<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sufizm.gen.tr -Düşünebilen Beyinlere. &#187; Tasavvuf</title>
	<atom:link href="http://www.sufizm.gen.tr/category/tasavvuf/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sufizm.gen.tr</link>
	<description>sufizm, islam ve bilim.. sadece gerçeği arayanlara..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (8. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-8-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-8-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Apr 2008 21:06:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Füsûs’ül Hikem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-8-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[YA’KÛB KELİMESİNDEKİ RUH’A AİT HİKMETİN ÖZÜ …uyarı… …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur… (((… Bu bölüm ‘ruhun hikmeti’ olarak isimlendirilmesine rağmen İbn Arabî yaşadığı dönem gereği ruhun yapısal özellikleri konusuna hiç değinmemiştir. Ruhun güçlenmesi konusunu din gerçeğinin anlaşılmasına bağlamıştır. Ağırlıklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center">  <strong>YA’KÛB KELİMESİNDEKİ RUH’A AİT HİKMETİN ÖZÜ</strong></p>
<p align="right">  <font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 8pt">…uyarı…</span></strong></font><br />
<font color="#0099ff"><span style="font-size: 8pt">…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…</span></font></p>
<p align="left"> <strong>(((</strong>… Bu bölüm ‘ruhun hikmeti’ olarak isimlendirilmesine rağmen İbn Arabî yaşadığı dönem gereği ruhun yapısal özellikleri konusuna hiç değinmemiştir. Ruhun güçlenmesi konusunu din gerçeğinin anlaşılmasına bağlamıştır. Ağırlıklı olarak da ‘<strong>sâid ruh</strong>‘ ve ‘<strong>şâkî ruh</strong>‘ bilgisini açmıştır. Bölüm ismini tamamlaması amacıyla ruh hakkında Kur’an, Hadis, çağdaş bilimlere dayanılarak yapılan ilmî açıklamaları bölüm sonuna ekledik. …<strong>)))</strong><span id="more-321"></span><br />
*  *  *</p>
<p>Hz. Ya’kûb a.s. dedi ki;</p>
<p><strong>87-) Ya beniyyezhebu fe tehassesu min Yusufe ve ehıyhi ve la tey`esu min ravhıllah innehu lâ yey’esu min ravhıllahi illel kavmül kafirun;</strong></p>
<p><strong>“Ey oğullarım!… Gidin, Yusuf’dan ve kardeşinden tahassus edin</strong> (haber  edinin, araştırın; arınma çalışmalarınızı gevşetmeyin)… <strong>Ravhullah’dan </strong> (Allah rahmetinden) <strong>ye’se düşmeyin…</strong> <strong>Çünkü kafirler kavminden başkası  Allah rahmetinden ümit kesmez”.</strong>  (Yûsuf:12/87, B Meal)</p>
<p>Hz. İbrâhim ve Hz. Ya’kûb a.s. dedi ki;<span id="more-408"></span></p>
<p><strong>132-) Ve vassa Biha İbrahîymu benihi ve Ya`kub ya beniyye innAllahestafa  lekümüdDiyne fela temutünne illâ ve entüm müslimun;</strong></p>
<p><strong>İbrahim bununla oğullarına</strong> (B sırrınca) <strong>vasiyette bulundu, Ya’kub da</strong>  (vasiyette bulundu:) <strong>Oğullarım, Allah sizin için bu Diyn’i </strong>(Allah’a  teslim olma sistemi’ni) <strong>seçti;</strong></p>
<p><strong>o halde müslim olmadan ölmeyin/ancak müslimler olarak ölün, dedi.</strong>   (Bakara: 2/132, B Meal)</p>
<p>Bu iki âyette Hz. Ya’kûb a.s.’ın lisanı ile Allah’ın rahmetinden ve Allah’ın dininden bahsedilmektedir. Ruh kelimesi direk ya da dolaylı olarak kullanılmamasına rağmen bu bölüm Ya’kûb ismi ile şu nedenle ilişkilendirilmiştir.</p>
<p>Din; ruhun bu dünyadaki ve ahiret yaşamındaki özelliklerini, dünyadaki beden ve ahiretteki nur beden üzerindeki tasarruf (yönetim) sırlarını açıklar. Ruhun sırlarının anlaşılması dinin hükümlerinin ve özelliklerinin anlaşılmasına bağlıdır. Bu bölüm ruhun ve dinin hakikatinin anlaşılmasına ayrılmıştır.<br />
*  *  *</p>
<p>Ruhun iki tasarrufu (idare şekli/yönetim şekli) vardır.</p>
<p>Birisi akıl aracılığı ile gerçekleşir. Allah’ın ahlâkı ile ahlaklanmayı, ilâhî sıfatlar ile sıfatlanmayı ve Rabbanî olgunluğa ulaşmayı aklı kullanarak gerçekleştirir. Bu özelliklerle akıl ulviyet ( yücelik) kazanır.</p>
<p>Diğeri beden aracılığı ile gerçekleşir. Bedenin işlerine yine beden aracılığı ile nazar eder. Bedenin daha iyi ve daha sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlar.</p>
<p>Ruhun ahlakı, sıfatları, sağlığı söz konusu olmaz. Çünkü ruh değişmeyen, bozulmayan tüm isim, sıfat ve fiillerden münezzeh olan Hak’ın hakikatidir. Ruhun yönetimiyle akıl ve bedenin ortaya koyduğu “davranışlar”, aklın ve bedenin özelliklerinin göstergesi olur. Genellikle bu ince ayrım dikkate alınmadan “ruhun olgunlaşması/tekâmülü” deyimi kullanılır. Hâlbuki olgunluk ve ya hamlık ruhta değil, aklın ve bedenin davranışlarındadır.<br />
*  *  *</p>
<p>Dinin tasarrufu da (yönetimi/idaresi de) iki şekildedir.</p>
<p>Bir yönü “siyâset”tir ki dünya düzeni (nizâm-ı âlem) onunla korunur. Siyaset, bir atın bakımı, tımarı, iyi hâle getirilmesini anlatan kök harflerden türetilmiştir. At terbiyecisine de “seyis” denilir. Dinin dünyayı insanın yararına fakat diğer canlıların zararına olmamak üzere daha iyi kullanılır hâle getirmesine “siyaset” denilir. Din “siyaset”i insanları din adına yönetmek için değil, dünyayı insan için değiştirmek üzere emreder. Dikkat edilirse “Müslüman için” yazılmadı, “insan için” yazıldı.</p>
<p>Dinin diğer yönü nefsi korumaktır. İnsanın beden ve akıl sağlığına zararlı etkilerden ve fiillerden korunması nefsin korunmasıdır. Demek ki din insanın akıl ve beden sağlığını korumaya yönelik ilâhî kanunların tümüdür. Tıp, eczâcılık, müzik, ziraat, hayvancılık ve benzeri tüm sanatlar ve meslekler insanın nefsini koruduğu müddetçe dinden bir cüzdür.</p>
<p>Dinin nefsi korumadaki dünyasal amacı insanı sonsuz hayatın sıkıntılı ortamında daha kuvvetli kılmak içindir. Akıl ve bedenin ilim ve sağlıkla kuvvetlenmesi ruhun yani sonsuz yaşamadaki varlığımızın kuvvetlenmesi olacaktır.</p>
<p>Hz. Ya’kûb’un evlâtlarını (Kur’an’ın/Allah’ın tüm insanları) Allah’ın dinine teslim olmaya çağırması ruhun (gerçek varlığımızın) daha iyi tanınması içindir.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>87-) Ya beniyyezhebu fe tehassesu min Yusufe ve ehıyhi ve la tey`esu min ravhıllah* innehu lâ yey’esu min ravhıllahi illel kavmül kafirun;</strong></p>
<p><strong> “Ey oğullarım!… Gidin, Yusuf’dan ve kardeşinden tahassus edin </strong>(haber  edinin, araştırın; arınma çalışmalarınızı gevşetmeyin)<strong>… Ravhullah’dan </strong> (Allah rahmetinden)<strong> ye’se düşmeyin… Çünkü kafirler kavminden başkası Allah  rahmetinden ümit kesmez”.</strong>  (Yûsuf:12/87: B Meal)</p>
<p>Din Allah’ın sistemine (evrendeki ve sonsuz yaşam evrenindeki düzeninin gereklerine) teslim olmayı açıklar. Teslim olmak için araştırmak ve öğrenmek gerektir. Araştırıp öğrenenler ise meselâ “rahmet” sıfatını şöyle açıklar.</p>
<p>Bu âyette Risalet ilmi Hz. Yusuf ve kardeşi Hz. Bünyamin ile sembolize edilmiştir.İnsandan Allah’ın Rahmet sıfatının özelliklerini araştırması istenmektedir.</p>
<p>Rahmet sıfatının altında ise “ümit” vardır. Allah’ın verdiği ümit ise kuru moral desteği değildir, gerçek vaaddir. İnsanın varlığını Allah’ın rahmeti kaplamıştır. Bu insanın varlığının Allah’ın rahmeti var oldukça var olması demektir. Allah’ın rahmeti sonsuzdur ve insanın da varlığı ahiret ile birlikte sonsuzlaşır. Bu şekilde inanmak hak olan ümittir, ölüm sonrası yaşama inanmamak ise Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe (ye’se) düşmektir. Ümitsizliğe düşenler dahi yine rahmet kapsamında kalıp varlıkları sonsuzlaşacaktır. Çünkü Allah’ın rahmeti dışında hiçbir varlık kalamaz.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>54-) Ve enibu ila Rabbiküm ve eslimu lehu min kabli en yetiyekümül azâbü  sümme la tunsarun;</strong></p>
<p><strong>Rabbinize yönelin </strong>(tevbe edin)<strong> ve size azab gelmeden önce O’na teslim  olun… Sonra yardım olunmazsınız.</strong> (Zümer, 39/54: B Meal)</p>
<p>Ravh’ın bir anlamı da “kolaylık ve hoşnudluk”tur. Ravh’ın zıttı ise azabtır yani elem ve acıdır. Azabın gelmesi ravh halini yani kolaylığı ve hoşnudluğu bozar. Azabın gelmesi ise kişinin Rabb’i olan kendi hakikatini tanımadan ölmesidir. O halde ölmeden evvel mutlaka kişinin Rabb’ini tanıması ve Allah hakkında bilgi sahibi olması gerekir.<br />
*  *  *</p>
<p>19-) İnned Diyne ındAllahil İslam ve mahtelefelleziyne utülKitabe illâ min ba`di ma caehümül ılmü bağyen beynehüm ve men yekfur Bi ayatillahi fe innAllahe seriy’ul hısab;</p>
<p><strong>Muhakkak ki Allah indinde ed-Diyn (</strong></p>
<p>geçerli  tek diyn<strong>), İSLAM (</strong>teslim  olma<strong>)’dır… Kendilerine Kitab  verilenler (</strong>ehl-i kitab<strong>),  onlara ilim geldikten sonra, aralarındaki hased/zulüm yüzünden ancak ihtilafa  düştüler… Kim Allah ayetlerini (</strong>B gerçeğince<strong>)  örterse, muhakkak ki Allah Seri’ül Hisab’dır</strong>. (Âl-i İmrân, 3/19:  B Meal)</p>
<p>Allah indindeki (Allah katındaki) din:</p>
<p>Bütün Nebîlere Hak’ın bildirdiği ve onların da kendi ümmetlerine bildirdikleri din İslâm’dır. Bu da Allah’ın sistemindeki tek dindir. Allah’dan başka bir sistem koyan ve Allah’ın olmayan bir sistem ise yoktur. Demek ki insanı teslim alan her sistem Allah’ın sistemidir. İslâm da bu teslimiyetin genel adıdır.</p>
<p>Kulun (abdin) zâhir ve bâtın olmak üzere iki yönü vardır.</p>
<p><strong>(((</strong>… Bu gerçek, Mesnevî’de şöyle dile gelir:</p>
<p>“Ey insan! Sen ancak bir düşüncesin. Bize bakan ise kemik ve ettir.”…<strong>)))</strong></p>
<p>Kulun Hak’a teslim olması da yine iki yön ile olur.</p>
<p>Kulun bâtını ile (ruhu ile) teslimiyeti Hak’ın gönderdiği Resullerini ve Nebîlerini ve onların ortaya koydukları bilgileri (haberleri) şüphe etmeden tastik etmektir. Bu tastik “iman” seviyesindedir, yâni çok genel bilgileri değerlendirerek akla uygun bulmaktır. Bilgilerin detayına dini ilimler yöntemiyle inildikçe iman daha kuvvetli inanç haline dönüşmeye başlar. Ve basamak basamak Hak’ı kendinde bulmaya ve delilsiz inanmaya kadar götürür.</p>
<p>Kulun zâhiri ile (bedeni ile) teslimiyeti Allah’ın Kitap’ında Resulü diliyle emrettiği şeyleri organlarıyla eylem (fiil) haline getirmesidir. Meselâ; kul Hak’ın emrettiği oruç, namaz, hac, zekat ve beden ile yapılacak diğer eylemleri yaparsa zâhiren iman etmiş ve teslim olmuş sayılır.</p>
<p>Kul zâhiren ve bâtınen teslim olmadıkça tam itaat etmiş (kâmil iman) olmaz.<br />
*  *  *</p>
<p>İnsanlar indindeki (insanların kabulüne göre) din:</p>
<p>İnsanlara göre olmasına rağmen Hak’ın da geçerli saydığı din iki türdür.</p>
<p>I. Hakîmlerin (hikmet sahibi kişilerin) öğretileridir. Fetret döneminde (Hz. Muhammed a.s.’dan evvelki tüm dönemler için kullanıldığında) yaşamış bazı insanlar Hak’ın varlığını akılları ile bulmuşlardır. Bu bilgileri de kendi kültürlerine göre insanlara belirli kurallar bütünü olarak açıklamışlardır. Bu kurallara “beğenilen kanunlar” (kavânîn-i mahmûde) denilir. Sokrates, Platon (Arap diline Eflatun olarak geçmiştir), Buda, Konfuçyüs gibi hakîmlerin (filozofların/hikmet sahiplerinin) nefsi arıtma yolları “beğenilen kanunlar”dandır. <strong>(((</strong>…Buda ve Konfuçyüs adına sonradan çıkarılan tenasuh (ruh  göçü) inancı bu beğenilen esaslardan değildir. …<strong>)))</strong></p>
<p><strong>(((</strong>… Sokrates eski Yunan uygarlığında zengin ve soylu sınıf demokrasisi tarafından ölüme mahkum edilmiş bir hakîmdir. Ölüm nedenlerinden birisi de çok tanrılı Yunan dinini ve tanrıları inkar etmesidir. Tanrılar yerine evrende tek düzeni sağlayan tek bir güç olduğu öğretisini yaymıştır.</p>
<p>Platon Sokrates’in öğrencisidir. Varlığı gölge ve gerçek olarak ikiye ayırmıştır. Bu öğretisini “mağara örneği” ile şöyle açıklar:</p>
