<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sufizm.gen.tr -Düşünebilen Beyinlere. &#187; Ahmed BAKİ</title>
	<atom:link href="http://www.sufizm.gen.tr/tag/ahmed-baki/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sufizm.gen.tr</link>
	<description>sufizm, islam ve bilim.. sadece gerçeği arayanlara..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Ben Bu Cihana Sığmam</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/ahmed-baki/880/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/ahmed-baki/880/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2009 18:49:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ahmed BAKİ]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünülesi Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=880</guid>
		<description><![CDATA[Gönül Ehlinden sayfalarımızda &#8220;Ben Bu Cihana Sığmazam&#8221; başlığıyla yayınladığımız, günümüzden yaklaşık altı yüzyıl önce &#8220;Nesimî&#8221; hazretlerinden dile gelen dizeleri, bilebildiğimiz kadarıyla Tasavvuf ve Bilim bakışıyla anlamaya ve değerlendirmeye çalışalım bu yazıda. Seyyid Nesimî hazretleri, bu muhteşem dillenişte, &#8220;ben&#8221; diyerek işaret ettiğimiz &#8220;zat&#8221;ın özelliklerini, insan bilincini evrenselliğe yönelten coşkulu bir tarzda, benzetme ve karşılaştırmalarla —bu suretle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.sufizm.gen.tr/category/ahmed-baki/gonul-ehlinden/" target="_blank"><span class="devamm">Gönül Ehlinden</span></a> sayfalarımızda &#8220;Ben Bu Cihana Sığmazam&#8221; başlığıyla yayınladığımız, günümüzden  		yaklaşık altı yüzyıl önce &#8220;Nesimî&#8221; hazretlerinden dile gelen dizeleri, bilebildiğimiz  		kadarıyla Tasavvuf ve Bilim bakışıyla anlamaya ve değerlendirmeye çalışalım  		bu yazıda.</p>
<p>Seyyid Nesimî hazretleri, bu muhteşem dillenişte, &#8220;ben&#8221; diyerek işaret  		ettiğimiz &#8220;zat&#8221;ın özelliklerini, insan bilincini evrenselliğe yönelten coşkulu  		bir tarzda, benzetme ve karşılaştırmalarla —bu suretle hem teşbih hem tenzihi  		bünyesinde barındıran &#8220;tevhid&#8221; lisanıyla— anlatır. Böylece insana kendi  		hakikatinin farkında olmasının kapılarını açar. Nesimî&#8217;nin, ikiliği ortadan  		kaldırarak her şeyi içselleştiren ve zatında gören &#8220;ben&#8221; tarifi, hiç bir  		şeyle kayıtlı olmayıp, bütün tanımlamaların ötesindedir. Bu bir bakıma,  		&#8220;yerlere ve göklere sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım&#8221; kudsi hadisine  		tam kalp ile şüphesiz imanın dillenişidir.</p>
<p>Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam,<br />
&#8216;Cevher-i lâmekan&#8217; benem, &#8216;kevni mekâna&#8217; sığmazam.</p>
<p>&#8216;Arş ile ferş&#8217; &#8216;kâf ile nun&#8217; bende bulundu cümle çün,<br />
Kes sözünü ve sessiz ol, şerh ve beyâna sığmazam.</p>
<p>Kevni mekândır âyetim, zâti durur bidayetim,<br />
Sen bu nişanla bil beni, bil ki nişana sığmazam.</p>
<p>Kimse güman ve zan ile olmadı Hakk ile biliş,<br />
Hakkı bilen bilir ki ben zan ve gümana sığmazam.</p>
<p>Surete bak ve mânâyı suret içinde tanı ki,<br />
Cism ile can benem velî, cism ile câna sığmazam.</p>
<p>Hem sedefem hem inciyem, Haşrü Sırat esenciyem,<br />
Bunca kumaş ve raht ile ben bu dükkâna sığmazam.</p>
<p>Gizli hazine benem ben iş, aynı ayan benem ben iş,<br />
Cevher-i yer benem ben iş, deryaya ve yere sığmazam.</p>
<p>Gerçi Muhit ve Azimem, adım âdemdir âdemem,<br />
Dar ile &#8216;künfekan&#8217; benem, ben bu mekâna sığmazam.</p>
<p>Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zaman benem,<br />
Gör bu latîfeyi ki, ben dehre ve zamana sığmazam.</p>
<p>Yıldızlar ve felek benem, vahy ile hem melek benem,<br />
Çek dilini ve sessiz ol, ben bu lisana sığmazam.</p>
<p>Zerre benem, güneş benem, car ile penç ve şeş benem.<br />
Sureti gör beyan ile, çünkü beyana sığmazam.</p>
<p>Zat ileyim sıfat ile, Kadr ileyim Berât ile,<br />
Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam.</p>
<p>Nâra yanan şecer benem, çarha çıkar hacer benem,<br />
Gör bu ateşin zebânisin, ben bu zebâne sığmazam.</p>
<p>Bal ile hem şeker benem, şems ile hem kamer benem,<br />
Rûh-i revân bağışlarım, rûh-i revana sığmazam.</p>
<p>Gerçi bu gün Nesîmiyim, Hâşimîyim, Kureyşiyim,<br />
Bundan uludur âyetim, âyet ve şâna sığmazam.</p>
<p>Hazreti İsa, Hallacı Mansur, İbni Arabi gibi seçkin zevatın dillendirdiği  		gerçekleri o devirde açan Nesimî de, insanlığa sunduğu aydınlığa karşılık  		neticede, onu tehdit olarak algılayan içinde bulunduğu inanç grupları tarafından  		40&#8242;lı yaşlarında ezayla şehit edilenler arasında tarihte yeralmıştır. Bununla  		birlikte, onun gerçeğe olan sevdası ile kaleme aldıkları ve verdiği eserler,  		okuyarak öğrenen insanların gönlünü yüzyıllardır fethetmeye devam etmektedir.</p>
<p>Rivayet edilir ki&#8230; Derisinin yüzülmesine fetva veren zamanın müftüsü,  		Nesimî&#8217;nin bedeni çarmıha gerili iken parmağını sallayarak &#8220;bunun kanı da  		necistir, uzva damlasa, o uzvun kesilip atılması gerekir&#8221; diyormuş. Tam  		bu sırada Nesimî&#8217;nin yüzülen derisinden bir damla kan müftünün şahadet parmağına  		sıçramış. Meydanda bulunan ehl-i can; &#8220;Müftü efendi, fetvanıza göre parmağınızın  		kesilmesi lazım&#8221; demiş. Müftü efendinin, &#8220;nesne gerekmez, biraz suyla temizlenir&#8221;  		dediğini duyan Nesimî kanlar içinde, daha önce yazmış olduğu şu beytini  		okur:</p>
<p>&#8220;Zahidin bir parmağın kessen döner Hak&#8217;tan kaçar,<br />
Gör bu gerçek aşıkı ser-pa (baştan ayağa) soyarlar ağrımaz.&#8221;</p>
<p>Bunun sonrasında da denir ki, Nesimî eğilip yüzülen derisini yerden alarak  		bir post gibi sırtına vurmuş ve Halep&#8217;in oniki ayrı kapısından aynı anda  		çıkarak insanların arasından çekip gitmiştir.</p>
<div class="blogquoteleft">Tasavvuf&#8217;taki &#8220;lâmekân&#8221; kavramına günümüz biliminde karşılık gelen kavram  			&#8220;non-locality&#8221;, Türkçesiyle &#8220;mekânsızlık&#8221;tır. Atomaltı boyut itibariyle  			uzayda her yerin aynılığını vurgulayan özelliğe fizikte &#8220;mekânsızlık&#8221;  			(non-locality) denir.</div>
<p>Şimdi bu mısraların ardındaki hazineyi görmeye ve anlamağa çalışarak  		gönüllerimizi aydınlatmaya bakalım.</p>
<p><strong>Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam,<br />
Cevher-i lâmekan benem, kevn ü mekâna sığmazam.</strong></p>
<p>İki cihan, &#8220;dünya ve ahıret&#8221; olarak değerlendirilebileceği gibi bunları  		ötelemeyen bilinç için &#8220;beş duyu ve beş duyu ötesi&#8221;, &#8220;madde ve mânâ&#8221;, &#8220;görünen  		ve görünmeyen&#8221;, &#8220;fiziki ve düşünsel&#8221; şeklinde de yorumlanabilir. Bu iki  		yapı benim varlığıma sığar; ancak ben bu cihana (bu görünen beş duyu evrenine)  		sığmam. Hem bedenim, hem ruhum; ama &#8220;ben&#8221; ne bedenim, ne de ruh!</p>
<p>Mekânsızlık (lâ mekân —beş duyu algısının ürünü olan mekânın yokluğu,  		onun ile kayıtlı olmayış) cevheri (özü, kaynağı) benim, ancak yine de kevni  		varlığa ve mekâna sığmam. Kevni, bu ortada &#8220;olan&#8221;, &#8220;algılanan&#8221; anlamınadır.  		Kevn ü mekâna sığmam: Bu kelimelerin işaret ettiğiyle kayıtlı, sınırlı değilim.</p>
