O
“ O ”
..Nasıl başlamıştı…?
O gün akvaryumunun önünde izlerken balıklarını, özenle oluşturduğu düzen içindeki bitki ve hayvanların hareketlerini, daha öncekilerden farklı bir huzur hissetti içinde. Her bir taşı, kabuğu, bitkiyi aksesuarı ve akvaryum malzemelerini özenle seçip, birbirine uygun hale getirerek, böyle bir yaşam alanı oluşturma çabaları, hep bu seyir için değil miydi ? Mutluluğunu balıklarla paylaşırcasına biraz yem attı tepelerinden ve yine seyretti onların bu nimete olan taleplerini ve ona ulaşma çabalarını. Sonra bir anda bu boyutu düşünürken, başka bir boyutla kesişti yaşadıkları… Duramadı düşündüğünü saklamadı ve dedi;
-Ben sizin Allah’ınızım…
Öyle ya; onların yaşamaları için gerekli olan akvaryumu oluşturan O idi. Tıpkı bizim için oluşturulmuş arz/yeryüzü gibi. İçindeki yaşam ortamı için gerekli olan suyu ve temizlenmesini de sağlayan O idi. Tıpkı bizim için gerekli olan ve sürekli arıtılıp temizlenen su ve havanın bahşedilişi gibi. Özenle seçtiği okyanus kumu ve üzerindeki çeşitli aksesuarları yerleştiren ve bunların suyun PH ını yükselterek, balıkları için zararlı sertlik derecesine sebep olduğundan, PH ı düşürmeye yarayan ve çok güzel görünüm katan amazon kütükleri ile bitkileri de, denge unsuru olsun ve yaşamları devam etsin diye yerleştiren, O idi. Tıpkı dünyadaki dağlar, nehirler, madenler, bitkiler ve hayvanlardan oluşan, birbiriyle zincirleme bağlı olan ve yaşamın devamlılığı için her biri gerekli olan canlılar gibi. Peki ya suyu ısıtan kimdi? Ortamı aydınlatarak canlıların birbirini algılamasını sağlayan, bitkilerin büyümesini sağlayan ve hepsi için bir yaşam kaynağı olan ışığı ayarlayan kimdi? Gene O. Tıpkı bizim güneşimiz gibi ki hem direk ışığı bizim için şifa, hem de şifa bulduğumuz bitkilerin büyümesine aracı. Birde bunlar yetmezmiş gibi onların tepelerinden rızklarını gönderen de O idi. Tıpkı Rahmetin müjdecisi olan bulutların arasından gelen su ve bereket gibi ki; belki de yem atmak için akvaryumun üst kapağını açtığında çıkan sesler, balıklar için bir gök gürültüsü gibi bile algılanıyor olabilirdi…
İşte arka arkaya gelen bu benzetmeleri yaşarken bir de fark etti ki zararsız diye nitelendirilen tropik balık Aykılıç, lepisteslerin kuyruklarını zedeliyor ve kopartıyor. Sebebi açlık değil, resmen kıllık… Yok dedi bu yaşamın güzel bir şekilde devam etmesi için bu balığın bu hareketi yapmaması lazım. Tüm balıkların kuyruklarını koparırsa, onlar yüzemez, beslenemez ve ölür. Sonra yalnızlık bunalımı ile ölen bir çok canlı gibi bu da ölür. Hayır ! Bu hareketi hem diğer canlılar, hem de kendi için zararlı. Bunun engellenmesi lazım dedi ve karar verdi; doğum yapan annenin rahat kalacağı ve diğer balıkların bu yenidoğanlara zarar veremeyeceği yavruluk kabına koyacaktı Aykılıç’ı. Böylelikle onlarla aynı ortamda olsa da, aralarındaki bir perde ile onlara erişemeyecek, kendi dahil kimseye zarar vermeyecek ve düzen/sistem/yaşam devam edecekti, velev ki Aykılıç’ta bu durumdan ders alıp halini düzelte…
-Aman ALLAH’ ım..! Sanki yaşadığı kainat/boyuttaki her oluş ve kural ile, bu kuralları uygulama kudretinin bir minyatürünü kendisi bizzat yaşayarak seyrediyordu. Kendi yaşadığı boyuttaki insan hakları, din kuralları veya devletin anayasası gibi kanunları/kuralları ve bunların cezalarını oluşturup bizzat uyguluyordu. Ve bunların gerekliliğini de bir kez daha yaşıyordu. O gün bu yaşadıklarını ve düşündüklerini, tam bir çıkarım yapıp sonuca bağlayamadı, ancak, bunların yakında bir şeylerin alt yapısı olacağı belliydi.