<p>Mağaranın girişinde bir ateş yanmaktadır. İnsanlar ve canlılar ve cansızlar ateşe sırtları dönük olarak zincirle sabitlenmişlerdir. Varlıkların gölgeleri mağara duvarlarına düşer. Ateş yanıp dalgalandıkça gölgeler de hareket etmektedir. Sabit varlıklar kendi varlıklarını bilemezler sadece gölgelerini seyrederler. Ve gölgeleri kendileri zannederler. Ne zamanki zincirlerinden kurtulup da ateşe dönerlerse kendi hakiki varlıklarını algılamış olurlar. Gölgeler evreninden gerçekler (idealar) evrenine yükselirler.</p>
<p>İdea; varlığın değişmez gerçeği, ruhu, hakikati anlamındadır. Platon bu bilgileri kendinden önce yaşamış olan Resuller’in bilgilerinin dilden dile aktarılan efsaneleşmiş hikâyelerinden elde etmiştir. Kendi bilgileriyle yoğurarak “idealar öğretisi”ni kurmuştur.</p>
<p>Endülüs İslâm filozoflarından İbn Rüşd eski Yunan eserlerini çevirip batıya tanıtan ilim adamıdır. İbn Arabi İbn Rüşd’ün bilgilerinden yararlanmıştır. İdealar teorisi İbn Arabî’de “ayan-ı sâbite”/ “varlığın Hak’ın ilmindeki değişmez, yok olmaz mânâları” olarak tekrar yorumlanmıştır. Fakat İbn Arabî varlığı gerçek ve gölge olarak ikiye ayırmaz. Varlığı “asla var olmamış, hâlâ Hak’ın ilminde mevcut ve varlık kokusu koklamamış mânâlar” olarak kabul eder. İmam Rabbâni ise varlığı Hak’ın ilminde mevcut mânâların gölgeleri olarak anlatır. İmam Rabbanî halkın idraklerini sarsmadan varlığın hakikatini açıklarken İbn Arabî hiç kimsenin idrak seviyesini dikkate almadan en üst bilgi ile varlığı izah etmiştir.</p>
<p>… Resulullah a.s.’ın; “Yâ Rabbi eşyânın (varlığın) hakikatini bana göster” duâsı İslâm sufizminin çıkış noktalarından birisidir. …<strong>)))</strong></p>
<p>II. Sûfilerden İnsan-ı Kâmillerin Resullerin ve Nebîlerin getirdikleri kanunlara ters düşmeyen “arınma kuralları”dır. Bu kurallar dinde yoktur fakat dinin kanunu olan şeriatın maksatlarına da uygundur. İslâm dünyasındaki tarikat adablarından olan sesli-sessiz zikirler, semâ (Mevlevîlikte görülür), inzivâ, çile, rabıta-hatme (Nakşibendilikte görülür),… gibi kurallar bunlardandır. Tarikat adabını kabul etmek ve uygulamak dine ilâve (bidat ve şirk) olmadığı gibi… “din dışıdır” diyerek reddetmek de imandan çıkarmaz.</p>
<p>Hz. Muhammed a.s ve Hz. İsâ a.s. arasında geçen fetret (bozukluk/boşluk) dönemindeki Hıristiyan keşişlerin resmi kilise öğretilerine ters fakat gerçek Hıristiyanlığa uygun öğretileri de bu gruptandır.</p>
<p>Filozofların, hakîmlerin ve keşişlerin öğretilerinin Hak indindeki geçerliliği Hz. Muhammed a.s. ile sona ermiştir. İnsanlar indinde ise taktir ve yaratılış amacı gereği doğal bir düzen olarak sürmektedir.</p>
<p>Hz. İbrahim ve Hz. Ya’kûb tüm insanlığa bir Resul ve Nebî tarafından bildirilen dine zâhiren ve bâtınen tâbi olmayı tavsiye etmektedirler.Ne yazık ki Zamanla din sadece zahiri kurallar bütünü zannedilmiş ve Batıni yönü araştırma dışı kalarak din tamamen bedenselliğe çekilmiştir.</p>
<p>Dine bâtınen tabiiyet evrendeki (büyük kitaptaki) âyetleri bilim ve irfan ile  okumayı zorunlu kılar.<br />
*  *  *</p>
<p>19-) Ya eyyühelleziyne amenu la yahıllu leküm en terisün nisae kerhen, ve la ta`duluhünne litezhebu Bi ba`dı ma ateytümuhünne illâ en ye`tıne Bi fahışetin mübeyyinetin, ve aşiruhünne Bil ma`ruf fein kerihtümuhünne feasa en tekrahu şey’en ve yec`alellahu fiyhi hayren kesiyra;</p>
<p><strong>Ey iman edenler!.. Kadınlara zorla  mirasçı olmanız (</strong>miras yoluyla zorla almanız<strong>)  size helal olmaz… Kendilerine vermiş olduklarınızın bir (</strong>Bi-<strong>)  kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın… Açık (</strong>şahitlerle  isbatlanmış<strong>) bir (</strong>Bi-<strong>)  fuhuş yapmaları durumu müstesna… Onlarla (</strong>Bi-<strong>)  ma’ruf ile muaşeret edin (</strong>sünnetullaha uygun beraber olun/iyi ve  güzel geçinin<strong>)… Eğer kendilerinden  hoşlanmadınız ise, olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmasınız da Allah onda (</strong>o  tiksindiğiniz şeyde<strong>) pek çok hayır  kılmıştır/koymuştur</strong>.  (Âl-i İmrân, 3/19: B Meal)<br />
*  *  *</p>
<p>Allah sistemine “din”, dinin uyulması gereken kurallarına da “rükn” (esas) denilir. Dinin esasını fiilen kendi nefsine uygulayan kişi dini “inşâ” etmiş olur. Meselâ, salat (namaz) dinin bir esasıdır. Namazı bedeniyle icrâ eden (kılan) dini inşâ etmiş olur. Kul dini inşâ edince (var edince, açığa çıkarınca) Hak da şeriat hükmünü (kuralı, esâsı) indirmiş olur.</p>
<p>Kul bedeni ile namazı fiilen açığa çıkarınca dine teslim olmuş olur. Bu durumda fiil ile teslimiyet aynı dır. Fiil yok ise teslimiyet de yoktur. Teslimiyet/İslâmiyet; her birimin kendi isteyerek, özgür iradesiyle oluşturduğu fiil ile aynıdır. Dıştan zorlama ile icra edilen din, İslâmiyet ve teslimiyet değildir.</p>
<p>Demek ki din senin fiilinden “inen”dir, gökten inen değildir. Böyle olunca sen ancak senden açığa çıkan din ile kurtulmuş (said/mutlu/mes’ud) olursun. Saadet senin sıfatındır ve saadet yine senin fiilinden çıkandır.</p>
<p>İsteyerek yapılan her fiil fâilin (yapanın) vücûdunda (varlığında) Hak’a teslimiyeti oluşturur. Hak da bu teslimiyete o fiili yaratarak teslim olmuş olur. Bu durumda sen Hak’a itaat etmiş olursun Hak da sana itaat etmiş olur. Ve sen kendindeki kemâli (tamamlanmışlığı/külliyeti/olgunluğu) kendinden kendine indirmiş olursun. Bu durumu şu hadis-i şerif anlatmaktadır:</p>
<p>“Beni zikredenin arkadaşı, şükredenin dostu ve bana itaat edene mutî’im (itaat  ederim).”<br />
*  *  *</p>
<p>Senin saadetini nasıl ki senin fiillerin meydana getirdi ise esmâyı da Allah’ın fiilleri meydana getirdi. Ve Allah’ın fiilleri sensin ve O’nun fiilleri “sonradan yaratılandır” (muhdesâttır). Allah kendi fiili olan senin “ilah”ındır. Allah kendi fiilleri olan “sonradan yaratılmışlığın/âsârın(eserlerinin) ” ilahıdır. Ve sen de, senden çıkıyor gibi kabul edilen eserlerin nedeniyle “saîd” (saadetli, cennetlik) ismi ile isimlendirildin.<br />
*  *  *</p>
<p>İnsanın bâtını (ruhu); zâhirine (bedenine) etki edendir. Ruhda bedeni etkileyecek sonsuz sayıda fiiller/sıfatlar (şuunât) vardır. Ruh bedeni etkileyerek kendinde mânâ halinde mevcut olan potansiyel fiilleri maddî boyutta beden ile açığa çıkarır. Açığa çıkan yani hareket ve görünüm olarak tecelli eden bu mânâlara hâdis fiiller (sonradan yaratılmışlar) denilir ve ef’al âlemi (dünya boyutu/madde boyutu) olarak isimlendirilir.</p>
<p>Meselâ; ruhunda “cömertlik” potansiyel fiili ve sıfatı olan birisi, elindeki ve ya ilmindeki zenginliği bol bol insanlara dağıtmadıkça “cömert” olamaz, ona cömert ismi de verilemez. Ne zaman ki dağıtım fiilini yaparsa ruhundaki “kadîm/ezelî cömertlik” sıfatı bedeninde “hâdis/başlangıçlı” fiil olarak “yaratılmış” olur. O ruha da “cömert” ismi verilir. Ali, Ayşe, cömerttir denilir.</p>
<p>Allah’ın zâtındaki “sonsuz mânâlar” Allah’ın fiili olan “kullar”ında açığa çıkar. Kulda açığa çıkan sınırlı ve hâdis (sonradan, yaratılmış) fiillere bakarak o fiillerin sınırsız ve kadîm (ezelî, yaratılmamış) hakikati anlaşılır. Ve Allah o isim ile isimlenir. Yâni; kulda yaratılan cömertlik fiili Allah’ın “cömert” ismi ile isimlenmesine neden olur.</p>
<p>Bu sır sebebiyle Hak’ı gerçekten idrak etmiş olanlar her fiilde fâili (yaratılmışta gerçek yaratıcıyı) görürler. Kendi fiillerini ve başkalarının fiillerini kendi abdiyetlik yönüne vermezler kendi Hak’kâniyet yönlerine bağlarlar.</p>
<p>Allah’ın “cömert” ismi dağıtmak fiilinin Rabb’idir (oluşturan özüdür). Dağıtmak fiili de ismi cömert olan Rabb’in merbubudur (kuludur). Bu sıralamaya kısaca Rububiyyet sırrı denilir. Allah’ın Rablerin Rabb’ı olarak isimlenmesi bu nedenledir.</p>
<p>Allah’ın “yaratıcı” olması da yine aynı sıralama ile isimlendirilir. Hak’da mevcut mânâlar Hak’ın fiili olan kulunda fiil olarak yaratılınca, Allah, yaratıcı (hâlık) sıfatı ile sıfatlanmış ve isimlenmiş olur.</p>
<p>Allah kulunu inşâ eder ve kul da Allah’ın sonsuz mânâlarını fiil olarak inşâ eder. Kul bu inşâsıyla kendi özündeki Hak’a inzâl olur (iner, döner, ulaşır).<br />
*  *  *</p>
<p><strong>96-) VAllahu halekaküm ve ma ta`melun;</strong></p>
<p><strong>“Halbuki sizi de yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır?”.</strong>  (Saffât,  37/96: B Meal)</p>
<p>Dini yukarıda Allah’a mahsus olanı ve insana mahsus olanı olarak ikiye ayırmıştık. Bu ayırımın amacı Allah ve insan kavramları arasındaki bağları anlatmak içindi. Şimdi bu konu anlatıldı ve dinin her çeşidiyle birlikte sadece Allah’a ait olduğunu âyete dayanarak söylüyoruz.</p>
<p>Fakat bu âyetin hükmü birimin teslimiyet sıfatını oluşturan madde bedeni doğal ölüm ile dağılıp yok olduktan sonra anlaşılır. Birim Hak’ın zâtında (ilminde) mânâ (ayan-ı sâbite) olarak mevcutken varlık dilemiştir. Hak’dan yâni kendi hakikatinden “varlık hissini/zannını” alarak kendini belirli bir müddet madde beden zannetmiştir. Bu bedensellik döneminde her birim taktir olunan dine bedeniyle teslim olmuş ve kendi dinini Hak’ın fiiline vesile (aracı) olarak var etmiştir.</p>
<p>Doğal ölüm ile madde zannı sona erince birimin zâhiri, bedensel teslim olma özelliği kalkar. Bedensellikte teslim olarak açığa çıkardığı tüm fiiller ve mânâlar beden dağıldıktan sonra tekrar Allah’ın olmuş olur. Böylece tüm dinler, sistemler, öğretiler Allah’ın yaratmış olduğu tecelliyat hükmüne döner.</p>
<p>Fakat her birim madde beden zannında iken “benim fiilim Hakk’ın fiilidir” demek ve inanmak hakkına sahip değildir. Çünkü sen var iken Hak yoktur sen yok iken Hak vardır.</p>
<p>Resullerin açıkladığı İslâm Allah’ın sistemini açıklayan en üst bilgi türüdür. İslam’ın üstünlüğü diğer dinleri inkar etmeyip sadece “bâtıl” (hükümsüz) demesiyle ilgilidir.<br />
*  *  *</p>
<p>27-) Sümme kaffeyna `alâ asarihim BiRusuliNA ve kaffeyna Bi`Iysebni Meryeme ve ateynahul`İnciyle ve ce`alna fiy kulubilleziynettebe`uhu re`feten ve rahmeten, ve rehbaniyyetenibtede`uha ma ketebnaha `aleyhim illebtiğae rıdvanillahi fema raavha hakka ri`ayetiha* feateynelleziyne amenu minhüm ecrehüm* ve kesiyrun minhüm fasikun;</p>
<p><strong>Sonra Rasûllerimizi (</strong>B  sırrınca, Rasûllerimiz olarak<strong>)  onların eserleri (</strong>tevhid<strong>)  üzere takviye ettik (</strong>ard arda gönderdik<strong>)…  Meryem’in oğlu İsa’yı da (</strong>İsa ile de; B sırrınca İsa olarak da<strong>)  takviye ettik (</strong>onların arkasından gönderdik<strong>)  ve O’na İnciyl’i (</strong>kudsi ma’rifetler, batıni hükümler<strong>)  verdik… O’na (</strong>İsa a.s.a<strong>)  tabi olanların kalblerinde re’fet (</strong>şefkat, rikkat, sınırsız  hoşgörü, kendi gibi sevmek<strong>) ve rahmet  (</strong>merhamet, aktiv sevgi<strong>)  oluşturduk… Ve Rehbaniyyet (</strong>i, yani dünyadan tam zühd ve  riyazat ile sırf uhrevi-ruhani yaşamı da onların kalblerinde oluşturduk<strong>),  ki onu (</strong>Rehbaniyyeti, manastırlara kapanmayı<strong>)  onlar ibtida’ ettiler (</strong>ilk türettiler<strong>);onu  onlara biz yazmamıştık (</strong>farz-mükellef kılmamıştık<strong>)…  Ancak Allah’ın Rıdvanını (</strong>kudsi yaşamı, Semavat’ın melekutunu<strong>)  taleb etmek müstesna (</strong>bunun için yaptılar… Ve bunun için maksat hasıl oluncaya kadar yapmak gerekir de… Fakat ömür boyu-daimi rehbaniyyet, Arz’da halife olsun diye yaratılan insanın varoluş hikmetine aykırıdır; hiçbir nübüvvet ve risalet insanlığa böyle bir teklif getirmez; Tevbe: 122?<strong>) !… (</strong>Ama<strong>)  ona hakkıyla riayet etmediler (</strong>rehbaniyyetin gereğini  gözetmediler, hakkını korumadılar bile<strong>)…  Onlardan (</strong>ruhbanlardan tahkiken<strong>)  iman edenlere (</strong>Hz.Rasûlullah’ı kabul edenlere<strong>)  ecirlerini verdik… (</strong>Ama<strong>)  onlardan (</strong>ruhbanlardan<strong>)  çoğu fasıklardır (</strong>Hak’dan ve sistem’den gafil, bilinçleri asıl  işlevini yitirmiş kimselerdir<strong>).</strong>  (Hadîd, 57/27: B Meal)<br />