<p>Tasavvuf&#8217;taki &#8220;lâmekân&#8221; kavramına günümüz biliminde karşılık gelen kavram  		&#8220;non-locality&#8221;, Türkçesiyle &#8220;mekânsız&#8221;lıktır. Bizim gördüğümüz uzaydaki  		şekil, suret ve yer gibi ayrımların, atomaltı düzeyde henüz varlığı belirmemiştir;  		bir yeri veya şeyi bir başka yerden veya şeyden ayırmak imkânsızdır. Bu  		varlıkta gördüğümüz, bildiğimiz her şey, neticede mekân (lokalite) kavramının  		geçersiz olduğu evrenin özündeki o düzeyden ortaya çıktığı için, evrenin  		aslı, sınırsız bir olasılıklar denizi gibi anlatılır, ki her olası şey ve  		yer ondan meydana çıkar. İşte bizim gördüğümüz uzayda her yerin aynılığını  		vurgulayan bu özelliğe fizikte &#8220;mekânsızlık&#8221; (non-locality) denir.</p>
<p>Bunun ötesinde, holografik gerçeklik esasına göre düşündüğümüzde, sınırsız  		ve sonsuz olan &#8220;Tek&#8221;e, ya da &#8220;Bütün&#8221;e ait her özellik hologramik biçimde  		her zerrede mevcuttur. (Daha geniş açıklama için bkz. 		<a class="devamm" href="http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/hologram">Holografik Bakış</a>) Varlık  		bütünüyle bir hologram olarak düşünüldüğünde, tıpkı bir hologram plakasının  		her bir noktasında, bakılan yöne göre üzerindeki resmin her noktasının görülebilmesi  		gibi, evrenin her bir zerresinde de bütüne ait tüm özellikler mevcuttur.  		&#8220;Bende sığar iki cihan&#8221;, bilebildiğimiz tüm özelliklerin insanın zatında  		toplandığına işarettir. Zira her zerre, bütüne açılan bir başlangıç gibidir.  		Nesimî, bu mânâyı müşahedesini, yine divanında yer verdiği şu beyitleriyle  		de dile getirir:</p>
<p>Külli yer ü gök Hakk oldu mutlak (Yer ve gök büsbütün Hak oldu, şüphesiz),<br />
Söyler def ü câng ü ney &#8220;Ene&#8217;l-Hakk&#8221; (Def, saz ve ney &#8220;Hak benim&#8221; diye söylerler).</p>
<p>Mescûd ile sâcid oldu vâhid (Secde edilenle secde eden bir oldu),<br />
Mescûd-i Hakiki oldu sâcid (Secde eden gerçekte secde edilen oldu).</p>
<p>Her katre mühit-i azim oldu (Her damla azameti kapsayan oldu),<br />
Her zerre Mesîh-i Meryem oldu (Her zerre Meryem oğlu İsa oldu).</p>
<p>O halde&#8230;</p>
<p><strong>Arşla ferş ve kaf u nun bende bulundu cümle çün,<br />
Kes sözünü ve ebsem ol, şerh ve beyâne sığmazam</strong>.</p>
<p>Arş (semavatın nihayeti) ile yer ve &#8220;kâf&#8221; ile &#8220;nun&#8221; bende bulunduğu için,  		sözünü kesip sessiz ol; ben şerhe (açıklamalara) ve beyana (bildirilenlere)  		sığmam.</p>
<p>Burada geçen &#8220;kaf&#8221; ve &#8220;nun&#8221; harfleri, Allah&#8217;ın &#8220;kün&#8221; yani &#8220;ol&#8221; emrine  		atıftır.</p>
<p>&#8220;İnnema emrühû iza erade şeyen, en yekûle lehu kün, feyekun.&#8221; (Yasin:  		82). Bir şeyin olmasını irade etti mi, &#8220;ol&#8221; der ve o şey olur!</p>
<p>&#8220;Kün&#8221;den oluşan &#8220;kevn&#8221;, yani &#8220;olan&#8221;, &#8220;varolan&#8221;; olanların hepsi birden  		de &#8220;kainat&#8221;tır. Ayrıca &#8220;kaf&#8221;, Allah&#8217;ın kudret sıfatına; yanısıra &#8220;nun&#8221; da  		&#8220;akl-ı evvele&#8221; işaret eder. Dolayısıyla kün, maddi, manevi bütün varlığın  		oluşumudur.</p>
<p>&#8220;Şerh ve beyâne sığmazam&#8221;, zatın hiç bir tanımla, anlatımla, açıklamayla  		kapsanamayacağının ve bu suretle bütün tanımlamalardan münezzeh olduğunun  		ifadesidir. Zat sözkonusu olduğunda tefekkür ve tezekkür, düşünce ve anlatım  		sonra erer, söz biter. Bundan ötürü, hadiste &#8220;Allah&#8217;ın zatı tefekkür edilmez&#8221;  		denmiştir.</p>
<p>&#8220;Arşla ferş ve kaf u nun bende bulundu cümle çün&#8221; mısraındaki &#8220;bende  		bulunduğu için&#8221; vurgusuna modern bilimin bulguları ışığında bakarsak&#8230;</p>
<p>Atom fiziğinde, maddenin derinliğine inildiğinde gözlemlenen nihai parçacık  		dünyasının, daha mikro düzeyde başka parçacıklara ayrıştırılamaz duruma  		geldiği tespit edilmiştir. Aslında çeşitli teorilerle bahsedilen atomaltı  		öğeler çoğu zaman soyut varlıklar sayılırlar, zira birçoğunun kütlesi yoktur;  		nesnel değil, tamamen kuramsal ve düşünsel varlıklardır.</p>
<div class="blogquoteleft">Atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir &#8220;bütün&#8221; olarak var olduğundan  			dolayı, bireysel varlıkların, yani parçacıkların, bütünden ayrı olarak  			kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur!</div>
<p>Bahsettiğimiz atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir &#8220;BÜTÜN&#8221; olarak  		var olduğundan dolayı, bireysel varlıkların, yani parçacıkların, BÜTÜN&#8217;den  		ayrı olarak kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur! Bunun sebebi, o düzeyde  		“nesne” diye birşeyin gözlemlenememesidir. Hiç bir anlama sahip olmadıklarından  		dolayı, o haldeyken hiç bir şeyin henüz bir &#8220;varlığı&#8221; da yoktur! Zira her  		şeyin varlığı, anlamı iledir. Peki, varlıklar ne zaman ortaya çıkmaktadır?  		Varlıklar, ancak bir gözlemci tarafından, ölçümler arasındaki ilişkinin  		ve karşılaştırmanın bir sonucu olarak &#8220;kavrandıklarında&#8221; bir özellik, yani  		anlam kazanmakta ve bu suretle kazandıkları özelliğe karşılık gelen varlıkları  		sözkonusu olmaktadır. Bu durumda, &#8220;var&#8221; diye hükmettiğimiz her şeyin, gözlemci  		bilinç ile gözlenen yapı arasındaki karşılıklı ilişkinin bir “ürünü” olduğu  		anlaşılır. O halde, gözlemci bilinç varoluş zincirinin bir unsurudur ve  		ondan ayrı değildir! Eğer gözlemcinin kavrayışı olmasa, gözlenen yapının  		bir “anlamı” olamayacak ve varlığından da söz edilemeyecektir. Buradan anlaşılır  		ki, insanın bakışını, bilincini, müşahedesini işin içine koymadan, varlıktan,  		dünyadan ve evrenden bahsetmemiz asla mümkün değildir. Hakikat ehlinin bizzat  		müşahede ettiği bu gerçeklik, yani varlıkların, o varlıkları seyreden bilincin  		dilemesiyle vücuda gelmesi, yahut her karşılaşılanı, seyreden bilincin kendi  		dileği olarak bulması, &#8220;cennet&#8221; diye anlatılan yaşam halidir. Edebe riayetle  		buna, her murad edilenin anında bahşedilmesi denmiştir.</p>
<p>O halde, bilinenin varlığı bilen sayesindedir, bilen ile mümkündür. &#8220;Ben  		gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim âlemi, bilmeyi istedim ademi halkettim&#8221;  		kudsi hadisinde işaret edilen mânâ budur. Her ikisini birden vareden Allah&#8217;tır.  		Buradan da, &#8220;cümlenin bende bulunması&#8221; işareti anlaşılmış olur.</p>
<p>&#8220;Sözünü kes ve sessiz ol, şerh ve beyâne sığmazam.&#8221;</p>
<p>Ne ile tarif edersen et zatını, sen o tarifin ötesindesin. Sınırsız olan  		zatını, sınırlı olan algı ve kavrayış kapsayamaz. Zira, kavrayış, sınırlamaya  		muhtaçtır! Her kavrayış senin bir veya birkaç özelliğini anlatır ama sen  		kavranabilen hiç bir şeye sığmazsın. Bunun farkına varıldığında söz de biter,  		açıklama da biter; sükunet başlar. Çünkü o hal, kendi kendine kalıştır.  		Gözün kendini görmemesi gibi, kendini kendine şerh ve beyanı da sözkonusu  		olmaz.</p>
<p><strong>Cûş kıldı akl-ı küll, geldi vücuda kâinat,<br />
Kâf ü nun emrinden oldu bu cihan yekbar mest</strong>.</p>
<p>Herşeyi kapsayan tümel akıl coştu ve evren yaratıldı. &#8220;Kaf&#8221; ile &#8220;nun&#8221;  		emrinden bu cihan bütünüyle mest oldu.</p>
