmayan biçimde kişisel hikâyenin içerisine örmekle görevlendirmektedir. O ne yaparsa yapsın, beyin her ne zaman başka türlü meşgul olmadığında ve atan kalbinizden öfkeli bir şekilde gram gram daha fazla oksijeni yiyip bitirdiğinde ateşlenmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">Wisconsin-Madison Üniversitesi’ndeki nörobilimadamı Giulio Tononi, &#8220;Bu çok önemli birşey. Beyinde yeni bir fonksiyonel sistemin tanımlanması çok sık olan birşey değildir, aslında ne kadar yıldır tanımlanmadığını da bilmiyorum. Sanki yeni bir kıtayı keşfetmek gibi,’’ demiştir. Keşif, gelmede yavaştır. 55 sene önceki Sokoloff’un deneyi çok az ilgi görmüştür. Beynin görünüşte nötr iken önemli şeyleri de yapabileceği araştırmacılara 1980’lerde doğmaya başlamıştır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-family: "> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-family: "> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-family: ">Zihni Gizlice Dinlemek</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">O günlerde <strong>PET</strong> diye adlandırılan yeni çıkmış bir beyin tarama tekniği rağbetteydi. Araştırmacılar radyoaktif glukozunu enjekte ederek ve biriktiği yeri ölçerek beynin içerideki çalışmasını gizlice dinleyebiliyorlardı. Tipik bir deneyde bir gönüllüyü gözleri kapalı uzanmış olarak ve daha sonra tekrar zihinsel zahmetli bir görev yaparken tararlardı. Daha sonra da aydınlanan beyin alanlarını bulmak için bir taramayı bir diğerinden çıkarırlardı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">Raichle tuhaf birşey farkettiğinde kelimelerle bağlantılı olan beyin alanlarını bulmak için PET’i kullanıyordu. Bazı beyin alanları dinlenme anında son sürat gözüktü, fakat alanlar kişi egzersize başlar başlamaz sakinleşti. Pek çok kişi bu acayipliklere raslantısal gürültü olarak baktığından aldırış etmedi. Fakat 1997’de Raichle&#8217;ın çalışma arkadaşı Gordon Shulman aksini keşfetti. Shulman, 134 kişinin beyin taramalarının yığınını çok dikkatli bir şekilde inceledi. Görev ne olursa olsun, (okuma veya ekranda şekilleri izleme olsun), beyin alanlarının aynı topluluğu her zaman konuya konsantre olmaya başlanır başlanmaz azalıyordu. Shulman, &#8220;Tutarlılık seviyesine şaşırdım,’’ demiştir. Birdenbire çok daha az tesadüfi bir gürültü gözükmüştür. Shulman, &#8220;Daha önce tanımlanmamış bu nöral ağ vardı,’’ demiştir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">Raichle ve Shulman, 2001’de bilinmeyen bir <strong>‘’varsayılan mod’u’’</strong> yani beynin meşgul olmadığında dikkatini verdiği ve başka birşey yapılması istendiğinde bir kenara ayırdığı bir çeşit tek kişilik iskambil oyununu tesadüfen bulduklarını ileri sürerek tez yayınladılar. Bu beyin aktivitesi, büyük ölçüde Raichle ve Shulman’ın yeni ad verdiği ağı beynin ortahattı aracılığıyla arkadan öne kemerleyerek bölgeler kümesinde meydana gelmiştir (Ulusal Bilimler Akademisi Konferansları, cilt 98, sayfa 676). Ağdaki beyin alanları bilinmekteydi ve araştırmacılar tarafından yakın bir zamanda üzerinde çalışılmıştı. Daha önce bilmedikleri şey, onların kişi meşgul olmadığında ama üzerine odaklanılmış dikkat gerektiren bir görev gelir gelmez kişi sakinleştiğinde birbirleriyle hiç durmaksızın gevezelik etmeleriydi. Metabolik aktivitenin ölçümleri bu ağın bazı kısımlarının beynin diğer herhangi bir alanından gram gram, neredeyse yüzde 30 daha fazla kaloriyi yiyip bitirdiğini göstermiştir.Tüm bunlar şu soruyu sordurmaktadır: Hiçbirşey yapmadığımız zaman beynimiz tam olarak ne yapmaktadır? Raichle ve Shulman, varsayılan ağı ana hatlarıyla belirlediklerinde beyin alanlarını ilgilendirenler hakkında zaten bilinene dayanan amacına uygun ipuçlarını görmüşlerdir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">Ana parçalardan bir tanesi de iyi, kötü veya önemsiz gözüksün veya gözükmesin; objeleri yüksek derecede kendini düşünen bir bakış açısından değerlendiren <strong>Orta (Mediyal) Prefrontal Korteks</strong>’tir. Bu bölgenin kısımları kişilerden sıfat gibi kulanılanların listeleri üzerinde çalışmaları ve kendilerine uygun düşenleri seçmeleri istendiğinde de (Britney Spears’ı söylememeli!) aydınlanmıştır. Orta Prefrontal Korteks’lerinden zarar gören insanlar dikkatsiz ve az konuşan hale gelirler. O bölgedeki bir felçten iyileşen bir kadın boş bir zihnin içinde, pek çoğumuzun olmuş farzettiği bilincin aralıksız süren düşüncelerinden yoksun olarak yaşadığını hatırlamıştır.Varsayılan ağın kısımları da dünkü kahvaltı veya anaokulundaki ilk gününüz gibi olan otobiyografik hatıraları kaydeden ve hatırlayan <strong>Hipokampus</strong>’la kuvvetli bağlantılara sahiptir.Raichle ve çalışma arkadaşı Debra Gusnard’a göre, tüm bunlar bir şeye işaret etmektedir: Hayal kurmak. Görevini yapamayan ağ; hatıraların içine, hayal kurmanın hammaddesine Hipokampus aracılığıyla kuvvetli bir bağlantı kurabilir. Orta (Mediyal) Prefrontal Korteks daha sonra o hatıraları içgözlemsel bakış açısından değerlendirir. Raichle ve Gusnard, varsayılan ağın gelecekteki hareketler ve seçimleri gözönünde bulundurması için beyni ‘’ gizli bir provayla’’ tedarik edebileceğini tahmin etmişlerdir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">Şimdi Harvard’da olan Raichle’ın eski çalışma arkadaşı Randy Buckner da buna katılmaktadır. Ona göre kanıt, hayal kurmanın en özlü kısmının hareketleriyle alakalı beyin sisteminin resmini boyamaktadır: Geçmiş deneyimler üzerinde derin düşünmek ve gelecek hakkında tahminde bulunmak </span><span style="font-family: "><a href="http://www.newscientist.com/article/mg19325961.400-future-recall-your-mind-can-slip-through-time.html"><span style="color: #000000;">(<em>New Scientist</em>, 24 Mart 2007, sayfa 36)</span></a><span style="color: black;">. Bucker, &#8220;Olası evrenleri hayal etmede ve onlar hakkında düşünmede çok iyiyiz. Bu da onu yapmamıza yardım eden beyin ağı olabilir,’’ demiştir. Bu fikri destekleyen direkt kanıt şu anda vardır. Geçen yıl New Hampshire, Hanover’deki Dartmouth College’den Malia Mason, varsayılan ağın aktivitesinin hayal kurmayla ilişkili olduğunu bildirmiştir. Mason, beyin imajlama tekniği fMRI’ı kullanarak insanların varsayılan ağ aktifken (belirsizken değil) hayal kurmayı bildirdiklerini keşfetmiştir. Varsayılan ağları daha aktif olan gönüllüler genel olarak daha fazla dalıp gitme düşünceleri olduğunu bildirmişlerdir (</span><a href="http://dx.doi.org/0.1126/science.1131295" target="nsarticle"><em><span style="color: #000000;">Science</span></em><span style="color: #000000;">, cilt 315, sayfa 393</span></a><span style="color: black;">). Hayal kurma zihinsel bir lüks gibi gelebilir, fakat amacı son derece ciddidir: Buckner ve onun Harvard’dan çalışma arkadaşı olan Daniel Gilbert, onu gelecek için planlarımızın içerisinde geçmişte öğrenilmiş, birleştirilen dersler için en son araç olarak görmektedirler. Bu egzersiz öylesine önemlidir ki; beynin her mümkün olduğu anda yalnızca daha acil bir görev için kendinin limitli kan, oksijen ve glukoz tedariğini ayırmakta olduğu, gerektiğinde de birdenbire durduğu gözükmektedir.</span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-family: "> Hayal Kurmak Zihinsel Bir Lüks Gibi Gelebilir, Ama Onun Amacı Son Derece Ciddidir </span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-family: "> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">İnsanlar varsayılan ağın sadece hayal kurmaktan daha fazlasını yaptığından şüphelenmeye başladılar. Bu, 2003’te California’daki Stanford Üniversitesi’nden Michael Greicius’ın varsayılan ağ üzerinde yeni bir yolla çalıştığında başladı. O, deneklerinin fMRI tarayıcısında sakin bir şekilde uzanmalarını sağladı ve sadece eylem halindeyken beyinlerini izledi. Bu onu varsayılan ağda <strong>‘’Dinlenme Hali Dalgalanmaları’’</strong> (Beyin alanlarının topluluğunu uyumlu birliğin içerisine bağlayan, koordine olmuş biçimde baştan başa hafifçe dalgalanan nöral aktivitenin yavaş dalgaları) olarak adlandırılanları bulmaya yöneltti. Dalgalar zirveye ulaşarak kafa derisi üzerindeki elektrodlar tarafından kaydedilen tipik EEG beyin dalgalarından 100 defa daha yavaşa kadar, 10 ila 20 saniye arası sürdü. Bilimadamları varsayılan ağ üzerinde o zamandan beri beyindeki aktivite değişikliklerini ölçmek için görev taramalarından dinlenme taramalarını çıkaran eski moda bir yolla çalışmaktalardı. Fakat Greicius&#8217;ın çalışması insanlar hiçbirşey yapmadan uzandıklarında da tarama yapılarak basit bir şekilde ağ üzerinde kulak misafiri olabileceğimizi göstermiştir. Bu da, bilimadamlarının insanların bilinçli dahi olmadıkları beklenmeyen birşeyi ortaya çıkaran bir ağ üzerinde çalışmalarına izin vermiştir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">Raichle geçen yıl ağın dinlenme dalgalarının yoğun bir şekilde anestezi görmüş maymunlar üzerinde sanki uyanıkmışlarcasına devam ettiğini bildirmiştir (</span><span style="font-family: "><a href="http://dx.doi.org/10.1038/nature05758" target="nsarticle"><em><span style="color: #000000;">Nature</span></em><span style="color: #000000;">, cilt 447, sayfa 83</span></a><span style="color: black;">). Daha yakın bir zamanda, Greicius benzer bir fenomeni yatıştırılmış hastalarda bildirmiştir ve diğer araştırmacılar varsayılan ağın aktif olduğunu ve erken uykuda senkronize olduğunu keşfetmişlerdir (İnsan Beynini Haritalandırma, cilt 29, sayfa 839 ve sayfa<a href="http://dx.doi.org/10.1002/hbm.20428" target="nsarticle"></a> 671). O, varsayılan ağın tamamiyle hayal kurma olduğu varsayımını bozmuştur. Greicius, &#8220;Şaşırdım. Anlayışımı neye baktığımıza göre revizyondan geçirmeliydim,’’ diye itirafta bulunmuştur. Varsayılan ağın erken uykuda aktif, gerçek rüya görmeyle olan bağlantısının cezbedici olduğu belirlenmiştir, fakat Raichle onun geceleyin olan aktivitesinin başka bir amaca sahip olmasından (hatıraları sıralama ve saklamasından) şüphelenmektedir. Her gün dağlar boyu kısa-zamanlı hatıralarla yıkanırız fakat aslında onların pek azı hayatlarımıza kılavuzluk eden kişisel hikayemize eklenmeye değerdir. Raichle şimdi <span> </span>varsayılan ağın hatıralarla (iyi, tehdit edici, duygusal olarak acı verici ve buna benzer olsun veya olmasın) ilişkili olduğuna, onun onları kişisel bakış açısından gelen önemine dayanan bir şekilde seçici olarak sakladığına ve güncelleştirdiğine inanmaktadır. Ağ, saklanmamış hatıraların rezervini önlemek için her ne zaman olabilirse kendi görevlerine dönmektedir. Raichle, bu fikri desteklemede varsayılan ağın sürekli olarak Hipokampus’la konuşup durduğuna işaret etmiştir. O, ayrıca kullandığı oksijen miktarından çok daha fazla oranda çok miktardaki glukozu yiyip bitirmektedir. Raichle onun bu ekstra glukozu enerji olarak yakmaktansa, nörotransmitter’lar ve amino asitlerin yapılmasında hammadde olarak kullandığına inanmaktadır. Hafızanın esas hammaddesi olan snapsları desteklemeli ve devamlılığını sağlamalıdır. Raichle, ‘’Beynin çalışmasının pek çok giderinin olduğu yer bu bağlantılardadır,’’ demiştir.</span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "><span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: ">Böyle bir merkezi rolle, varsayılan ağın bazı bilinen beyin hastalıklarını kapsaması sürpriz olmamalıdır. Buckner, 2004’te Pittsburgh Tıp Okulu Üniversitesi’nden William Klunk’ın bir sunumunu gördü. Klunk, Alzheimer’lı olan hastaların beyinlerindeki zararlı protein yığınlarını gösteren 3 boyutlu haritaları sundu. O zamana kadar insanlar yalnızca ölmüş hastaların beyinlerini parçalayıp inceleyerek bir anda beyin lokasyonundaki bu yığınlara bakmışlardı. Böylece Klunk ekranda tüm-beyin haritasını yansıttığında, pek çok insan tüm resmi ilk defa görmüştü. Buckner, ‘’O bayağı bir sürprizdi. Tıpkı varsayılan ağ gibi,’’ demiştir. Raichle, Greicius ve Buckner o zamandan beri Alzheimer’lı olan hastalarda varsayılan ağın aktivite modelinin bozulduğunu keşfettiler. Onlar ayrıca kimlerin Alzheimer’a yakalanacağını tahmin etmeyi öğrenmelerine rağmen görmek için hafif hafıza problemleri olan insanların varsayılan ağ aktivitesini monitörlemeye başladılar. Hastalık hafıza problemleri olan insanların yarısında oluşmaya devam etmektedir, fakat bu hangi yarıdır? Buckner,’’Ne öğrendiysek onu Alzheimer riskinde olanların kimler olduğuna ışık tutmak için kullanabilir miyiz?’’ demiştir. Varsayılan ağın depresyon, dikkat-eksikliği hiperaktivite rahatsızlığı (ADHD), otizm ve şizofreni dahil diğer hastalıklarda da bozulduğu ortaya çıkmıştır. O; gri cehennemde bilinçle ‘minimal bilinçli veya bitkisel durum’ olarak bilinen beyin ölümü arasında gidip gelen beyin hasarı veya felci olan kurbanlarda da gizemli bir rol oynamaktadır. Belçika’daki Liege Üniversitesi’nde Nörolog olan Steven Laureys, bu haldeki insanların varsayılan ağlarındaki aktivite modellerine bakmak için FMRI kullanmıştır. Steven Laureys, &#8220;Koma derinleştikçe bu ağın nasıl bozulduğunu gerçekten görebilirsiniz,’’ demiştir. O, şu anda varsayılan ağ aktivitesi ve hastaların kendilerine gelip gelmemeleri (diyelim ki, 12 ay sonra) arasındaki bağlantıya bakmaktadır. Steven Laureys, &#8220;Onun prognostik (sonucu önceden haber veren) bir değere sahip olduğunu göstermeyi ummaktayız,’’ demiştir. Tüm bunlar Sokoloff’un 55 yıl önceki hayret verici gözleminden uzun zaman sonra olmuştur. Beyni sürekli olarak oyunlarla kışkırtmaktansa, dinlenmede izlemek şimdi özel anlarımızın zengin iç dünyasını ortaya çıkarmaktadır. Öyleyse, gelecek sefer fazla birşey yapmadan ortalıkta aylak aylak dolaştığınızda eğer hayal kurmaktan kurtulabilirseniz bir an durun ve kendinize beyninizin hâlâ harıl harıl çalıştığını hatırlatın.