*  *  *</p>
<p>Hz. İsâ’dan sonra Hz. İsâ’nın getirdiği “din” yâni “Hak” olan “bilgi” unutulmuş ve değişmiştir. Yine de bu değişim içinde olanlardan bazıları Hak’ı idrak amacıyla ruhbanlığı (toplumdan soyutlanmayı) icad etmişlerdir. Akılları ile ulaşabildikleri tevhid gerçeğinin ücretini mükâfatını almışlardır. Ama ruhbanların çoğu tevhid bilgisine kendi akılları ile ulaşamadıkları için “fâsık” (Hak’dan sapmış) hükmündedir ve mükafatı yoktur.</p>
<p>Hz. Muhammed a.s. ile birlikte ruhbanlığın da hükmü kalkmış ve Allah’ın indinde kabul olan kul kaynaklı din olma özelliği iptal olmuştur.<br />
*  *  *</p>
<p>Resuller Kâmil (tam) insandır ve getirdikleri bilgi (vahiy) de kâmildir. Resul olmayan hakîmler (filozoflar, bilgeler) ise nâkıstır (eksiktir) ve açığa çıkardıkları bilgi (ilham) de eksiktir.</p>
<p>Sokrates ve Platon gibi filozofların öğretileri Risalet bilgisine  çok uzak,  risalet aklına yakındır.</p>
<p>Hristiyan keşişlerin inancı Risalet bilgisine kalb olarak yakındır fakat Risalet  aklına çok uzaktır.</p>
<p>Bu iki öğreti ruhu Hak’a dönecek bir varlık olarak kabul etmişlerdir. Bu  inançlarının mükâfatını alacaklardır.</p>
<p>Buda ve Konfuçyüs gibi bilgelerin öğretileri ruh göçü esasına dayanır. Risalet bilgisinin sadece bedensel arınma (inziva, perhiz) yönüne yakındır. Tek yaratıcı ve yaratıcısına dönecek ruh esasına sahip olmadığı için Hak’a bir şey vermezler. Bir şey almayan Hak da onlara bir şey vermez. Çünkü Risalet bilgisi “Hak’a ne verirsen onu alırsın” esasına dayanır.<br />
*  *  *</p>
<p>Resulullah a.s’ın vahiy bilgisine ters düşmeyen ruhsal ve bedensel arınma öğretileri dini değiştirmeye yönelik olmadığı için faydalı fiiller olarak kabul edilebilir. Bu fiiller kişiyi İslâm’ı ve din kavramının gerçeğini anlamaya teşvik ediyorsa faydalıdır, aksi ise zararlıdır.<br />
*  *  *</p>
<p>Kul Hak’ın emirlerine itaat ile teslim olursa Hak da kulunun tabiatına hoş gelecek karşılıkla muamele eder. Yani kulun bedensel ve ruhsal teslimiyetinin karşılığını cennet nimetleriyle verir. Daha doğrusu dine uygun fiiller sadece “cennet nimeti”ni kendisine çeker. Cehennem elemini çekmez.</p>
<p>Dinin emirlerine zâhiren ve bâtınen teslim olmayan kişi için ise iki seçenekli  karşılık vardır. Onun hâli;</p>
<p>1. Çok mağfiret eden, günahları bağışlayıp affeden Gafûr isminin kendisinde  açığa çıkması için affı ister. Ya da;<br />
2. Kahhar ve Müntakîm isimlerinin mânâlarının zahir olmasını ister.</p>
<p>Teslimiyet ve ya âsi olmak birimin ezeli ilimdeki âyan-ı sâbitesinin (Hak’ın ilmindeki ezeli ilmî varlığının) gereğidir. Bu konu kader sırrına girer. Kader sırrı gayblerin gaybıdır (görünmezliğin, bilinmezliğin en ileri boyutudur). Geniş açıklaması Üzeyir bölümünde yapılacaktır.</p>
<p>Din kulun kendi varlık hakikatinin karşılığını almasıdır. Din kulun sevineceği veya sevinmeyeceği şeyle karşılık almasıdır. Hak’a teslim olanlar için şu ayet nazil olmuştur:</p>
<p><strong>119-) KalAllahu haza yevmü yenfeus sadikıyne sıdkuhüm* lehüm cennatün tecriy min tahtihel enharu halidiyne fiyha ebeda radıyAllahu anhüm ve radu anHU, zâlikel fevzül azîym;</strong></p>
<p><strong>Allah buyurdu: “<em>Bu, sadıklara sıdklarının fayda verdiği gündür… İçinde ebedi kalıcılar olarak, altlarından nehirler akan cennetler var onlar için</em>”… Allah onlardan razı olmuştur,  onlar da O’ndan razı… İşte budur büyük kurtuluş</strong>.<span style="color: black">  (Mâide, 5/119: B Meal) </span></p>
<p><span style="color: black">Hak’a teslim olmayan kullar için de şu ayet nâzil  olmuştur:</span></p>
<p>19-) Fekad  kezzebuküm Bima tekulune fema testetıy`une sarfen ve la nasra* ve men yazlim  minküm nüzıkhu azâben kebiyra;</p>
<p><strong>(</strong>Allah’dan gayrına  kulluk yapanlara da<strong>): “<em>İşte (</em></strong><em>ma’budlarınız,<strong>)  söylemeniz (</strong>onları ilah edinmeniz itibarı<strong>)  ile (</strong>bile<strong>) sizi (</strong>B  sırrınca<strong>) gerçekten yalanladılar…  Artık ne (</strong>azabı<strong>)  sarf’a (</strong>kendinizden savmaya<strong>)  ve ne de nasr’a (</strong>yardıma<strong>)  güç yetiremezsiniz… Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azab tattırırız</strong></em><strong>”</strong>.<span style="color: black">  (Furkân, 25/19: B Meal) </span></p>
<p><span style="color: black">Kula azab vermek kulun tabiatına hoş gelmez, büyük bir acı ve elem verir. Âsi kulun hali için iki seçenek söz konusu idi. Ya azab “ceza”sı ya da af edilme “ceza”sı. Cezâ “karşılık” anlamında olup “hak ettiği”ni almaktır. </span></p>
<p><span style="color: black">Âsilik için azab karşılığı olduğu gibi “af” karşılığı da vardır. Âsi kulun fıtratının (öz isminin ve esmâ terkibinin) Hak’dan talebinde azab ile karşılık bulması “adalet” gereğidir. Af ile karşılık bulması ise “merhametin gazabı aşmış olması” gereğidir.</span></p>
<p><strong>16-) Ülaikelleziyne netekabbelü anhüm ahsene ma amilu ve netecavezü an seyyiatihim fiy ashabil cenneti, va`des sıdkılleziy kânu yuadun;</strong></p>
<p><strong>İşte bunlar, cennet ashabı içinde şol kimselerdir ki, yaptıklarının en güzelini onlardan kabul eder ve onların kötülüklerinden (</strong>vaz<strong>)  geçeriz… (</strong>Bu<strong>)  va’dedilmiş oldukları sıdk’ın va’di’dir (</strong>muhakkak gerçek bir  vaaddır<strong>).</strong><span style="color: black">  (Ahkaf, 46/16: B Meal) </span></p>
<p>Kulun sıdkı (verdiği sözde durması), esmâ terkibinde ne varsa ef’al âleminde  (dünyada) onunla tecelli etmesidir.</p>
<p>Kimi kul teslimiyet ile “cennet nimetleri” esmâlarının tecelliyatını açığa çıkarmak için yaratılmıştır. Bu kulların sıddıkiyeti bu yöndedir. Kimi kullar ise “ Müntakîm/cehennem azabı ve acı verme” esmâlarının tecelliyatını “Gafûr/Af edici, bağışlayıcı, örtücü” esmâlarla birlikte açığa çıkarmak için yaratılmıştır.</p>
<p>Bir dörtlük (rubâi):</p>
<p><strong>“Ey her neyi gizledim ise sana âşikâr olan Zât-i ecell ü a’lâ! </strong><br />
<strong>Bütün isyânı, senin Gaffâr ism-i şerîfınden ümmîd-vâr olarak işledim. </strong><br />
<strong>Farz edeyim ki, senin fermânına birçok muhâlefetlerde bulundum. </strong><br />
<strong>Nihâyet, sen her neyi diledin ise, ben onu yapmadım mı?”</strong><br />
*  *  *</p>
<p><strong>Mutlak zât mertebesi</strong>nde Hâdî (hidayet edici), Mudill (dalalet veren), Darr (Zarara uğratan) ile Nâfi (Yararlandıran) isimleri bir aradadırlar fakat farklı mânalarını da korurlar.</p>
<p>Allah’dan varlık isteyen isimler lâtif sûretlere bürünerek zât mertebesinden bir  alt mertebeye  “<strong>esmâ mertebesi</strong>”ne inerler.</p>
<p>Bu inişin amacı isimlerin tam ve en mükemmel tecelliyatını göstermesi içindir. Esmâ mertebesinde tam tecelliyat amacı gerçekleşmediği için lâtif sûretli isimler biraz daha kesifleşerek (yoğunlaşarak, katılaşarak) hayalî sûretlerle <strong> melekut âlemi</strong>ne inerler. Bu boyuta; <strong>misal, hayal, berzah, tafsil âlemi</strong>  de denilir.</p>
<p>Bu boyutta da tam tecelli oluşmaz. En, boy ve derinlik vardır fakat “ağırlık” henüz oluşmamıştır. İsimlerin vücudları saydamdır/şeffaftır. Katı madde özelliği kazanmamıştır. Aynı aynadaki sûretler gibidir.</p>
<p>İsimler en mükemmel tecelliyatı, Hak’ın sınırsız özelliklerinin tamamını özünde bulundurarak madde âlemine (ef’al âlemine) inerek tamamlar. Bu âlem algıladığımız “<strong>madde boyutu</strong>”dur. Her tecelli sınırlı ve geçicidir fakat bu sınırlılığın özünde sınırsızlık, geçiciliğin özünde bekâ (sonsuzluk) gizlidir. Tüm üst boyutlar bu en alt boyutta mevcuttur. Bu boyutun isimleri; <strong> Şuhûd-ı mutlak, âlem-i şehâdet, âlem-i mülk, âlem-i nâsût, âlem-i halk, âlem-i hiss, âlem-i anâsır, âlem-i ecsâm, âlem-i mevâlîd</strong> ve benzerleridir.</p>
<p>Ebu’l Hasen Gûrî der ki: “O yüce Zâtı tenzih ederim ki nefsini (özünü) ve Zâtını (hakikatini) lâtif kılıp Hak olarak isimlendirdi. Ve kesif kılıp (katılaştırıp) Halk (yaratılmış) olarak isimlendirdi.”</p>
<p>Abdul Kerim Cilî İnsan-ı Kâmil isimli kitabında der ki: “Hak Teâlâ varlığın özüdür. (Semâvâtı ve arzı ve onların aralarında olan varlıkları ancak Hak ile yarattık… Hicr, 15/85) buyuruyor. Varlığın hakikatini kar örneği ile anlayabiliriz. En evvel göz ile görülmeyen su buharı vardır. Buhar yoğunlaşır ve bulut olur. Bulut şeffaftır, lâtiftir. Bulut yağmur olur. Yağmur da lâtif ve şeffaftır fakat buluta göre daha katı ve daha ağırdır (plazmadır). Yağmur katılaşarak kar olur. Kardan sayısız ve sonsuz vücutlar yapılır. Kar her şekli kabul eder.</p>
<p>Hakikat indinde (hakikat bilincinde) suyun dört hali (buhar, bulut, su, kar) aynıdır. Kardan yapılan heykellerin şekilleri farklı gibi görünse de hepsi de aynı özdür.</p>
<p>Fakat şeriat indinde (insanların bilincine göre olan şeriatta) insanların isimleri, itikatları, fiilleri birbirine zıt olup tecelliyatlarına göre hüküm giyerler. Ne zaman ki tüm bedensel görünümler sona erer hakikat açığa çıkar, tüm itikadlar Allah’da son bulur.”</p>
<p>Varlığın Rahmân’ın nefesi olarak ateşten katı ve soğuk maddeye kadar iniş örneği  İsâ bölümünde tekrar anlatılacaktır.<br />
*  *  *</p>
<p>Ayan-ı sâbite (varlığın/kulun Allah ilmindeki sanal varlığı, özü) Hak’ın aynasında görülür. Hak da ayan-ı sâbite aynasında görülür. Bu durumda Hak sanal varlıkların sanal varlıklar da Hak’ın aynası olmuş olur.</p>
<p>Hak’da tüm mânâlar bir bütün olarak mevcuttur. Fakat aynı zamanda her mânâyı diğerlerine karıştırmadan ilminde muhafaza eder. Abd’in ayan-ı sâbitesi özde isimsiz, sıfatsız, fiilsizdir.</p>
<p>Abd Hak aynasında kendisini ilk gördüğü yerde hangi isim var ise o yerdeki isimle isimlenir, o ismin sıfatlarıyla sıfatlanır ve o ismin fiilleriyle fiillenir. Bu yansıma ile abd, Hak’dan aldığı özellikleri yine aynı anda Hak’a vererek yaratılmalarını dilemiş olur.</p>
<p>Meselâ bir abdin özü Hak’ın “Deyyân”ismi (hesaba çeken hüküm veren) mânâsının olduğu yerde yansımışsa o abd dünya yaşamında “dindar” olarak tecelli eder. Bu kesinleşmiş hüküm ve kesinleşecek kader olur. Değişmesine imkân yoktur. Ancak o abd madde âleminin hangi ortamına inerse o ortamın dindarı olur.</p>
<p>Madde âleminde abdden (kuldan) açığa çıkan her oluş ve iş Hak’ın aynasından kendi aldığı mânâlardır. Abd’e bu mânâları Hak zorla vermemiştir, abd kendi almıştır.</p>
<p>Abd öz halde iken Hak’da gördüğü mânâlar onun kaderidir. Fakat o mânâlar abd’e ait kader değil Hak’ın kendine ait kaderidir. Ve abd o mânâ üzerinde yansıyınca Hak’ın ezeli ve ebedi kaderi abd’in de kaderi olur. Hak abd’in kaderini bu şekilde “önceden” bilir. Fakat “bilinen” sonradan olacak olan değil kendi ezeli ilmidir. Abd o ezeli ilmi madde âleminde yansıtacağı için bu sefer de ezeli kader gelecekte yaratılacakmış gibi bir havaya bürünür. Abd’in iradesiyle oluşturacağı “mâlumat/bilinen” hükmüne döner. Halbuki abd’den açığa çıkacak olan her iş ve oluş Hak’a aittir ve sonunda Hak’a döner.</p>
<p>84-) Kul  küllün ya`melu alâ şakiletih feRabbüküm a`lemu Bi men huve ehda sebiyla;</p>
<p><strong>De ki: “<em>Herkes kendi şakilesi (</em></strong><em>varoluş  proğramı<strong>) üzere amel eder… Ve  Rabbiniz yol itibarıyla kimin daha doğru gidişatta olduğunu (</strong>B  sırrınca<strong>) en iyi bilendir</strong></em><strong>”</strong>.  (İsra, 17/84: B Meal)<br />
*  *  *</p>
<p>Kişinin “zamansızlık” boyutundaki özelliklerini “zaman” boyutunda açığa çıkarması kolaylaştırılmıştır. Dindar öze dindarlık kolaydır. Dindar olmamak ölümden beter gelir.</p>
<p>Dindar olmayan öze de dindar olmamak kolay gelir, dindar olmayı düşünmek dahi  ölümden beter bir şeydir.<br />
*  *  *</p>
<p>Zât mertebesinde bilen-bilinen ayrı ve iki ayrı öze sahip değildir. Esmâ ve sıfat mertebesinde bilen-bilinen iki ayrı öz (Rab ve abd) olarak farka gelir.</p>