<p>Coşmak diye anlatılan, kudsi hadisteki &#8220;bilinmekliğimi istedim&#8221; ifadesine  		atıftır. &#8220;Allah var idi, onunla beraber hiçbir şey yok idi&#8221; açıklamasında  		ifade edilen durumda iken kendini bilmeyi istedi. Bunu bir başka mecazı  		ile söylersek, &#8220;ben neyim ki?&#8221; diye varlığına nazar etmeyi murad etti. Böylece  		zaten sınırsız &#8220;can&#8221; olanın, kendini &#8220;bilmeyi&#8221; &#8220;muradı&#8221; gerçekleşti. Hay,  		Alim, Mürid. Ve böylece kendi azameti ve &#8220;kudretinin&#8221; nasıl bir şey olduğunu  		&#8220;işiten&#8221;, &#8220;gören&#8221; kendi oldu. Kadir, Semi, Basir. Bu anlatılan &#8220;kâinat&#8221;ın  		vücuda gelişidir. Kelim. İşte bu kendini &#8220;bilen&#8221;e varlıktaki adı ile &#8220;akl-ı  		evvel&#8221;, ya da burada olduğu gibi kimi zaman &#8220;akl-ı küll&#8221; tabir edilmiştir.</p>
<p>Burada arş ve kün işaretlerine biraz değinirsek&#8230;</p>
<p>Bizler &#8220;madde&#8221; diye yeryüzü koşullarında şartlandığımız özellikleri algılarız.  		Ancak bu sırada farkına varmayız ki bu tür özelliklerin ve dolayısıyla maddenin  		böyle oluşu ve bu maddenin bitişi, yer iledir. Yerkürenin, yani arzın ötesine  		yükselişle —içsel yönüyle değerlendirdiğimizde &#8220;dünyadan bağımsızlık kazandıkça&#8221;—  		madde, dünyada şartlandığımız halini yitirir, değişime uğrar; bizdeki madde  		algısı, dolayısıyla özellikleri başkalaşır. Dünyadan bakıp da dünyanın maddesi  		gibi olduklarını zannettiklerimiz, semanın katlarına doğru yükseldikçe buradaki  		ağır, bağlayıcı maddi özelliklerini yitirip &#8220;mânâlara&#8221; dönüşürler, içsel  		&#8220;hissedişlerden&#8221; ibaret kalırlar. Fiziksel diye bildiğimiz kurallar kaybolmaya  		yüz tutar. Nihayetinde bu bildiğimiz haliyle &#8220;özelliklerin&#8221; ve onları öyle  		&#8220;bilişlerin&#8221; de giderek azalması ile kaybolması sözkonusudur ki, işte madde  		ve mânânın o tükeniş limitine &#8220;arş&#8221; tabir edilmiştir. Arştan dünyaya iniş,  		nüzul denen olaydır. Sınırsızlığın, beş duyu dünyasında kendini ifadesi.  		&#8220;Arş, Allah&#8217;ın kudret ve saltanatının tecelli yeridir&#8221; denir. &#8220;Arş iki cihanı  		da kaplar&#8221; denir. Arşın üstü tamamen madde ve mânâdan ari, saf sınırsızlıktır  		ve hiç bir anlam, meleke, zihni kuvve ile değerlendirilemez.</p>
<p>&#8220;Errahmanü alel arşisteva&#8221; (Tâhâ, 20/5). Rahman arşa istiva etti.</p>
<p>Arştan bahsetmek için yine altındaki mânâ dediğimiz bilişlere başvurarak,  		yani mânâları kullanarak tarifler getiririz ama gel gör ki arşı dünyanın  		idraki ve şuuruyla bilemeyiz. Nasıl ki maddeyi madde ile ölçüyor; mânâları  		ise mânâya karşılık gelen bilinç yapımızla değerlendiriyor isek, her boyutsal  		düzey de o düzeyin yapısına karşılık gelen algı ile ancak değerlendirilebilir.  		&#8220;Kabre konan her kişinin feryadının arşa kadar yükselmesi&#8221; hadisiyle de  		işaret edildiği üzere, bağımsızlığına ulaşan ruh, kendi hakikatinin arşa  		kadar her şeyi kapsadığının farkına varır ve kendi gerçeğinin azametini  		görür. Ama zannedilmesin ki böyle bir gerçekliğin farkına varabilmek, arşın  		altındakileri geride bırakıp dışlamakla mümkündür. Tam aksine, maddi, manevi  		her şeyi kapsamak ve tam anlamıyla içselleştirmektir. Mevlana hazretlerinin  		deyişiyle, &#8220;insanlığa karılıp, insanlarla bir olmak&#8221; ile olasıdır.</p>
<p>Arştan semavata, yani bilince ve farkındalığa geçiş kün emri ile anlatılandır;  		ki bu, sadece bir anlık &#8220;oluş&#8221; ile artık &#8220;olanın&#8221; içine dalıştır veya biz  		diyelim ki &#8220;Allah&#8217;ın yoktan var etmesi&#8221;dir. Bu anlattığımız hale en güzel  		misâl, uykudan uyanıştır. Uykuyu sadece uykudayken yaşarız fakat onu tarif  		için, uyku olmayan uyanıklıkta sahip olduğumuz düşünce, fikir, hayal gibi  		araçlarımızı kullanırız. Uykuyu uykudayken anlatmanın mümkün olmaması gibi,  		arşın hakikati de dünyada dile gelemez. Uyanıklıkta anlattığımız uykunun  		kendi değil benzetmelerle tarifi olabilir ancak; bu sebeple arşı da bilinçle  		anlatmak ancak benzetmelerle olabilir.</p>
<p>Yekbar mest (yekpare, tümden sarhoş oluş), bu kadar yakın olan hakikati  		göremeyişin tanımıdır. Tecellinin bu yakınlığı ve anlık şiddeti, tümden  		kendinden geçişe ve hakikatin gizlenmesine sebep olmuştur. Görünenin, kendinden  		ayrı olmadığını, kendi hakikati olduğunu göremeyişinden dolayı, insan uykudadır  		ve ölünce bu uyanışla yüzleşir.</p>
<p><strong>Kevn ü mekândır âyetim, zâti durur bidayetim,<br />
Sen bu nişanla bil beni, bil ki, nîşâna sığmazam.</strong></p>
<p>Bütün varlıklar ve mekân benim delilim, işaretimdir; başlangıcım ise  		Zata dayanır. Sen beni bu işaretlerle bil, ama &#8220;ben&#8221; bu işaretlere de sığmam.</p>
<p>&#8220;Mekân&#8221;, olanların tamamının tutunduğu yer ve zemine verilen addır; kâinatın  		duruşudur. Evreni tutan kudret mekân iken; mekânı tutan, Allah&#8217;ın kudretidir.  		Nasıl ki mekân ile sabit olmasa, bu ortada görünenlerin hepsi yok olur,  		hiç biri kalmaz ise; aynı şekilde mevcut her şey de Allah&#8217;ın varlığı ile  		&#8220;hayy ve kayyum&#8221;dur, süregitmektedir. Buradan anlaşılır ki, mekânın devamlılığı,  		&#8220;ben&#8221; diye işaret edilen &#8220;zat&#8221; iledir. Abdülkadir Geylani hazretleri bu  		hakikati, rabbinden işittiği &#8220;Ben mekânın mekânıyım&#8221; şeklindeki hitabı ile  		dile getirir. Yani mekân denen, Hakk&#8217;ın varlığı ile ve O&#8217;nun varlığında  		sözkonusudur.</p>
<p>&#8220;Mekân&#8221; benim işaretimdir. &#8220;Ben&#8221;im tanınıp bilinmem bu işaretlerle mümkündür.  		Onlar benim özelliklerimin açığa çıkışı, bilinmesidir. Bütün alem Hakk&#8217;ın  		kitabı, her nesne ve oluş O&#8217;nun işaretleridir. O işaretler değerlendirilerek  		(okunarak) tanınırım ancak ben. Bunların hepsi de nihayetinde Zata dayanır.  		O Zat ki hiç bir aklî, fikrî, düşünsel yeti ile kavranamayan sınırsızlık.  		Her şeyin kaynağı odur; her şey ondan meydana gelir, ondan başlar. &#8220;Zati  		durur bidayetim&#8221;, başlangıcım zata dayanır demektir. Varolan her şey varlığını  		zattan alır. Zat kendiliğidir, bilinemez; ancak ayetler ona işaret eder.</p>
<p>&#8220;Hüvel evveli vel ahiri vezzahiri vel batın&#8230;&#8221; (Hadid: 3). O&#8217;dur önce,  		sonra, görünen, görünmeyen&#8230;</p>
<p>Bidayetim (başlangıcım), bütün bu anlatılanların sahibi ve kendinden  		varedicisi olan Zat iledir. Bu işaretle tanı beni, fakat aynı zamanda farkında  		ol ki ben bu işarete, bu işaretler sayesinde bana atfettiğin niteliklere  		sığmam, o özelliklerle de beni sınırlandıramazsın.</p>
<p>Ayet ve nişan, işaret ve iz demektir. Alemlerdeki her şey, Allah&#8217;ın zatına  		delalet eden işaretlerdir. Zatı ile sıfatlarını ve esmasını görür. Gözün  		kendini ancak aynada görmesi gibi,  zat da kendini evren aynasında  		seyreder, yani sıfatlarının ve isimlerinin anlamlarını müşahede eder.</p>
<div class="blogquoteleft">Modern bilime göre bu evren, kendi kendine mevcut değildir; daha derinlerdeki  			saklı bir işleyişin gölgesi ya da izi gibidir.</div>
<p>Modern bilime göre de, görünen muazzam, maddesel yapısına rağmen, evren  		kendi kendine mevcut değildir. Bunu, çok uzak ve güçlü bir vasînin üvey  		evladıdır diye tarif etmişlerdir. Bundan da öte, bu vasînin önemli bir uğraşı  		da değil, geçici bir gölgesidir, denmiştir. 1980 yılında yayınlanan &#8220;Wholeness  		and the Implicate Order&#8221; (Teklik ve Kapsadığı Düzen) kitabının yazarı ünlü fizikçi David Bohm&#8217;a göre,  		bu evren, daha derinlerdeki saklı bir işleyişin gölgesi ya da izi gibidir.  		Saklı düzen denen o orijin sistemin anlaşılması, ancak yaşadığımız düzende  		ortaya çıkan kesitsel verilerin, yani işaretlerin kodlarının çözülmesi ile  		mümkündür.</p>