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-family: "> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-family: ">Meditasyon Yapan Zihin</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-family: "> </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: ">Yakın zamanda keşfedilen, hayal kurmayla kuvvetli bir şekilde bağlantılı olan varsayılan ağı Zen Budistleri meditasyon yaparlarken kasten kapatabilmektedirler. Zen meditasyonunun hedefi; zihni dalıp dalıp gitmekten, bilinç akışı düşüncelerinden duruş ve nefes almaya odaklanarak berraklaştırmaktır. Modena Üniversitesi’nde ve İtalya’daki Reggio Emilia Üniversitesi’nde bir beyin bilimadamı olan Giuseppe Pagnoni, bunun öğrendiği varsayılan ağın aktivitesini bilinçli olarak bastırmak manasına gelip gelmeyeceğini merak etti. O, Zen meditasyonunda eğitilmiş bir grup gönüllüyü işe aldı ve onları fMRI tarayıcısına soktu. Onlara sıradan harf dizileri sundu ve onlardan herbirinin İngilizce-lisanı kelimesi veya yalnızca anlamsız sözler olup olmadıklarına karar vermelerini istedi. Her bir an gerçek bir kelime gördüğünde (elma, elmalı turta, tarçın gibi kelimeler tarafından tetiklenen dolambaçlı kelimelerin bir kanıtı) bir deneğin varsayılan ağı birkaç saniye boyunca yanmaya başladı. Zen meditatörleri kelime tanımayı meditatör olmayanlar gibi uyguladılar, fakat onlar daha sonra hayal kurma cihazlarını idare etmekte meditatör olmayanlardan çok daha hızlıydılar. Meditatör olmayanlar bunu 15 saniyede gerçekleştirirken,<span> </span>meditatör olmayanlara karşı onlar 10 saniye içerisinde gerçekleştirdiler.(<em>PLoS ONE</em>, cilt 3, sayfa e3083).</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/esin-tezer/beynin-bilimsel-yasami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendi kendini Organize eden Kuantum Evren</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/kendi-kendini-organize-eden-kuantum-evren/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/kendi-kendini-organize-eden-kuantum-evren/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Oct 2008 21:31:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Esin Tezer]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=672</guid>
		<description><![CDATA[Yazanlar: Jan Ambjorn, Jerzy Jurkiewicz ve Renate Loll  (Scientific American Dergisi,Temmuz 2008 Sayısı, Sayfalar 42-49) Çeviren: Esin Tezer Onlarca yıllık Kuantum Yerçekimi problemine olan yeni bir yaklaşım; temellere geri dönüyor ve uzay ve zaman yapıtaşlarının birbirlerini nasıl desteklediklerini gösteriyor. &#8220;Evren, gerçeği itibariyle holografik tümel yapıdır. Ancak bu tümel yapı, sonsuz sayıda, bakılınca parçacık özelliği gösteren [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p>Yazanlar: Jan Ambjorn, Jerzy Jurkiewicz ve Renate Loll  (Scientific American Dergisi,Temmuz 2008 Sayısı, Sayfalar 42-49)</p>
<p>Çeviren: Esin Tezer<br />
<span style="color: #008000;">Onlarca yıllık Kuantum Yerçekimi problemine olan yeni bir yaklaşım; temellere geri dönüyor ve uzay ve zaman yapıtaşlarının birbirlerini nasıl desteklediklerini gösteriyor. </span><br />
<span style="color: #008000;">&#8220;Evren, gerçeği itibariyle holografik tümel yapıdır. Ancak bu tümel yapı, sonsuz sayıda, bakılınca parçacık özelliği gösteren değişik frekanslı dalgalardan oluşmuştur!&#8230; Her dalgaboyu paketi ancak kendi türünden olan dalgalar tarafından algılanabilmektedir!&#8230; Böylece de çokluk kavramı ortaya çıkmaktadır. Sonsuz sayısız dalgalardan, titreşimlerden ibaret, tasavvuf ehlinin  &#8220;hayâl&#8221; olarak nitelendirdiği bir evren !!!&#8230;&#8221;<br />
</span></p>
<p><span style="color: #008000;"> &#8220;Atomaltı bulutumsu hareketlerinin holografik özellik gösterdiği deneylerle gösterilmiştir. BOHM’un tesbit ettiği ilginç bir durum da, ATOMALTI PARÇACIKLARIN BİRBİRİ İLE İLİŞKİLİ olduğudur. Bu ilişki, parçaların bütün tarafından organize edildiğini ortaya koymaktadır. Yani, atomaltı parçalar bağımsız değildir; gizli bir düzen tarafından organize edilmektedir.&#8221;<br />
<strong>AHMED HULÛSİ, TEK’İN SEYRİve DİN’İN TEMEL GERÇEKLERİ’nden</strong></span><br />
Uzay ve zaman nasıl meydana geldi? Fiziksel dünyamız için uygun ortam olarak hizmet eden dört-boyutlu düz boşluğu nasıl biçimlendirdiler? Çok küçücük uzaklıklarda neye benziyorlar? Bunun gibi sorular, modern bilimin dışarıdaki sınırında yatmaktadır ve Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisi’nin Kuantum Teorisi’yle uzun zamandır aranılan birleşimi Kuantum Yerçekimi Teorisi için olan araştırmayı yürütmektedirler.<br />
İzafiyet Teorisi; geniş skalalardaki uzay-zamanın yerçekimi kuvveti olarak algıladığımızı meydana getirerek, sayısız farklı şekilleri nasıl aldığını anlatmaktadır. Bunun tersine Kuantum Teorisi; fiziğin kanunlarını yerçekimsel etkileri atomik ve atoamaltı skalalarda bütünüyle görmezlikten gelerek anlatmaktadır. Kuantum Yerçekimi Teorisi; uzay-zamanın doğasını çok küçük skalalarda -bilinen en küçük temel parçacıklar arasındaki vakumlarda- kuantum kanunlarıyla ve muhtemelen bazı temel elementlere dayanarak anlatmayı hedeflemektedir. Süperstring Teorisi; bu rolü doldurmada çoğu kez önde gelen aday olarak nitelendirilmiştir, fakat bu ısrarlı soruların hiçbirine hâlâ bir yanıt bulamamıştır. Bunun yerine; içindeki kendi mantığını takip ederek ve mümkün sonuçların şaşırtıcı çeşitliliğine yönlendirerek, yeni ilginç bileşenlerin daha da karmaşık katmanlarını ve onların aralarındaki ilişkileri ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Son birkaç sene boyunca olan ortak çalışmamız, teorik fiziğin otobanına bunca kez seyahat edilmiş olana gelecek vaat eden bir alternatifi geliştirmiştir.O neredeyse utandırıcı şekilde basit bir formülü takip etmektedir: Birkaç çok temel bileşeni alın, iyi bilinen kuantum prensiplerine göre (hiçbiri tuhaf değil) biraraya getirin, iyice karıştırın, çökeltin- ve&#8230; Kuantum uzay-zamanı oluşturdunuz. İşlem laptop üzerinde bir benzerini yapmak için bile basittir. Farklı bir şekilde söylenirse, boş uzay-zamanı ve çok geniş sayıdaki dakikayı yapısız parçalardan oluşan önemsiz bazı cisimler olarak düşünürsek ve daha sonra da o mikroskobik temellerin Yerçekimi ve Kuantum Teorisi tarafından belirlenen basit kanunlara göre birbirleriyle etkileşimde bulunmalarına izin verirsek; kendilerini pek çok şekilde gözlemlenmiş, evren olarak gözüken bütüne kendiliklerinden düzenleyeceklerdir. Bu, moleküllerin kendilerini kristalimsi veya amorf katı’ya çevirmelerine benzer şekildedir. Uzay-zaman daha sonra dikkatle hazırlanmış düğün pastasından, basit bir wog tavada çevirilmiş kızartmaya benzeyebilir. Üstelik; Kuantum Yerçekimi’ne olan diğer yaklaşımlarımızdan farklı olarak, tarifimiz çok dayanıklıdır. Benzetimlerimizdeki detayları değiştirdiğimizde de sonuç hemen hemen hiç değişmez. Bu sağlamlık, doğru yolda olduğumuza inanmamız için bir sebep verir. Bu muazzam topluluğun her bir parçasını nereye koyduğumuzda sonuç hassas olsaydı, her bir olasının eşit şekilde oluşması muhtemel muazzam sayıdaki barok tarzındaki şekillerini oluşturabilirdik; böylece de evrenin neden böyle meydana getirildiği için olan tüm açıklayıcı gücü kaybederdik. Kendi kendine birleştirilme ve kendi kendine olan organizasyon; fizik, biyoloji ve bilimin diğer alanlarında ortaya çıkar. Harika bir örnek avrupalı çekirgekuşları gibi geniş grup halindeki kuşların davranışıdır. Bireysel kuşlar sadece ufak sayıdaki yakındaki kuşlarla etkileşime geçerler, hiçbir lider onlara ne yapacaklarını söylemez. Buna rağmen sürü, bir bütün olarak biçimlenir ve hareket eder. Sürü; kolektif veya beklenmeden ortaya çıkan, herbir kuşun davranışında belirgin olmayan özelliklere sahiptir.<br />
<strong> ANAHTAR KAVRAMLAR:</strong><br />
*Kuantum Teorisi ve Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisi, mükemmel mankafalılarda!<br />
Fizikçiler, uzun zamandan beri bu iki teoriyi  Kuantum Yerçekimi Teorisi’nin içerisine sadece sınırlı bir başarıyla uydurmaya çalışıyorlar.<br />
*Yeni bir yaklaşım hiçbir ilginç tamamlayıcı parçayı tanıtmamakta; bunun yerine uzay-zamanın başlı başına parçacıklarına varolan kanunları uygulamak için alışılmışın dışında bir yolu sağlamaktadır. Parçacıklar, bir kristaldeki moleküller gibi kendilerine uygun yere düşerler.<br />
*Bu yaklaşım, bildiğimiz dört-boyutlu uzay-zamanın dinamik olarak daha temel bileşenlerden nasıl gün ışığına çıkabileceğini göstermektedir. Ayrıca, uzay-zamanın düz bir alandan küçük skalalar üzerinde korkak, benzer elemanların oluşturduğu biçime (fraktala) dönüştüğünü ileri sürmektedir. —Editörler<br />
<strong>Kuantum Yerçekiminin Kısa Tarihi</strong><br />
Uzay-zamanın kuantum yapısını ortaya çıkmanın bir süreci olduğunu açıklamak için olan geçmiş girişimler sadece kısıtlı bir başarıya sahip oldular. Onlar 1970’lerin sonunda başlatılan ve fizikçi Stephen Hawking’in en iyi satılan ‘Zamanın Kısa Tarihi’ kitabında popülerleşen araştırma programı Öklit Kuantum Yerçekimi’nde yerleşmişlerdir. Kuantum Mekanik’in temel prensibine dayanmaktadırlar: Süperpozisyon.<br />
İster klasik, ister kuantum olanı olsun; herhangi bir obje diyelim ki, kendi pozisyonunu ve süratini karakterize ederek kati bir haldedir. Fakat oysaki; klasik bir objenin durumu kendine mahsus sayılar kümesi tarafından tanımlanabilir, kuantum objenin durumu ise çok daha verimlidir. O tüm mümkün klasik hallerin toplamı veya süperpozisyonudur.<br />
Örneğin, klasik bir bilardo topu her zaman için belirli bir pozisyon ve süratin yanısıra tek bir yörüngeyle hareket eder. Bu çok daha küçük bir elektronun nasıl hareket ettiğinin iyi bir tanımlaması olmayabilir. Onun hareketi, o anda çok çeşitli pozisyonlar ve süratlerle var olabileceği anlamına gelen Kuantum Kanunları’yla anlatılmıştır. Bir elektron A noktasından B noktasına herhangi dışarıdan gelen güçlerin eksikliğinde seyahat ettiğinde, sadece A  ve B arasındaki düz çizgiyi almaz; kullanılabilir bütün yolları anında alır. Bu da hep beraber mümkün olan, birlik olan bütün elektron yollarının nitelikli resmine; Nobel ödülü kazanmış Richard Feynman tarafından formüle edilen, bütün farklı olasılıkların ağırlıklı averajı olan Kuantum Süperpozisyon’un matematiksel yönergesine çevirmektedir. Bu yönergeyle, eğer elektronlar Klasik Mekanik’in kanunlarını takip ederlerse; bekleyeceğimiz düz yoldan uzakta olan belirli dizi pozisyonlardaki ve süratlerdeki bir elektronu bulmanın olasılığını birisi hesaplayabilir. Parçacıkların davranışını farklı biçimde kuantum mekaniksel yapan ise Kuantum Dalgalanmalar olarak adlandırılan, tek keskin bir yörüngeden gelen deviasyonlardır (sapmalardır). Birinin dikkate aldığı fiziksel sistemin büyüklüğü ne kadar küçük olursa; kuantum dalgalanmalar o kadar daha önemli olur.<br />
Öklit Kuantum Yerçekimi, Süperpozisyon Prensibi’ni tüm evrene uygular. Bu durumda, Süperpozisyon farklı parçacık yollarından meydana gelmeyip; bütün evrenin zamanda yavaş yavaş gelişebileceği farklı yollardan &#8211; özellikle uzay-zamanın mümkün olan belirli şekillerinden oluşmuştur. Meseleyi çözülebilir yapmak için fizikçiler uzay-zamanın her bir hayal edilebilir bükülmesindense, yalnızca tipik olan genel şeklini ve büyüklüğünü gözönüne alırlar [Jonathan J. Halliwell tarafından yazılmış olan Scientific American Aralık 1991 sayısındaki ‘’Kuantum Kozmoloji ve Evrenin Yaratılması’’ makalesine bakın]. Öklit Kuantum Yerçekimi; büyük teknik atlayışı güçlü bilgisayar benzetimleriyle 1980’ler ve 1990’larda yapmıştır.<br />
Bu modeller kolaylık için üçgen olarak alınan ufacık yapıtaşlarını kullanarak bükülmüş uzay-zaman geometrilerini temsil ederler. Üçgen birleşme, bükülmüş yüzeyleri etkili biçimde tahmin edebilir. Bilgisayar animasyonlarında sık sık kullanılması da bu yüzdendir. Uzay-zaman için, temel yapıtaşları dörtyüzlüler (four-simplices) olarak adlandırılan üçgenlerin dört-boyutlu genellemeleridir. Üçgenleri köşelerinden beraber yapıştırmak iki boyutlu bükülmüş yüzeyi oluşturur, dörtyüzlüleri ‘’yüzleriyle’’ birlikte yapıştırmak (bu aslında üç boyutlu dörtyüzdür) dört-boyutlu uzay-zamanı oluşturabilir. Ufacık yapıtaşları direkt fiziksel manaya sahip değildirler. Eğer birisi gerçek uzay-zamanı ultrakuvvetli bir mikroskopla inceleyebilse; küçük üçgenleri görmeyecektir.<br />
Onlar yalnızca tahminlerdir. Fiziksel olarak uygun tek bilgi yapıtaşlarının her birinin sıfır boyuta küçültülmüş olduklarını hayal etmelerinin kolektif davranışlarından ileri gelmektedir. Bu limitte hiçbirşey blokların üçgen, kübik, beş köşeli veya başlamak için herhangi birinin karışımı olup olmadığına bağlı olmaz.<br />
Küçük-skala detayların çeşidinin hassasiyetsizliği ‘’evrensellik’’ adının altında devam eder. Bu İstatiksel Mekanik’de iyi bilinen bir fenomendir, gazlardaki ve sıvılardaki moleküler hareketin çalışmasıdır. Bu maddeler detaylı bileşimleri ne olursa olsun az çok aynı davranırlar. Evrensellik pek çok etkileşimde bulunan kısımların sistemlerinin özellikleriyle de ilgilidir ve bireysel bileşenlerden çok daha büyük bir skalada ortaya çıkar.Çekirge kuşları sürüsü için benzer ifade ise; tek başına olan kuşların renk, büyüklük, kanatboyu ve yaşının sürünün bir bütün olarak uçma davranışına karar vermede tamamen alakasız olmasıdır. Sadece birkaç mikroskobik detay makroskobik skalaların içine girer.<br />
<strong>Buruşmak </strong><br />