Ertesi gün Aykılıç’ ın şartlı salıverilme zamanı gelmişti. Hal ve hareketleri kontrol edilecek ıslah olmuşsa güzel ortamdan olan mahrumiyeti son bulacaktı. Ancak Maalesef 2-3 dk. geçmeden anlaşıldı ki; aynı tas, aynı hamam…
Akıllanmamış kerata, haydi bakalım tekrar mapusa.
Nasılsa kural koyma yetkisi ve uygulama gücü O’ nda,
Verdi hükmü ve tekrar koydu Aykılıç’ı yavruluğa…
İki gün sonra bir şans, bir fırsat daha sundu ona,
Dedi; mağfiret değil ama af çıktı sana,
Haydi gir helalinden yiyip içmek üzere akvaryuma,
Ama sakın yaklaşma sana konulan yasağa,
Adem’ in tövbesi de, mühleti de nasip olmaz sana…
Ancak heyhat, tövbe nerede..?
Akvaryum kazan, Aykılıç kepçe,
Direk dalıyor yine lepisteslere..!
Artık, bu son şansı vermeden önce, olumsuz durumla karşılaşılırsa uygulanacak olan planı uygulamanın zamanı gelmişti. Çok kişi ile güzel bir sistemde yaşayamayan bu zat, tamamen akvaryumdan tard edilip, tek başına kalacağı bir fanusa atılacaktı. Evet, suyu yine temizlenecekti, rızkı da verilecekti, ancak her şeyi ile harika olan akvaryum dışında yaşamının da çok uzun olmayacağı biliniyordu. Kaza gerçekleşti, hüküm olunan yerine getirildi… Nitekim, aradan 1 hafta geçtikten sonra, ahkılıç, vahkılıç, vaykılıç, HAYkılıç sizlere ömür… Nasıl bilirdiniz ? Pek iyi değil… Sanki bu balık bunun için yaratılmıştı. Aksini bir türlü yapmıyordu, belki de yapması mümkün değildi. Ama sonuç değişmemişti, ötekilere göre aşağılanmış bir şekilde öldü. 7si de, 40 ı da yapılmadı…
- Off yaa…. Ne olurdu insan gibi, pardon diğer balıklar gibi düzgünce yaşasaydı da şimdi gününü gün etseydi ? Acaba yaptığının sonucunun bu olacağını hiç kestiremiyor muydu ? Keşke dedi; Keşke bu balıklardan biriyle konuşabilseydim de, ona nelerin yanlış, nelerin doğru olduğunu anlatıp, neler yaparlarsa faydalarına olur, neler yaparlarsa zararlarına olur öğretip, diğerlerini uyarmasını sağlasaydım. O zaman içimde acaba bilmeden mi heba oldu, yazık mı oldu gibi bir sıkıntım olmazdı…
Dediği anda aklına uyarıcı peygamberler geldi. ALLAH, ALLAH… Bu nasıl bir sistem nasıl bir düzen ? Kendi yarattığı bir evreni vardı, istediği gibi düzenledi ve sürekli olmasını sağlayacak önlemleri aldı, sonra kurallar koydu ve uyguladı ve bu kuralları açıklamanın gereğini hissetti. Dışarıdan kendisine ALLAH’ ın gözüyle bakabildi. Resmen şu anda kendisine yaratılış/sistem/dinin gelişimi talim ettiriliyordu. Aykılıç kendisiydi. Aykılıç’ ın yaptıkları da kendinin yaptıkları… Aykılıç’ ın sonu da kendinin sonu olacaktı… Acaba demin düşündüğü gibi; Farkında mıydı acaba, uyarılmamıştı da yazık mı oldu diye düşünülebilir miydi ? Düşünülse de neticede sonu Aykılıç’ ın ki gibi olduktan sonra bu ne işe yarardı ? O na bir uyarıcı/resul