<p>Ef’al âleminde (madde boyutunda) en, boy, derinlik, ağırlık, zaman gibi boyutlarla kıdem (ezelilik) ve hâdislik (sonradanlık) olarak ikili sûrete bürünerek görünür.</p>
<p>Tekliğin ve ikiliğin örnekleri insanın yapısında da örnekler olarak mevcuttur.</p>
<p>Yeni doğmuş bir bebekte ağlamak ve gülmek fiilleri mânâ olarak mevcuttur, zâtında “bir”dir. Fakat birbirine karışmamış halde bir’dir. Bebek hiç ağlamasa da hiç gülmese de “ağlamak ve gülmek” fiilleri sıfat olarak zatında (özünde) bulunur. Ne zaman ki ağlar ve güler “ağlamak ve gülmek” mânâları sıfat ve fiil olarak ikiye ayrılır. Sıfatı zâtında eksilmeden ve artmadan bâkî kalırken ağzından çıkan her ağlama ve her gülme başlar ve biter. Her seferinde ayrı seslerde ve tonlarda tecelli eder. Zâtındaki mânâ ise ebediyen aynı kalır.</p>
<p>Hak’ın zâtına ait, sıfatlarını ve fiillerini de bu örnek misali çok daha farklı  benzetimlerle düşünebiliriz.<br />
*  *  *</p>
<p>Ef’al âleminde (dünyada) görülen birimlerde bir birine benzerlik vardır. Meselâ Ali ile Veli insan sûreti olarak aynıdır fakat beden ve yüz görünümü olarak farklıdır. Allah’ın zâtında ise sadece tek bir “insanlık” kavramı vardır. “İnsanlık” kavramında Ali, Veli, Ayşe, Fatma gibi birimler ve bedenler tek mânâ olarak birbirinden ayrılmadan aynı öz halindedir. Fakat beş duyu evreninde insanlık kavramında ahad/tek/bütün olan birim mânâları ayrı bedenler halinde algılanır.<br />
*  *  *</p>
<p>Bir sonraki an (zaman dilimi) bir evvelki anın karşılığıdır, sonucudur. Bu karşılık ve sonucun dindeki adı “cezâ”dır. İnsanın Rabb-i Has’ı olan esmâda tüm iyi haller ve tüm kötü haller birlikte mevcuttur. Fakat bir an içinde bâzı özellikler oluşur. An biter açığa çıkan özellikler yok olur ve yeni özellikler açığa çıkar. Bu böylece sürer gider.</p>
<p>Her an bir önceki anın sonucudur. Bu sonuca hakikat dilinde “karşılık anlamına gelen “cezâ” denilir. Bu cezâ yâni “karşılık” nefsin hoşuna giden tadlar olduğu gibi hoşa gitmeyen elemler de olabilir. Meselâ tokluğun cezası açlıktır. Açlığın cezası tokluktur.</p>
<p>Cezâ kavramı duruma göre hem haz hem de elem anlamında kullanılabiliyor.</p>
<p>İnsan kendi hakikatindeki tüm acıların ve mutlulukların toplamıdır. Tüm acılar aynı anda yaşanmadığı gibi tüm mutluluklar da aynı anda yaşanmaz.</p>
<p>İnsanın an içindeki davranışlarının karşılığını (cezâsını) bir an sonra hemen alması kader sırrının bir özelliğidir. Bu sırrı anlayan âlimler anlatmamayı, halktan gizlemeyi tercih ettikleri halde, Fusus’l-Hikem’de açıkça bölümler içinde yeri geldikçe anlatılmıştır.<br />
*  *  *</p>
<p>İnsanın Rabb-i Has’ında gizli olan mânâlar değişmeye uğramaksızın açığa çıkıyorsa, hiçbir şey değişmeyecekse, Resul gönderilmesinin anlamı nedir? Bunu bir örnekle açıklayalım.</p>
<p>Resullerin daveti ile doktorların hizmeti arasında benzerlik vardır.</p>
<p>Herkes hastalığından kurtulmak için doktora başvurur. Doktor da hastalığı yok etmek için bedeni kuvvetlendirmeye yarayacak ilaçları verir, tedâvi uygular. İyi olacak hastanın bedeni (mizâcı/tabiatı) kuvvetlendikçe hastalığı yok olur. Fakat iyi olmayacak hastalığa sahip hastanın bedenine uygulanan tedavi o hastalığı iyileştirmez. Sadece hastalığın tespitine yarar. Belki de verilen ilaçlar hastalığın artmasına neden olur.</p>
<p>Resuller ve gerçek velîlerin daveti insanların hakikatinde mevcut olan potansiyeli açığa çıkarmak ve birbirinden ayırmak içindir. Meselâ; Risâlet ile birlikte iki Ömer (Ebu Cehil ve Hz. Ömer) özlerindeki potansiyeli açığa çıkararak davetin gayesine hizmet etmişlerdir. Birisi özü gereği Resulullah’a itaat ile karşılık vermiş diğeri de özü gereği Resulullah’a isyan ile karşılık vermiştir.</p>
<p>Doktorlar hastanın iyi olup olmamasını dikkate almadan tıp ahlâkı gereği, hasta istemese de tedâvi uygulamakla kendini görevli kabul eder. İyi olmayacak hastayı bir an önce öldürmek için uğraşmaz. Yaşatmak için uğraşır. Fakat hasta doktorun tedâvisine şiddetle karşılık verirse doktor da nefsi müdafa ile meşrû müdafaya yönelir. Resuller de insanların kalbindeki değişimsizlik esasını dikkate almadan Risâlet ilmi ile şâkîyi davete devam eder. Ancak davetine savaş ile karşılık alırsa tercihi olmamasına rağmen bu sefer nefsi müdafaa için savaşır.</p>
<p>Resuller’in savaşı davet amaçlı değildir. Savunma ve engelleri kaldırma amaçlıdır. Savunma ve engelleri kaldırmak için savaşmak kararı Allah’dan direk vahiy alan Resuller ve Nebîlere mahsustur. Onların dışında hiç kimse Allah adına savaş kararı almak ilâhi yetkisine sahip değildir. Bu yetkiye sahip olduğunu söyleyen vahiy gerçeğini yalanlar. Savaşlar ancak vatan savunmasına bağlı olarak millet adına alınabilir, din ve Allah adına yapılamaz. Geçmişte yapılan bu tür din savaşları halkı galeyana getirmek için dinî bir görevmiş gibi gösterilmiştir. Hz. Muhammed a.s.’ın vefatıyla birlikte Allah adına ve Allah emriyle dönemi “ebediyen” kapanmıştır. Adalet ve insanlık için meşru savunma ise her zaman geçerlidir.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>(((</strong>… İbn Arabî Fusûsu’l-Hikem’inde Allah’ı sürekli övüp insanın ötesine iten klişe deyimleri kullanmaz. İnsanın gerçeğini cesaretle açıklar. Meselâ bizler hep Hak’a hizmet etmekle tam insan olacağımızı zannederiz. Hak’ın da insana hizmet eden bir hakikat olduğunu düşünmeyiz ve söylemeyiz. Kaderimizi Hak’ın önceden bildiğini düşünürken Hak’ı kâhine benzettiğimizi hesap edemeyiz. Halbuki İbn Arabî insanın Hak’a kendi kaderini sunduğunu ve fiil haline dönüştürmesini istediğini söylemektedir. Hak’ın da insanın bu isteğine itaat ettiğini ve aldığı bilgiyi olduğu gibi fiil âleminde yarattığını anlatmaktadır.</p>
<p>Hidâyeti ve dalaleti verenin Hak olduğunu izah ettikten sonra… Hak’ın verdiği hidayet ve dalaletin insanın kendisinin Hak’a verdiği bilgiye bağlı olduğunu açıklamaktadır.</p>
<p>Konuyu önce cebriye mantığıyla ( Allah yazar kul oynar olarak) anlatır. Sonra kaderiye mantığıyla (Kul yazar Allah yaratır olarak) anlatır.</p>
<p>Neye nasıl inanacağımızda bocalamaya başladığımızda son anlatımı devreye girer. Yazan ve oynayan ikileminden, cebriye ve kaderiye paradoksundan çıkarak sonucu Zât boyutunda teklik hükmüne bağlar. Ef’al âlemini (madde boyutunu), sıfatlar ve isimler âlemlerini de zâta çekerek her şeyin tek iradede başlayıp tek iradede bittiğini ispatlar. Ve bu bilgi anlaşıldığı anda kulun “Hak’ı suçlaması yargılaması son bulur. Hatta övgülemesi dahi usûlen devâm eder. Başına gelen kötü şeyler için isyân edecek, suçlayacak, bana neden bunu yapıyorsun diyecek bir muhatab bulamaz. Başına gelen iyi şeyler için öveceği, minnet duyacağı bir tanrısının olmadığını bilir. İlmi bu çok tehlikeli zirveye kadar yükseltir ve insanın idrakine sunar. Bu zirveden insan “ Madem ki ben tanrının bir parçasıyım ya da O’nun aynısıyım benim yaptığım O’nun yaptığıdır” uçurumuna atlayabilir ve Nefs-i Emmâre’nin Firavunluk batağına saplanır. Her şeyi kendisine câiz ve helâl kabul eder. Kendisine yapılan ve nefsinin hoşuna gitmeyen fiillere hücum eder. Yada zirvedeki o ilimle tekliğin gizemli huzurunu yaşar, tek irade olmanın sorumluluğu ile kendisine ve başkasına (!) hep hayırlı fiilleri tavsiye eder ve işler. Gerçek kulluğun iradeyi hayırda hep hayırda kullanmak olduğunu fark eder.</p>
<p>İbn Arabî’nin her konuda sunduğu seçenekler açıklığın ve netliğin en uç noktasıdır. Fakat uçurumun ve huzurun da en uç noktasıdır. Bu nedenle İbn Arabî eserlerini şerh eden şeriat ve tarikat ilmine sâhib gerçek âlimler dahi çok çekingen davranmışlardır. Yine de gerçekleri saklamayıp, mecaz örtüleri altında ifade etmişlerdir. …)))<br />
*  *  *</p>
<p>Hak’ın bâtındaki daveti kulların ayan-ı sâbitelerinin Hak’a verdiği iman ya da imansızlık özü üzere gerçekleşmiştir. Hak’ın zâhirdeki daveti Resullerinin diliyle olup bâtınlarındaki hükümler hiç dikkate alınmaz. Bu dâvetle saidin (cennet ehlinin) ve şâkînin (iman etmeyecek olanın) Hak’a özde verdiği bilgi açılır.</p>
<p>Dâvetle görevlendirilen Resul Hak’ın zahirde de dâvet et emrini alınca şâkî için bu davetin bir çelişki olduğunu görür. Hak’ın kendi değişmez emrine karşı niçin davetiye çıkardığına hayret eder fakat görevini de yapar.</p>
<p>Daha sonra anlaşılır ki davet saidin ve şâkînin birbirinden ayrılması içindir. Bu davet olmasaydı şimdi biz dâhi zahirimize bakarak said yada şâkî olduğumuzu anlayamayacaktık. Daha doğrusu iman ve imansızlık gibi bir kavram günlük yaşamımızda olmayacaktı.</p>
<p>Her bireyin zahirindeki iman alametleri kesin değildir. Bâtındaki hüküm ise tamamen ilme ve keşfe kapalıdır. İmanlı olup olmama bedensel ölüm anında açığa çıkar fakat diğer insanlar ölen kişinin hangi hüküm üzerine gittiğini yine de bilemezler. Bu konu o kadar kapalıdır ki sadece ve sadece Resul ve Nebîlerin iman ile öleceklerine ve öldüklerine hükmolunur. Diğer hiçbir şahıs için ne yaşarken ne de öldükten sonra haklarında hüküm ve yargılama yapılamaz. Ancak zahiri hallerine göre dini törenler geleneksel biçimlerde icra edilir. Mezarlardakiler için de dünyada iken çevreye verdikleri imaja göre değerlendirme yapılır.<br />
*  *  *</p>
<p>Risaletin ve Velâyetin davetindeki sırlardan birisi de çamurla kaplı elması ve çamurla kaplı kömürü birbirinden ayırmaktır. Nitekim tüm Resuller kendi zamanlarındaki kişilerden dışlarını temizlemişlerle ve özlerinden de emin olduklarıyla tanışıklık sağlamışlardır. Sonsuz yaşamda dünyada tanıştıklarıyla sonsuz dost ortamı çekirdeği oluşturmuşlardır.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>(((</strong>… Bir Resul’ün direk davetine muhatab olmayan bizler bir nevi yine fetret ehliyiz. Tüm Resullerin ve Son Nebî’nin Kur’an’daki sâbit bilgilerine sahibiz. Bu bilgileri “özlerindeki risâlet” ilmine göre açanların bilgileriyle değerlendirip kendi özümüzdeki “risalet boyutuna” yükselmemiz yapılabilecek tek seçenektir. Sufizm bu yükselişi fenâ firresul kavramıyla tanımlamıştır. Fakat “<strong>özdeki  risalet boyutunun bilincine ve yaşamına yükselme</strong>”yi ifade eden bu kavram zamanla Hz. Muhammed a.s.’ın nurani bedeniyle “rüyalarda, tenhalarda” buluşmak zannına dönüşmüştür. Hayalindeki bir sûretin Resulullah a.s. olduğunu zanneden, hayal mekanizması denetim özürlüler kendilerine yeteri kadar “hayranlık ücreti” ödeyenlere “Resulullah a.s. ile randevu (??) “ ayarlama işlerine bakmaktadırlar.</p>
<p>Resullerin davetine bizim tek ulaşma yolumuz; başımızdaki akıl ile gönlümüzdeki imanı cem edip kendi özümüze çapımız ölçüsünde “bilgi” ile inmek ve “özdeki risalet nurunu” idrak etmektir. …<strong>)))</strong><br />
*  *  *</p>
<p>Resullerin davet görevinde bizim aklımızla analiz edemeyeceğimiz nice derinlikler vardır. Bazı ayetler de bu derinliklere ve inceliklere dikkat çekmektedir. Resulullah a.s. “Hûd suresi ve benzeri ayetler beni ihtiyarlattı” buyurmaktadır.</p>
<p><strong>12-) Felealleke tarikün ba`da ma yuha ileyke ve daikun Bihi sadruke en yekulu levla ünzile aleyhi kenzün ev cae meahu melek* innema ente neziyr* vAllahu alâ külli şey’in Vekiyl;</strong></p>
<p><strong>(</strong>Rasûlüm!<strong>)  Belki de sen, “<em>O’na bir hazine inzal edilseydi, yahut beraberinde bir melek  gelseydi ya</em>” demelerinden (</strong>vahiy mucizesini ihmal edip kevni  mucize istemelerinden ötürü<strong>), sana  vahyolunanın ba’zısını terkedecek ve sadrın (</strong>B sırrınca<strong>)  onunla daralacak (</strong>mı?<strong>)…  Sen ancak bir uyarıcısın… Allah herşeye Vekiyl’dir</strong>.(Hûd,11/112:  B Meal)</p>
<p><strong>5-) Elyevme uhılle lekümüt tayyibat* ve taamülleziyne utül Kitabe hıllun leküm* ve taamüküm hıllun lehüm* vel muhsanatü minel mu`minati vel muhsenatü minelleziyne utül Kitabe min kabliküm iza ateytümuhünne ücurehünne muhsıniyne ğayre müsafihıyne ve la müttehıziy ahdan* ve men yekfür Bil iymani fekad habita ameluhu, ve huve fiyl ahireti minel hasiriyn;</strong></p>