Kuantum yerçekimi kuramcıları bu bilgisayar benzetimleriyle belirli biçimde çok küçük uzaklık skalalarında bir hayli eğimli  olanların, klasik izafiyetin ele alamadığı, çakıştıran uzay-zaman şekillerinin etkilerini keşfetmeye başladılar. Bu Pertürbatif Olmayan Olarak Adlandırılan Düzen, fizikçilerin tam olarak en çok ilgilendikleri şey; fakat o alışagelen tükenmez kalem-ve kağıtla yapılan hesaplamalarla büyük ölçüde erişilebilir olan değil. Ne yazık ki bu benzetimler, Öklit Kuantum Yerçekimi’nin açık bir şekilde gelişmekte olan bir şeyin bir noktası veya evresinde önemli bir bileşenin eksik olduğunu gözler önüne serdi. Dört boyutlu evrenlerin pertürbatif olmayan süperpozisyonları’nın doğal olarak değişken olduklarını keşfettiler. Farklı üstüste koyan evrenleri karakterize eden kısa skalalardaki bükülme; kuantum dalgalanmalarını ortalamaya katkıda bulunan,  düz, klasik bir evreni geniş skalalarda oluşturmayı etkisiz hale getirmedi. Bunun yerine onlar, tipik sınırsız sayıdaki boyutlarla bütün uzayı ufacık bir topa buruşturarak birbirlerini güçlendirirler. Böyle bir uzayda, uzay muazzam bir hacime sahip olsa da; noktaların raslantısal çiftleri birbirlerinden ufacık uzaklıktan daha uzakta değildirler. Bazı durumlarda, uzay diğer en uzak noktadakine gider ve pek çok dallarla Kimyasal Polimer gibi maksimal olarak ince ve uzatılmış hale gelir. Bu olasılıkların hiçbiri kendi evrenimize uzaktan yakından benzerlik göstermemektedir.<br />
Fizikçilerin bu geleceği olmayan yola yönlendiren varsayımlarını yeniden gözden geçirmeden önce, bu sonucun sıradışı bakış açısını gözönüne almak için bir duraksayalım. Yapıtaşları dört boyutludurlar, buna rağmen sınırsız sayıda boyutlara sahip olarak (Buruşmuş Evren) veya iki-boyut (Polimer Evren) uzayı kollektif olarak meydana getirmektedirler. Boş uzay geniş kuantum dalgalanmalarına izin verdiğinde gen, şişeden bir defa dışarı çıktı mı; boyut gibi çok temel olan kavram bile değişebilir hale gelmektedir. Bu neticenin boyutların sayısının her zaman verilen olarak alındığı yerçekiminin klasik teorisinden tahmin edilebilmesi mümkün olamaz. Bu saklı anlam bilim-kurgu meraklısına biraz hayal kırıklığı olarak gelebilir. Bilim-kurgu hikayeleri ekseriya bölgeler arasındaki kısayolu temin eden, eğer olmazsa arada dağlar kadar fark olacak olan ince yollardan faydalanırlar. Solucan Delikleri’ni o kadar heyecanlı yapan onların zamanın seyahat sözünden ve sinyallerin ışık-yayan dalgasından (transmisyonundan) daha hızlı olmalarıdır. *Solucan Delikleri: Birbirinden uzak hemen hemen düz iki noktayı birbirine bağlayan ince uzay-zaman tünelidir (Kaynak: http:// <a href="http://www.alternatifforum.org/Bilim">www.alternatifforum.org/Bilim</a>).<br />
Böyle bir fenomen hiçbir zaman gözlemlenmemiş olsa da; fizikçiler solucan deliklerinin kuantum yerçekiminin hâlâ bilinmeyen teorisinin içinde bir kanıt bulabileceğini tahmin etmektedirler. Öklit Kuantum Yerçekimi’nin bilgisayar benzetimlerinden olan negatif sonuçları gözönüne alındığında; solucan deliklerinin yaşayabilirliği şimdi fazlasıyla olasılık dışı gözükmektedir. Solucan delikleri öylesine muazzam çeşitte gelmektedir ki; süperpozisyona hakim olma eğilimindedirler, onu dengede tutarlar ve böylece kuantum evren hiçbir suretle küçük fakat son derece birbiriyle bağlantılı çevrenin ötesine ilerlemez.<br />
Sorun ne olabilirdi? Öklit yaklaşımındaki kaçamak noktası ve yarım kalmış işler için araştırmamızda, wog tavada kızartarak karıştırmak için kesinlikle gerekli bir bileşenin doğru çıkması için olan canalıcı fikri nihayet tesadüfen bulduk: Evren, fizikçilerin ‘Nedensellik’ olarak adlandırdığını kodlamalı. Nedensellik demek, boş uzay-zamanın neden ve etki arasında muğlak olarak ayırım yapmamıza izin veren bir yapıya sahip olmasıdır. O, özel ve Genel İzafiyet’in klasik teorilerinin tamamlayıcı kısmıdır. Öklit Kuantum Yerçekimi nedenselliğin kavramını dahil etmez. ‘’Öklit’’ ifadesi, uzay ve zamanın eşit olarak işlediğine işaret etmektedir.<br />
Öklit süperpozisyona giren evrenler herzamanki bir zaman ve üç uzay yerine, dört uzamsal yöne sahiptirler. Çünkü Öklit evrenler zamanın hiçbir bağımsız kavramına sahip değillerdir; onlar olayları belirli sıraya koymak için hiçbir yapıya sahip değillerdir, bu evrenler içinde yaşayan insanlar da sözlüklerinde ‘’neden’’ veya ‘’etki’’ kelimelerine sahip olmayacaklardır. Bu yaklaşımı alan Hawking ve diğerleri, hem matematiksel hem de konuşma diline özgü algılamada ‘’Zaman, hayal ürünüdür’’ demişlerdir. Onların umudu, nedenselliğin nedensel yapıda bireysel olarak hiçbir etki taşımayan mikroskobik kuantum dalgalanmalardan gelen geniş-skala özelliği olarak ortaya çıkmasıdır. Fakat bilgisayar benzetimleri o umudu düş kırıklığına uğratmıştır.<br />
Başlıbaşına olan evrenleri birleştirip biraraya getirirken nedenselliği hiçe sayma ve onun süperpozisyonun kolektif aklı vasıtasıyla yeniden gözükmesini ummak yerine; nedensel yapıyı daha erken evrede dahil etmeye karar verdik. Metodumuz için olan teknik terim Nedensel Dinamik Üçgenleştirme. Onda biz ilk önce her bir tek yönlü zaman okunu geçmişten geleceğe gösterip belirleyeceğiz. Daha sonra Nedensel Yapıştırma Kanunları’nı uygulayacağız: İki durum da kendi oklarının aynı yönde işaret etmesini korumak için birbirine yapıştırılmış olmalı. Durumlar bu okların yönünde değişmez bir biçimde açılan zaman kavramını paylaşmalı ve asla sabit veya geriye doğru işlememeli.<br />
‘Uzay bir uçtan bir uca olan formunu zaman ilerledikçe korur; bağlantısız parçalara ayrılamaz veya solucan deliğini oluşturamaz’. Bu stratejiyi 1998’de formüle ettikten sonra; Öklit Kuantum Yerçekimi’nden farklı, geniş-skala şekle yönelten nedenseli yapıştıran, son derece basitleştirilmiş modelleri açıklayarak tanıttık. Bu cesaret vericiydi, fakat bu kanunların tamamen dört-boyutlu evreni dengelemesi için yeterli olduğunu göstermekle henüz aynı şey değildi. Bu nedenle, 2004’te bilgisayarımız dört-durumun nedensel süperpozisyonunun ilk hesaplamasını bizlere verirken nefeslerimizi tuttuk. Bu uzay-zaman, gerçekten de geniş uzaklıklarda buruşmuş bir top gibi veya bir polimer gibi değil de; dört-boyutlu, genişletilmiş bir obje gibi davranmış mıydı? Boyutların sayısı dört olarak çıktığı zamanki coşkumuzu hayal edin (daha da tam olarak, 4.02 ± 0.1). Herhangi birinin şimdiye kadarki ilk prensiplerden gözlemlenmiş boyutların sayısını elde etmesinin ilk seferiydi. Bugüne kadar nedenselliği kuantum-yerçekimsel modellere tekrar koymak üst üste koyan uzay-zaman geometrilerinin değişkenliği için bilinen tek çareydi. Bu benzetim devam eden bilgisayarsal deney serilerinin ilkiydi, onun vasıtasıyla  bilgisayar benzetimlerinden kuantum uzay-zamanın fiziksel ve geometrik özelliklerini elde etmeye teşebbüs ettik. Bundan sonraki adımımız, uzay-zamanın geniş uzaklıklar üstündeki şeklini ve gerçekle bağdaştığını çalışmaktı. Bu da, Genel İzafiyet’in tahminleriyleydi.<br />
Bu test, Kuantum Yerçekimi’nin uzay-zaman için belirli bir olağan biçim kabul etmeyen pertürbatif olmayan modellerinde çok düşündürücüydü. Aslına bakarsak; Kuantum Yerçekimi’ne olan pek çok yaklaşımlar-String Teorisi de dahil, özel durumlar hariç-onu başarıya ulaştırmak için yeterince gelişmiş değildir. Bizim modelimizin işlemesi için başlangıçtan beri Kozmolojik Sabite denilen, uzayın madde ve enerjinin diğer formlarının tamamının eksikliğinde bile görünmez ve önemsiz maddeyi dahil etmesine ihtiyacımızın olduğu çıktı. Bu gereksinim iyi haberdir,çünkü böyle bir enerji için kozmolojistler gözlemsel kanıt keşfetmişlerdir. Daha da fazlası, fizikçilerin de Sitter Geometrisi olarak adlandırdığı beklentiden çıkan uzay-zaman, Einstein’ın denklemlerine Kozmolojik Sabite’den başka hiçbir şey kapsamayan bir evren için isabetli çözümdür. Mikroskobik yapıtaşlarını aslında raslantısal bir şekilde biraraya getirerek,- herhangi bir simetri veya tercih edilmiş geometrik yapıyı dikkate almadan- geniş skalalardaki uzay-zamanın de Sitter evreninin son derece simetrik şekline sahip olması hakikaten dikkate değerdir.<br />
İlk prensiplerden doğru fiziksel biçimle özünde dört-boyutlu olan evrenin dinamik olarak ortaya çıkması yaklaşımımızın önemli bir başarısıdır. Bu dikkate değer sonuç, uzay-zamanın temel ‘’atomları’’ olarak bazıları tarafından henüz tanımlanacak etkileşimler bakımından anlaşılabilip anlaşılamayacağı devam eden araştırmanın konusudur. Kendimizi Kuantum Yerçekimi modelinin bir takım klasik testleri geçtiğine ikna etmiş olarak; bir diğer tür deneye, Einstein’ın klasik teorisinin yakalamakta başarısız olduğu uzay-zamanın kuantum yapısını farklı bir biçimde inceleyene, yönelmenin tam zamanıydı. Gerçekleştirdiğimiz benzetimlerden bir tanesi de Difüzyon Süreci’ydi. Onda, evrenlerin süperpozisyonun içerisine mürekkep damlası düşüşünün uygun örnekselini bırakıyoruz ve onun kuantum dalgalanmalar tarafından etrafa nasıl dağıldığını ve bir yandan öbür yana şiddetli sallandığını seyrediyoruz.Belirli bir zaman sonra mürekkep bulutunun büyüklüğünü ölçmek; bize uzaydaki boyutların sayısına karar vermemize izin verir.<br />
Netice akıllara bir hayli durgunluk vericidir: Boyutların sayısı skalaya dayanmaktadır. Bir başka deyişle; eğer difüzyonun kısa bir zaman devam etmesine izin verirsek, uzay-zamanın uzun zaman için izin verdiğimizden daha farklı boyutlara sahip olduğu gözükecektir. Kuantum Yerçekimi’nde bizim gibi uzmanlaşanlar bile, uzay-zamanın birinin mikroskobunun çözmesine dayanarak boyutunu nasıl düz bir şekilde değiştirebildiğini güçlükle hayal eder. Açıkça; küçük bir obje uzay-zamanı geniş bir objenin deneyimlediğinden daha farklı, derinlemesine bir şekilde deneyimler. O objeye, evren parçalanmış yapıya benzeyen bir şeye sahiptir. Parçalanmış evren, boyutlandırma kavramının basitçe varolmadığı tuhaf bir evrendir. Kendine benzerdir, bu da bütün skalalarda aynı görünmesi manasına gelmektedir. Bu da hiçbir cetvelin olmadığını ve diğer karakteristik büyüklükteki hiçbir objenin ölçme çubuğu olarak hizmet veremeyeceğini açıkça belirtmektedir. ‘’Küçük’’ ne kadar küçüktür? Aşağı yukarı 10-34 metre büyüklüğünün aşağısına doğru kuantum dalgalanmalar artan bir şekilde belirli hale gelse de;  kuantum evren bütünüyle klasik, dört-boyutlu de Sitter evreni tarafından iyi tarif edilmiştir. Birinin böylesine kısa uzaklıklara olan klasik tahmine güvenebilmesi bir hayli hayret vericidir. Evren için hem çok erken tarihinde, hem de çok uzak geleceğinde önemli dolaylı anlatımlara sahiptir.</p>
<p>Bu en uzak noktaların her ikisinde de evren etkili bir şekilde boştur. Yerçekimsel kuantum dalgalanmalar başlangıçta o kadar muazzam olmuş olabilir ki; madde zar zor kendini göstermiştir, o yuvarlanan okyanus üzerine fırlatılmış ufacık bir yığındır. Bundan milyarlarca sene sonra, evrenin hızlı genişlemesinden dolayı, madde o kadar seyreltik (dilüe edilmiş) olacaktır ki; aynı şekilde ufak bir rolü oynayacaktır veya hiçbir rolü oynamayacaktır.Tekniğimiz her iki durumdaki uzayın biçimini açıklayabilir. Bütün bunlara rağmen daha kısa skalalarda uzay-zamanın kuantum dalgalanmaları o kadar kuvvetli hale gelirler ki; geometrinin klasik, içgüdüsel düşünceleri hep birlikte bozulur.<br />
Boyutların sayısı klasik dörtten iki civarının değerine düşer. Tüm bunlara rağmen söyleyebildiğimiz kadarıyla, uzay-zaman hâlâ süreklidir ve herhangi bir solucan deliğine sahip değildir. Son zamanlardaki fizikçi John Wheeler ve diğer pekçoklarının hayal ettiği gibi, fokurdayan uzay-zaman köpüğü kadar azgın değildir. Uzay-zamanın geometrisi standart olmayan ve klasik olmayan kanunlara uymaktadır, fakat uzaklık kavramı hâlâ uygulanmaktadır.<br />
Biz şu anda daha da ince skalaların derinlemesine araştırmasını yapma sürecindeyiz.Bir olasılık belirli bir başlangıcın altında evrenin kendine-benzer ve tüm skalalar üstünde aynı gözükmesidir. Eğer öyleyse uzay-zaman, stringlerden veya uzay-zamanın atomlarından meydana gelmemiştir; ne var ki sınırsız bir can sıkıcı bölgeden meydana gelmiştir: Başlangıcın biraz altında bulunan yapı, her bir küçük skalada basitçe sonsuz olarak kendini tekrar edecektir.<br />
Fizikçilerin bizim gerçekçi özelliklerle daha önce oluşturduğumuz kuantum evrenden daha az az bileşenlerle ve teknik araçlarla nasıl kurtulabildiklerini hayal etmek güçtür. Bizim hâlâ pek çok test ve deney gerçekleştirmeye ihtiyacımız var. Örneğin, maddenin evrende nasıl davrandığını ve maddenin evrenin baştan başa olan biçimini sırayla nasıl etkilediğini anlamaya ihtiyacımız var.<br />
Kuantum Yerçekimi için olan herhangi bir aday teoride olduğu gibi; manevi değerler veya inançlar mikroskobik kuantum yapıdan elde edilmiş  gözlemlenebilir sonuçların tahminidir. Onlar bizim modelimizin gerçekten de kuantum yerçekiminin doğru teorisi olup olmadığına karar vermede en büyük değerlendirme ölçütü olacaklardır.</p>
<p><strong>Çeviren : Esin TEZER<br />
esintezer@gmail.com</strong></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/kendi-kendini-organize-eden-kuantum-evren/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güvenin Nörobiyolojisi</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/guvenin-norobiyolojisi/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/guvenin-norobiyolojisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Oct 2008 21:18:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Esin Tezer]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=665</guid>
		<description><![CDATA[Bir yabancıya güvenme eğilimimiz; tamamen farklı bir görev için olan, doğum sancısını tetikleyen küçük bir molekülün geniş ölçüde etkisine açık olmamızdan ileri gelmektedir. Bir yabancının kollarına tersten düşmeniz istenilse, diğer kişinin sizi yakalamasına güvenir miydiniz? Böyle bir durum, grup terapisinde sıradan bir egzersiz, biraz uç nokta olandır. Fakat pek çok insan hergün tanımadıkları kişilerde bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #0000ff;">Bir yabancıya güvenme eğilimimiz; tamamen farklı bir görev için olan, doğum sancısını tetikleyen küçük bir molekülün geniş ölçüde etkisine açık olmamızdan ileri gelmektedir.</span></p>