gelmemiş miydi ? Acaba gerçekten uyarılmamış mıydı ? Düşündü, düşündü… Eğer bundan kasıt, doğru ile yanlış, huzur verecek ve sıkıntı verecek davranışlar gibi bilgiler ise, evet bunlar O na bir şekilde ulaşmıştı. Gerek arkadaşı, gerek gazete ve tv den, gerek büyükleri, imamlar ve kitaplardan uyarılar ona ulaşmıştı. İlle de Hz. Muhammed (sas) ı gözle görüp elle tutmak ve O nun ağzından çıkanları direk olarak duymak değildi, uyarılmak. O nun sözleri ve uyarıları bir şekilde kendisine ulaşmıştı zaten. Demek o ki; Aykılıç gibi sonu olduğunda yazık oldu bile denmeyecekti. İrkildi. Titredi… Sonra sirkildi ve dedi;
- Benim balıklardan istediğim çok bir şey değildi. Yapamayacakları bir şey değildi. Bunları yapıp yapmamalarının fayda ve zararını ben değil, kendileri görecekti. Aslında onlar açısından her şeyi oluşturan Ben dim. Sistemi ve kuralları da. Uyarı ve uyarıcı da benden farklı değildi.
O zaman sanki jeton değil, 1000 kontörlük kart düşmüştü. Ampul değil de, güneşti sanki yanan… Dini anlamda islamın 5 şartı dışında pek bir bilgisi olmamasına rağmen “La havle” manasını yaşadıktan sonrası dedi ki;
- Her şey ALLAH’ tan. Olan her olay, her oluş, hepsi O nun istemesi ve OL durması ile oluşuyor. Uyaran da O. İster kuranla olsun, ister peygamberlerle, ister bir arkadaş ya da bir çocukla, hatta şu anda olduğu gibi bir balıkla. Etrafımdan duyduğum ayet denilenler, hadis denilenleri duymasam bile, zaten yaşadığım durumlarda içimden beni bir şekilde uyarıyor. Bu yanlış, bunu yapma, bunu yap gibi. Demek ki uyarı da, uyarıcı benim içimde. Uyarıcı, uyarı…vb. diye ayırmazsak, hepsini toplayacak olursak, ALLAH diğer etrafımda olan herşeyde olduğu gibi bende de. Bense hep dışarıdadır diye düşünmüştüm…!
İşte bu düşünceler sonrasında 10 gündür yaşadığı bu olayların ne için olduğunu anlamaya başlamıştı. Kendinden ayrı sandığı, uzak düştüğünü ve sevilecek tavırlar içinde olmadığından dolayı, kendisinin istediği gibi olacak bir işin bile, dua ettikten sonra olmayışına defalarca şahit olduğundan da hareketle, kendini sevmediğini düşündüğü ALLAH onunla ilgilenmiş ve ona içinden seslenmişti. Onu çok güzel ve etkileyici bir şekilde uyarmış ve öğretmişti. Ona sistemi, düzeni fark ettirmiş, ne yaparsa ne olur seçeneklerini açıklamıştı…
- Ey güzel Aykılıç, dedi… Ne sen, ne de senin ölümün boşa değilmiş. Hiçbir şey boşa değil. Hey dedi kendi kendine demek sen de boşa değilsin. Mutlaka bir şeylere yarayacaksın. Aykılıç gibi yanıp helak ta olsan, huzur ve mutlulukla da olsan mutlaka bir şeye yarayacaksın. Verebiliyorsan ver bakalım kendi kararını…
- Aykılıç mı olacaksın ? Yoksa sana özünden sürekli seslenen sesin dediklerine uyarak, sonucu olarak vaad edilenlere mi nail olacaksın ?