<p>Nesimî, burada birinci mısrada hakikati teşbih ederken, ikinci mısrada  		tenzih eder. Tenzih ile der ki, her neyin farkında olursan, her neyi bilirsen  		bil, yine de bil ki senin bu bildiklerinle &#8220;ben&#8221; bilinmiş olmam. Bildiklerine  		güvenip de Allah&#8217;ın vahidiyetini bildim zannetme! Sen bu işaretlerle bil  		beni, ama yine de bil ki, beni bilebilmiş değilsin.</p>
<p>Bu mânâya işaretle Abdülkerim Ciyli hazretleri, &#8220;iki cihanda da mülk  		benimdir&#8221; diye başlayan ve &#8220;ne kadar görürsen, benimdir hep, tümden makamımdır  		oralar, tecelli edeniyim hakikatlerin&#8221; diye renklendirdiği şiirinin nihayetinde  		der ki:</p>
<p>&#8220;Şimdi dikkat et, anlattıklarımın hepsinde ben,<br />
Zattan anlattım, Mevlâ&#8217;ya kulum her hal ü kârda.&#8221;</p>
<p>Burada işaret edilen sır, bütün bu bilişin kulluk olduğudur.</p>
<p><strong>Kimse güman ve zan ile olmadı Hakk ile biliş,<br />
Hakkı bilen bilir ki, ben zan ve gümâna sığmazam.</strong></p>
<p>Hiç kimse tahmin, şüphe ve zan ile Gerçeği bilenlerden olmadı. Gerçeği  		bilen farkındadır ki, ben zanna ve şüpheye sığmam.</p>
<p>Gümanın bir anlamı da bireysel gayrettir. Gayretle olmadığı gibi, Hakkın  		kendini bilişi zan ve kuşku yoluyla, beklentiyle de olmaz. Kendini hakikatinden  		uzakta, yani Hakk&#8217;tan ayrı zannedişe seslenişinde Nesimi şöyle der:</p>
<p>&#8220;Ey özünden bîhaber, gel Hakkı tanı, sendedir,<br />
Gel vücûdun şehrine seyr et, gör ânı sendedir.&#8221;</p>
<p>Hakkı biliş zan ve gümanla olmaz, Hakkı biliş sadece ve sadece ilim ile  		olur ancak. Hakk&#8217;ı bilen, yani bu ilme, (bu bilince, bu irfana) sahip olan,  		benim zanna, kuşkuya sığmayacağımı da bilir. Hakkani müşahede ile bakıldığında  		tüm varlık ve mânâlar hükmünü yitirir. Her şey helak olur sadece veçhi kalır.  		Bu yüzden zan ve şüphe ile &#8220;kimse&#8221; Hakkı bilemez.</p>
<p>“Külli şeyin halikun illa vechehu” (Kasas: 88). O&#8217;nun veçhi (zatı) hariç,  		her şey helaktir.</p>
<p>Şüphe ve zan, ulvi şeyler dahi hissettirse, neticede gelip geçicidir;  		ilim ise bâkidir. Bilinç bir kez var ise artık ilanihaye vardır, yok olmaz.  		Çeşitli sanışlar ve beklentiler ile Hakikat müşahedesi birarada olmaz. Bunu da Hakkı  		bilen, yani gerçeklere vakıf olan ilim sahipleri bilir ancak. Şüphe ve zan,  		dünyaya ve beşeriyete bağımlıdır. Dünya hırsı ve beşeriyet ile ilim  		asla biraraya gelmez. Ancak şüphe ve hayal perdesini açabilen bilinç, eşyayı  		olduğu gibi, yani külli olarak görür.</p>
<p>&#8220;Senden perdeni kaldırdık, bugün artık görüşün keskindir.&#8221; (Kaf: 22)</p>
<p>(devam edecek&#8230;)</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.ahmedbaki.com/turkce/blog/" target="_blank">Ahmed BAKİ</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/ahmed-baki/880/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mârifetnâme&#8217;de &#8220;Evrim&#8221; Açıklaması</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/marifetnamede-evrim-aciklamasi/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/marifetnamede-evrim-aciklamasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2009 14:26:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ahmed BAKİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Erzurumlu İbrahim Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetname]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=801</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;İslamiyet ve bilim aynı şeyi söylemekte olup, arada yalnız isim farkı vardır.&#8221; —Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. (Mârifetnâme) Günümüz bilgileri ışığında yeryüzündeki canlıların öyküsünün yaklaşık 4 milyar yıl önce başladığı, insanın da dahil olduğu primat takımının ise yaklaşık 70 milyon yıllık bir geçmişe sahip olduğu kabul edilir. Peki bu canlılar bir anda bu haliyle varolmuş ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><img class="alignleft" src="http://www.hafif.org/imaj/exorientelux/erzurumluibrahimhakki2.jpg" alt="" width="193" height="230" /></em></p>
<p style="text-align: right;"><em>&#8220;İslamiyet ve bilim aynı şeyi söylemekte  		olup, arada yalnız isim farkı vardır.&#8221;<br />
</em><span style="font-style: normal;">—</span>Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.  		(Mârifetnâme)</p>
<p>Günümüz bilgileri ışığında yeryüzündeki canlıların öyküsünün yaklaşık  		4 milyar yıl önce başladığı, insanın da dahil olduğu primat takımının ise  		yaklaşık 70 milyon yıllık bir geçmişe sahip olduğu kabul edilir. Peki bu  		canlılar bir anda bu haliyle varolmuş ve milyonlarca yıldır yaratıldığı  		gibi mi durmaktadırlar, yoksa bir değişim sözkonusu mudur?</p>
<p>Bu yazımızda Tasavvuf ve Bilimin bu konuya getirdikleri bazı açıklamalara  		yer vereceğiz.</p>
<p>Konuya girmeden önce, günümüzde tartışıldığı şekliyle evrim konusundaki  		bir yanlış anlamayı belirleyelim. Bir çok yerde olduğu gibi Türkiye’de de  		nedendir bilinmez Darwin’e atfedilen evrim teorisi aslında Darwin’in söylediklerinden  		farklıdır. Örneğin Darwin hiçbir zaman &#8220;insan maymundan gelmiştir&#8221; dememiştir.  		İnsan ve maymunun tarih sürecindeki gelişimlerine bakılınca, milyonlarca  		yıl öncesinde yaşamış olan ortak bir atadan geldikleri teorisini ileri sürmüştür.  		Buna göre, aradan geçen milyonlarca yıllık süreçte bu ortak atanın bazı  		üyelerinin genlerinde tamamen şansa bağlı olarak bazı değişiklikler ortaya  		çıkmış ve onları diğerlerinden farklı kılmıştır. Zamanla bu değişikliklere  		yenileri eklenmiş, ortam şartları nedeniyle ortaya çıkan doğal ayıklanma  		sürecinin de eklenmesi ile bu değişiklikler bugün bildiğimiz primatların  		ortaya çıkmasına neden olmuştur.</p>
<div class="blogquoteleft">İnsan kromozom haritasında yapılan bilimsel incelemeler, 2 numaralı  			insan kromozomunun aslında iki kromozomun uç uca eklenmesinden meydana  			gelmiş büyük bir kromozom olduğu gerçeğini gün ışığına çıkarmıştır.</div>
<p>Öyle veya böyle, bugün artık insanların kafasında sorgulanan ve ne derece  		doğru olduğu anlaşılmaya çalışılan bir evrim olgusu sözkonusu.</p>
<p>Evrim teorisine karşı olanların ileri sürdükleri savlardan biri, maymunların  		24 çift farklı kromozom taşıdıkları, insanlarda ise bu rakamın 23 çift yani  		46 olduğudur. Eğer ortak atadan geliniyorsa her iki türün de aynı sayıda  		kromozom taşıması gerekirdi. Aslında bu mantık son derece doğrudur. Ancak  		insanın maymundan bir eksik kromozom taşıdığı önkabulü doğru değildir. Çünkü  		insan kromozom haritasında yapılan bilimsel incelemeler, 2 numaralı insan  		kromozomunun aslında iki kromozomun uç uca eklenmesinden meydana gelmiş  		büyük bir kromozom olduğu gerçeğini gün ışığına çıkarmıştır.</p>
<p>Yine evrim karşıtı savlardan bir diğeri, canlıların çevre şartlarının  		değişimine uymak amacıyla değişimlerinin kısa sürede ortaya çıkamayacağı  		şeklindedir. Oysa bu sav da gerçeği ifade etmekten uzaktır.</p>