<p>Bir yabancının kollarına tersten düşmeniz istenilse, diğer kişinin sizi yakalamasına güvenir miydiniz? Böyle bir durum, grup terapisinde sıradan bir egzersiz, biraz uç nokta olandır. Fakat pek çok insan hergün tanımadıkları kişilerde bir dereceye kadar bir parça güveni bırakıyor. Diğer memelilerden farklı olarak biz insanlar, tanıdık olmayan diğer insanların etrafında bol miktarda zaman harcama eğilimindeyiz. Örnek verecek olursak; şehirlerde yaşayanlar diğerlerinin güvenli olacağını düşünerek, fakat belirli kişilerden de sakınmaya karar vererek bir yabancı denizinin arasından düzenli olarak gidip geliyorlar.</p>
<p>Geçmiş birkaç sene içinde araştırmacılar insan beyninin ne zaman birine güveneceğini ortaya çıkarmaya başladılar. Ve çalışma arkadaşlarım ve ben; beyinde yapılan çok eski ve basit bir molekülün, OKSİTOSİN’in o süreçte önemli bir rol oynadığını kanıtladık. Bulgular, sosyal etkileşimlerdeki disfonksiyonlar (İşlev Bozuklukları) tarafından belirtilen rahatsızlıkların sebeplerini ve tedavilerini keşfetmek için yeni yolları ileri sürüyorlar.</p>
<p><strong><span style="color: #0000ff;">ANAHTAR KAVRAMLAR</span> </strong></p>
<p>■ Güvenin gelişimi uygun sosyal etkileşimler için gereklidir, öyleyse insanlar yeni bir tanışıklığa veya potansiyel bir iş ortağına güvenip güvenmemeye nasıl karar veriyorlar?</p>
<p>■’Güven Oyunu’ diye adlandırılan deneysel bir görevi kullanarak araştırmacılar, bir hormon ve nörokimyasal olan Oksitosin’in kişinin bir yabancıya güvenme eğiliminin o kişi tehdit edici olmayan sinyalleri ortaya koyduğunda arttığını keşfettiler.</p>
<p>■ Oksitosin’in diğer anahtar beyin kimyasallarıyla olan fonksiyonlarının ve etkileşimlerinin daha büyük anlayışı, Otizm gibi olan bozulan sosyal etkileşimlerle göze çarpan pek çok hastalıkları kavramaya yönlendirebilir.— Editörler</p>
<p><strong><span style="color: #0000ff;">Güveni Aramak</span></strong></p>
<p>Oksitosin’in güvenme ile olan bağlantısını biraz dolambaçlı yoldan çalışmaya başladım. 1998’de Dünya Bankası Gelişme Araştırma Grubu’ndan Ekonomist Stephen Knack ve ben, insanlar arasındaki güvenin neden farklı ülkeler üzerinde çarpıcı bir biçimde değiştiğini bulmayı denemeye başladık. Bu çabanın bir parçası olarak da; güvenin yüksek ve düşük seviyelerini çıkarıp göstermek için beklenen sosyal, hukuksal ve ekonomik çevreler tarafından tanımlanan matematiksel bir modeli kurduk. Çalışmanın akışında, güvenin bir ülke zenginliğinin bilinen en kuvvetli öngörüleri arasında olduğunu keşfettik. Düşük seviyedeki uluslar fakir olma eğilimindeydi. Bizim modelimiz; düşük seviyedeki toplumların fakir olduklarını, çünkü yerleşik halkın işleri oluşturan ve gelirleri arttıran uzun-dönem yatırımlarının çok azını üstlendiğini gösterdi. Böyle yatırımlar her iki tarafın sözleşmesel yükümlülüklerini yerine getirecekleri karşılıklı güvene dayanmaktadırlar. Sefaleti azaltmadaki güvenin önemi hakkında düşündükçe ve o bilginin bu süreci kolaylaştıran ekonomik sistemleri düzenlemede politika-yapıcılara yardım edebileceğini öğrendikten sonra iki insanın birbirlerine karşı nasıl itimat duyup duymamaya karar verdiklerini merak ediyorum.</p>
<p>Laboratuar çalışmaları aynı durumda olanların bir diğer kişiye güvenmek için olan eğilimlerinde geniş ölçüde çeşitlilik gösterdiklerini kanıtlamıştır, fakat hiçkimse insan beyninde ne geçtiğinin uyum mekanizmasına güveni de dahil etmeyi  düşünmemiştir. Bundan dolayı, ben böyle duyguların nöral temeli askıya almalarını ortaya çıkartmaya girişmeyi deniyorum. Hayvanlar üzerindeki araştırmanın büyük bir kısmı Oksitosin’i olması muhtemel, yardımcı bir faktör olarak göstermektedir. Bu kısa protein, veya sadece dokuz amino asitten oluşmuş Peptid’in sinyal veren bir molekül- bir nörotransmitter olarak hizmet verdiği yerde, beyinde üretildiği bilinmektedir. O uzaktaki dokuları da etkilemek için onu da hormon yaparak kan dolaşımının içine girer. O zamanlar bu hormon peptid, insanlarda emziren kadınlardaki süt akışının harekete geçirilmesinde ve doğum sancısına neden olmadaki rolüyle en iyi bilinmekteydi. Bugün bile Amerika Birleşik Devletleri’nde doğum yapan kadınların yarısı doğum sırasında rahim kaslarının kasılmasını hızlandırmak için Sentetik Oksitosin (Pitosin diye adlandırılır) almaktadırlar.Fakat peptid’in daha ustaca olan etkilerini belgelemek zordur; çünkü kandaki konsantrasyonları (Yoğunlaşmaları) son derece düşüktür ve hızlı bir şekilde de düşmektedir.</p>
<p>Hayvanlar üzerindeki çalışma Oksitosin’in güven gerektiren işbirliğini aynı yolla kolaylaştırdığına işaret etse de; bazı memelilerde ve görünüşe bakılırsa o yakın akrabada diğer yaratıklardaki dostça etkileşimleri de Vazotosin geliştirmektedir. Evrimsel biyolojistlere göre, Vazotosin ilk defa 100 milyon yıl önce bir balıkta gözükmüştür. O; hayvanlardaki seksüel üremede dişi yumurtladığında, bir erkeğin yakınlaşmasının dişideki doğal korkusunu azaltmak için olanak tanımaktadır. Biyologlar yumurtlama esnasındaki korkuyu azaltmak için olan mekanizmanın varsayımını geliştirdiler; çünkü seksin faydaları, döl ve daha büyük genetik çeşitlilik, bir diğer balığın öğlen yemeği olma tehlikesinden daha ağır basmaktadır.</p>
<p>Vazotosin memelilerde iki yakından bağlantılı peptidlere; Oksitosin ve Arginin Vazopressin’e gelişmiştir.<br />
1970’lerin sonlarında başlayan kemirgen hayvanlar üzerindeki araştırma, bu moleküllerin de diğerleriyle bağlantıya katkıda bulunduğunu göstermiştir. Örneğin, Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi’nden Cort A. Pedersen ve çalışma arkadaşları, kemirgen hayvan annelerdeki besleme davranışına Oksitosin’in sebep olduğunu ispatlamışlardır. Bundan kısa bir süre sonra, o zaman ikisi de Urbana Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nde olan zoologlar C.Sue Carter ve Lowell L.Getz; Oksitosin’i genetiksel ve coğrafyasal bağlantılı tarla fareleri üzerinde incelediler: Çayır tarla fareleri ve Dağ tarla fareleri [Scientific American Haziran 1993 sayısı, C. Sue Carter ve Lowell L.Getz tarafından yazılmış ‘’Tek Eşlilik ve Dağ Tarla Faresi’’ makalesine bakın]. Erkek çayır tarla fareleri namuslu vatandaşlardır: Onlar tipik olarak yaşam için eşleriyle aynı evde hep birlikte yaşarlar, sosyal gruplarda yaşarlar ve dikkatli babalardır. Erkek dağ tarla fareleri ise bunun aksine terbiyesiz ve kaba adamlardır: Çoluk çocuklarıyla rastgele cinsel ilişkide bulunan, yalnız yaşayan ve umursamazdırlar. Hem Carter ve Getz, hem de sonradan gelen çeşitli araştırmacılar bu tarla faresi türlerinin sosyal davranışları arasındaki farkın beyinlerindeki Oksitosin ve Arginin Vazopressin Reseptörlerindeki konumlara bağlanabileceğini göstermişlerdir. Beyin hücreleri üzerinde etkiye sahip olmak için, moleküller ilk önce nöronların yüzeyi üzerindeki belirli reseptörleri bağlamalıdırlar. O reseptörler; çayır tarla farelerinde Nörotransmitter Dopamin’in salgılanmasını ayarlayan, tek eşliliği ödüllendiren, erkeğe birlikte yaşamanın ve çoluk çocuğa bakmanın değerini arttıran orta beyin bölgelerinde yoğunlaşmıştır.</p>
<p><strong><span style="color: #0000ff;">Güven Oyunu</span></strong></p>
<p>Hayvanlar üzerindeki araştırma, güven oluşturma konusunu belirli bir biçimde ele almasa da; zannedersem Oksitosin’in hayvanları birbirine çekmedeki önemi bana yakınlaşma için gerekli bir durum olan güveni de beraberinde getirdi. Bilimadamları aşağı yukarı aynı zamanlarda kan örneklerindeki Oksitosin düzeylerinin ufak değişikliklerini güvenilir bir şekilde ve hemen anında ölçmek için yollar buldular.</p>
<p>Kemirgen hayvanlar literatürlerini okumam, tehdit edici olmayan sosyal sinyallerin beyindeki sinyal alıcılarındaki Oksitosin üretimine neden olduğu izlenimini bende uyandırdı ve pozitif sinyaller veren yabancıların yaklaşımının diğerlerindeki peptid salgılamasını harekete geçirebileceğini merak etmeye başladım. Şimdi Pensylvania Üniversitesi’nde Psikolog olan çalışma arkadaşım Robert Kurzban ve daha sonra Claremont Graduate Üniversitesi’nde lisansüstü (Master) öğrencisi olan çalışma arkadaşım William Matzner ve ben, böylece o fikri Oksitosin üretiminin etkilenip etkilenmeyeceğini ve insanlardaki sosyal davranışları etkileyip etkilemeyeceğini görmek için test etmeye başladık. Gelgelelim, biz hâlâ güvenin birbirleriyle tanışıklığı olmayan insanlar arasındaki düzeyini nasıl ölçebileceğimizi çözme durumundaydık. Kemirgen hayvan araştırmacıları, Oksitosin’in salgılanmasına tehdit edici olmayan davranışın arttırıp arttıramayacağını test etmek için sadece garip olan bir tanesini bir diğerinin kafesine atarlar. Fakat potansiyel sosyal durumları değerlendirme yapma kabiliyeti benzer deneysel bir dizayndan çok daha karmaşıktır. İnsanların reaksiyonları pek çok diğer faktör, fiziksel görünümler, kıyafet, vs. tarafından yönlendirilebilir.</p>
<p>Neyse ki; Iowa Üniversitesi’nden deneysel ekonomistler Joyce Berg, John Dickhaut ve Kevin McCabe, (son ikisi daha sonra Minnesota Üniversitesi’nde olan) 1990’ların ortalarında işe yarayacak olan görevi çoktan tasarlamışlardı. Bu görevde, test denekleri kendi paralarından fedakarlık ederek ve onu yabancıya transfer ederek bir yabancıya güvendiklerinin sinyalini verebilirler. Bir yabancıya para gönderirler, çünkü yabancının karşılıklı olarak hareket edeceğine ve onlara daha fazla parayı geri vereceğine inanırlar. Araştırmacılar bunu ‘’Güven Oyunu’’ olarak adlandırdılar.</p>
<p>Benim laboratuarımda, Güven Oyunu  şöyle devam ediyor: Bizimle bir buçuk saat vakit geçireceklerine katılırlarsa benim eleman işe alma deneklerim $ 10 kazanıyorlar. Katılımcıları direkt olarak birbirlerini görmeyen veya iletişim kurmayan raslantısal çiftlere görev olarak veriyoruz. Daha sonra paralarını paylaşmaları hakkında karar vermelerini sağlıyoruz. Her bir çiftte, bir kişi belirlenmiş denek 1 ve bir diğeri de denek 2 oluyor.<br />
Başlangıçta oyunun nasıl oynandığını her iki kişiye de anlatıyoruz. İlk denek 1, $ 10 katılım ödemesinin bir kısmını bir diğer kişiye gönderip gönderemeyeceğine karar vermesi için bilgisayar tarafından harekete geçiriliyor. Verilen miktar, hesapta denek 2 için üçe katlanıyor. Eğer denek 1 örneğin, $ 6’la ayrılmaya karar verirse; denek 2, $ 28’la ( yani $ 6’ın üç katı artı $10) ve denek 1, $ 4’la kalacaktır. Bir sonraki adımda, bilgisayar denek 2’yi para transferinden bilgilendirmekte ve o kişiye hiçbir biçimde geri gönderilmeye ihtiyaç olmadığı koşulu ve katılımcıların kimlikleri ve kararlarının gizli kalacağı güvencesiyle bir kısım parayı denek 1 ‘e geri vermesi için izin vermektedir. Denek 2 ne kadar parayı denek 2’nin hesabından bire-bir taban üzerine (yani, para miktarı üçe katlanmadı) döndürürse; hesabına borç kaydedilmektedir.Hiçbir düzenbazlığa da izin verilmemektedir.<br />
Ödemeler gerçekten de bu seçimlere dayalı olarak yapılmaktadır.Katılımcılar kararlarını verir vermez onlardan kan örneklerini tedarik etmelerini istiyoruz, böylece Oksitosin seviyelerini ölçebiliriz.</p>
<p><strong><span style="color: #0000ff;">Oyunu Yorumlamak</span></strong></p>
<p>Deneysel ekonomistler arasındaki ortak karar görüş, anında yapılan transferin güveni ölçerken; dönen transferin de güvenirliliği ölçtüğüdür. Araştırmacılar bu ‘’Güven Oyununu’’ sayısız defa pek çok ülkede ve daha büyük bahisler için yaptırdılar. Deneylerimizde, denek 1 rolündeki kişilerin yüzde 85’i partnerlerine bir miktar para gönderdi. Daha sonra, parayı alan partnerlerin yüzde 98’i denek 1 ‘lere bir miktar parayı geri döndürmek için devam etti. İlginç bir şekilde; insanlar neden güvendiklerini veya güvenilir bulduklarını açık şekilde ifade edemediler. Fakat kemirgen hayvan araştırmasına dayanılarak; denek 1’ler tarafından güvenilmek Oksitosin artışını arttıracak ve denek 1’lerden daha büyük miktarları alanlar en büyük artışları deneyimleyeceklerdir.<br />
Gerçeği söylemek gerekirse; denek 2’lerin partnerlerinden para aldıkları zaman beyinlerinin peptid ürettiği ve bu sayede de yabancılar tarafından güvenilir bulundukları keşfedilmiştir. Buna ilaveten, insanlar para formuna daha fazla güven gösterdiklerinde; beyinleri daha fazla Oksitosin salgılamaktadır. O güven duyma sağduyusundan emin olmak için Oksitosin artışları hesaplanmıştır. Karşılıklı durumlarda biri bir diğerine güven duyduğundan değil; para transferleri alan bir kontrol grubunun katılımcılarını açık şekilde raslantısal olarak gözlemledik. Böyle bir kontrol, paranın kendinin Oksitosin salgılanmasına neden olup olmadığını seçmek için önemliydi. Yüksek düzeylerdeki Oksitosin’li olan deneklerin daha güvenilir olduklarını, bunu da kendilerine güvenen denek 1‘lere daha fazla parayı göndermelerinden keşfettik.<br />
Güven sinyalini almak, insanların kendilerine güvenen yabancılar hakkında pozitif hissettiklerini sağlar gözükmektedir. Deneysel grupta Oksitosin’in kuvvetli salgılanması için olan mümkün evrimsel açıklama; insanların uzun büyüme çağına sahip olmaları ve o doğal seçim-avantajlı uzun zaman içerisinde de çocuklar büyüyüp kendi kendilerini idare edene kadar kuvvetli ilişki kuran insanların olmasıdır. En yakın genetik akrabalarımız şempanzeler, seksüel olarak olgunlaşmaya yedi veya sekiz yaşlarında başlarlar. Halbuki insanlarda bu, bunun kabaca iki katı kadar zamanı alabilir ve uygun şartlar içinde büyümek için o zaman süresince anne-baba tarafından göz kulak olunmaya devam edilmelidir. Bir genç için olan uzatılmış bakımın bağımlı etkisi; insanların bağlılık için kuvvetli eğilime sahip olmaları ve bu sebeple de akrabalığı olmayan arkadaşlara, komşulara veya hayat arkadaşlarına bağlanmaları olabilir. Eğer bu tahmin doğruysa; insanların ev hayvanlarına, yerlere ve hatta arabalarına bağlanmaları da sürpriz değildir.</p>
<p><strong><span style="color: #0000ff;">Güveni Yapay Olarak Arttırmak</span></strong></p>