Aslında daha soruyu sorarken bile cevabı biliyordu ve veriyordu. Hayır diyordu. Bunca ilgi, sevgi, öğretme ve uyarmada boşa değildir, bunların hepsi O nun Aykılıç olmaması için olmuştur. Kararı kesindi. Artık her şey bitti. Bu doğrultuda yaşayacağım dedi. Alkol, yalan, küfürlü konuşma, zina, alay etme, üstünlük taslama, kendini beğenme ve o an aklına gelmeyen bir sürü kötü alışkanlığı şu andan itibaren bitmişti. Daha o anda içini bir huzur kaplamıştı zaten. Artık hiç yalan söylemiyordu, yapacağı hareketin kötü olduğunu söylerse O ses, hemen vazgeçiyordu. Sonra hayatında o sıralar için istediği şekilde olma olasılığı çok düşük bir sürü şeyler olmaya başladı. Öyle sarpa sarmış olaylar ki dışarıdan bakan, içinden çıkılamaz sanır. Fakat bir şey dikkatini çekti. Ne için dua etse, artık o şey çok çok kısa bir sürede gerçekleşiyordu. 3-5-9 derken yaklaşık 1-2 ay içinde çoğu çok zor 20 ye yakın şeye dua etmişti ve hepsi olmuştu ki, bazıları saniyeler içinde oluşmuştu. İlk başlarda bundan çok hoşnut olsa da, 15 lerden sonra artık kendini çok borçlu ve ezik hissediyordu. Sürekli isteyen biri, isteği gerçekleştikçe hemen basit bir şekilde şükredip, sonra yeniden isteyen biri olmak onu doyumsuz ve açgözlü oldum düşüncesine sevk etmişti. Karşılığında bende bir şeyler vermeliyim diyordu, ama ALLAH’ a ne verilebilirdi ki ? Bu sonsuz lütufların karşılığı ne olabilirdi. Çok bilmese de tahmin edebiliyordu ALLAH’ ın ihtiyaçsız olduğunu. Artık bir olay olduğunda tam dua edecekken kendini tutuyordu ve yok diyordu artık olmaz, daha fazla isteyemem, yüzüm yok, bu kadar da olmaz. Duygulanıp gözleri yaşardığı anda bir haber geliyordu ki etmediği dua bile olmuş… Namaz falan kılmalıyım bir şeyler yapmalıyım herhalde diyordu ama 5 vakit namaz kılmak hala daha günümüzde imkansızmış gibi geliyordu onun için… İlerde olur ama şimdi değil… Sonra bir gün televizyonda birini duydu “Kuran okumakla, hatim indirmekle de adak adanır” diye. Aslında uzun zamandır dinini en doğru kaynaktan öğrenmek adına Kuran okumayı istiyordu ama, o ana kadar bir kitapta en uzun okuduğu sayfa sayısı 20 falandı, o da karikatür kitabı olmasına rağmen. Dolayısıyla koca kitabı görünce hep ertelerdi… Ta ki bir gün sevdiği bir arkadaşını askere yolladıktan sonra, eve geldiğinde onun sağ salim dönmesi için dua ederken, adak adamaya karar verdiği anda, Hatim indirme adağı aklına gelene kadar. Evet bu konuda adak adadı. Arapça okumayı bilmese de meal okuyacaktı baştan sona, eğer istediği olursa :) Sonra güldü, Ya olmazsa dedi… O zaman okumayacak mısın kitabını ? Pazarlık yapmayı seversinde, ALLAH ile pazarlık, hiçbir şeye ihtiyacı olmayanla pazarlık nasıl olacak. Senin hatimine mi ihtiyacı var ki, senin duanı bu yüzden kabul etsin. Senin isteğini gerçekleştirmeye kadir olan, dilerse seni Kuran okutmaya da kadir değil midir ki, sen böyle bir pazarlık yapıyorsun dedi. Evet herhalde bu gene O sesti. O zaman ben en iyisi arkadaşımın dönmesini beklemeden, Kuran’ ı okuyayım kararını verdi ve uygulamaya kısa bir sürede sonra Ramazan’ ın başlangıcı ile geçti.