<p><strong>Bu gün size TAYYİBAT helal  kılınmıştır… Kendilerine Kitab verilmiş (</strong>insan istidadı üzere/  yahudi ve nasara<strong>) olanların yemekleri size helaldır… Sizin yemekleriniz de onlara helaldır… Mü’min kadınların iffetli olanları ile sizden önce kendilerine Kitab verilenlerden iffetli olan kadınlar da, ecrlerini (</strong>mihirlerini<strong>)  vermeniz, zinadan uzak durmaları ve (</strong>şunu bunu gizli<strong>)  dost tutmamaları şartıyla size helaldır… Kim el-İMAN’ı (</strong>şu  malum tek İslam İmanı’nı<strong>) tanımayıp (</strong>B  gerçeğince<strong>) gerçeği örterse/nankörlük  ederse, elbette onun ameli boşa gider (</strong>İslam’a iman etmemek  şirktir<strong>).</strong> (Mâide,  5/67: B Meal)</p>
<p><strong>6-)  Felealleke bahıun nefseke alâ asarihim in lem yu`minu Bi hazel hadiysi esefa;</strong></p>
<p><strong>Şimdi sen, bu hadis’e (</strong>söze,<strong> </strong>Kur’an’a B sırrıyla<strong>)  iman etmezlerse belki de arkalarından kendini harab edercesine (</strong>Allah  sevgisi dolayısıyla Allah halkını sevme ve şefkat<strong>)  üzüleceksin (</strong>öyle mi?<strong>).</strong>  (Kehf, 18/6: B Meal)</p>
<p><strong>99-) Ma  aler Rasûli illel belağ* vAllahu ya’lemü ma tübdune ve ma tektümun;</strong></p>
<p><strong>Rasûl’e düşen ancak tebliğ  etmektir… Allah, açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da bilir</strong>.  (Mâide, 5/99: B Meal)<br />
*  *  *</p>
<p>Zât mertebesindeki iman ve imansızlık ayrımının olmaması ile ef’al âlemindeki (dünyadaki) imana davet arasında bir bağlantı yoktur. Resuller sadece davetle görevlidir, kişilerin davete icâbeti Hak’ın ilmindeki bilinemeyen gerçeklerdir. Resullere bazen mucize olarak bazı kişilerin iman durumu açılabilmiştir. Veya Hz. İdris a.s.’dan gelen astroloji ve beden dilini okuma ilmi ile Resuller belli bir sınıra kadar iman belirtilerini okuma ve keşfetme yeteneğine de sahiptirler.</p>
<p>Eğer kişinin iman durumunu açıkça görselerdi, iman etmeyecek olanları davette bezginliğe uğrayabilirlerdi. Bir Resulün bezginliğe uğramayacağını iddia etmek o Resulün insani ve beşeri sıfatlarını eksiltmeye girer. Melekleştirilir. Melekleşen bir Resul ise insanlıktan uzaklaşacağı için daveti akla yatkınlıktan çıkar. Bu hataya Hıristiyan ve Yahudi ilahiyatçıları düşmüşlerdir. Onlar Resulleri yükseltmek amacıyla meleklik makamına oturturken İnsan-ı Kâmil olan Mûsâ ve İsâ a.s.ların zaten meleklerden yüksek olan seviyelerini gözden kaçırmışlardır. Bu hatayı sonradan düzeltmek isteyen Hıristiyanlar bu sefer İsâ’yı tanrılık makamına öteleyerek aralarına ulaşılmaz bir boyut koymuşlardır.</p>
<p>Melekileştirilen ve ya tanrılaştırılan Resulün davetinde insan doğasına ters uygulamalar çıkacağı malumdur. İnsanların altından kalkamayacağı teklifler gelmeye başlar. Kur’an bu gerçeği şöyle vurgular:</p>
<p><strong>286-) La yükellifullahu nefsen illâ vüs`aha* leha ma kesebet ve aleyha mektesebet* Rabbena la tüahızna in nesiyna ev ahta`na* Rabbena ve la tahmil aleyna ısran kema hameltehu alelleziyne min kablina* Rabbena ve la tühammilna ma la takate lena Bih* va`fü anna, vağfir lena, verhamna, ente </strong></p>
<p><strong>mevlana  fensurna alel kavmil kafiriyn;</strong></p>
<p><strong>Allah, hiçbir nefse/kimseye teklif  etmez (</strong>mükellef tutmaz<strong>),  kapasitesi dışındakini… Kişinin kulluk vazifesi olarak (</strong>Allah  için<strong>) yaptığının kazancı lehine,  nefsi için çabalayıp kazandığı aleyhinedir…Rabbimiz, eğer unutursak veya (</strong>kasdi  olmaksızın<strong>) hataya düşersek, bununla  bizi mes’ul tutma </strong>(affet?)<strong>…  Rabbimiz, bizden evvelkilere yüklemiş olduğun ağır yükleri bize yükleme (</strong>mağfiret  et?<strong>)…</strong> <strong> Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyleri (</strong>B  sırrınca<strong>) bize yükleme (</strong>rahmet/merhamet  et?<strong>)…</strong> <strong> Affeyle bizleri (</strong>sil  günahlarımızı<strong>)… Mağfiret et bizleri  (</strong>varlık günahımızı ört<strong>)…  (</strong>Özel rahmetinle<strong>)  rahmet buyur bizlere… SEN MEVLAmızsın; o halde kafirlere (</strong>hakikatı  reddedenlere, gerçeği örtenlere<strong>)  karşı bize zafer ihsan et…</strong> (Bakara, 2/286: B Meal)</p>
<p>Resul ümmetine ağır teklifte bulunursa ümmetinin helâkına sebep olur. Âlemlere rahmet olandan ise ağır teklif çıkmaz. Ağır teklif getirmemek için ümmetin anladığı dilden ve kaldırabileceği kapasiteden davetine ise ilgi görmeyince bu sefer de üzülmeye başlar. Kendisinin görevini lâyıkıyla yapamadığını kabul eder. Ve Allah’dan “üzülme” uyarısını alır.</p>
<p>Resulullah a.s. amcası Ebû Tâlib’in zâhirine iman teklifinde çok ısrarlı davranmıştır. Çünkü onun özündeki taktir kapalı kalmış ve keşfedilememiştir. Bu ısrar üzerine şu âyet nâzil olmuştur:</p>
<p><strong>56-) İnneke la tehdiy men ahbebte ve lakinnAllahe yehdiy men yeşa`* ve HUve  a`lemu Bil mühtediyn;</strong></p>
<p><strong>Muhakkak ki sen sevdiğini hidayet  edemezsin… Fakat Allah dilediğini hidayet eder… O, hidayet kabul edenleri (</strong>B  sırrınca<strong>) daha iyi bilir</strong>.  (Kasas, 28/56: B Meal)</p>
<p>Ebû Tâlib’in zahiren iman etmeme sebebi kendisi öldükten sonra yeğenini üzerindeki “koruma” otoritesinin devam etmesi amacını taşımaktadır. Çünkü Ebû Tâlib eşine hiç rastlanmayan bir şekilde yeğenini kendi evlatlarından daha çok sevmiştir. O dönemin Arap örfünde ölümden korktuğu için din değiştirdi imajını vermemek çok önemliydi. Eğer Ebû Tâlib ölüm döşeğinde zahiren imanını dile getirseydi korkaklıkla suçlanıp alay edilecek ve otoritesi son bulacaktı. Onun Arap örfüne göre mertçe, cehennemi göze alarak ölmesi üzerine Ebû Tâlib’i Ebû Cehil ve diğer azgın müşriklere karşı koruyan mülâyim müşrikler Resulullah’ı uzaktan desteklemeye devam etmişlerdir ve çoğu da ileride iman etmişlerdir. Bu incelik Ebû Tâlib’in gözünden kaçmamıştır. Resulullah a.s.’ın ısrarındaki neden ise; “Bu dünyada birlikte olduğu gibi amcasıyla öbür dünyada da birlikte olmak şiddetli arzusudur”. O amcasına karşı davetteki ısrarını cennet ve cehennem sırrına değil, birliktelik sırrına dayandırarak yapmıştır.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>9-) Kul ma küntü bid`an miner Rusuli ve ma edriy ma yüfalu Biy ve la Biküm*  in ettebiu illâ ma yuha </strong></p>
<p><strong> ileyye ve ma ene illa neziyrun mübiyn;</strong></p>
<p><strong>De ki: “<em>Rasûller’den bir bid’a  değilim (</em></strong><em>Rasûllük yoktu da onu ilk idda eden,  Sünnetullah’da bulunmayan’ı bid’at eden değilim<strong>)…  Bana ve size (</strong>B sırrınca, benim ve sizin varlığınız olarak<strong>)  ne yapılacağını (</strong>dirayeten, şahsen<strong>)  bilmem (</strong>vahyen-ilmen bilirim<strong>)…  Bana vahyolunandan başkasına tabi olmam ve ben apaçık bir neziyr (</strong>uyarıcı,  Rasûl<strong>) dan başka da değilim</strong></em><strong>”</strong>.  (Ahkaf, 46/9)</p>
<p>Geleceği ve kişilerin özlerindeki hükümleri Resuller ve Büyük Velâyet ehli zâtlar her zaman bilmezler. Ancak Allah’ın bildirmesi ile bilirler ki o durum da çok nâdir olur. Özlerin ve geleceğin keşfi mucize ehli olan Resullerle ve keramet ehli olan Büyük Velâyet sahibleriyle sınırlıdır. Bu mertebelerden aşağıda olanlar küçük Velâyet sâhibleri de dâhil olmak üzere özlerdeki ve gelecekteki hakikat tamamen perdelidir. Ancak âlimler, ârifler bâsîretleri ile bu güne bakarak yârın hakkında tutarlı ön görülerde bulunabilirler.</p>
<p>Resullerin mucizelerinin sınırlarını Sâdi şu manzumesinde anlatır:</p>
<p>“Biri o oğlunu gâib edenden, ya’nî Ya’kûb (a.s)dan sor­du ki: Mısır’dan Yûsuf (a.s)’un gömleğinin kokusunu duyardın. Niçin Ken’ân’daki kuyunun için­de onu görmez idin? Cevâben buyurdu ki: Bizim halimiz şimşeğe benzer. Bir dem <em> <span style="color: red"> </span></em>zâhir oluruz ve diğer dem bâtın oluruz. <em> <span style="color: red"> </span></em>Ba’zan semâda otururuz; ba’zan da bastığımız yeri görmeyiz. Eğer dervîş bir hâl üzere kala idi, iki âlem elden giderdi, dünyâ ve ukbâ<em><span style="color: red"> </span></em>ahkâmına uymak<em><span style="color: red"> </span></em>mümkün olmaz idi.”<br />
*  *  *</p>
<p>Bir gün Resulullah a.s.’ın devesi Kusvâ kaybolmuştu. Onun aranmasını istedi. Münafıklar devesinin nerede olduğunu bilmeyen birisinden Resul mu olur diye dedi koduya başladılar. Bunun üzerine Cenâbı Hakk kuluna devesinin yerini haber verdi ve Resulullah a.s.’ın tarif ettiği yerden alıp getirdiler.</p>
<p>Özlerin ve geleceğin kapalı ve perdeli olup bazen mucizelerle bilinmesinin nedeni Resullerin gözlerinin perdeli olması değildir. Bilinecek özler ve gelecek olaylar kesret âlemine aittir. Kesret âlemi ise Hak’ın sonsuz sınırsız mânâlarının tecelliyatıdır. Bu tecelliyatı beşer olan bir Resulün gözünün kapsaması imkansızdır. Resuller ancak bu kesret içinde çok özel şeyleri ve olayları mucize eseri ile bilirler. Kesretin sonsuzluğu ancak sonsuz olan Allah tarafından ihata edilebilir.</p>
<p><strong>255-) Allahu la ilahe illâ HUvel Hayy’ül Kayyum* la te`huzuHU sinetün vela nevm* leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* men zelleziy yeşfeu ındeHU illâ Bi iznih* ya`lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm* ve la yuhıytune Bi şey’in min ılmiHİ illâ Bi ma şa`* vesia Kürsiyyühüs Semavati vel Ard* ve la yeuduhu hıfzuhüma* ve HUvel Alıyy’ül Azıym;</strong></p>
<p><strong>ALLAH ki, tanrı yoktur ancak O vardır  (</strong>O’ndan gayrı vücud yoktur<strong>);Hayy  (</strong>gerçek diri<strong>) ve  Kayyum’dur (</strong>kendi kendine kaim; zira kıyambinefsihi<strong>)…  Ne uyuklama (</strong>gaflet<strong>)  ne de uyku Onu yakalayabilir (</strong>kayyumiyet sıfatı?<strong>).</strong>..<strong>  Semalar’da ve Arz’da ne varsa Onundur</strong>…<strong>  Onun katında kim şefaat edebilir ki Bi-izniHİ (</strong>O’nun izni olarak<strong>)  olmaksızın..?</strong> <strong>Bilir  önlerinde ve arkalarında olanların hepsini</strong>… (B sırrıyla<strong>)  dilemesi (</strong>izni<strong>)  olmadan Onun ilminden bir (</strong>Bi-<strong>)  şeyi kapsamak mümkün değildir</strong>… <strong> Kürsüsü (</strong>bilinç<strong>),  Semalar’ı ve Arz’ı içine almıştır</strong>…<strong>  Onların muhafazası O’na ağır/zor gelmez</strong>… <strong> O, Aliy (</strong>sınırsız yüce<strong>)’dir,  Azıym’dir</strong> (azameti sonsuz<strong>).</strong>  (Bakara, 2/255:B Meal)</p>
<p><strong>12-) Allahulleziy haleka seb`a Semavatin ve minel`Ardı mislehunn* yetenezzelül`emru beynehünne lita`lemu ennAllahe alâ külli şey’in Kadiyrun, ve ennAllahe kad ehata Bikülli şey`in `ılma;</strong></p>
<p><strong>Allah (</strong>O’dur<strong>)  ki, yedi Semavat’ı ve Arz’dan da onların mislini (</strong>yedi Arz<strong>)  yarattı (</strong>hem zahir hem de batın itibarıyla düşünülmelidir<strong>)…  Emr (</strong>iş, ilahi işler<strong>)  onların arasında (</strong>Semavatından inen emirler, beynin hassaları ve  azaları üzerinde gereklerini izhar etmek üzere<strong>)  iner de iner (</strong>sürekli iner<strong>)  ki, Allah’ın herşeye Kadiyr olduğunu ve Allah’ın herşeyi (</strong>B  sırrınca<strong>) ilmen ihata ettiğini  bilesiniz.</strong> (Talâk, 65/12)<br />
*  *  *</p>
<p>Kişilerin özlerinin Resullere dahi kapalı olduğu anlatıldı. Ancak Resuller çok keskin ferâset ve basîretleriyle kişilerin konuşmalarına bakıp hüküm verebilmektedirler.<br />
*  *  *</p>
<p><strong>(((</strong>… Bu konu ile ilgili bir hikâye Mevlâna’nın Mesnevî’sinden Fusûsu’l Hikem şârihi (yorumcusu) Avni Konuk tarafından buraya ilâve edilmiştir. …<strong>)))</strong></p>