<p>Güven Oyunu’yla olan araştırmamız, Oksitosin salgılanmasının sadece güven sinyali alan denek 2’lerde meydana geldiğini göstermiştir. Ayrıca, denek 1 rolünde deneye daha yüksek Oksitosin düzeyleriyle başlayan insanlar, denek 2’lere daha fazla para vermek için diğerlerine güvenmesi daha muhtemel olanlar değildi.Bu gözlem ilk bakışta çelişkili gözükebilir; fakat Oksitosin salgılanmasının yalnızca insanlar diğerleriyle sosyal kontakt kurdukları zaman olduğunu gösteren hayvan çalışmalarıyla tutarlı olmaktadır. Farkı yapan gözüken mutlak düzey değil; Oksitosin düzeylerindeki artıştır. Bu nedenle bir tanesi pozitif sosyal sinyalleri ve etkileşimleri ‘’açık’’ duruma geçiş yapmanın bir çevirisi olarak düşünebilir: Anahtar çalışmaya başladığında, insan beyni, ‘’Bu kişi o erkek veya kadınla etkileşime geçmenin güvenli olduğunu gösterdi,’’ demektedir ve böyle bir tanıma Oksitosin salgılamasıyla bildirilmektedir.<br />
Eğer Oksitosin’i yapay olarak arttırırsak ne olacaktır? Eğer açık-anahtar fikrinde haklıysak; bu manevra denek 1’lerin partnerlerine olan güveni arttıracak ve onların daha fazla parayı yabancılara vermelerine neden olacaktır. Bu konu üzerinde çalışmak için Zürih Üniversitesi’nden Ekonomist Ernst Fehr ve benim tarafımdan yürütülen bir araştırma takımı, burun spreyi olarak formüle edilmiş olan Oksitosin’in bir dozunu ilacın beyine ulaşmasını sağlayarak, 200 erkek yatırımcıya koklattırmış ve plaseboyu içine çekmiş olan kontrol deneklerinin davranışını kendi davranışlarıyla karşılaştırmıştır. Oksitosin’i alanların partnerlerine oranla yüzde 17 daha fazla parayı verdiklerini keşfettik. Daha da etkileyici bir şekilde; iki katı kadar doz alan kontrol denek 1’ler, neredeyse onların bir buçuk katı kadar maksimal güveni göstermişlerdir: Bütün paralarını transfer etmişlerdir. Bu deney, beyindeki Oksitosin artışının bir yabancıyla etkileşim kurarkenki doğal endişemizi azalttığını göstermektedir. Dikkate alınması gerekir ki; Oksitosin verilmiş olan bazı katılımcılar Oksitosin verildiği halde yüksek düzeyde güveni göstermemişlerdir.Görünüşe bakılırsa bazıları için, Oksitosin’deki bir artış yabancılar üzerindeki endişeyi yenmek için yeterli değildir. Deneyimizin insanların zihinlerini, cüzdanlarını boşaltmak için manipüle etmeyle hiçbir alakasının olmadığını açıkça belirteyim; çünkü kesinlikle denekleri iradesiz otomatonlara çevirmemektedir. O; ne satış elemanlarına veya politikacılara Oksitosin’in havanın içerisine spritz (Alkollü İçecek) olabilmesi için fırsat sağlamakta, ne de başkalarını güvenmeye zorlamak için onların yiyecek veya içeceklerine alkol katmaktadır.<br />
Oksitosin bağırsakta parçalanır, öyleyse ağızdan alınan uygulamanın beyinde hiçbir etkisi yoktur. Bundan başka, damar içi veya buruna ait gönderim kolayca farkedilir ve onu havadan buruna çekme beyin seviyelerini hissedilir bir şekilde yükseltmeyecektir (Şirketlerin ‘’şişenin içindekine güvenin’’ iddialarına kanmayın).</p>
<div>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>Güvensizliğin Kimyası</strong></span><br />
Bir deneyde bir bayan denek, partnerinden sadece küçük bir miktar para eline geçince üzüldü. Onun reaksiyonu bizi insanlar güvenmediklerinde ne olacağı hakkında düşündürmeye başladı.Beyindeki pek çok önemli sistemler zıt güçler tarafından kontrol edilmektedir.Örneğin yemek yemek, büyük ölçüde beslemeyi ne zaman başlatan ve daha sonra da ne zaman sona erdirmeye sinyal veren hormonlar tarafından hareket etmektedir. Sosyal davranışlar benzer kontrollere sahip olabilir. Oksitosin kişisel etkileşimlerin pozitif yönünü oluşturmaktadır. Birisi size güvenir gözükünce genel anlamıyla iyi hissettirmektedir ve bu takdir sizi karşılık vermeye motive etmektedir.<br />
Daha önce tartıştığımız gibi; memeli annelerin çoluk çocuklarıyla ilgilenmelerine neden olmak için, Oksitosin derin ortabeyin bölgelerinde seks ve yiyecek edinme gibi ödül verme davranışlarıyla Dopamin’in salgılanmasına neden olur. Takip eden araştırmada, karşı çıkmanın veya negatifin güven-oluşturma mekanizmasına olan yönünün kanıtını en azından erkeklerde keşfettik. Erkek denek 2’ler güvenilmez olduklarında (Denek 1’e az miktar bir para gönderdiklerinde), Dihidrotestesteron (DHT) olarak adlandırılan testestoron’un türevinde bir artış deneyimlemişlerdir. Oyunda erkekler ne kadar daha fazla güvenilmez gösterilirlerse; DHT düzeyleri o kadar yüksektir. Bu molekül, yüksek Oktanlı Testesteron olarak düşünülebilir. Erkekleri ergenlik çağı esnasında vücut tüylerinin büyümesi, kasların artması ve ses telinin kalınlaşması gibi isabet alan dramatik değişiklikler, aslında DHT tarafından neden olunmaktadır.Yükselmiş düzeyler sosyal durumları denemedeki fiziksel yüzleşme için olan arzuyu da arttırır. Bulgumuz, erkeklerin rahatsız edilmeye saldırgan cevap verdiklerine işaret etmektedir.<br />
Kadınlar ve erkekler eşit olarak rahatsız edilmekten hoşlanmadıklarını bildirmişlerdir, fakat kadınlar erkeklerin ‘’ateşli’’ fizyolojik tepkilerini göstermemişlerdir. Güvenilmeyen pek çok erkek denek 2’ler partnerlerine hiçbirşey geri döndürmezlerken; pek çok kadın geniş kapsamlı olarak nispeten karşılık vermededir; ne kadar para alakalı olursa olsun, ne kadar gönderildiyse o kadarının eşit kısmını geri iade etme eğiliminde olmuşlardır.<br />
Bu farklılık için olan fizyolojik  temeli oluşturanı henüz tamamen bilmediğimiz için kadınları ‘’donuk’’ tepki verenler olarak düşünürüz.<br />
Bir güvensizlik sinyaline olan saldırgan bir cevap, bizi diğerlerinden daha güvenilir yapabilir. O güvensizliği göstermenin saldırganlığı tahrik ettiğini eğer biliyorsak; bu tepkiyi önlemek için gösterebileceğimizden farklı daha fazla güveni sergilemeliyiz. Güven Oyunu esnasında beyin aktivitesini Fonksiyonel Manyetik Rezonans İmajlama Teknikleri’ni kullanarak ölçmek, yabancı bir insana güvenmenin ödül eğilimimize Dopamin’in orta beyin bölgelerinde bağladığı ve katkıda bulunduğu kuvvetli aktiviteyi ürettiğine işaret etmiştir. Bu sonuç, para alan denek 2’lerin genellikle bir kısmının böyle yapmak ekonomik olarak dezavantaj olsa da; neden denek 1’lere geri vermede eğilimli olduklarını açıklamaya yardımcı olmaktadır. Denek 2’lerin güveni karşılıklı alıp verirken deneyimledikleri pozitif duygular, onlarda psikolojik olarak ödüllenmiş ve gelecekte güvenilir olmak için olan arzuyu güçlendirmektedir. Pek çok insan güvenilir olarak addolunsa da; çalışmalarımızdaki denek 2 ‘lerin bilhassa yüzde 2’si güvenilir değildi. Gönderdikleri paranın hepsini veya neredeyse tamamını sakladılar, fevkalade yüksek Oksitosin düzeyleri sergilediler. Bu sonuç; bu kişilerin yanlış beyin bölgelerinde Oksitosin Reseptörleri’ne, veya  (örneğin, Dopamin salgılamasını ayarlamayan) veya ayarlamayan reseptörlere sahip olmalarındandır. Son söylenen durumda nöronlar, ne kadar yapılırsa yapılsın Oksitosin salgılamasında aslında sağırdırlar. Yüksek derecede güvensizlik, etkileyici bir şekilde duygusuz veya bir diğerinin acı çekmesinden uyarılmış olan sosyopatları andıran kişilik özelliklerini elinde bulundurmaktadır.</p>
<div><img src="http://www.orijinkutuphane.org/tl_files/orijin/SITENIN%20YENi%20KONULAN%20RESIM%20BLOGU/Beyin%20Resimleri/noronun2.jpg" alt="" width="278" height="233" /></div>
<div><span style="color: #0000ff;"><strong>Geleceği Kavrama </strong></span></div>
<div>
<p>Bugün laboratuarım, beyindeki Oksitosin aktivitesindeki eksikliklerin dengesiz sosyal etkileşimler tarafından göze çarpan rahatsızlıklarda payı olup olmadığını inceleme üzerine odaklanmaktadır. Örneğin, Otizm çeken insanlar (İçe Kapanma Rahatsızlığı) düşük Oksitosin seviyelerine sahiptirler. Diğerleri tarafından yapılan çalışmalar bu deneklerde peptid’i değiştirmenin sosyal bağlantıda herhangi bir artış oluşturmadığını keşfetmiştir. Bu, Güven Oyunu’ndaki güvenilir olmayanlarda benzer bir şekilde doğrudur. Bu sonuç, Otizm Rahatsızlığı olanların Oksitosin Reseptörü Disfonksiyonu’na (İşlev Bozukluğuna) sahip olabileceklerini ileri sürmektedir. Benzer bir şekilde, Oksitosin Reseptörleri yönünden zengin bölgelerde Beyin Lezyonu (Doku Bozukluğu) olan hastalar, hangi insanların güvenilir gözüktüğüne, hangilerinin güvenilir gözükmediğine karar vermede zorluk yaşarlar. Pek çok nörolojik ve psikiyatrik rahatsızlıklar Şizofreni, Depresyon, Alzheimer Hastalığı, Sosyal Anksiyete (Sosyal Endişe) ve Huntington Rahatsızlığı da dahil; anormal sosyal etkileşimleri içermektedir.<br />
Güvenilir olmayanlarda gördüğümüz bozulmuş Oksitosin sistemi bu hastalıklarda rol oynayabilir. Onların çalışmalarının çok daha iyi bir anlayışı, yeni tedavi metodlarına yönlendirebilir. Bedenin içerisindeki Oksitosin operasyonları gayet dinamik olarak gözükür. Peptid ve seviyeleri dakikadan dakikaya değişen ve bir kimsenin hayat süresini değiştiren diğer hormonlarla etkileşir. Örneğin Östrojen, vücudun dokuları tarafından Oksitosin’in alınımını arttırır, oysa Progesteron bunun zıttını yapar. Böyle etkiler, hem fizyolojik hem de çevresel işaretlerin sosyal olarak etkileşimde olmamız için arzularımızı yönlendirdiğini ileri sürmektedir. Onlar hayat deneyimlerimizin Oksitosin mekanizmasını farklı bir ‘’ayar noktasına’’ ‘’yeniden ayarlanabileceğine’’ ve böylelikle de hayatın gidişatı boyunca güvenin farklı seviyelerine işaret ederler. Güvenli, yetiştiren bir çevreye bağlı olmak; biri bize güvendiğinde daha fazla Oksitosin salgılamamızı harekete geçirir ve o güveni karşılıklı hareket ettirir. Stres, belirsizlik ve yalnızlık, hepsi de güvenme eğiliminin gelişimine karşı çalışmaktadırlar. Çalışmalarımız devam ettikçe, bu basit peptid’in insanlara empatiye sahip olmaları için nasıl izin verdiğini ve etraflarındakilere karşı ve hatta tamamen yabancılara olan güvene nasıl destek olduğunu daha iyi anlayacağız.</p>
<div class="ce_text block">
<div class="image_container" style="padding: 5px; float: right;"><img src="http://www.orijinkutuphane.org/tl_files/orijin/SITENIN%20YENi%20KONULAN%20RESIM%20BLOGU/Beyin%20Resimleri/noronun3.jpg" alt="OKUmak fırsat- KENDİNİ TANImak içın !.." width="234" height="242" /></div>
<div>
<p><strong><span style="color: #0000ff;">OKSİTOSİN VE BEYİN</span> </strong><br />
Çeşitli beyin yapıları (Yeşille Vurgulanmış Olanlar) Oksitosin’in salgılanması ve tepkisiyle ilişkilidir. Bu yapılar üç özelliği paylaşırlar: Oksitosin’in ‘’mesajlarını’’ sinir hücrelerine taşıyan Oksitosin Reseptörlerinin yoğun alanlarına sahiptirler. Duygular ve sosyal davranışı kontrol ederler; insanları iyi hissettiren ve bunun sonucunda da belirli davranışları ödüllendiren, sağlamlaştıran Ortabeyin Dopamin salgılanmasını ayarlar. Oksitosin’in güven-bağlantılı etkileri beyindeki aktivitesinde akışı yavaşlatsa da; başka yerdeki kimyasal da aynı şekilde davranır. Bazı beyin hücreleri onu kan dolaşımının içerisine aralarında rahmin de olduğu çeşitli organları etkilemek için gizler. (Sol Alt Köşedeki Detay)</p>
<p><span style="background-color: #999999;">Yazan: Paul J.Zak  (Scientific American Dergisi, Haziran 2008 Sayısı, Sayfalar 88-95) </span></p>
<p><span style="background-color: #999999;">Çeviren: Esin Tezer</span></p>
<p>esintezer@gmail.com</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="ce_text block">
<div class="image_container" style="padding: 5px; float: right;"><a title="OKUmak fırsat- KENDİNİ TANImak içın !.." href="http://www.orijinkutuphane.org/paradoks-tanrilar.html"><br />
</a></div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/guvenin-norobiyolojisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zaman Okunun Kozmik Başlangıcı</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/zaman-okunun-kozmik-baslangici/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/zaman-okunun-kozmik-baslangici/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Oct 2008 21:12:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Esin Tezer]]></category>
		<category><![CDATA[Kozmik Başlangıç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=663</guid>
		<description><![CDATA[24.Haziran.2008 // Çeviren: Esin Tezer Hayatın en temel gerçeklerinden bir tanesi, geleceğin geçmişten farklı gözükmesidir. Fakat muazzam kozmolojik skalada aynı gözükebilirler. Evren istenildiği gibi görünmüyor. Kozmolojistlerin kıyaslama için çok az bir standarda sahip oldukları gözönünde tutulursa; bunu söylemek garip bir şey gibi gözükebilir. Evrenin neye benzemesi gerektiğini nasıl bilebiliriz? Bütün bunlara rağmen; ‘’doğal olarak’’ neyin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>24.Haziran.2008 // Çeviren: Esin Tezer</p>
<p><span><span style="font-size: 12pt; color: #000000; font-family: Times New Roman;"></p>
<div>
<p><span style="color: #333333;"><span><span style="font-size: 12pt; color: #0000ff; font-family: Times New Roman;">Hayatın en temel gerçeklerinden bir tanesi, geleceğin geçmişten farklı gözükmesidir. Fakat muazzam kozmolojik skalada aynı gözükebilirler.</span></span> </span></p>
<p><span><span style="font-size: 12pt; color: #000000; font-family: Times New Roman;"><br />
<span style="color: #333333;">Evren istenildiği gibi görünmüyor. Kozmolojistlerin kıyaslama için çok az bir standarda sahip oldukları gözönünde tutulursa; bunu söylemek garip bir şey gibi gözükebilir. Evrenin neye benzemesi gerektiğini nasıl bilebiliriz? Bütün bunlara rağmen; ‘’doğal olarak’’ neyin gözönünde tutulması için yıllar boyu kuvvetli bir içgüdü geliştirdik ve gördüğümüz evren bunu karakterize etmemekte.Hata yapılmıyor: Kozmolojistler hep birlikte akıl almaz bir derecede evrenin neden yapılmış olduğunun ve nasıl geliştiğinin başarılı bir resmini yayınladılar. </span><br />
<span style="color: #333333;">Aşağı yukarı 14 milyar sene önce, kozmos bir yıldızın iç kısmından daha sıcak ve yoğundu. O zamandan beri serinlemekte ve uzayın bünyesi genişledikçe de incelmektedir. Bu resim, hemen hemen yaptığımız her gözlemi izah etmektedir; fakat özellikle erken evrendeki birtakım görülmedik belirleyici özellikler, anladığımızdan daha fazla bir hikayenin var olduğunun izlenimini uyandırmaktadır. </span><br />