Aman ALLAH’ ım bu nasıl bir kitaptı böyle ki; okuyana kadar ki süreçte içindeki sesin söyleyip, kendisinin böyle böyle diye kural ve prensip oluşturduğu şeylerin hepsi zaten vardı bu kitapta. Okudu haşyet duydu, okudu düşündü, sordu, okudu buldu, şaşırdı okudu, ağladı okudu… Kitap bittiğinde, onun eski yaşamına dair her şeyde bitmişti. Aslında hiçbir hadis ya da ilmihal bilgisi yoktu. Ancak Kuran’ daki, genel ve işin köküne dayalı anlatım ona her türlü sorunun cevabını veriyordu. En ince noktadaki ilmihal bilgisinin bile kararını verebiliyordu. Öyle bir özgürdü ki, en üst derecedeki imama bile soru sormaya ihtiyacı yoktu. Tüm cevapların ALLAH’ tan direk geldiğine şahit oluyordu. Artık toplumun ve çevrenin istediği, beğendiği kişi değildi, değişmişti. Hatta kendi beğenisi ve doğruları da değişmişti. Bundan sonra bu doğrular üzere yaşayacaktı. Başkalarının hoşuna giden gibi değil, kendi hoşuna giden şekilde. Hatta öyle bir eminlik vardı ki, iş tersine dönmüş toplum ondan etkilenmeye başlamıştı. Hala daha kendisinin aleyhinde olan düşünceler ve tedirginlikleri hissediyordu. Beynini mi yıkadılar, geçici bir hevestir, bunu da kaybettik, yakında sakal bırakıp, şalvar ve cüppe de giyer gibi şüpheli bakışları hissediyor ve gülümsüyordu.
- Keşke bilselerdi… ALLAH’ ı bulan neyi kaybeder ? O’ nu kaybeden neyi bulur ki ?
Öyle bir bulmuştu ki; her baktığı yerde O’nun vechini görüyordu. Bazen seccadede uyuyor, Camide namaz sonrası takla atıp yerlerde yuvarlanıyor, bazen bir yaprağa bakıp dakikalarca seyredip ağlıyor, bazen abdest aldığı lavabonun yanındaki fayanslara sarılıyordu. Evet her şey onun içindi, her şey onu kuşatmıştı. Etrafına bakınca gördüğü her nesne, sadece o istifade edebilsin diye tüm kainata çalışılıp hazırlatılmıştı…
İşte basit bir musluk. O abdest alsın, elini yüzünü yıkasın diye, önce kainat yaratılmıştı, sonra samanyolu, sonra güneş, sonra ondaki elementler ve ondan bir parça koptu, soğusun diye uzay – bilmem kaç dereceydi zaten. Sonra atmosfer ve karalar ve canlılar oluştu. Sonra milyonlarca yıllık silsileden sonra hiç tanımadığı ülkedeki hiç tanımadığı insanlar, km lerce kayaları kazdılar, tabi o kazma aletlerinin yapılması aşamalarından sonra. Sonra çıkardıkları madenleri naklettiler ve başkaları onlara şekil verdi. Bu arada birileri yazıyı buldu, kağıdı buldu, parayı icat etti. İşte o şekillenmiş musluk, kendisine ulaşabilsin diye meşgul olduğu iş icat edildi ve kendisine bu iş sevdirildi, kolaylaştırıldı ve işe alındı. Tabi burada aldığı maaşı ona ulaşana kadarki aşamaları da ayrı bir sonsuzluk. Nitekim para kazandı, o musluğun satıldığı yere gitti ve aldı