<p>Geçtiğimiz 2008 yılının büyük bölümünü geçirdiğim ABD&#8217;de, bulunduğum  		üniversitelerde kendi çalışma konum dışında görüşme fırsatı bulduğum diğer  		disiplinlerdeki bilim insanlarından evrim konusunu gün ışığına çıkaran bazı  		gelişmeleri de izleme fırsatım oldu. Örneğin, 1988 yılında Michigan State  		Üniversitesi araştırmacılarından Richard Lenski&#8217;nin, E.coli bakterileri  		üzerinde başlattığı çalışma bu yönde önemli bulgular içeriyor. Lenski ve  		arkadaşları, araştırmalarında bakterilerin besi ortamındaki glikoz miktarını  		çok azaltarak zaman içerisinde bu yeni çevre şartına adapte olup olmayacaklarını  		belirlemek istemişler. Bakteriler faaliyetlerini sürdürebilmek ve çoğalmak  		için glikoza gereksinim duyarlar ve uzun yıllar devam eden bu deneyde, yaklaşık  		35 bin nesil sonra bakterilerden bir kısmının ortama adapte olmak üzere  		değiştikleri ortaya çıkmış. Deneyin başında dondurularak buzluklarda bekletilen  		klonları ile karşılaştırıldıklarında, değişim yaşayan bakterilerin iki kat  		daha hızlı çoğaldıkları ve ayrıca hücrelerinin iki kat daha büyük hale geldiği  		belgelenmiştir. Bulgulardan ilginç olan bir diğeri ise değişimin çok yavaş  		ve uzun zaman içerisinde olmak yerine zaman zaman kümeler halinde ortaya  		çıkması olmuştur. Yani, değişimin sanki dalgalar halinde geldiği; uzun bir  		süre hiçbir değişim olmadığı ancak kısa sürede önemli değişiklerin olduğu,  		bunu yine değişimsiz geçen uzun bir sürenin takip ettiği gözlemlenmiştir.  		Bir diğer değişle Lenski’nin bulguları Darwin&#8217;in &#8220;doğal seleksiyon&#8221; teorisini  		doğrulamıştır. Bakteriler, çevre şartlarına uymak üzere değişim yaşamışlardır.</p>
<p>Bernhard Palsson başkanlığında bir diğer araştırma grubu ise E.coli bakterisini  		glikoz yerine sabun yapımında kullanılan gliserolle beslemeye başlamış;  		normalde gliserolden çok az faydalanabilen E.coli&#8217;nin kontrollü laboratuar  		şartları altında sadece 44 gün sonra (660 E.coli nesli demektir) gliserolden  		çok iyi yararlanabilir hale geldiklerini görmüşlerdir. Yine bakteriler çevre  		şartlarına uyum gösterecek yapısal değişikliği kazanmışlar ve ilk halleri  		ile karşılaştırdıklarında iki kat daha hızlı büyüyen yeni bakteriler ortaya  		çıkmıştır.</p>
<p>Bunun gibi örneklerin sayısını artırmak mümkün. Bakterilerin antibiyotiklere  		karşı nasıl dayanıklı hale geldiklerini çoğumuz duymuşuzdur. Örneğin günümüzde  		her yıl milyonlarca insanın ölümüne neden olan verem hastalığı etmeni başlangıçta  		özel antibiyotiklerle öldürülebilmiş fakat aradan geçen sürede bu bakteriler  		kullanılan ilaçlara karşı dayanıklı hale gelmişlerdir. Bu sebeple, verem  		tedavisinde karşılaşılan antibiyotik direnci halen en önemli sorundur.</p>
<div class="blogquoteleft">Evrim teorisinin kurucusu Darwin&#8217;den (1809-1882) yaklaşık bir asır önce  			Anadolu&#8217;da yaşamış olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri (1703-1772),  			canlı yaşamın tâbi olduğu &#8220;evrimi&#8221;, Marifetnâme isimli eserinde açık  			biçimde dile getirmiştir.</div>
<p>Gelelim bu konuya tasavvuf ehlinin bakışına. Evrim teorisinin kurucusu  		kabul edilen Darwin&#8217;den (1809-1882) yaklaşık bir asır önce Anadolu&#8217;da yaşamış  		olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri (1703-1772), canlı yaşamda bir &#8220;evrim&#8221;  		sözkonusu olduğunu Marifetnâme isimli eserinde şu sözlerle açık biçimde  		özetlemiştir:</p>
<p>&#8220;<em>Hak Teala&#8217;nın emir ve tesiri ile felekler ve yıldızlar hareket edip,  		dört unsuru istihale (evrim) ile birbirine karıştırıp yoğurmuşlardır. Böylece,  		önce madenler, sonra bitkiler, daha sonra hayvanlar meydana gelmiştir. Hayvan  		kemalini bulduğunda insan zahir olmuştur. Bu bileşik cisimlerin dört mertebesi  		arasında yani maden, bitki, hayvan ve insan arasında aracı bileşik cisimler  		de vardır. Madenler ile bitkiler arasında vasıta ve geçit olan mercandır&#8230;  		Bitkiler ile hayvanlar arasında geçit hurma ağacıdır. Çünkü o bitki olmasına  		rağmen hayvan gibi erkeğine yakın olmadıkça (döllenme olmayıp) neticesi  		hurma olmaz. Hayvanlar ile insanlar arasında geçit olanların en açığı maymundur.  		Çünkü bütün organları, kıl ve kuyruğundan başka dışı ve içi insana benzer.   		Mercan, hurma ağacı ve maymun gibi maden, bitki, hayvan ve insan arasında  		geçit olanların varlıklarındaki hikmet, her birinin kendi mertebesi aşağısından  		son yükseklik derecesine ulaşması, varlıklardaki mertebelerin o silsile  		yoluyla tertip edilmesi ve insanlık mertebesinde nihayet bulmasıdır. Zamanın  		devretmesinin tamamlayıcısı ve cihan varlıklarının özü insanın var olmasıdır.  		Yedi yüksek babanın (felekler) ve dört aşağı ananın (anasır-ı erba&#8217;a) ve  		üç bileşik cisimlerin (mevalid-i selase) neticelerinin özü insan bedenidir.  		Belki iki cihandan sebep ve gaye, ancak hazret-i insandır&#8230;</em></p>
<p><em>Bu şerefli vücudun yükselişinin başlangıcı madenler olmuştur. En önce  		kaygan çamurdur, sonra taş mertebelerine yükselmiştir, sonra kıymetli cevherler  		mertebesine vasıl olmuştur&#8230; o mertebeden de yükselerek tohumsuz biten  		bitkiler mertebesine varmıştır. Sonra tohum ile biten bitkiler mertebesine,  		oradan ağaç şeklini alıp hurma ağacına kadar varmıştır. Hurma mertebesinden  		hayvanların mertebelerine yükselip nice seneler o mertebede ömür sürmüştür.  		Oradan fiil ve şekil bakımından insana benzeyen yarı insan (nesnas) ve maymun  		mertebesini bulup daha da yükselerek insan şekline gelmiştir.</em>&#8221; (Marifetname,  		Bedir Yayınevi, s.57-60)</p>
<p>Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn (mesnûnin).  		(15/Hicr:26)</p>
<p>Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (insan şekli  		verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) halkettik.</p>
<p>Elleziy ahsene külle şey&#8217;in halakahü ve bede&#8217;e halkal&#8217; insâni min tıyn.  		(32/Secde:7)</p>
<p>O herşeyi güzellikle halkedendir ve insanı halketmeye balçıktan (tıyn&#8217;den)  		başlamıştır.</p>
<p>İz kale rabbüke lil melaiketi inni halikum beşeren min tiyn. Fe iza sevveytühu  		ve nefahtü fihi mir ruhiy fekau lehu sacidin. (38/Sad: 71-72)</p>
<p>Rabbin Melâikeye demişti ki: Ben balçıktan (tıyn&#8217;den) bir beşer halkedeceğim.  		Onu tesviye ettiğim (kıvama erdirip tamamladığımda) ve ona ruhumdan nefheylediğimde  		derhal ona secdeye kapanın.</p>
<p>Ve iz kale rabbüke lil melaiketi inni cailün fil erdi halifeh, kalu e  		tec&#8217;alü fiha mey yüfsidü fiha ve yesfiküd dima&#8217;&#8230; (Bakara: 30)</p>
<p>O vakit rabbin melâikeye &#8220;Ben Arzda muhakkak bir halife kılacağım&#8221; dediğinde,  		onlar &#8220;orada fesat edecek ve kanlar dökecek bir mahlûk mu var kılacaksın?&#8221;&#8230;  		dediler.</p>
<p>[Genellikle yaratma diye çevrilen halak kelimesi "form vermek" anlamındadır.  		Buradaki ceala, "kılmak" manasındadır.]</p>
<p>Mârifetnâme&#8217;ye ilaveten birçok diğer eserde de, cansızlardan gelişip  		bitkiye, bitki düzeyinden hayvan düzeyine ve oradan insana doğru işleyen  		sürece İslâm alimleri tarafından sürekli değinilmiştir.</p>