<span style="color: #333333;">Evrenin ‘’doğal olmayan’’ durumları arasından bir tanesi göze çarpmaktadır: Zaman asimetrisi. Evrenin davranışının temelini oluşturan fiziğin mikroskobik kanunları geçmiş ve gelecek arasında ayırım yapmamaktadırlar; buna rağmen sıcak, yoğun, homojen erken evren bugünkü serin, seyreltik, topaklı evrenden tamamen farklıdır. Evren düzenlilikle başlamıştır ve o zamandan beri düzenliliği gitgide artmaktadır. Zamanın asimetrisi, geçmişten geleceğe işaret eden ok, bugünkü hayatlarımızda belli bir rolü oynamaktadır: O; bir omleti neden bir yumurtaya döndüremeyeceğimizi, buz küplerinin neden anında bir bardak suda erimediklerini ve neden geleceği hatırlamayıp, geçmişi hatırladığımızın açıklamasını yapmaktadır. Ve deneyimlediğimiz asimetrinin başlangıcı, evrenin Big Bang yakınındaki düzenliliğinin izini başından sonuna kadar sürebilir. Her defasında bir yumurta kırdığınızda, gözlemsel kozmolojiyi yapıyorsunuz. Zaman oku şu anda kozmolojistlerin ifade etmekte zorluk çektikleri evrenin tartışmasız en açık belirleyici özelliğidir. Oysa, evren hakkında gözlemlediğimiz bu bulmaca artan bir şekilde gözlemlemediğimiz çok daha büyük bir uzay-zamanının varlığını sezindirmektedir.</p>
<p>Lokal çevrenin doğal olmayanmış gibi gözüken özelliklerini açıklamaya yardım eden dinamiğin evreniçre’sinin (multiverse’inin) bir parçası olduğumuz düşüncesine olan desteği arttırmaktadır. </span><br />
<span style="color: #333333;"><strong><span style="color: #0000ff;">ANAHTAR KAVRAMLAR</span></strong> </span><br />
<span style="color: #333333;">■ Fiziğin temel kanunları zamanda aynı derecede iyi bir şekilde ileri veya geri işlerler, oysa biz zamanın sadece bir yöne doğru hareket ettiğini algılarız; geleceğe doğru. Neden? </span><br />
<span style="color: #333333;">■ Açıklamasını yapmak için,evrenin tarih öncesini, Big Bang öncesi zamanını araştırmalıyız.Evrenimiz tamamen zaman-simetrik olan, çok daha büyük bir evreniçre’nin (multiverse’ün) bir parçası olabilir. </span><br />
<span style="color: #333333;">—Editörler </span><br />
<strong><span style="color: #0000ff;">Entropi Bulmacası<br />
</span></strong></p>
<p><span style="color: #333333;"><br />
Fizikçiler zaman asimetrisi kavramını Termodinamik’in bilinen ikinci kanununda kısa ve öz biçimde açıklıyorlar: Kapalı sistemdeki bir entropi asla azalmaz. Entropi kabaca, bir sistemin düzensizliğidir.19.ncu yüzyılda Avusturyalı fizikçi Ludwig Boltzmann, entropi’yi bir objenin mikrohali ve onun makrohali arasındaki ayırım olarak açıklamıştır. Eğer bir fincan kahveyi tanımlamanız sorulsa; siz büyük bir olasılıkla onun makrohali hakkında (ısı derecesi, basıncı ve diğer kapsamlı özelliklerini) konuşacaksınız. </span><br />
<span style="color: #333333;">Buna karşılık mikrohal, sıvı maddenin içindeki her bir atomun süratini ve belirli pozisyonunu belirtmektedir.Pek çok farklı mikrohaller herhangi belirli bir makrohale uygun hale gelirler: Bir atomu burada şurada hareket ettirebiliriz ve makroskopik ölçeklerde bakan hiçkimse bunu farketmeyecektir. Entropi, aynı makrohale benzeyen farklı sayıdaki mikrohallerdir. (Teknik olarak o, tek haneli rakamın numarası veya o sayının logaritmasıdır.) Böylelikle; verilen sayıdaki atomları düşük entropidense, yüksek entropi konfigürasyonunun içerisine düzenlemenin daha çok yolu bulunmaktadır. Sütü kahvenizin içerisine boşalttığınızı hayal edin.</p>
<p>Molekülleri dağıtmanın binbir yolu vardır, böylece süt ve kahve birbirleriyle tamamen karışmış olurlar, fakat onları düzenlemenin diğerlerine nazaran az yolu vardır. Öyle ki, süt kendisini çevreleyen kahveden ayrılmıştır. Bu nedenle karışım daha yüksek bir entropiye sahiptir. Bu bakış açısından, entropinin zamanla birlikte artma eğiliminde olması sürpriz değildir.Yüksek entropi geniş ölçüde düşük entropi olanları belirler; sisteme olan neredeyse herhangi bir değişiklik onu basit bir şekilde çekim şansıyla daha yüksek bir entropi haline yerleştirecektir. Bundan dolayı; süt kahveyle karışır, fakat asla kaynaşmaz. Bütün süt moleküllerinin birbirlerini anında düzenlemek için birlik olmaları fiziksel olarak mümkün olmasına rağmen; bu statik olarak olasılık dışıdır.</p>
<p>Moleküller raslantısal olarak tekrar karıştırıldığında birleşmenin olması için beklediyseniz, tipik olarak gözlemlenebilir evrenin şimdiki yaşından çok daha fazla beklemeniz gerekecektir. Zaman oku basit bir şekilde sistemlerin çok sayıda, doğal, yüksek entropi hallerine olan yönelimleridir. Fakat düşük entropi hallerinin yüksek entropi hallerinin içerisine olan gelişiminin neden olduğunu açıklamak entropinin evrenimizde neden arttığını açıklamaktan farklıdır. Geride şu soru kalmaktadır: Entropi başlangıçta neden düşüktü? Düşük entropi hallerinin çok nadir olduğu gözönünde tutulursa, bu anormal olarak gözüküyor.<br />
Bugünkü evrenimizin orta entropiye sahip olduğunu kabul etmek bile, entropinin neden daha da düşüğe alışık olduğunu açıklamamaktadır. Evrenimizinki gibi gelişebilecek bütün mümkün önceki durumlardan, çok kuvvetli bir çoğunluk daha düşük değil; çok daha yüksek bir entropiye sahiptir (Scientific American Aralık 1975 sayısı, David Layzer’ın makalesi ‘’Zaman Oku’’ na bakın). Bir başka deyişle, gerçek sorun evrenin entropisinin neden yarın bugünkünden daha yüksek olacağını açıklamak değil; entropinin dün neden daha düşük olduğu ve ondan önceki gün ondan daha düşük olduğunu açıklamaktır. Bu mantığın başından sonuna kadar gözlemlenebilir evrenimizdeki zamanın başlangıcında tekrar izini sürebiliriz.Sonuçta, zaman asimetrisi kozmolojinin cevaplaması için olan bir sorudur. </span><br />
<span style="color: #333333;"><strong><span style="color: #0000ff;">Boşluğun Düzensizliği</span><br />
</strong></span></p>
<p><span style="color: #333333;"><br />
Erken evren olağanüstü bir yerdi. Şu anda gözlemlediğimiz evreni oluşturan bütün parçacıklar olağanüstü bir durumda sıcak, yoğun bir hacmin (volümün) içerisine sıkıştırılmışlardı. En önemlisi de, o küçücük hacim aracılığıyla neredeyse eşit oranda dağıtılmışlardı. Yoğunluk ortalama olarak yerden yere yalnızca 100,000’de bir kısımda farklılık göstermekteydi. Evren aşama aşama genişleyip serinledikçe, yerçekiminin çekimi o farklılıkları çoğalttı. Kısmen daha fazla parçacıklı olan bölgeler yıldızları ve galaksileri oluşturdular ve kısmen daha az parçacıklı olanlar boş yerleri oluşturmak için boşalttılar.<br />
Açık bir biçimde, yerçekimi evrenin gelişimi için canalıcı olmuştur. Ne yazık ki; yerçekimi karıştığında entropiyi tamamen anlamıyoruz. Uzay-zamanın şeklinden yerçekimi ortaya çıkar, fakat uzay-zamanın kapsamlı bir teorisine sahip değiliz; bu, Yerçekiminin Kuantum Teorisi’nin amacıdır.<br />
Bir sıvı maddenin entropisinin onu oluşturan moleküllerin davranışıyla ilişki kurdurabiliriz. Uzayı oluşturanın ne olduğunu bilmiyoruz, böylece hangi yerçekimsel mikrohallerin herhangi belirli bir makrohale uygun geldiğini bilmiyoruz. Bütün bunlara rağmen; entropinin nasıl geliştiği hakkında kabataslak bir fikre sahibiz.</p>
<p>Yerçekiminin gözardı edilebilir olduğu durumlarda, bir fincan kahve gibi, parçacıkların tek biçimli dağılımı yüksek entropiye sahiptir. Bu durum denge durumu evresidir. Parçacıklar birbirlerini tekrar karıştırsalar bile, öylesine derinlemesine karışmışlardır ki; makroskopik olarak çok fazla birşey olduğu görünmemektedir. Fakat eğer yerçekimi önemliyse ve volüm  sabitse, yumuşak bir dağılım diğerlerine nazaran düşük entropiye sahiptir.</p>
<p>Bu durumda, sistem denge durumundan uzaktır. Yerçekimi parçacıkların yıldızlara ve galaksilere kümelenmesine neden olur ve ikinci kanunla tutarlı olan entropi belirgin ölçüde artar. Gerçeği söylemek gerekirse yerçekimi aktif olduğunda bir volümün entropisini maksimuma çıkarmak istersek, ne elde edeceğimizi biliyoruz: Bir Kara Delik. </span></p>
<p><span style="color: #333333;">1970’lerde Cambridge Üniversitesi’nden Stephan Hawking, şu anda Kudüs İbrani Üniversitesi’nde olan Jacob Bekenstein’ın Kara Delikler’in ikinci kanunun içine tertemiz şekilde uygun olduklarının tahrik edici önerisini teyit etmiştir. İkinci kanunun tanımlanmak için orijinal olarak formüle edildiği sıcak objeler gibi; Kara Delikler de radyasyonu yayarlar ve çok entropiye sahiptirler. Galaksimizin merkezinde yaşayan gözlemlenebilir evrenin bütün sıradan parçacıklarının 100 katı entropiye sahip olan tek, bir milyon güneşsel kütle Kara Delik gibi.</p>
<p>Neticede Kara Delikler bile Hawking radyasyonunu yayarak buharlaşacaklardır. Bir Kara Delik mümkün olan en yüksek entropiye sahip değildir, sadece en yüksek entropi belirli bir hacme konulabilir. Oysa, evrendeki uzayın hacmi limitsiz olarak büyüyor gözükmektedir.1998’de astronomlar kozmik genişlemenin hızlandığını keşfettiler.En anlaşılır açıklama, boş uzayda bile varolan bir enerji formunun, Kara Enerji’nin varoluşudur ve o, evren genişledikçe dilüe edilmemektedir (seyreltilmemektedir).<br />
Bu, kozmik hızlanma için tek açıklama değildir fakat şimdiye kadar daha iyi bir fikirle gündeme gelme teşebbüsleri yeterli olmamıştır. Kara Enerji uzağa dilüe edilmez, evren sonsuza kadar genişleyecektir. Uzak galaksiler görüntüden kaybolacaklardır [Lawrence M.Krauss ve Robert J.Scherer’ın Kozmoloji’nin Sonu mu? makalesi, Scientific American Mart sayısına bakın]. Kara Delikler’in içerisine çökmeyecek olanlar, çevreleyen karanlığın içerisine sıcak gündeki bir su birikintisinin kuruması kadar kesin, sırayla buharlaşacaklardır. Evren olarak kalacak olan aslında boştur.<br />
Daha sonra ve yalnızca daha sonra evren kendi entropisini gerçekten en üst limite ulaştıracaktır. Evren bir denge durumunda olacak ve bundan daha fazlası asla meydana gelmeyecektir. Boş uzayın böylesine muazzam bir entropiye sahip olması garip gözükebilir. Bu sanki dünyadaki en dağınık masanın tamamen boş bir masa olduğunu söylemeye benzemektedir.<br />
Entropi mikrohalleri gerektirir ve ilk bakışta boş uzay hiçbirine sahip değildir.Oysaki boş uzay, gerçekte bol miktardaki uzayın dokusuna kurulmuş Kuantum-Yerçekimsel Mikrohallere sahiptir.<br />
Karadeliğin entropisinin hangi mikrohaller olduğunun açıklamasının daha fazlasını bilmediğimiz gibi,  bu hallerin tam kesin olarak ne olduklarını da henüz bilmiyoruz; fakat hızlanan evrende gözlemlenebilir hacim içerisindeki entropinin kendi sınırındaki bölgeye orantılı sabit bir değere eriştiğini biliyoruz. Bu hakikaten de muazzam miktarda entropidir, o hacmin içerisindeki maddeden çok daha fazladır. </span><br />
<strong><span style="color: #0000ff;">Geçmiş Vs. Gelecek<br />
</span></strong></p>
<p><span style="color: #333333;"><br />
Bu hikayenin dikkati çeken belirleyici özelliği, geçmiş ve gelecek arasındaki belirgin farklılıktır. Evren çok düşük bir entropi haliyle başlar: Parçacıklar yumuşakça birbirine paketlenmiştirler. O orta entropi hali aracılığıyla yavaş yavaş bugün etrafımızda gördüğümüz yıldızların ve galaksilerin topak topak dağılımına gelişmiştir.<br />
En sonunda yüksek entropi haline erişmiştir:  Sadece arasıra olan, gezinen düşük-enerji parçacığını ön plana çıkararak neredeyse boş bir alana. Geçmiş ve gelecek neden o kadar farklıdır? Sadece başlangıçtaki durumların teorisini farzetmek yeterli değildir, bu da evrenin neden düşük entropiyle başladığının bir nedenidir.<br />
Sydney Üniversitesi’nden Filozof Huw Price’ın işaret ettiği gibi, başlangıçtaki durumlara uygulanan herhangi bir akıl yürütme en son durumlara da uygulanmalıdır; yoksa kanıtlamayı denediğimiz biçilmiş kaftan olan geçmişin özel olmasını kabul etmekten dolayı suçluluk duyacağız. Ya zamanın derin asimetrisini açıklamadan kaçan evrenin körelmiş belirleyici bir özelliğini almalıyız, ya da uzay ve zaman çalışmalarını daha derin şekilde kazmalıyız. </span><br />
<span style="color: #333333;">Pek çok kozmolojist zaman asimetrisini kozmolojik şişmenin sürecine dayandırmaya çalıştılar. Şişme evrenin pek çok temel belirleyici özellikleri için merak uyandıran bir açıklamadır. Bu fikre göre, çok erken olan evren (veya en azından bir kısmı) parçacıklarla dolu değildi, daha ziyade bugün gözlemlediğimiz Kara Enerjiden muazzam derecede daha yüksek yoğunluğu olan Kara Enerjinin geçici bir formuyla doluydu.<br />
Bu enerji, evren madde ve radyasyonun içerisine dağıldıktan ve bugün tekrar alakalı olmaya başlayan Kara Enerjinin küçücük bir tutamını arkasında bıraktıktan sonra evrenin  genişlemesinin fantastik bir oranda hızlanmasına neden oldu. Big Bang’in yumuşak başlangıçtan beri varolan gazdan, galaksilere ve ötesine olan geri kalan hikayesi sadece izlemektedir. Şişme için orijinal motivasyon erken evrendeki inceden inceye ayarlanmış durumlar için sağlam bir açıklamayı sağlamaktı, özellikle geniş ölçüde ayrılmış olan bölgelerdeki maddenin dikkat çekecek derecedeki değişmez yoğunluğunu. Geçici kara enerji tarafından hareket ettirilen hızlanma, evreni neredeyse mükemmel bir şekilde düzletir. Madde ve enerjinin önceden planlanmış dağılımı manasızdır; şişme başlar başlamaz, bizi sıcak, yoğun, düz bir erken evrenle bırakarak önceden varolmuş herhangi bir izi ortadan kaldırır. Şişmeyle ilgili örnek, pek çok yönden çok başarılı olmuştur. Mükemmel homojenlikten olan belli belirsiz deviasyonların (sapmaların) tahminleri evrendeki yoğunluk çeşitliliklerinin gözlemlerine uymaktadır.<br />