<p>“Hz. İsâ arkasına bakmadan son sürat hız ile dağa doğru koşmaktadır. Onu görenler sanki arkasından bir aslan kovaladığını zannettiler. Fakat arkasından onu kovalayan hiçbir tehlike yoktu. Meraklılar da İsâ’nın arkasından koştular. O’na ne olursun dur da neden kaçtığını bize anlat dediler. İsâ hızını düşürmeden hem koştu hem de ‘Bir ahmaktan kaçıyorum’ dedi.”</p>
<p><strong>(((</strong>…Tasavvuftaki ahmak modeli dünyanın işlerinden beğenmediği ile ahiretin  işlerini yargılamasıdır. Şöyle ki.</p>
<p>Bir kâmil bir kişiyi Allah’ı anlamaya dâvet eder. O kişi de şunu söyler; “Allah adaletli olsaydı köydeki bin tavuk içinde gözüyle sadece benim bir tavuğu görüp öldürmezdi.” Kâmil için tavuk derdine düşmüş o zavallının ahmakça fikrinden kaçmaktan başka çâre kalmaz. Kâmil için o kişi ahmak değildir fakat o kişiden çıkan fikirler ahmakçadır. Kâmiller insanın hiçbir türünden kaçmaz sadece islah olunamaz olan fikirlerinden kaçarlar. Hz. İsâ’nın da ardında ahmak bir adam görünmüyordu. Belli ki o ahmakça fikirlerden kaçıyordu. …<strong>)))</strong></p>
<p>Mesnevî’den bir başka hikâye:</p>
<p>“Birisi Hz. İsâ’ya dedi ki:</p>
<p>Ey Mesîh! Sen ölüleri diriltirsin, körleri gördürürsün, sağırları işitirsin, çamurdan kuş yapar ve içine üfleyip uçurursun. Bunların hepsini hangi sır ile yaparsın ve o sır nerede işe yaramaz?</p>
<p>Mesîh İsâ cevap verdi:</p>
<p>Evet hepsini Allah’ın izni ile yaparım. Bu sır İsm-i Azam’dır. Ben o ismi bir leşe bir kez okudum dirildi fakat bir ahmak kalbe yüz bin kez okudum ve üfürdüm hiçbir etkisi olmadı!”<br />
*   *  *</p>
<p>Bu  bölümle ilgili Ahmed Avni Konuk’dan ârifâne sualler ve ârifâne cevapları:</p>
<p>Ezelde şâkî (ahmak) yazılı birisine Resuller ve velîler tesir edemiyor, onu değiştiremiyor. Ahmak ârifi değiştirebilir mi? Bu kaçmak niye?</p>
<p>Ahmak da ârifi değiştiremez. Fakat ahmağın sohbetine iştirak eden ârifin ağzından çıkacak olan boş sözler bir mânâya bürünür. O mânâlar da bir sûrete bürünür ve ârifin kalbinin yükseleceği ulvî makamın önüne geçer, onun yolunu tıkar.</p>
<p>Mevlâna  buyuruyor:</p>
<p>“Bu  senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup senin kuyruğunu  tutar.”</p>
<p>Ya’kûb bölümünde her an hesab görülerek ahirete doğru bir gidişten bahsedildi. Bu işin şakası yoktur. Ağızdan çıkan her boş mânâ o anda ârif de olsa Resul de olsa sahibine o anda cezâ olur ve zarar verir. Gerçi Resullerden kesinlikle boş söz çıkmaz. Velîler de Allah’ın koruması altındadır;</p>
<p><strong>62-) Ela  inne evliyaAllahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun;</strong></p>
<p><strong>Açın gözünüzü!.. Allah Veliy’lerine  korku yoktur (</strong>hiç bir şeyleri kalmamış<strong>)  ve onlar mahzun da olmazlar (</strong>kemalatları halisdir<strong>).</strong>  (Yu­nus, 10/62: B Meal)</p>
<p>Mevlâna Hz. İsâ’nın hikâyesini anlatıyor ki ahmakça mânâlardan Resuller ve velîler dahi korkuyor, bizim için daha da zararlı olsa gerektir.</p>
<p>Velîlerin korku nedeni ise şudur: Birisi Resulullah’a vahiy kâtibi olur. Fakat bir müddet onra özündeki şâkî hükmü açığa çıkarak geçici olarak büründüğü cemal libaslarını soyar atar. Resulullah’ı gören bir kişi dahi nefsindeki hükme boyun eğiyorsa?<br />
*   *  *</p>
<p><strong>RUH HAKKINDA İLMÎ AÇIKLAMALAR</strong><br />
<strong>RUH NEDİR?</strong></p>
<p>Bu kitabı yazdıktan sonra pek çok câhil kişi, kulaktan dolma ilkel bilgilere  dayanarak bize sordu…</p>
<p>-Kur`ân`da Allah Rasûlü’ne dahi bu konuda bilgi verilmediği yazılı olduğu halde, siz nasıl olur da RUH hakkında açıklamalarda bulunursunuz..</p>
<p>Evet, önce bu sualin cevabını vererek açıklamalarımıza başlayalım…</p>
<p>Üç yahudi bilgini kendi aralarında, Hz Muhammed`e üç sual sormak üzere karar  alırlar ve derler ki;</p>
<p>-”Şâyet gerçekten Allah Rasûlü ise, bu üç soruya birden cevap vermeyecektir; zîra daha evvel de hiç bir Rasûl bu konuda açıklama yapmamıştır.</p>
<p>Ama cevap verirse, biliriz ki şarlatandır…”</p>
<p>İşte böyle düşünüp, anlaşarak huzuru Rasûlullah`a gelip birinci sorularını  sorarlar:</p>
<p>-RUH nedir?..</p>
<p>Hazreti Rasûlullah, ilâhi inâyet ile onların niyetini bildiği için, suale cevap vermez ve cevabı erteleyerek, yahudi bilginlerine:</p>
<p>-Yarın gelin, inşâallah cevap veririm, der…</p>
<p>Ertesi gün geldiklerinde de onlara, 17`nci sûre olan İsrâ sûresinin 85`inci  âyetini okur; der ki:</p>
<p>-”Yes`eluneke anir RUH… Kul er RUH`u min emri Rabbiy ve ma utiytüm minel ilmi  illa kaliyla…”</p>
<p>Burada vurgulanan gerçeği dilimize şöyle çevirebiliriz:</p>
<p>“(Yahudiler) SORUYORLAR, RUH NEDİR?.. DE Kİ (o yahudilere) RUH RABBİN EMRİNDENDİR!.. VE BUNUN İLMİNDEN SİZE KÂLİL BİR ÖLÇÜ VERİLMİŞTİR…”(17-85)</p>
<p>Şâyet biraz iz’an sahibi isek, görürüz ki, bu âyetin muhatabı, âlimler arifler, veliler, nebiler değil; maddeyi ve maddeciliği esas alan görüşün sahibi YAHUDİLERDİR!..</p>
<p>Yâni, Yahudilere denmektedir ki:</p>
<p>“Her şeyi maddeden ibaret sanıp, göremediğini inkâr eden; üstelik doğrusunu açıkladığı takdirde Rasûllüğünü reddetmeye karar verdiğiniz; tefekkürü, beş DUYUSUNDAN ileri geçemeyen siz Yahudilerin RUH hakkında ilmi yoktur!..</p>
<p>Siz ancak elinizdeki kadarıyla kalmaya mahkûmsunuz… Çünkü maddeötesini  değerlendirmekten âcizsiniz…</p>
<p>Zaten bu yüzden, gerçek âlemin ölümötesi ruhlar âlemi olduğunu açıklayan Hazreti İSA`yı da inkâr ettiniz, kabullenemediniz… Öyle ise nasıl olur da RUH hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz ki!”</p>
<p>Nitekim, aynı görüşü paylaştığımız değerli İslam âlimi ve velisi İMAM GAZALİ dahi “İhya-u Ulumiddin” isimli kitabının 1`inci cilt “Rub`ul ibâdat” bölümünde şöyle demektedir:</p>
<p>-”Yoksa sanma ki, Hz.Rasûlullah Efendimiz (salla`llahu aleyhi ve sellem) RUH`un  hakikatını bilmiyordu!..</p>
<p>Zîra, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!.. Kendini bilmeyen ise nasıl  Rabbini bilebilir?..</p>
<p>RUHUN hakikatını Nebi ve Rasûller bildiği gibi; bazı veliler ve âlimlerin  bilmesi dahi uzak değildir!..”</p>
<p>Evet söz İMAM GAZALİ`den açılmışken O`nun RUH konusunda çok değerli açıklamalarının yer aldığı iki eserinden söz etmeden geçmeyelim…</p>
<p>Önce birinci eserinin sadece adını verelim, arzu edenler bu kitabı temin edip  okuyabilirler…</p>
<p>“MİŞKAT`ÜL ENVAR” (Nurlar Feneri) isimli eseri Bedir yayınevi tarafından yayınlanmış küçük bir kitapçık olup; “RUH`un hakikatı, ALLAH`ın tekliği ve varlıkta ALLAH dışında birşey olmadığı” yolundaki İMAM GAZALİ`nin görüşlerini ihtiva etmektedir… Konuyla ilgilenenlere bu eseri bulup okumalarını tavsiye ederim.</p>
<p>İmam Gazali`nin “Kitab-ı maznun-bih alâ gayrı ehlihi” isimli kitabından “ruh” ile ilgili bazı görüşlerinden bahsetmeden önce; Gavsı Â`zâm Abdulkâdir Geylâni`nin “Kaside-i Ayniyye”sindeki şu açıklamasına dikkatlerimizi yöneltelim:</p>
<p>-”O`na RUH üfledim” buyurulması kinâyedir!.. Ey münakaşacı kişi, RUH O`nun aynı  değil midir?..</p>
<p>Lâkin Hak`kı hulülden tenzih et!..</p>
<p>Zira, O`nun gayrısı yoktur!.. Ve her şey O`nun tekliğine dönüktür!.. Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey eşyanın hâliki !. Zâtın herşeyi meydana getiren orijindir!.”</p>
<p>Gavsı Â`zâm Abdulkâdir Geylâni`nin gerek “Kaside-i ayniyye”sindeki bu satırlarında; ve gerekse de “Risâle-i GAVSİYYE”sindeki açıklamalarında, (daha geniş olarak incelemek isteyenler aynı isimli kitabımızdan konuyu araştırıp bilgilenebilirler) görülmektedir ki, “RUH” hakkında geçmişte çok önemli açıklamalar yapılmıştır.</p>
<p>Şimdi burada sözü daha fazla uzatmadan önce GAZALİ`nin bazı açıklamalarına geçelim, sonra da “RUH” hakkındaki kişisel düşüncelerimizi açıklıyalım…</p>
<p>Gazali rahmetullahu aleyh şöyle diyor…</p>
<p>-Kavli ilâhideki tesviye (15-29) ve RUHUN ne olduğunu bana sordular…</p>
<p>Cevap verdim ki, tesviye, RUH`u kabul eden mahalde fiilden ibarettir. Bu mahalde Adem hakkında evlâd ve ahfadı tasfiye ve tâdil şartıyla meniden ibarettir.</p>
<p>Nefh ise, nutfede ruhun nûrunu iştigaline bâ’s olan şeydir…</p>
<p>İşte bunun gibi nutfede de bu özellik hâsıl olursa, hâlik RUH`ta hiç bir değişme meydana gelmeyerek, O`ndan nutfede RUH ihdâs olunur…”</p>
<p>Burada son derece hassas ve kesin bir şekilde dikkat etmemiz gereken konu şudur:</p>
<p>Nutfede esas ve îtidal vukûu bulmazdan evvel, insan “RUH”unun henüz yaratılmamış  olmasıdır.</p>
<p>Gazali, “RUH” hakkında şöyle devam etmektedir:</p>
<p>-”RUH cisim dahi değildir… Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. RUH ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, onun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü… Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir.</p>
<p>Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz kül’e izâfet demek olup, bu hususta ise ne kül ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz”</p>
<p>“Ve kadim değil hadistir anlamına olarak RUH mahlûktur, denilir. İnsan RUHLARI  nutfede zuhûruyla hadis olmuştur…”</p>
<p>Gazali`nin bu ve daha başka bu konudaki izahlarından sonra ortaya çıkardığı  sonuçları ise şöyle sıralamak mümkündür:</p>
<p>“A- Ruh aslında gayrı mahlûk, bâki, kendiliğinden kâim ve TEK`tir!..</p>
<p>B- Cesetlere taalluk olmadığı zaman RUH tek cevherdir… Yâni, O`nda çokluk,  ayrılık yoktur!..</p>
<p>Diğer bir deyimle, falanın veya filanın ruhu değil, genel TEK RUH`tur!.</p>
<p>C- Cesetlere taalluku hâlinde bir takım çeşitli vasıflar kazanır ve bu  vasıflarla cesetten ayrıldıktan sonra da bâki kalır.</p>
<p>Bu vasıfların aykırılığı sebebiyle ruh ta da bir hususiyet, bir özellik peyda olarak, falan veya filanın ruhu böylece taalluktan önce TEK iken, çoğalmış olur…”</p>
<p>“RUH” hakkındaki İmam-ı Gazali`nin bu görüşlerini daha detaylı olarak Çağrı yayınları arasında çıkmış olan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi`nin yazmış olduğu “ALLAH`ı inkâr etmek mümkün mü” isimli kitabında bulabilirsiniz!..</p>
<p>“RUH” konusunda önemli açıklamalar yapmış olan bir diğer hakikat ehli, ehlullah  da Abdülkerim Ceyli hazretleridir.</p>
<p>“İNSAN-I KÂMİL” isimli kitabında, “Ruh adlı melek” bölümünde tasavvuftaki adıyla “Ruh-u Â`zâm” olan bu tek orijin ve asıl “RUH”tan sözeden Abdülkerim Ceyli, ayrıca “Ruhülkuds” bölümünde de çok detaylı bilgileri bize sunmaktadır. İsteyenler “RUH” hakkında büyük çoğunluğu mecâzî olan bu bilgileri adı geçen eserlerde tetkik edebilirler…</p>
<p>Şimdi biz gelelim günümüz anlayışı ile “RUH”un ne olduğu hakkındaki  bildiklerimizi sıralamaya…</p>
<p>“RUH” ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibarıyle TEK`tir ve akla  gelen her şeyin orijini ve aslıdır…</p>
<p>Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey “RUH” tan meydana  gelmiştir.</p>
<p>Her şeyin “RUH”tan meydana gelmesinin misâlini sanırım şöyle verebiliriz:</p>
<p>“Madde” adını verdiğimiz her şey atomlardan meydana gelmiştir… Ne isimle, hangi özelliğiyle işaret edersek edelim, o şey gerçekte, atomlardan oluşmuştur.. Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey ENERJİ`dir..</p>
<p>Enerji, bu boyuttaki yapısı itibariyle bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını ALLAH`ın kudreti oluşturmaktadır!..</p>
<p>ALLAH`ın ZÂT`ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden sözedilen enerjinin  geçtiğimiz asırlardaki adı “RUH”tur!…</p>
<p>Ve bu “RUH”, ALLAH`ın “KUDRET” sıfatının zuhûru oluşunun yanısıra; “Aklı Evvel” ismiyle işaret edilen “evrensel şuur”; ya da bir başka tanımlama ile “kozmik bilinç”tir!..</p>
<p>Her nesnenin yapısındaki “bilinç”, onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan “RUH”ta mevcut olan “bilinç”ten ileri gelmektedir… Ancak onda ortaya çıkan bilinç, ortaya çıktığı mahallin kâbiliyet ve istidadı nisbetinde olmaktadır.</p>
<p>“RUH”, boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar suretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü vermektedir!..</p>