<p>&#8220;<a class="devamm" href="http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/hologram">Holografik Bakış</a>&#8221; isimli kitabımızda yer verdiğimiz üzere, Modern Bilime  		göre, evrendeki her şeyin ortaya çıkışı, atomaltı düzeydeki “olasılık dalgalarının”  		ancak gözlemci insan bilinci tarafından, belirli özellikler şeklinde kavranmasıyla  		gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, içinde yaşadığımız bu âlem, atomaltından  		bakıldığında “olasılık dalgaları” diye gözlenen, henüz hiçbir şeyin sınırı  		ve şekli olmadığı o boyutun, tabiri caizse, “şuur dediğimiz kodla sistemleşmesi”  		ve &#8220;çeşitli suretlere bürünmesi&#8221; şeklinde oluşmaktadır. Tasavvuf terimleriyle  		ifade edersek; varlık, varoluşu itibariyle, tümüyle özündeki o “ilmi kodla”  		belirlenmiş ölçü ve düzene (tertip ve nizama) tabidir ki, âlemlerdeki her  		zerre, varoluşuyla onun hükmü altındadır! Yaşam, bu sistemin işleyişini  		oluşturan, “evrenin geni” diyebileceğimiz o şuursal kod –“levh-i mahfuz”  		tabiriyle işaret edilen yaşamın orijinal yapısı– ile sabittir . Bir başka  		ifadeyle, evrendeki her oluşum yaratılmadan evvel Allah ilmindeki “hüküm  		ve takdir” boyutunda yazılıdır.</p>
<div class="blogquoteleft">&#8220;Evrim&#8221; denen değişim, birimlerin varoluş nedenini yani kendilerini  			&#8220;gerçekleştirmeleri&#8221; sürecidir.</div>
<p>Evrimi inkâr etmenin, &#8220;canlı yaşamında değişim sözkonusu değildir, herşey  		bir anda bu haliyle varolmuştur ve tüm canlılar milyonlarca yıldır yaratıldığı  		gibi durmaktadır&#8221; türünden bir kanaati savunmaktan öteye gidemeyeceği açıktır.  		Oysa, Tasavvuf ve Modern Bilim verileri ışığında değerlendirdiğimizde görürüz  		ki, bugün evrim sonucunda kazanılmış özellikler olarak gördüklerimiz, yukarıda  		değindiğimiz esas üzere, canlıların ezelinde (boyutsal derinliğinde) takdir  		edilmiş bir gayedir ve &#8220;evrim&#8221; denen değişim, birimlerin varoluş nedenini  		yani &#8220;kendilerini gerçekleştirmeleri&#8221; sürecidir. Zira canlıların her zerresinde,  		kendi varoluşlarını sağlayan yapısal ilim ve potansiyel kudret (bilinç ve  		enerji) mevcuttur ve evrim, orijinal tasarımın (çok uzun sürelerde) realizasyonu  		olarak anlaşılmalıdır. Bunun en açık örneklerinden birisi, uygun koşullar  		altında, değişim için gerekli potansiyeli zaten başlangıçtaki yapısında  		barındıran bir yumurtanın, sonuçta dünyaya gelecek olan yeni canlıyı oluşturmak  		üzere çeşitli aşamalar geçirerek kendini gerçekleştirmesidir.</p>
<p>Ancak &#8220;evrim&#8221;, Modern Bilim öncesinde ateistlerin dayandırdığı gibi tamamen  		&#8220;şansa bağlı olarak gelişen değişiklikler süreci&#8221; şeklinde olmayıp, atomaltı  		düzeyde tümü birbiriyle ilintili olan birimlerin, varoluş nedenleri istikametinde  		ortaya çıkışları esasına dayanmaktadır. Darwin&#8217;den önce, 1809&#8242;da yayınladığı  		Zoolojik Felsefe isimli kitabında Lamarck&#8217;ın öngörüleri de bu yöndedir.  		Zira Darwin, evrimin tamamen çevresel koşullardan kaynaklandığını ve doğal  		seleksiyonla oluştuğunu iddia ederken, Lamarck, değişimin, türlerin tabiatında  		var olan evrimleşme özelliğinden kaynaklandığını öne sürmüştür.</p>
<p>Eğer Tasavvuf öğretisinin günümüz kavramlarıyla dile gelişi olan Modern  		Bilimde vurgulanan &#8220;evrensel bütünlük&#8221; gerçeğinin idrakiyle değerlendirirsek,  		içsel ve dışsal faktörler ayrımının geçersizliğini ve değişimin, iç ve dış  		tanımlamaları ile bölünmeyen, evrensel tek bir güçten kaynaklandığını da  		görürüz. İsterseniz siz bu gerçeği &#8220;herşey Allah&#8217;ın kudretiyle olmaktadır&#8221;  		diye ifade edin, değişmez. Bu gücün kendinden ortaya konan (tecelli eden)  		özelliklerinin seyri (kavranması) ise, algılamanın kapasitesinden doğan  		değişik &#8220;zaman&#8221; varsayımları beraberinde söz konusu olur.</p>
<p>&#8230; kulle yevmin huve fi şe&#8217;n (55/Rahman: 29). O her an yeni bir oluştadır.</p>
<p>&#8230; yahlûku ma yeşa (42/Şura: 49). Dilediğini halkeder.</p>
<div class="blogquoteleft">Tasavvuf öğretisinin günümüz kavramlarıyla dile gelişi olan Modern Bilimde  			vurgulanan &#8220;evrensel bütünlük&#8221; gerçeğinin idrakiyle bakıp herşeyin birbiriyle  			ilintili oluşunu hesaba katarsak, içsel ve dışsal faktörler ayrımının  			geçersizliğini ve değişimin, iç ve dış tanımlamaları ile bölünmeyen  			evrensel tek bir güçten kaynaklandığını görürüz.</div>
<p>Aslında, karakterlerini genetik materyalin kodladığı canlıların dünyaya  		gelişlerine bakmak bile evrim olayının gerçekliği hakkında yeterli bir gözlemdir.  		Canlıların zamanla değişimini –ki bununla milyonlarca yılı kastediyoruz–  		kabul etmeyenler ile evrimi kabul edenler arasındaki fark, insanların yaşamlarına  		bebek olarak başladıklarına inanmakla, sperm ve yumurtanın birleşmesiyle  		oluşan tek hücre olarak başladıklarına inanmak arasındaki farka benzer.  		Modern bilimden önce, spermin içinde mikroskobik büyüklükte bir insancık  		olduğuna ve bu küçük insanın ana rahmine girdikten sonra beslenerek değişmeden  		sadece büyüdüğüne inanılıyordu. Ama bugün, ne spermle ne de yumurta hücresi  		ile taşınan böyle bir mikro canlının olmadığını biliyoruz. Dahası, eğer  		bir insanın, bir maymunun, bir farenin, bir tavşanın veya bir kuşun yaşamlarının  		başlangıcından itibaren gelişimlerine bakarsanız, ilk gelişim dönemlerinde  		bunları birbirlerinden ayırt etmenin imkânsız olduğunu görürsünüz.</p>
<p>Doğanın işleyişinde değişmeyen tek şey değişimin ta kendisidir. Yaşamda  		her oluşum belirli bir sürecin neticesidir. Sünnetullah diye bildirilmiş  		olan işleyiş disiplini bugün nasıl operasyonel ise her anda aynı şekilde  		işler. Değişim, Sünnetullaha rağmen değil, Sünnetullahın gereği olarak gerçekleşir.</p>
<p>Tasavvuf ehlinin basiretle farkettiği evrim, 19. yüzyıl biliminde bir  		teori olarak başlamış ve şimdiye dek elde edilen bilimsel veriler öngörülenleri  		doğrular nitelikte olmuştur. Gelişmelere bakıldığında zaman içerisinde onu  		inkâr etmenin gittikçe zorlaşacağı açıktır.</p>
<p>İslamiyet ve bilimin aynı şeyi söylemekte olduğu ve arada yalnız isim  		farkı olduğunu vurgulayan İbrahim Hakkı Hazretleri, aynı eserinde insanın  		oluşumunu açıkladığı bölümün sonunda, günümüzden iki asır önce, bilim adamlarının,  		bilimin ve deneylerin meydana çıkardığı gerçekler olan sözlerine itiraz  		edilmesinin doğru olmadığı uyarısını da şu sözlerle yapmıştır:</p>
<p>&#8220;<em>Sözkonusu işleri çürütmek için tartışmayı dinin gereği zanneden kimse,  		dini zayıflatmış, değersizleştirmiş ve dine karşı cinayet işlemiş olur.  		Zira zikredilen olayların gerçekten olduğunu ölçüm ve hesap kanıtları gösterir.  		Buna muttali olup doğrulamasını yapabilen ve sebebini, zamanını, miktarını  		ve süresini bildiren kimseye, bunun dine aykırı olduğu söylenecek olursa,  		o kişi yakin üzere olduğu sonuçtan şüphe etmez, fakat belki dinden kuşkuya  		düşerek, &#8220;akla aykırı din nasıl olur?&#8221; diye sormağa başlar. Dine yolu yordamıyla  		eleştiri getirenlerin verdiği zarara göre, dine yanlış biçimde yardımcı  		olanların verdiği zarar daha çoktur.</em>&#8221;</p>
<p>Sözümüze, varlık dairesi denen ıslah (evrim) sürecinin, marifet kemaline  		erip küllî akla kavuşarak tamamlandığına işaret eden Erzurumlu İbrahim Hakkı  		Hazretleri&#8217;nin, insana kendi gerçeğini gösteren bir beyti ile son verelim:</p>