Oysa kozmolojistler zaman asimetrisinin açıklamasına Oxford Üniversitesi’nden Roger Penrose ve diğerlerinin önemle belirtmesinden dolayı biraz dalavare gözüyle bakmaktadırlar. Sürecin istenilen şekilde yürümesi için, aşırı yoğun Kara Enerji çok belirli bir konfigürasyonla başlamalıydı. Aslına bakılırsa, onun entropisi içeride bozulan sıcak, yoğun gazın entropisinden garip biçimde çok daha küçük olmalıydı. Bu, şişmenin gerçekten  hiçbirşeyi çözmediğine işaret etmektedir: O; fevkalade düşük entropinin sıcak, yoğun, değişmez halini daha da düşük bir entropinin (ultra yoğun kara enerji tarafından hakim olunan uzayın düz bir parçası) evvelki haline başvurarak ‘’açıklamaktadır’’. O,  bulmacayı sadece bir adım geri çekmektedir: Neden şişme herhangi bir zamanda meydana geldi? Pek çok kozmolojistin şişmeye zaman asimetrisi olarak başvurmalarının nedenlerinden biri de Kara Enerjinin önceki konfigürasyonunun o kadar da olasılık dışı olmadığıdır.<br />
Şişme zamanında gözlemlenebilir evrenimiz bir santimetre genişlikten daha azdı. Sezgisel olarak, böyle küçücük bir bölge pek çok mikrohale sahip değildir; böylece evren için şişmeyle ilgili mikrohalin içine kazayla yuvarlanması ihtimal dahilinde olmayandır. Ne yazık ki, bu sezgi yanıltıcıdır. Erken evren, yalnızca bir santimetre genişliğinde bile olsa; bugünkü tamamen gözlemlenebilir evrenin yaptığı gibi tam tamına aynı sayıdaki mikrohallere sahiptir. Kuantum Mekanik’in kanunlarına göre, sistemdeki mikrohallerin toplam sayısı asla değişmez(Entropi artmaz, çünkü mikrohallerin sayısı sistemin en mümkün olabilir kapsamlı  makrohalinde doğal olarak sona erer). Aslında, erken evren son zamanlardaki evrenle aynı fiziksel sistemdir.</p>
<p>Herşeyden önce, biri ötekinin içerisine evrim geçirmektedir. Evrenin mikrohallerinin farklı durumları arasından kendilerini düzenleyebilirler, sadece inanılmaz derecede küçücük olan bir kısım küçücük hacmin içerisine paketlenmiş ultrayoğun kara enerjinin düz bir konfigürasyonuna uygun gelir. Şişmenin başlaması için gerekli olan durumlar son derece uzmanlaşmıştır ve böylece çok düşük bir entropiyi tanımlar. Evrenin konfigürasyonlarını raslantısal olarak seçseydiniz, şişmeyi başlatmak için doğru durumları isabet ettirmek son derece alışılmadık olurdu.Şişme, kendi kendine erken evrenin neden düşük bir entropiye sahip olduğunu açıklamaz, o sadece onu başından itibaren varsayar. </span><br />
<span style="color: #333333;"><strong><span style="color: #0000ff;">Zaman Simetrik Evren</span></strong><br />
</span></p>
<p><span style="color: #333333;"><br />
Bu nedenle şişme, geçmişin gelecekten neden farklı olduğunu açıklamada yardımcı olmamaktadır. Bir cesur fakat basit strateji ise yalnızca şunu söylemektir: Belki de herşeye rağmen çok uzak geçmiş, gelecekten farklı değil. Belki de uzak geçmiş, gelecek gibi, aslında yüksek bir entropi hali. Eğer öyleyse, ‘’erken evren’’ olarak adlandırdığımız sıcak, yoğun hal aslında evrenin gerçek başlangıcı değil; aksine onun tarihinin evreleri arasındaki bir geçiş hali. Bazı kozmolojistler evrenin bir ‘’sıçrama’’ dan geçtiğini hayal ediyorlar. Bu olaydan önce, uzay daralmaktaydı, fakat sadece sonsuz yoğunluğun noktasına çarpmaktansa, yeni fiziksel prensipler- Kuantum Yerçekimi, Ekstra Boyutlar, String Teorisi veya diğer egzotik fenomenler- günü kurtarmak için payına düşeni son dakikada ödediler ve evren şimdi Big Bang olarak algıladığımızın diğer tarafının içine doğru açığa çıktı.</p>
<p>Şaşırtıcı olsa da; sağlam kozmolojiler zaman okunu açıklamazlar. Entropi, evvelki evren Büyük Çatırtı’ya (Big Crunch) yaklaştıkça (zaman okunun son derece uzak geçmişin içine uzadığı halde) ya artmaktadır; veyahut (evren tarihinin ortasında oluşan sıçramada doğal olmayan düşük-entropi durumu halinde) azalmaktadır. İki halde de, Big Bang olarak adlandırdığımızın yakınındaki entropinin neden küçük olduğunun sorusundaki canlandırmayı tekrar geride bıraktık.<br />
Bunun yerine, evrenin en doğal hali olan yüksek-entropi halinde başladığını farzedelim.Böyle bir durum için iyi aday boş evrendir. Herhangi bir iyi yüksek-entropi hali gibi; boş evrenin eğilimi de orada değişmeden yalnızca oturmaktır. Öyleyse problem şudur: Şimdiki evrenimizi ıssız ve hareketsiz uzay-zamandan nasıl çıkarabiliriz? Sır, Kara Enerji’nin varlığında yatabilir.<br />
Kara Enerji’nin varlığında, boş uzay tamamen boş değildir. Kuantum alanlarının dalgalanmaları çok düşük ısıya (bugünün evreninden aşırı derecede daha düşük, fakat yine de bütünüyle mutlak sıfır olmayan) neden olurlar. Bütün kuantum alanları böyle bir evrende arasıra olan termal dalgalanmaları deneyimler.<br />
Bu, onun mükemmel şekilde durgun olmadığı manasına gelir; eğer yeteri kadar beklersek, tek parçacıklar ve hatta parçacıkların önemli yığınları vakumun içerisine sadece birkez daha tekrar geniş şekilde dağılmak için varoluşun içerisinde dalgalanacaktır. (Kara Enerji’nin yokluğunda bile boş evreni kapsayan kısa-süreli ‘’sanal ’’ parçacıkların aksine bunlar gerçek parçacıklardır).</p>
<p>Varoluşun içerisine dalgalanabilen şeyler arasında Kara Enerji’nin ultrayoğun, küçük parçaları vardır. Eğer durumlar tam olursa, o parça şişme geçirebilir ve kendine ait ayrı bir evreni-bir küçük evreni- oluşturmak için sıkıştırabilir. Evrenimiz belki de diğer bazı evrenlerin bir ürünü olabilir. Görünüşte bu senaryo, şişmenin standard hikayesine bazı benzerlikler göstermektedir. Orada da, o ultrayoğun Kara Enerji’nin bir parçasının raslantısal olarak şişmeyi ateşleyerek ortaya çıktığını varsayıyoruz. Fark, başlama durumlarının doğasıdır.<br />
Standard hikayede parça, muazzam büyüklükteki dalgalanmaların şişmeye hiçbir benzerlik göstermediği çılgınca dalgalanan evrende ortaya çıkmıştır. Evrenin şişme evresini tamamen atlayarak direkt olarak sıcak Big Bang’in içerisine dalgalanması  daha muhtemeldir. Gerçeği söylemek gerekirse, entropiye kalırsa, kozmik evrimin 14 milyar senesini atlayarak bugün gördüğümüz konfigürasyonun içerisine direkt olarak dalgalanması bile daha muhtemel olandır.<br />
Yeni senaryomuzda, önceden varolan evren asla raslantısal olarak dalgalanmıyordu; o çok belirgin bir durumdaydı: Boş bir uzaydı. Bu teorinin neyi iddia ettiği ve kanıtlanması gerekenin ne kaldığı ise, bizimki gibi evrenleri oluşturmanın en iyi ihtimal şeklinin orada direkt olarak dalgalanmasındansa; böyle bir önceden varolan durumdan şişme devresine geçmesidir. Bir başka deyişle; evrenimiz bir dalgalanmadır, fakat raslantısal olanı değildir. </span><br />
<span style="color: #333333;"><strong><span style="color: #0000ff;"> ‘’Fo Worra’’ yı (Okun Tersten Yazılışı) Yaymak</span></strong> </span><br />
<span style="color: #333333;">Chicago Üniversitesi’nden Jennifer Chen ve benim tarafımdan 2004’te teklif edilen bu senaryo, gözlemlenebilir evrenimizde zaman asimetrisinin kaynağına etkileyici bir çözüm sağlamaktadır: Biz büyük resmin yalnızca küçücük bir parçasını görüyoruz ve bu daha büyük alan tamamen zaman-simetriktir.<br />
Entropi, yeni küçük evrenlerin oluşumu aracılığıyla limit olmadan artabilir.En iyisi de, bu hikaye zamanda geriye ve ileriye anlatılabilir. Belirli bir anda boş uzayla başladığımızı ve onun geleceğin ve geçmişin içerisine yayıldığını hayal edin.(Her iki yöne gider, çünkü tek yönlü zaman okuna ihtimal vermiyoruz). Küçük evrenler sonunda boşaltarak ve kendi yavrularını doğurarak  zamanın iki yönünde varlığın içerisine dalgalanırlar.<br />
Ultra-büyük skalalarda, böyle bir evreniçre (multiverse) zamana nazaran sayısal olarak simetrik gözükecektir; hem geçmiş hem de gelecek hayatın içerisine dalgalanmakta olan ve sınırsız üremekte olan yeni evrenleri içerecektir.Her biri zaman okunu yaşayacak, fakat yarısı diğerlerindekine nazaran zıt yöne hareket eden oka sahip olacaktır. Geriye doğru olan oka sahip bir evren fikri panik yaratan gözükebilir.<br />
Eğer böyle bir evrenden bir kimseyle tanışmış olsak, geleceği hatırlayabilir miydi? Çok şükür ki, böyle bir buluşmanın hiçbir tehlikesi yoktur.Tanımladığımız senaryoda, zamanın tersine çalışır gözüktüğü tek yerler geçmişimizde son derece uzaktadır, Big Bang’imizden çok öncededir. İkisi arasında zamanın hiç de işlemediği gözüken, neredeyse hiçbir maddenin varolmadığı ve entropinin değişiklik geçirmediği evrenin sınırsız genişliğidir. Bu zamanın zıt yöne hareket ettiği bölgelerde yaşayan herhangi varlıklar yaşlı olarak doğmayacaklar ve genç olarak da ölmeyeceklerdir (veya aksinin dışında herhangi bir şey) . Zaman onlara tamamen sıradan bir biçimde akacaktır. Sadece onların evrenini bizim evrenimizle karşılaştırdığımızda herhangi birşey sıradan birşey olarak gözükebilir, bizim geçmişimiz onların geleceğidir ve tersidir.Fakat böyle bir karşılaştırma bizim oraya gidemediğimiz ve onların da buraya gelemedikleri gibi tamamen varsayımsaldır.<br />
Şimdiden itibaren, modelimizdeki jüri dışarıdadır. Kozmolojistler küçük evrenler fikrinin pek çok yıldır üzerinde düşünmektedirler, fakat yavrulama sürecini anlamıyoruz. Eğer kuantum dalgalanmaları yeni evrenleri oluşturabilirse, onlar pek çok diğer şeyleri de oluşturabilir-örneğin bütün bir galaksiyi.<br />
Gördüğümüz evreni açıklamak için bizim gibi olan bir senaryo pek çok galaksinin- olaylar gibi- Big Bang’in sonucunda ortaya çıktığını tahmin etmelidir, boş evrendeki yalnız dalgalanmalar olarak değil. Eğer öyle değilse, evrenimiz bir hayli anormal gözükebilir. Fakat eve götürme dersi alma, ultra-geniş skalalardaki uzay-zamanın yapısı için herhangi bir belirli senaryo değildir. Gözlemlenir kozmosumuzun göze çarpan belirleyici niteliğinin fikri, erken evrendeki çok düşük entropi durumlarından meydana çıkan zaman oku, gözlemlenebilir olmayan evrenin doğası hakkındaki ipuçlarını bize sağlayabilir.<br />
Bu makalenin başında da belirtildiği gibi, veriye uyan bir resme sahip olmak güzel, fakat kozmolojistler bundan daha fazlasını istiyorlar: Doğa kanunlarının anlayışının ve herşeyin bize bir anlam taşıdığı kendine özgü evrenimizi araştırmak.Evrenimizin garip belirleyici özelliklerini, mantıksız olgusal gerçekler olarak kabul etmeye indirgemek istemiyoruz. Gözlemlenebilir kozmosumuzun dramatik zaman asimetrisi daha derin olan birşeye- uzay ve zamanın en son işleyişlerinin izine- bir ipucu sunmaktadır.</p>
<p>Fizikçiler olarak görevimiz bunu kullanmak ve diğer ipuçlarını da merak uyandıran bir resim için biraraya getirmektir. Eğer gözlemlenebilir evren bütün varolansa; zaman okunun doğal yoldan açıklamasını yapmak neredeyse imkansız olacaktır. Fakat eğer etrafımızdaki evren daha büyük resmin küçücük bir parçasıysa; yeni olanaklar kendilerini sunacaklardır. Evrenimizin bir parçasını bulmacanın bir parçası gibi, daha büyük sistemin çok geçmiş ve çok uzak gelecekteki limitsiz entropisinin artması eğiliminin parçası olarak tasavvur edebiliriz. Fizikçi Edward Tryon’u yorumlamak için; Big Bang herşeyin başlangıcı değilse, fakat sadece zaman zaman meydana gelen bu şeylerden bir tanesiyse, Big Bang’i anlamak daha kolaydır.</p>
<p>Diğer araştırmacılar ilgili olan fikirler üzerinde çalışıyorlar ve gittikçe daha da fazla kozmolojist, zaman oku tarafından konumlanmış problemi ciddiye alıyor. Oku gözlemlemek yeterince kolay, tek yapmanız gereken kahvenizin içine biraz süt karıştırmak.Onu yudumlarken, o basit hareketin gözlemlenebilir evrenimizin başlangıcına ve belki de ötesine nasıl başından sonuna kadar iz sürebileceğinin üzerinde düşünebilirsiniz </span><br />
<span style="color: #333333;"><strong><span style="color: #0000ff;">GEÇMİŞ KRONOLOJİSİ  (RETROKRONOLOJİ)</span></strong> </span><br />
<span style="color: #333333;">Klasik kozmolojiye göre tarihteki önemli olayların zaman çizelgesi buradadır: </span></p>
<p><span style="color: #333333;">*Uzay; uzayı kaplayan kuantum alanların dalgalanmaları yolu ile oluşturulmuş eşlik eden az miktardaki vakum enerjisi ve arasıra meydana gelen uzun-dalgaboyu parçacık haricinde boştur. </span><br />
<span style="color: #333333;">* Yüksek-yoğunluk radyasyonu, uzaydaki bir noktadan odaklanmış olarak küresel modelde evrenin bir yanından öteki yanına aniden hızla yayılmaktadır. Radyasyon o noktada biriktiğinde bir ‘’Beyaz Delik’’ oluşturulmuştur. </span><br />
<span style="color: #333333;">* Beyaz Delik gitgide durmadan azalan ısının ilave radyasyonunun birikmesi aracılığıyla Güneşin kütlesinin milyarlarca katı büyür. </span><br />
<span style="color: #333333;">* Diğer Beyaz Delikler milyarlarca ışık yılı uzaktan yaklaşmaya başlarlar. Birbirine doğru bütünüyle yavaşça hareket eden homojen bir dağılım oluştururlar. </span><br />
<span style="color: #333333;">* Beyaz Delikler kütleyi çevreleyen çevrenin içerisine gaz, toz ve radyasyonu boşaltarak kütleyi kaybetmeye başlarlar. </span><br />
<span style="color: #333333;">* Kendilerini Beyaz Delikleri çevreleyen galaksilerin içerisine dağıtan gaz ve toz, yıldızları oluşturmak için zaman zaman  içeriye patlar. </span><br />
<span style="color: #333333;">*Kendilerinden önceki Beyaz Delikler gibi, bu yıldızlar içeriye yönlendirilen radyasyonu alırlar. Bu radyasyondan olan enerjiyi ağır elementlerin daha hafif elementlere dönüştürülmesi için kullanırlar. </span><br />
<span style="color: #333333;">* Yıldızlar kendisini giderek uzay aracılığıyla düzleştiren gazın içerisine geniş şekilde dağıtırlar; madde bir bütün halinde hep birlikte hareket etmeye devam eder ve daha yoğun hale gelir. </span><br />
<span style="color: #333333;">* Evren en sonunda başından sonuna kadar Büyük Çatırtı’ya (Big Crunch)  doğru küçüldüğünde daha da sıcak ve yoğun hale gelir. </span><br />
<span style="color: #333333;">Fazla söze gerek yok. Bu, evrenin tarihini tasvir ettiğimiz alışılagelmiş olan yol değil; zamanda tersine anlatılan olayların klasik dizilişidir.Fakat fizik kanunları zamanda ileri veya geri eşit şekilde işlerler. Böylece bu diziliş, olağan olan kadar akla uygundur.İnandrıcı bir şekilde açıklamanın maksadına, sadece gözlemlenebilir evrenimizin bütün tarihinin gerçekten de nasıl olasılık dışı olduğuna yardımcı olmaktadır.</p>
