İNF (İL) AK

Mert KILIÇ
Eskiden ne güzeldi, ne de kolaydı infak adı altında, sadaka ve zekat vermek. ALLAH isimli 1 adet olan tanrının fakir bıraktığı kullarına, kendi emeğimiz ve çabamızla hak ederek kazandığımız, bunlar benim dediklerimizden vermek. Hele bir de bunu yüze kakmadan, gizli olarak ta yapabildiysek, gelsin sevaplar katlana katlana… İki eli birbirinden ayrı düşünerek, veren el olduğumuz kabulü ile, alan elden de hayırlıyız ya, oohh değme keyfe… Birisinin bir öğünlük yemek masrafını bile karşılasak, yüzündeki ifadeye bakarak, huzur duymak çok kolaydı o zaman. Farkında bile değildik, ben veriyorum, infak ediyorum derken, aslında olmayan benin, var sanısını kuvvetlendirip, şirkimizi sağlamlaştırdığımızın…
Ne zaman ki gün geldi de, o yükü taşıyamayan dağa tecelli edildi… Ne zaman ki ben dediğimiz dağ infilak etti… O zaman yıllardır birikmiş infaklarda, infilakla yok olup gitti… Ben nerede…? İnfak nerede…? Veren el de kimmiş halbuki… Hele o alan el… Öyle ya; İnfak varlığından vermektir dememişmiydi ehli ? Kabul ettiğimiz ne de çok varlığımız vardı. Hele ki o ben kabulümüz, o en büyük varlığımız. Artık “o”nu infak etmenin zamanı gelmişti, diğer bütün infakların amacı bu idi belki. Vakit geldi ve “o”nunla beraber, her şey yok oldu, fena buldu…
Sübhanlığı fark edip, tövbe ederek beka bulmaya niyetlenince her algının değişmesi gibi, infak algısı da değişti yine. Artık mutlak veren de, alan da biliniyor. Samediyet yaşanıyor. Kendin vermezsen, senden başka verecek görmediğin için veriliyor. Alanın da kendin olduğunu bilerek veriliyor. Yani almak için veriliyor, vermek için alınıyor. Seyir için veriliyor, devir daim olsun sistem işleşin, düzen devam etsin diye… Aslında hakikatta vermek muhal, olmadığı için verecek mahal. Netice de infak kavramı da infak ediliyor… İnfilak ediyor…
Yorum Yazmak İstermsiniz ?