<p style="text-align: center;">&#8220;<em>İki alem senin kabuğundur, sen ancak alemin  		özüsün,<br />
Seninle hay&#8217;dır eşya; kendini bil, ruh-u azamsın.</em>&#8221;</p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.ahmedbaki.com/turkce/blog/default.htm" target="_blank"><strong>Ahmed BAKİ</strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/marifetnamede-evrim-aciklamasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ahırete İman ve &#8220;Sünnetullah&#8221;</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/ahirete-iman-ve-sunnetullah/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/ahirete-iman-ve-sunnetullah/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Nov 2007 12:02:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ahmed BAKİ]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/ahirete-iman-ve-sunnetullah/</guid>
		<description><![CDATA[Ahmed Bâki 26 Kasım 2007 &#8220;Varlığım bu bedenden ibarettir, ölümle benim sadık yarim kara toprağa döneceğim ve yaşamım bitecektir&#8221; diyenlerden isen, en güzel şekilde ve istediğin kadar yiyip içmek, eğlenmek, sevip sevilmek, çiftleşmek, uyumak yaşamın en başta gelen gayeleridir senin için doğal olarak&#8230; Adına &#8220;ateist&#8221; de deseler, &#8220;totemist&#8221; de, hatta &#8220;müslüman&#8221; ya da aradaki diğer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="textdate"><font color="#808080">Ahmed Bâki     </font>                                                                                                                                                                  <font color="#808080">26 Kasım 2007</font></p>
<p><strong> 		 		</strong>&#8220;Varlığım bu bedenden ibarettir, ölümle benim sadık yarim kara toprağa  		döneceğim ve yaşamım bitecektir&#8221; diyenlerden isen, en güzel şekilde ve istediğin  		kadar yiyip içmek, eğlenmek, sevip sevilmek, çiftleşmek, uyumak yaşamın  		en başta gelen gayeleridir senin için doğal olarak&#8230; Adına &#8220;ateist&#8221; de  		deseler, &#8220;totemist&#8221; de, hatta &#8220;müslüman&#8221; ya da aradaki diğer adlardan birini,  		hiç farkı yok aslında&#8230; Batıda ve doğuda nice din adamları, alimler, profesörler,  		şeyhler, hoca efendiler görüyoruz günümüzde, &#8220;ölüp yok olup zaman sonra  		topraktan dirileceğini&#8221; uman ve bu imanlarıyla(!) toplumların inançlarına  		yön veren&#8230; Hey gidi koca dünya! &#8220;Koskoca yaradan bunu yapmaya kadir değil mi?&#8221;  		diye de gerekçeleri var!..  		Ya da imanlı(!), iyi ahlâklı, kendi başına masum yaşayan kişiler: &#8220;Nasılsa  		yaradan öbür tarafta içimizin temizliğini görür ve bize de bir ikramiye bahşeder&#8221;  		umuduyla &#8220;et-kemik beden&#8221; olarak ömür tüketen&#8230;</p>
<p>Bu arada, &#8220;teklik&#8221; anlayışını soracak olursan, o da en güzel şekilde  		Taoizm&#8217;de de, Budizm&#8217;de de, Kabala&#8217;da da, New Age&#8217;de de, daha nice yeni(!)  		akımda mevcut&#8230; Ve dahi artık bir inanç biçimine bile ihtiyacın yok bu  		devirde; zira Modern Bilim en açık ve anlaşılır şekilde açıklıyor tekliği  		bir &#8220;realite&#8221; olarak&#8230; Sinema ve televizyon filmlerinden, dizi ya da belgesellerden  		dahi öğrenebilirsin bunu&#8230;<span id="more-313"></span></p>
<p>Ancak, eğer &#8220;ben bu bedenden ibaret değilim, aslen bilinç varlığım&#8221; diyorsan&#8230;  		İşte o zaman, DİN konusu senin için kaçınılmaz bir alan&#8230; İster bilim,  		ister felsefe, isterse spiritüalizm veya başka bir yoldan başla, nihayetinde  		varacağın ana kaynak DİN ilmidir! Ve dahi &#8220;DİN&#8221; konusunun düşünsel temellerini  		kavramak isteyen için, &#8220;Tasavvuf&#8221;&#8230; &#8220;Din&#8221; dediysek, dünyadaki türlü türlü  		&#8220;inanç ve tapınma&#8221; biçimleri gelmesin hemen hatıra! Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in &#8220;DİN&#8221;  		diye kastettiği, açıkladığı, yaşadığımız, tâbi olduğumuz &#8220;Allah sistem ve  		düzeni&#8221;nden bahsediyoruz&#8230; Zira, varlığının nasıl ve ne şekilde devam edeceği,  		geleceğinin nasıl daha hayırlı olacağı ve bunun için neler yapman gerektiğinin  		bilgisi &#8220;İSLÂM&#8221; adıyla bildirilen &#8220;DİN&#8221; anlayışında açıklanmıştır sadece.</p>
<p>&#8220;Ahırete İman&#8221; başlıklı önceki yazımızda, Kur&#8217;ân-ı  		Kerim&#8217;de açıklanan &#8220;ahırete iman&#8221; ile, ölüp yok olup bir zaman  		sonra yeni baştan dirilmekle ötede, uzaklarda başlayacak olan yeni bir yaşama  		değil, &#8220;şu anki bilincimizin sonsuz yaşamına&#8221; işaret edildiğine dair düşüncelerimizi  		dile getirmiştik. O yazı gerçekte birbirini izleyen üç bölümü içermektedir!  		Ahırete imanın, ancak kişinin kendini &#8220;et-kemik beden&#8221; değil, &#8220;sonsuz yaşama  		sahip bir bilinç&#8221; olarak kabul etmesiyle yaşanabileceği&#8230; Kendini bedenden  		ibaret kabul etmek yüzünden ahıretine iman etmeyenin, özündeki hakikatine  		yönelimine kendisinin mâni olduğu ve o halde iken &#8220;iyi ahlâk&#8221; vs. edinmenin  		dahi cennete erdirmeyeceği&#8230; Ve de ahırete imanın kişiyi getireceği Rasûlullah&#8217;a  		iman noktası&#8230;</p>
<p>Konunun devamı olan bölümü de bu yazıda tamamlayalım nasip olduğu kadarıyla.</p>
<p>Bu arada, önemli bir inceliğin de altını çizmeden geçmeyelim: Kendinin  		bir bilinç olduğunu kabul etme denen şey, varlığın aslının bilinçten (ilimden,  		datadan) meydana geldiği ve dolayısıyla şu anki bilincinin, varlığın aslını  		meydana getiren orijin bilincin bir yansıması olduğunu kabul ile sözkonusu  		olabilecek bir yaşam sürecidir! Yoksa, günümüzde kendinin madde beden olduğunu  		ve beyninin ürettiği bilinci kullandığını, bu sebeple beynin ölümüyle birlikte  		bilincin de kalmayacağını varsayarak yaşayanlar da çoktur. Bu inançta iken  		bilincin veya düşüncenin gücünü kullanarak dünya hayatını en iyi, en güzel,  		en zengin şekilde yaşamayı amaç edinmiş olanlar da çoktur. Ancak bu tür  		varsayım veya inanışlar, aslında varlığının &#8220;madde bedenden ibaret&#8221; olduğunun  		değişik versiyonlarıdır sadece; karıştırılmaya!</p>
<p>&#8220;Bilincin&#8221; nasıl ve neden varolduğu, &#8220;beyin&#8221;le, &#8220;hafıza&#8221; ve &#8220;ruh&#8221;la ilişkisi  		başka bir yazı konusu, nasipte varsa&#8230;</p>
<p>Gelelim konumuza&#8230;</p>
<p>Eğer, Allah&#8217;a, ahırete ve Rasûlullah&#8217;a iman senden açığa çıkmışsa, bu  		sayede bilinç varlığına ve onunla sonsuz yaşamına yönelenlerden isen, o  		vakit Rasûlullah (aleyhisselâm)&#8217;ın “zerre küllün aynasıdır&#8221; ifadesiyle işaret  		ettiği üzere, varlığı bir anlamda &#8220;hiç&#8221; olan &#8220;abd&#8221;ın varlığındaki oluşlar  		ile, abdın varedeni &#8220;Allah&#8221; ismiyle işaret edilen &#8220;sınırsız tek&#8221;in kuşattığı  		tüm oluşların, tüm işleyişin tâbi olduğu &#8220;Sünnetullah&#8221; ile yüzyüze gelirsin!</p>
<p>Dünyadan (arz), güneş sistemine (semavat), galaksiye (kürsi), evren ve  		evrende tüm boyutları ile var olan her şey (kâinat) ve mevcudatın tükeniş  		limitine (Arş) kadar, dışsalda ve içselde (afakta ve enfüste) her birimin  		kendi yapısındaki tüm bu mertebeler<font face="Berling Antiqua"> –</font>yani,  		holografik gerçeklik sonucu her zerre ve her zerrenin kendi özünde mevcut  		tüm farkındalık ve bilinç düzeyleri<font face="Berling Antiqua">–</font>  		&#8220;sünnetullah&#8221; denen &#8220;varoluş sistemine&#8221; tâbidir.</p>