<p>—Sean Mc Carroll, California Teknoloji Enstitüsü Fizik Departmanı, Kıdemli Araştırma Ortağı</span></p>
<p><span style="color: #999999;">Yazan: Sean M.Carroll   (Scientific American Dergisi, Haziran 2008 Sayısı, Sayfalar 48-57)<br />
Çeviren: Esin Tezer</span></p>
<p></span></span></div>
<p></span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/zaman-okunun-kozmik-baslangici/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Amerka&#8217;nın Farklı Tanrı Algılamalarının Ardından !..</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/amerkanin-farkli-tanri-algilamalarinin-ardindan/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/amerkanin-farkli-tanri-algilamalarinin-ardindan/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Oct 2008 21:00:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Esin Tezer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=659</guid>
		<description><![CDATA[Yazan: David Van Biema (TIME Dergisi, 23 Ekim 2006) :Çeviren: Esin Tezer Baylor Üniversitesi’nin Din Araştırmaları Enstitüsü’ndeki (ISR) sosyologlar Amerika’daki din hakkında dönüm noktası olan 3 yıllık bir ankete başladıklarında farklı birşey yaptılar.1,700’den fazla kişinin herbirinin Amerika’nın dini ve spiritüellik konuları hakkında neredeyse 400 sorudan fazlasını cevaplandırdığı anket; şimdiye kadarki yürütülen din araştırmalarının en yoğun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h6>Yazan: David Van Biema  (TIME Dergisi, 23 Ekim 2006) :Çeviren: Esin Tezer</h6>
<p class="Linie3pxgreen" style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';" align="justify"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Baylor Üniversitesi’nin Din Araştırmaları Enstitüsü’ndeki (ISR) sosyologlar Amerika’daki din hakkında dönüm noktası olan 3 yıllık bir ankete başladıklarında farklı birşey yaptılar.1,700’den fazla kişinin herbirinin Amerika’nın dini ve spiritüellik konuları hakkında neredeyse 400 sorudan fazlasını cevaplandırdığı anket; şimdiye kadarki yürütülen din araştırmalarının en yoğun ve en hassas olanı olarak adlandırıldı. Sonuçlar geçen ay duyurulduğunda ISR’in Sosyoloji Profesörü ve Yardımcı Direktörü, Araştırmacı Dr.Byron Johnson &#8220;Pek çok anketin yapmadığını yapmak istedik ve bu da tipik olarak anketlerde sorulmayan soruları derinlemesine araştırmaktı,’’ demiştir. ISR araştırmacıları Amerika’nın dinini Tanrıya bakabileceğimiz dört şekle ayırıp, verilerini de yepyeni kategorilere göre organize ettiler: <strong>OTORİTER</strong><strong>, </strong><strong>CÖMERT</strong><strong>, </strong><strong>ELEŞTİRİSEL</strong><strong><em> </em>ve </strong><strong>MESAFELİ</strong><strong>.</strong></span><span id="more-659"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"><strong></strong></span></p>
<p>Baylor’ın belirttiğine göre bu yöntem; eski metodun insanların hangi mezhebe aitseler ona göre ne yapacaklarını tahmin etmeye çalışmasınla karşılaştırıldığında şüphesiz rakipsiz bir yöntemdir. Son birkaç on yıldan fazladır ahlaki ve politik davranışın gitgide zayıflayan bu öngördürüsü; bilhassa tarikata bağlı tanımlamaların daha elastik olmaya başlaması ve mezhebin kendine özgü olmasından dolayı daha az insanın kiliseye gitmesi olarak ispatlanmıştır. Bugünkü sosyolojik herkesçe bilinen gerçek; kiliseye giden bir Metodist’in haftada üç defa kiliseye gitmesi ve kendi kilisesinde her Noel-Paskalya liberalinin yaptığından günlük kilise ayinine katılan bir Katolik’le daha fazla ortak noktasının bulunmasıdır.</p>
<p>Öyleyse mezhep bir süre için sosyolojik, umutsuz bir girişim olmuştur. Daha da ilginci, Baylor’ın takımından en az birinin Tanrı kategorilerinin türünün kilise katılımından veya İncil okunmasından daha tatmin edici olduğunu iddia etmesidir. Bu bir alışılmışın dışında olandır, ve eğer doğruysa, pek çok politik stratejist Baylor sayılarını hazmetmek için geç saatlere kadar ayakta kalacaktır. Fakat sıradan bir okur için şimdiki araştırmanın büyük dezavantajı, kategorilerinin doğal bir izlenim vermemesidir. ‘’Presbiteryen’’ veya ‘’Sık Kiliseye Gideni’’ anlamak kolaydı. Baylor’ın ‘’Dünyayla etkileşmeyen eleştirisel bir Tanrıyla’’ neyi kasdettiğini çözmek ise çok daha zordur. Bütün bunlara rağmen hâlâ dünyayı gözlemlemekte ve dünyanın şimdiki durumunu uygunsuz olarak görmektedir. Baylor’ın böyle inançlı olanların çoğunluğunun bulunduğunu iddia ettiği sıradan bir kiliseyi şöyle bir inceleseniz ve vaiz kürsüsünden yapılan açıklamayı okusanız, ne kadarınızın ellerini havaya kaldıracak kadar iyi anlayacağından emin değilim.</p>
<p>Baylor Üniversitesi’nde Sosyoloji Yardımcı Profesörü Dr. Paul Froese &#8220;Bu, Birleşik Devletler’deki ana farklılıkları anlamak için çok kuvvetli bir araç. Ben sizin Tanrı imajınızı bilirsem, sizin hakkınızda her türlü şeyi söyleyebilirim. O dünya görüşünün merkezi bir kısmıdır ve sizin genel olarak dünya hakkında ne düşündüğünüzle bağlantılıdır,’’ demiştir. Froese haklı olabilir ve eğer haklıysa, o zaman inançlılığı paylaşma yolları gitgide daha doğal hale gelebilir. Fakat şimdilik bana öyle geliyor ki; 3 yıl sürecek olan araştırmanın başlıca hedeflerinden bir tanesi onun terminolojisini açmak olmalıdır.</p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Anketten diğer bazı ilginç sonuçlar buradadır:<br />
‘’Tutku’’ filmi <em>(<span>The Passion of the Christ)</span></em><span> oylamaya katılanların %44.3’ü tarafından seyredilmiştir, fakat ‘’Da Vinci’nin Şifresi’’ kitabı</span> <em>(<span>The Da Vinci Code)</span></em><span> sadece %28.5 tarafından okunmuştur.Okuma çalışması ne kadar çok olsa da; bu dine olan saygıyı yansıtmayabilir</span> (‘’Tutku’’ çok dindar, ‘’Da Vinci’nin Şifresi’’ ise bütünüyle şüphecidir).Çok dindar ve çok popüler olan Kalan Kitaplar (The Left Behind Books) yalnızca 19%’a erişmiştir. </span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Ateşli Protestan olanlar Tanrının hiç şüphesiz varolduğunu açıkça söylemede %86.5’le yüksek skora sahiptirler. Fakat Zenci Amerikalı Protestanlar %100 skora sahiptirler.</span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Erkekler daha az imaj eğilimindeyken, kadınlar Tanrı imajlarına doğru daha çok yönelmektedirler.<br />
</span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify">
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Amerikalıların yalnızca %4’ü Tanrının partizan politikada taraf tuttuğunu düşünmektedir.<br />
</span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Dört Tanrı türü arasından yanıtlayanların %57 ve %68 arasındakileri ‘’iyi bir insan olmak için’’ kriterlerine hasta ve ihtiyaç sahibi olanları gözetmeyi dahil etmektedirler. İlginç olan soru; diğer %30’un neden bu özellikleri kabul etmediğini düşünmesidir.</span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif'; color: blue;">TANRI’YI NASIL GÖRÜYORUZ?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Araştırmacılar Amerikalılara Tanrıyı nasıl algıladıklarını sorarak dört dini bakış açısı düzenlediler.</span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif'; color: blue;"><br />
1</span></strong><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">.<span style="color: blue;">OTORİTER TANRI</span>:</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif'; color: blue;"> </span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Amerikalıların %31’i günlük hayat ve dünya olaylarıyla derinliğine alakadar olan <strong>OTORİTER</strong> bir Tanrıya inanıyor. Ayrıca Tanrı asabidir ve dinine bağlı olmayan veya dinsiz olanları cezalandırabilir. Zenci Amerikalıların %53’ü bu görüşü paylaşıyor. Amerikalıların %56’sı kuvvetli bir şekilde Tanrının ‘’erkek’’ olduğuna<span> </span>inanıyor. </span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Çocuk aldırmak her zaman yanlıştır: %23</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet okulda ibadete izin vermelidir: %91</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet askeri harcamayı arttırmalıdır:%63</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet terörizmle savaşmak için otoriteyi arttırmalıdır: %76</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet çevreyi daha iyi korumalıdır: %76</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet zenginliği daha dengeli bir şekilde yeniden bölüştürmelidir: %57</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Irak’taki savaş haklı çıkmıştır: %63</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Başkan Bush’a şiddetle güven duyma: %32</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif'; color: blue;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif'; color: blue;">2</span></strong><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">.<span style="color: blue;">CÖMERT TANRI</span>:</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Amerikalıların %23’ü günlük hayat ve dünya olaylarıyla derinlemesine alakadar, fakat esasen cezalandırmak için daha az rıza gösteren, pozitif güç olan <strong>CÖMERT</strong> bir Tanrıya inanıyor. 30 yaşından daha genç olan insanlar bu Tanrı kavramını düşünmesi en az muhtemel olanlar: Sadece %13.</span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Çocuk aldırmak her zaman yanlıştır: %17</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet okulda ibadete izin vermelidir: %79</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet askeri harcamayı arttırmalıdır: %55</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet terörizmle savaşmak için otoriteyi arttırmalıdır: %63</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet çevreyi daha iyi korumalıdır: %81</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet zenginliği daha dengeli bir şekilde yeniden bölüştürmelidir: %53</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Irak’taki savaş haklı çıkmıştır: %47</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Başkan Bush’a şiddetle güven duyma: %23</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif'; color: blue;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif'; color: blue;">3</span></strong><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">.<span style="color: blue;"> ELEŞTİRİSEL TANRI</span>:</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Amerikalıların %16’sı dünyayla gerçekten iletişime girmeyen fakat dünyanın şimdiki durumundan mutsuz olan ve ilahi hükmüne mecbur edecek bir <strong>ELEŞTİRİSEL</strong> Tanrıya inanıyor. Doğulular bu görüşe yönelmede % 21 iken, Batılılar bu görüşe katılmada en az muhtemel olanlar, %14.</span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Çocuk aldırmak her zaman yanlıştır: %5</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet okulda ibadete izin vermelidir: % 69</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet askeri harcamayı arttırmalıdır: %46</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet terörizmle savaşmak için otoriteyi arttırmalıdır: %64</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet çevreyi daha iyi korumalıdır: % 89</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet zenginliği daha dengeli bir şekilde yeniden bölüştürmelidir: %59</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Irak’taki savaş haklı çıkmıştır: %38</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Başkan Bush’a şiddetle güven duyma: %12</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif'; color: blue;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif'; color: blue;">4</span></strong><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">.<span style="color: blue;"> MESAFELİ TANRI</span>:</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Amerikalıların %24’ü dünyayla iletişime girmeyen ve asabi olmayan <strong>MESAFELİ </strong>bir Tanrıya inanıyor.Tanrı hareket halinde olan, daha ziyade doğanın kanunlarını düzenleyen kozmik bir güç.</span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Bunların %37’si 100,000 Dolardan fazla ev bütçesine sahip olanlar.Musevilerin %42’si Tanrıyı bu şekilde görüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Çocuk aldırmak her zaman yanlıştır: %1.5</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet okulda ibadete izin vermelidir: %47 </span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet askeri harcamayı arttırmalıdır: %34</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet terörizmle savaşmak için otoriteyi arttırmalıdır: %40</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet çevreyi daha iyi korumalıdır: %87</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Hükümet zenginliği daha dengeli bir şekilde yeniden bölüştürmelidir: %63</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Irak’taki savaş haklı çıkmıştır: %29</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">Başkan Bush’a şiddetle güven duyma: %9.3</span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify"><em><span style="font-size: 14pt; font-family: 'Arial','sans-serif';"><span> </span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" align="justify">
<div><strong><em><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">(Bu makale <a href="http://www.time.com/time/nation/article/0,8599,1549413,00.html%27den"><span style="color: #000000;">http://www.time.com/time/nation/article/0,8599,1549413,00.html’den</span></a> </span></em></strong><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Arial','sans-serif';">ve<em> http://www.time.com/time/covers/20061030/what_we_believe/’den çevrilmiştir.) </em></span></strong></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/amerkanin-farkli-tanri-algilamalarinin-ardindan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