<p>Esasen, Abdülkerim Ceyli`nin de bahsettiği gibi, “RUH” bir “melek”tir.. Öyle bir “melek” ki, varlık âleminde, hangi isimle anılan, hangi varlık olursa olsun, her şey, hep bu “melek”ten oluşmuştur!… Her şeyin aslı, orijinidir!… Ve dahi bütün meleklerin ve varlıkların aslı O`dur!…</p>
<p>Buzdan meydana gelmiş sayısız nesneleri düşünün… Buzdan yapılmış insan, hayvan, eşya ve her şey!.. Bunlar her ne kadar ayrı ayrı varlıklar ise de, gerçekte hepsinin aslı aynı tek şeydir… “SU”dur!… “GAZ”dır; (H2O)!… Hepsinin orijini atomlardır; gibi…</p>
<p>“RUHU İNSÂNÎ”YE GELINCE…</p>
<p>Sperm ile yumurtanın rahimde birleşmesinin 120. gününde, cenin, bazı kozmik ışınların etkisiyle, “meleğin ruhu nefhetmesi” diye târif edilen bir biçimde, dalga üretimine başlar.</p>
<p>Beynin çekirdeği durumunda olan bu yapı, genetik veri tabanını değerlendirmesine vesile olan ilk temel kozmik tesirleri alarak ön programa kavuşur ki; böylece onun “şâkilesi” yâni “programının doğrultusu” belirlenmiş olur..</p>
<p>İşte bu anda “kişisel ruh” yani “insânî ruh” meydana gelmiş, yaratılmış olur!…  Bu andan evvel, “bireysel ruh” mevcut değildir!.</p>
<p>Bu sebepledir ki, eğer 120. günden sonra çocuk alınırsa cinayet hükmüne girer!..</p>
<p>Zira, 120. günde cenindeki beyin çekirdeği, “dalga bedeni” yâni “kişilik ruhunu” üretmeye başlamıştır ki, ceninin öldürülmesi hâlinde dahi, bu “ruh” yaşamına sonsuza dek devam eder…</p>
<p>Kişiliğin temel özelliklerini ise, genlerindeki bilgiler meydana getirir..</p>
<p>Genetik veriler, tohum; tohumun gelişmesini ve özelliklerinin ortaya çıkış biçimini sağlayan toprak, gübre, su, nem gibi faktörler de “astrolojik programlama” gibidir!.</p>
<p>Beyin, gelişimi ve yaşamı süresince, kendisindeki bütün bilgileri “RUH” adı verilen, bir tür “dalgadan” oluşan “hologramik beden”e yükler!.. Bu hologramik beden, aynen televizyon dalgaları gibidir… Nasıl ki taşıyıcı dalgalara yüklenmiş görüntü ve ses dalgalardır televizyon dalgaları; işte “insan ruhu” da böylece tüm zihinsel fonksiyonların sonucu olan verileri yüklenmiştir!..</p>
<p>“ÖLÜM” denilen, beynin faaliyetinin durması ve vücudun manyetizmasının kesilişiyle beraber, kişi kendini bu “hologramik dalga beden” olarak hissedip yaşamaya başlar…</p>
<p>“Ba`sü ba`del mevt” denilen hâldir bu anlattığımız!…</p>
<p>Ancak, o kişi yaşamı boyunca neleri düşünmüş, neleri hissetmişse; ne tür endişe ve korkulara kapılmış, sevgiler duymuşsa, o “dalga beden” yaşantısında da bunlardan gayrını bulmaz!..</p>
<p>Bu sebeple kişi, fizik-şimik bedende kendini ne ölçüde ve nasıl tanımış ve kabullenmişse; daha sonra kendini içinde bulacağı “âhiret âleminde” yani “dalga boyutta”, “hologramik dalga bedende” de kendini o özellikleriyle bulur…</p>
<p>Nitekim Hazreti Rasûl bu gerçeğe şöyle işaret eder:</p>
<p>-Nasıl yaşarsanız o hâl üzere ölürsünüz; ve ne hâl üzere ölürseniz, o hâl üzere bâ`s olursununz… Ve kıyâmette de o hâl üzere haşrolursunuz…”</p>
<p>“Ölüp de dirilme” denen olay, öldükten sonra kıyâmette olmayıp; bedenin kullanılmaz hâle gelmesinin hemen sonraki anında oluşmaktadır!.</p>
<p>Yâni yaşam, “biyolojik beden” boyutundan, “ruh-dalga beden” boyutuna geçiş şeklinde ve bilince göre kesintisiz bir şekilde devam etmektedir!..</p>
<p>Bu yüzden de demekteyiz ki, “ölümü tadan” her kişi sonraki anda “ruh beden”le diri bir halde; aklı-bilinci tamamiyle yerinde olarak mezara gömülür!..</p>
<p>Ve de kıyâmete kadar diri bir halde kabir âleminde yaşamını sürdürür!..</p>
<p>Nitekim, “âmentü”de söylemekte olduğumuz “vel ba`su ba`del MEVT” kavramı bunun  açık delilidir!…</p>
<p>Görüldüğü gibi “BA`S” olayı kıyâmete bırakılmıyor; “ölümün hemen sonrasında”  olarak vurgulanıyor!. (1)</p>
<p>(1) “BA`S” olayının kaynağı olan ALLAH`ın “BÂİS” isminin manasını iyi anlamak için, İmam GAZALİ`nin “Esmâ-ül Hüsnâ şerhi” isimli kitabını tetkik edebilirsiniz…</p>
<p>Bu hususları geniş olarak incelemek isteyenler “Hazreti MUHAMMED`İN AÇIKLADIĞI ALLAH” isimli kitabımızın “ÖLÜMÜN İÇYÜZÜ” bölümünü okuyabilirler.</p>
<p>Evet, “insan ruhu”, 120. günden itibaren, bütün yaşamı boyunca, tüm zihinsel hâsılasıyla yüklenir; ve beden kaydından kurtulduktan sonra da dünya yaşamındayken elde etmiş olduğu verilere ve enerjiye göre bir biçimde yaşamını sürdürür…</p>
<p>Dünya durdukça, dünyanın manyetik çekim alanı içinde kalan ve dünyanın ikizi durumunda olan dalga dünya yani “berzah” âleminde yaşayan “ruh”lar; kıyâmetle birlikte, ya yetersiz enerjileri dolayısıyla dünya ile birlikte güneşin dalga ikizi olan “cehennem”in içinde yerlerini alırlar; veyahut da kaçabilen diğer “ruhlar”la birlikte “cennet” ismiyle bilinen galaksi içi yıldızların dalga ikizleri içinde yolculuğa çıkarlar…</p>
<p>Ancak dikkat edilmeli ki…</p>
<p>Ölümötesi yaşamın bir günü, Kur`ân-ı Kerim’in ifadesine göre, dünya senesi ile bin yıldır… Yine Hazreti Rasûl`ün açıklamasına göre, sadece “sıratı geçiş üçbin senelik yoldur…”</p>
<p>Oranın bir günü, dünya senesiyle bin yıl olursa, üç bin yılı ne kadar eder, artı siz düşünün… Ve buna göre de diğer zaman ölçülerini düşünebilmeye çalışın…</p>
<p>İş böyle olunca, olayı ister istemez çok daha geniş boyutlu düşünmek  gerekmektedir…</p>
<p>Evet “RUH” konusunda bir iki hususu daha vurgulayalım…</p>
<p>“Ruha” ait olarak bilinen hususların tamamı gerçekte beyne aittir!… Bu yüzdendir ki “RUH”un hastalığı olmaz!… “RUH hastalığı” tâbiri tamamiyle yanlış bir ifadedir!… Gerçekte beyin hastalıkları ve fonksiyon bozuklukları söz konusudur…</p>
<p>Her beyin, kendi özel şifresiyle kendi ruhunu ürettiği için, o beyin kullanım dışı kaldıktan sonra, ruhunun başka bir beyne geçmesi diye bir şey de asla söz konusu olmaz!. Yâni, reenkarnasyon, yeniden bedenlenerek dünyaya geri gelme asla gerçek değildir; aldatmacadır!.. Bu tür olaylar kesinlikle CİN kandırmacasından başka bir şey değildir…</p>
<p>Ölmüş bir kişinin ruhuna siz beyin dalgalarınızla dua veya Kur`ân okuyup yollayabilirsiniz… Ve eğer o kişi dünyada iken o tür bilgiler almış ise, yolladıklarınızı değerlendirebilir. Aksi halde göndermiş olduğunuz mesajdaki enerji belli bir süre ona ferahlık verir ve hemen eski hâline döner.</p>
<p>Belki de milyarlarca sene sürecek olan kabir âlemi yaşamında, kişi “RUH” olarak diri ve şuurlu kaldığına göre azâb duymaz deniyor, öyle ise, kâbir azâbı nedir ve nasıl oluyor?…</p>
<p>Çokça sorulan sorulardan biri de budur… Cevabını verelim…</p>
<p>Kişi kabirde ve kabir âleminde şuurlu, aynen dünyada olduğu gibi aklı başında bir haldedir… Kendi bedenini, çevresini de görmektedir. Mezar içindeki çeşitli haşerat, fare, yılan, çıyan vs gelip kendi yüzünü, yanağını yemeye başladığı zaman, o bunu tamamıyle kendinin yendiği şeklinde algılayacaktır!… Zira, bütün yaşamı boyunca, o bedeni, o yüzü kendisi olarak kabullenmiş ve bu kabulleniş de olduğu gibi dalga bedenine, bilincine yüklenmiştir!.. Bu nedenle otomatik olarak olaya bu bilinçle bakacak; ve bunun sonucu olarak da, ister istemez büyük bir azâb duyacaktır!..</p>
<p>Bunun misâlini şöyle verebiliriz… Gün boyu bir takım şeylerden korkuyorsunuz ve derken uyuyorsunuz… Uykunuzda o sizi korkutan şeyler rüyanıza giriyor!.. Evet, fizikman bedeninize yapılan bir şey yok, ama gündüz bilincinize yerleşmiş olan o korkutucu şeyler, sizin o anki yaşantınızı kâbusa çevirmiştir!..</p>
<p>Kabir yaşamı esas olarak üç devredir;</p>
<p>a- Mezar içi yaşam;</p>
<p>b- Kabir âlemi yaşamı;</p>
<p>c- Berzah âlemi yaşamı.</p>
<p>“Kabir âlemi” yaşamı ile “berzah yaşamı” hakkında detaylı bilgiyi “ALLAH” isimli  kitabımızda bulabilirsiniz…</p>
<p>İşte mezar yaşamı da, eğer dünyada iken bu ortama karşı tedbir alınmamış ise, otomatik olarak kâbusa dönüşecektir… Uyanması mümkün olmayan bir kâbus!.. Bu durum da dini terminolojide “kabir azâbı” diye anlatılmıştır…</p>
<p>Gündüzleriniz ve bilinç düzeyiniz nasıl rüyalarınıza yansıyorsa ve o rüyaları değiştirmek elinizde olmuyorsa; kabir yaşantısı da onun benzeri bir şekilde, artık değiştirmeniz mümkün olmayan bir tarzda kıyamete kadar sürüp gidecektir…</p>
<p>Ve kabirdeki bu bitmez tükenmez kabusa, azaba karşı, şu anda yaşarken tedbir almanız ve bu durumdan kendinizi korumanız da mümkündür ki bu yüzden “Din” gelmiştir…</p>
<p>Yani “DİN”, yukarıdaki hayâl edilen bir tanrıya tapınma gayesiyle değil, “İnsanın ölümötesi ebedi yaşamı öğrenip, şartlarına karşı kendini hazırlaması amacıyla; kendi hakikatını anlayıp, ALLAH`ı idrâka çalışması” için gelmiştir…</p>
<p>Ki bu konuda çok daha geniş ve tafsilatlı bilgiyi “İSLÂM” ve “İNSAN VE SIRLARI”  isimli kitabımızda bulabilirsiniz.</p>
<p>“RUH gücü” denilen şey, beynin güçlü dalga yayımından başka bir şey değildir. Ayrıca, beynindeki bu özellik aynen “RUH”a da yüklendiği için elbette ki “ruh” da bu güce sahip olmaktadır…</p>
<p>“Evliyanın feyiz vermesi” denilen olaya gelince…</p>
<p>Bu kişi, yapmış olduğu yoğun zikir ve riyazat sonucu, beyninde oldukça önemli bir kapasiteyi kullanabilir hâle gelmiştir. Bu sebeple, çok güçlü verici dalgalar yayabilmektedir.</p>
<p>Böyle birini bulduğunuz zaman, o kişi, güçlü verici beyin dalgalarını sizin beyninize yönlendirir… İşte o anda, sizin beyninizde, o güne kadar açılmamış ek bir kapasite devreye girer ve o ana kadar anlamadığınız, farketmediğiniz bir hususu kolaylıkla anlar hâle geliverirsiniz… Konuştuğu birkaç cümle, beraberinde böyle bir güç olduğu için, sizde önemli gelişmeler sağlar… Ve böylece denir ki “ben filanca zât`a gittim ve bana şöyle feyiz verdi… O anda çözüverdim bir çok meseleyi!.”</p>
<p>Esasen beynin yaydığı dalgalar iki türlüdür;</p>
<p>1) Genel yaygın dalgalar…</p>
<p>2) Yönlendirilmiş dalgalar…</p>
<p>Bütün insanların beyinleri zaten genelde yaygın dalgaları yaymaktadırlar…</p>
<p>Dua ise yönlendirilen dalgalar türünde oluşur… (1)</p>
<p>(1) Bakınız “DUA ve ZİKİR”</p>
<p>Meselâ yağmur duası, belli bir gurup insanın, tek bir amaca yönelik olarak beyin dalgası üretmesi; yağmur yağması için o bölgede bulutları toplayıcı belirli bir manyetik alan oluşturma çabasıdır!..</p>
<p>Bunun gibi, özellikle kadınların belli bir istek uğruna bir araya toplanıp şu kadar tesbih çekip, dua okuyup, o isteği talep etmeleri, hepsinin beyin güçlerini tek bir isteğe yönelik olarak odaklamalarıdır…</p>
<p>Hac da bunun çok çok büyük ve güçlü bir şeklidir… Bu konunun incelikleri ve sırlarını ise “TEMEL ESASLAR” ile “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızda bulabilirsiniz.</p>
<p>Eğer çok sayıda insan, ayrı ayrı topluluklar halinde bile olsa, aynı anda ve aynı isteğe yönelik şekilde belli bir konsantrasyondan sonra dua ederse, istekte bulunursa, büyük bir ihtimal ile o istek gerçekleşir.</p>
<p>Nitekim İstiklâl savaşı sırasında çeşitli toplulukların, mevlid veya sair isimler altında yaptığı toplantılarda ettikleri dualar; yâni beyin dalgalarını tek bir gaye uğruna yönlendirmeleri ve odaklamaları, toplum üzerinde büyük mânevi güç oluşturmuştur…</p>
<p>Mânevi yardım denilen şey, hep beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç  yaymalarından başka bir şey değildir…</p>
<p>Esasen, burada ayrıca belirli bir “melekî” veya kendilerini “uzaylılar”olarak tanıtan cinlerin güçlerinden faydalanmak için yapılan bağlantılar da söz konusu olabilirse de, burada o konuya girmek istemiyoruz…</p>
<p>RİCÂLİ GAYB denilen yüksek mânevi güç sahibi kişiler, “irşâd kutupları” dahi çoğunlukla, yeryüzüne çeşitli ilimleri, güçlü beyin dalgaları ile yayarlar… Ve bu yayınları almaya istidatlı beyinler tarafından bu dalgalar alınarak değerlendirilir…</p>
<p>Belirli konuların dünya üzerinde, hem de birbirinden habersiz kişiler tarafından algılanarak yürürlüğe konulması; hep bu şekilde güçlü yönetici beyinlerin yaptıkları yayınlardan ileri gelmektedir…</p>
<p>Hattâ çeşitli modalar bile dünya üzerine hep bu şekilde yayılmaktadır, diyebiliriz… Bu hususlar, değerli âlim ve ârif Muhyiddin A`rabi tarafından “Fütuhatı Mekkiye” isimli eserinde benzetme yollu anlatımla kısmen açıklanmıştır… İsteyenler o esere bakabilirler…</p>