<p>Neden böyle bir sisteme tâbi oluş söz konusu olsun? Çok önemli bir  		soru!</p>
<p>Bunun cevabını ancak vahdet ve kader sırrını yaşayanlar bilir; bizler  		de onlardan duyup öğrendiğimizi naklederiz.</p>
<p>Çünkü, varolan herşey hakikatte sadece ve sadece &#8220;ilmullah&#8221;ta vardır;  		&#8220;Allah ismiyle işaret edilenin ilminde&#8221; vardır! Onun dışında hiç bir şey  		asla yoktur, olmamıştır!</p>
<p>İster, &#8220;herşey noktadan ve noktanın açılımı ile varolmuştur&#8221; diyelim&#8230;  		İster adına, &#8220;noktadan açılan string konisi içinde açığa çıkan şuursal algılamanın  		sonsuzluğu&#8221;, isterse “hayâl içinde hayâl içinde hayâl” diyelim&#8230; Tümü &#8220;tek  		kare resim&#8221; ibaresiyle yaklaşılmaya çalışılan, &#8220;yoklukla arasında başka  		hiç bir aşamanın olmadığı bir an&#8221;ın farkındalığından, &#8220;sınırsızlığın bir  		anlık açığa çıkış seyrinden&#8221; başka bir şey değildir, ismi “ALLAH” olan indinde!  		Ki, holografik bakışla her şey &#8220;Allah ismiyle işaret edilenin ilminde&#8221; meydana  		gelmektedir ve dahi &#8220;an&#8221;da &#8220;olup-bitmiş&#8221;tir!</p>
<p>Dolayısıyla, her şey, o &#8220;ilm&#8221;in sahibi Zatın, yine ilminde ve ilminden  		zuhur eden dileğinin ve kudretinin ve varlığındaki sayısız özelliklerin  		sonucu olarak, her “an” yeni bir “hâl alış” şeklinde “çok boyutlu tek kare  		resim” olarak açığa çıkar; ki işte şu anki &#8220;algı&#8221;mız ve &#8220;değerlendirme&#8221;mizle  		yaşam bizzat odur! Allah Rasûlü, kendindeki hakikat “nokta”sından (Rab),  		bilincine (kalbine) açılan (inzal olan) evrensel farkındalık (Cebrâil) kuvvesinin  		açığa çıkışı (vahiy) doğrultusunda “oku”ma işleviyle (ikra) işte bu içinde  		yaşadığımız, &#8220;hayal&#8221; denen, her şeyi varlığında barındıran &#8220;tekil&#8221; yapının  		varoluş sistem ve düzenini (çok boyutlu tek kare resmin içindekileri) ve  		işleyiş prensiplerini (Sünnetullah) anlatmıştır.</p>
<p>Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)&#8217;a kadar olan Nebîler, ölüm ötesinin varlığını  		bildirip onunla ilgili hükümleri açıklamışlardır. Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)  		ise, Zâtını tanımanın getirdiği ilimle, âyetler ve hadîslerle bu sistem  		ve düzenin (Sünnetullah) açıklanma işlevini tamamlamış, &#8220;İSLÂM&#8221; adıyla bildirdiği  		bu &#8220;DİN&#8221; gerçeğine dayalı olarak, insanlar için nelerin gerekli olduğunu  		ideali ve pratiğiyle bildirmiş, tanıtmıştır.</p>
<p>Öte yandan, teklik konusu da dahil olmak üzere birçok hakikati bildirmelerine  		rağmen, İslâm dışında hiç bir inanışta &#8220;ahıret yaşam süreci&#8221; ve bu gerçeğin  		ışığında &#8220;dünyada yapılması gerekenler&#8221; konusunda etkin ve tam bilgi mevcut  		değildir! Dolayısıyla, insanın kendini &#8220;bilinç&#8221; olarak tanıması ve &#8220;geleceğini  		hazırlaması&#8221; yönünden işlevsel değillerdir! Zirve diye niteledikleri en  		ileri nokta, Tasavvuf&#8217;ta &#8220;fenafillah&#8221; tabir edilen kendi varlığının sınırsız  		tek indinde yokluğunu anlama ve hissetme düzeyidir, ki &#8220;sünnetullah&#8221;ta yaşamın  		başlangıcıdır bu idrak. Bunu aşan kemâlâtın yaşam sürecine &#8220;bakâbillah&#8221;  		tabir edilir ki, algılanan ve algılanamayan her şeyi, ilminde, kendi sıfat ve esmâsıyla,  		ilmî sûretler olarak &#8220;var&#8221; kılan ve her an yeni bir oluş ile  		onların daima abdiyetlerini ortaya koyuşlarını dileyenin  		müşahedesidir o&#8230;</p>
<p>Günümüz bilgi bombardımanı altında maalesef tekliği bilmenin yeterli  		olduğu sanılmakta, çoğunluk teklik bilgisinin zirve düzey olduğu hezeyanına  		kapılmaktadır. Oysa, Kur&#8217;ân&#8217;ın bildirdiği ahırete iman edenler açıkça görürler  		ki, ne düşüncenin gücünü kullanmak, ne iyi ahlâklı olmak, ne de teklik bilgisine  		sahip olmak, &#8220;cennet&#8221; diye tanımlanmış olan yaşam ortamına erdiren unsurlar  		değillerdir!</p>
<p>Yaşamı cennete ya da cehenneme çeviren, kişinin &#8220;Sünnetullah&#8221;ı değerlendirip,  		değerlendirmemesi, dolayısıyla bilincinin buna uygun formatı kazanıp kazanamamasıdır.  		Yani, hakikatine iman ve bu imanın gereği olan fiilleri ortaya koymasıdır. Bunun gerekleri,  		Allah Rasûlü ve son Nebisi Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)&#8217;ın öğretisiyle  		insanlığa mükemmel şekilde verilmiştir. İdeali vahdet olanın, pratiği sünnetullahtır!  		İnsanın, bir yandan kendi hakikatini tanırken, diğer yandan varlığını nasıl  		ve ne şekilde sürdüreceğini, yarını için nelerin daha hayırlı olacağını  		ve yarınının nasıl daha huzurlu olacağını bilmesi; yaşamına, düşüncelerine  		ve uygulamalarına buna göre yön vermesi zaruridir!</p>
<p>İşte bu sebeple, &#8220;Allah&#8217;a ve ahırete iman&#8221; bir bütündür.  		İster nübüvvet getirisine iman yollu olsun, ister risalet kaynağından  		açığa çıkan hakikate iman yollu, bunu yaşayabilenin,  		diğerleri ile arasındaki en önemli fark, tekliği anladıktan sonra tâbi olduğumuz  		yaşam sistemi ile yüzleşip, gereğini ortaya koyabilme farkıdır! Yani, adı  		&#8220;İSLÂM&#8221; olan &#8220;DİN&#8221;i değerlendirmenin sonucu olarak, ismi &#8220;Allah&#8221; olanı fark  		ettikten sonra, &#8220;Sünnetullah&#8221;ı fark edip, ona göre yaşayıp yaşayamama farkıdır!  		Bir gözünle tekliği müşahede ederken, diğeriyle sistemi müşahede edip  		gereklerini yerine getirebilmektir.</p>
<p>Neden böyle bir zaruret vardır? Çok önemli bir diğer soru bu!.. Yalnızca teklik bilgisi, iyi ahlâk edinmek  		ya da beyin gücünü kullanmak neden yeterli değildir sonsuz saadet için?..</p>
<p>Cevap yine yaşamın sonsuzluğuna imanda gizli! Çünkü, tekliği bilmekle ve hatta ismi  		&#8220;ALLAH&#8221; olanı tanımakla, kişinin varlığı ve o varlıkla yaşamı, tuzun suda  		eriyip yok olması gibi asla yok olmamaktadır! Yaşam, bilincin gelebildiği  		her anlayış ve kavrayış düzeyinde sonsuz şekilde devam etmektedir. Dolayısıyla,  		hangi inanış veya ekolde, neye ermiş olduğuna inanırsa inansın, kişi sonsuza  		kadar &#8220;birimsel kişiliğiyle&#8221; yaşamak durumundadır dünyada ve ölüm ötesindeki  		her ortamda! Bu yüzden de, hakikatini ne düzeyde fark ederse etsin, sonuçta,  		son Nebi&#8217;nin bildirdiği Sistem ve Düzen gerçeklerine göre yaşamına ve uygulamalarına  		yön vermek zorundadır; yani &#8220;Sünnetullah&#8221;ı anlayıp ona göre yaşamak zorundadır!</p>
<p>Yaratılışı buna elverenler, &#8220;Sünnetullah&#8221;ı değerlendirirler ve cennet  		adıyla tanımlanan huzur ve mutluluk ortamında yaşarlar! Uzak kalanlar ise  		türlü şekillerde yanma ortamları içinde yaşam sürerler.</p>
<p>Sünnetullah gereği, kimseye dışarıda bir tanrıdan mükâfat ulaşmaması  		ve herkesin yalnızca kendisinden açığa çıkanın (elleriyle yaptıklarının)  		sonuçlarını yaşamasından dolayı, son Nebi Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)&#8217;ın  		&#8220;ne anlatmak istediğini&#8221; kavramak, geleceğini düşünebilen her insan için  		en önemli amaç olmalıdır!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/ahirete-iman-ve-sunnetullah/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