ya da o yorulmasın diye, bir usta alıp yine başkalarınca icat edilmiş aletlerle, O nun istifadesine hazır hale getirdi. Bu arada bunların getirilip götürülmesi için, bitkiler yaratıldı, güneş onları besledi büyüttü, sular buharlaştı, yağmurlar yağdı, büyüyen bitkiler yine güneşle kurudu milyonlarca yıl sonra fosil yakıt oldu. Birileri yine icat edilmiş aletlerle bu yakıtı benzin haline getirdi. Birileri tekerlekten sonra modern arabalara, kamyonlara kadarki süreçleri icat etti ve o yakıtlar işlenip, birilerinin şoförlüğünde taa O na kadar ulaştı. Bu sadece musluğun O na gelişinin 1000 de 1 lik bir süreci idi belki. Her gördüğü nesnede böyle bir geçmişin olduğunu fark edince, sevgi coşması ve şükürle hemen gözleri dolar, kalbini inanılmaz bir huzur kaplardı. Etrafındakilerden biri onun bu musluğa veya fayanslara melül melül bakarak gözlerinin yaşardığını görseydi kim bilir neler düşünürlerdi. Bu O nun için hiç önemli değildi, aslında böyle farklı olmaktan da daha bir haz duyuyordu belki de. Çevresindeki hiçbir arkadaşının, tanıdığının, sülalesinde tanıdığı hiçbir kimsenin, değil 5 vakit namaz kılması belki Kuran’ ı eline bile almamış olması da boşuna değildi elbet. Kalabalık içindeki bu yalnızlığı, O nun her an cihatta olmasına sebep oluyordu. Düşünüyordu ki; Şu anda toplumun çokta dinle haşır neşir olmayan kesiminde, inanılmaz bir yanlış anlama ve cehalet vardı İslam’ a karşı. Gericilik, çöl kuralları, şu an uygulanamaz…vb. Halbuki en güzel ahlak, en huzurlu hayat ve mutluluğun anayasası, insanlığın mutluluğunun kullanma kılavuzuydu. Bu yanlış anlaşılmaya sebep olabilecek her hareketinin, ALLAH’ a ve İslam’ a ihanet olacağını düşünüyordu. Tüm gözler O ndaydı ve sürekli inceleniyordu. İslam’ ı en iyi şekilde temsil etmeliydi. İşte bu O nun sürekli cihatta olmasına sebep oluyordu. Dolayısıyla sürekli kendini hesaba çekmesine. Bu da sonunda pişman duyacağı şeyleri yapmamasını ya da yapsa bile devam ettirmemesini ve dolayısıyla huzursuzluğuna sebep olacak davranışlardan uzak durmasına vesile oluyordu ki, sonu gene huzur. Öyle bir girdaptı ki bu, huzur, sorumluluğu getiriyordu, sorumluluğu yerine getirmekte huzuru. Bu razı oluş öylesine güçlü idi ki, cehenneme bile atılsa, hak ettiği için olacaktı ki; böyle bir ALLAH a karşı hak ettiyse cehennemi, seve seve gideceğiydi. İşte bu huzur ve razı olması hali için tek yapması gereken, içindeki sesin söylediğine anında “İşittim ve İtaat ettim” diyebilmesiydi. Gerisi geliyordu…
İşte böyle başladı ve devam etti O nun serüveni… Acaba bu muydu son nokta ? Hep böyle mi sürecekti ?!
Mert Kılıç
mslmert@gmail.com
Yorum Yazmak İstermsiniz ?