<p>“RUH” kelimesi bize iki büyük özelliği ifade etmektedir:</p>
<p>1. Bilimin de son olarak eriştiği ve foton adını verdiği, şimdiki verilere göre maddenin özü mâhiyetinde olarak bildiğimiz, ışıklı enerji zerreciklerinin sahip olduğu enerjiyi meydana getiren bir “ÖZ”dür “RUH”!.. Yani, Evrensel Kuantsal bütünlük!..</p>
<p>Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, evrenin her zerresi “RUH”la ve “RUH”tan  meydana gelmiştir…</p>
<p>“RUH” olmadık hiç bir zerre mevcut değildir… Zîra, zerre, “kuant” onunla  mevcuttur!..</p>
<p>Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi “RUH”tan almaktadır…</p>
<p>Dolayısıyla evren, ilk varolduğu andan itibaren “RUH”a sahip ve “RUH”la kâim olmuştur; kâinatın yokoluşuna kadar, yani kıyâmete kadar da sahip olacaktır…</p>
<p>Dini tâbirle, “RUH” ile kâinat yaradılmıştır… “RUH” ile kâim ve var olan  varlıkta gerçeği itibarıyle asla yok olma düşünülemez…</p>
<p>3.”RUH” adı verilen ve her kuantta yerini bulan “ÖZ” aynı zamanda “ŞUUR” kaynağıdır… Yani, evrende mevcut bulunan her nesnede birimsel ölçüde bilinç vardır… Ancak bilelim ki, bilinç bölünür ve cüzlere ayrılır bir şey değildir.</p>
<p>Dolayısıyla kainatta var olan her hareket asla tesadüfî olmayıp, taşıdığı “ŞUUR”un sonucu olarak, bize bugün düzensizmiş gibi gözükse de, gerçekte düzenli hareketler göstermektedir…</p>
<p>“ŞUUR”suz sanılan hayvanlar veya cisimler veya zerrecikler dahi, taşımakta oldukları birimsel bilinç dolayısıyla gerçekte, belirli bir düzen içinde hareket etmektedirler… Ancak, kendileri bu durumu idrâk edecekleri bir sistemden, yapıdan öte oldukları için; bu özelliklerini kendileri bilememekte; biz dahi beş duyumuzun kaydında kaldığımız sürece onların bu durumunu idrak edememekteyiz…</p>
<p>Nitekim dini yoldan da bir delil göstermek gerekirse, fikirlerimizi isbat eden  işte bir âyet:</p>
<p>“HİÇ BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, (HER ŞEY) O`NU TESBİH VE HAMD EDER!.. FAKAT, SİZ ONLARIN TESBİHİNİ İDRÂK EDEMEZSİNİZ…” (17-44)</p>
<p>Evet, çünkü bilimin bugün “kuant” diye adlandırdığı zerreciklerin ne mâhiyetini, ne “bilinç”le ilişkisini, ve ne de nasıl bir düzenlilik içinde bulunarak bir vazife îfa ettiğini, beş duyuyla kısıtlanmış, bedenle kayıtlı insanın anlamasına imkân yoktur!.. Bu ancak bilinebilir, kavranabilir… Hepsi o kadar!..</p>
<p>Şimdi de Kur`ân-ı Kerim`den “RUH” hakkında bilgi veren bir âyeti nakledeceğim:</p>
<p>“SÖYLE: RUH, RABBİNİN EMRİNDENDİR; SİZE İLMİNDEN KÂLİL BİR MİKTAR  VERİLMİŞTİR…”(17-85)</p>
<p>Son devirlerin ünlü İslam düşünür ve mutasavvuflarından İsmail Hakkı Bursevi bir eserinde bu âyeti açıklarken “kâlil” kelimesinin “iklâl” kelimesinden geldiğini; “iklal”in mânâsının da “bir şeyi yerden kaldırmak” olarak anlaşıldığını belirtmekte ve netice olarak burada, “herkesin kendi kapasitesince bu konuda bilgi sahibi olabileceği”, mânâsının verilmek istendiğini söylemektedir…</p>
<p>Foton adını verdiğimiz ışıklı zerreciklerin belirli bir oranda ve düzende bileşimi, bu maddeötesi boyutta (âlemde), “İNSAN”, “CİN” dediğimiz varlıkların asıl yapısını meydana getirirken; bu bileşimin belirli ölçülerde “yoğunlaşması” da, saydığımız yaratıkların katlarını veya başka bir tâbirle büründükleri nesneleri meydana getirmektedir, insanın ve cinnin perisperisi gibi; kezâ bu bileşimin, öyle bir özelliği daha mevcut bulunmaktadır ki, o da kısmi “bilinç” sahibi olarak nitelendirdiğimiz fotonların, bu yapıdaki bileşiminin en bâriz şekilde “insan”da gördüğümüz ve bildiğimiz mânâdaki “BİLİNC”i meydana getirmesidir.</p>
<p>Evrende, varolan herşey içinde, insanın değerlendirebileceği oranda “ŞUUR”a dolayısıyla “RUH”a sahip yaratıklar “İNSAN” ve “CİN”lerdir.</p>
<p>Keza “insan”ın saydığımız diğer yaratıklardan ayrılması,</p>
<p>1.Sahip olduğu “ŞUUR”un gücü ve kapasitesi yönüyle;</p>
<p>2.Bileşimin ötekilerden daha fazla yoğunlaşması ve madde kaydına girmiş olması  özellikleriyle meydana gelmektedir…</p>
<p>Sanıyoruz ki, “RUH” kelimesinin ne mânâ taşımış olduğunu böylece bir oranda da  olsa açıklamış olduk…</p>
<p>“RUH” hakkında son devrin ünlü tefsirlerinden “Hak dini Kur`ân dili” adındaki eserde, Elmalı`lı Hamdi Yazır da şu bilgiyi vermektedir ki, dikkat edilirse bizim yazdıklarımızla tam bir uyum hâli vardır:</p>
<p>“RUH” denildiği zaman başlıca üç nokta-i nazar mülâhaza edilegelmiştir.</p>
<p>· Mabihil hareke, yani hareket başlangıcı;</p>
<p>· Mabihil hayat, yani hayat başlangıcı;</p>
<p>· Mabihil idrâk, yani idrâk başlangıcı…</p>
<p>Hareket başlangıcı mülâhazasıyla RUH maddenin tam mukâbili olarak kuvvet demek olur. Madde veya kuvvet, madde veya RUH denildiği zaman bu mülâhaza kastedilir. Bu mânâ RUH`un en umumi, geniş mânâsıdır. Meselâ elektrik bu mânâca bir ruh ve her kuvve-i muharrike bir ruh demektir.</p>
<p>Hayat başlangıcı mülâhazasıyla RUH ise bundan hususidir. Zira kuvve-i hayatiyye, mutlak kuvveden ehastır. Birisi genel mânâsıyla hayattır ki nebati hayata da yaygın olur. Bu mânâcadır ki, alelumum nebatta dahi ruh itlak edildiği vâkidir. Birisi de meşhur mânâsıyla hayat, yâni hayat-ı hayvaniyyedir ki, hayat-ı insaniyye müntehi olur. Bu mânâca RUH, ruh-i nebatiden ehass ve binâenaleyh, onu da mutazammındır.</p>
<p>Sonra idrâk mebdei, yâni ihsasa iktiran eden vicdanı basitten ma`rifet, taakkul, ilim, irade ve kelâm ve saire gibi en yüksek derecelere kadar alelumum şuur hâdisatının ve binâenaleyh bir hayat-i mâneviyyenin medârı olmak mülâhazasıyla RUH gelir ki, RUH`un en mümtaz haysiyyetini ifade eden bu mânânın en bâriz tezâhürü nefs-i insânîde tecelli ettiğinden, buna ruh-i insânî tesmiye edilmiştir.</p>
<p>Nefsi insânîyi, ruh-u hayvaniden ayırdettiren ve insanı ma`rifeti Hakk`a iysal ederek kendini ve gayrını bildiren bu ruh hakkındadır ki, “Ve nefahtu fihi min ruhiy” buyurulmuştur.. Biz bunu kendisiyle duyar, vicdan, irade, teakul, kelâmı bâtıni gibi eserleriyle tanırız.</p>
<p>Fakat ruhun hakikati, hakikati insaniyenin maverasında olmasaydı, insan â`yânı eşyadan hiç bir hakikati idrâk edemez, veya bütün hakikat insandan ibaret olmak lâzım gelirdi. Halbuki insanın meçhulatı pek çoktur.. Ne kadar olursa olsun bildiği de yok değildir..</p>
<p>Binâenaleyh idrâk başlangıcı olan ruh, insanın hayatı cismâniyesinde, bedenine nefholunan hava, ışık, ısı gibi hayatı mâneviyyesinde nefsine nefholunan bir başlangıçtır; ki nefsi insânînin şâkilesi hidâyet ve dalâletteki hissesi bunun derecei nefhi ile mütenasiptir” (Hak Dini c:4 sa: 3198-3199)<br />
*  *  *</p>
<p><strong>RUH</strong></p>
<p>“İnsan” ismiyle bilinen ölümsüz varlığın, ebedi yaşamını sürdürdüğü “dalga bedendir”… Görüntüsü hologramiktir!.. Beynin ürettiği, Yüklenmiş dalgalardan oluşmuştur…</p>
<p>Beyin tarafından üretilir ve ve beyin kendindeki tüm düşünsel verileri dalga  olarak “RUH”a yükler.</p>
<p>Beynin, sinir sistemi aracılığıyla bedende oluşturduğu bio-elektrik enerji kesildiği anda, bedenin mıknatısıyeti de kesildiği için fizik bedenden bağımsız olarak yaşamına devam eder; ki bu durum “ÖLÜM” denilen şeydir.</p>
<p>Enerjisini beyinden alan dalga beden (ruh), aynı zamanda beyinle karşılıklı alışveriş içindedir; ve beyni enerji yönünden takviye etmektedir… Aynı, bir otomobil motorunun aküden hem enerji temin etmesi, hem de aküyü şarj etmesi gibi…</p>
<p>Herhangi bir sebeple “ruh”, fizik bedenden ayrılır ve uzunca bir süre geri dönmez ise, beyin bu enerjiden mahrum kaldığı için durur ve “ölüm” dediğimiz olay meydana gelir…</p>
<p>“Hafıza-bellek” esas olarak bu “dalga” bedendeki bilgi yüküdür… Beyin, ihtiyaç  duyduğu bilgileri buradan alır…</p>
<p>Eğer, beyinde herhangi bir fonksiyon yetersizliği olursa, dalga bedendeki bilgileri geri alamadığı için “unutma” veya “hatırlayamama” dediğimiz olay meydana gelir…</p>
<p>Ruhların birbirini çekişi veya itişi denilen olay ise, ruhları üreten beyinlerin, astrolojik etkiler sonucu, eskilerin ateş-toprak-hava-su diye ayırdıkları dört farklı frekansta üretim yapmalarıdır…</p>
<p>“Ruh bedenin” dışarıdan görünüşü aynen bir hologram gibidir…</p>
<p>Ruh, bedenden ilişkisinin kesildiği son anki görüntü üzeredir…</p>
<p>Otuz yaşında kolu kopmuş bir insan, elli yaşında ölse, ruhunun kolu hiç kopmamışçasına mevcuttur… Çünkü, ruhta meydana gelen özellikler ve görüntüler bir daha hiç kaybolmaz!..</p>
<p>“RUH bedende”, yani “dalga bedende” var olan bütün özellikler, beyin tarafından üretildiği için, beynimizi ne kadar geniş kapasiteli kullanabilirsek, ne kadar çok enerji üretebilirsek, o kadar güçlü bir “RUHA” sahip oluruz… “Dünya âhiretin tarlasıdır, burada ne ekersen, orada onu biçersin” demelerinin sebebi, işte budur.</p>
<p>“İbadet” denilen çalışma şekillerinin sebebi hep beynin gelişip güçlenmesi ve  dolayısıyla bu özelliklerin ruha yüklenmesidir…</p>
<p>Beynin üretip “ruha” yüklediği, “ruhun” kendini dünyanın ve güneşin çekim alanından kurtarmasını sağlayacak olan antimanyetik enerjiye eski dilde, din terminolojisinde “NUR” adı verilmiştir.</p>
<p>Kişinin “NUR”u ne kadar çoksa, cehennemden o kadar kolay kurtulabilecektir…Yani kişi ne kadar ruhuna enerji yükleyebilmişse, bu çekim alanlarından o kadar kolaylıkla kurtulabilecektir.</p>
<p>Eğer bu enerji yükleme işini ihmal etmiş ise, o takdirde de kendini güçlü çekim odaklarından kurtaramıyacak ve ebedi olarak o çekim alanında hapis kalacaktır.</p>
<p>Bu “ruh” adı verilen bireysel bilinci taşıyan yapı, bir diğer ifade şekliyle “yüklenmiş dalga beden”dir!… Yâni, görüntü ve ses yüklenmiş televizyon dalgalarında olduğu gibi…</p>
<p>Seyyal bir yapıya sahiptıir… Zaman ve mekân kaydının dışındadır… Aynı anda  bir kaç yerde bulunabilme özelliğine sahip olabilir…</p>
<p>En büyük özelliği ise; karşı karşıya bırakıldığı her şeyin hakikatine yönelmesi, o şeyin aslını hakikatını araştırması… Bildiğimiz “bilinç” bu ruhta yer aldığı için, gene “bilince” ait tüm özellikler bu yapıdan algılanır..</p>
<p>Hücreleri birarada tutan, yani bedeni bir bütün hâlinde koruyan beynin yaydığı bioelektrik enerjidir ki buna tasavvufta “harareti griziye” denilmiştir… ( Ahmed HULÛSİ/ RUH İNSAN CİN )</p>
<p align="center"> 8. BÖLÜM  SONU</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a><br />
<a href="mailto:kemalgokdogan@gmail.com"> kemalgokdogan@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-8-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (7. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusus%e2%80%99ul-hikem-yorumlu-ozeti-7-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusus%e2%80%99ul-hikem-yorumlu-ozeti-7-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Apr 2008 21:04:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/tasavvuf/fusus%e2%80%99ul-hikem-yorumlu-ozeti-7-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[İSMÂİL KELİMESİNDEKİ ALİYY (YÜCE/EN YÜKSEK) HİKMETİN ÖZÜ …uyarı… …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur… Hak Hz. İsmâil’de “Aliyy” esmâsının özüyle tecelli etmiştir. Hz. İsmâil’in varlığının, Hak’ın zâtındaki ezelî bilgisi Aliyy esmâsı üzere idi. Yani ruhunun hakikati olan çekirdek/öz ismi (Rabb-i [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: center; line-height: normal; margin-left: 0pt; margin-right: 0pt" align="center"><strong>İSMÂİL KELİMESİNDEKİ ALİYY (</strong>YÜCE/EN  YÜKSEK<strong>) HİKMETİN ÖZÜ</strong></p>
<p align="right"><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 8pt">…uyarı…</span></strong></font><br />
<font color="#0099ff"><span style="font-size: 8pt">…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…</span></font></p>
<p>Hak Hz. İsmâil’de “Aliyy” esmâsının özüyle tecelli  etmiştir.</p>
<p>Hz. İsmâil’in varlığının, Hak’ın zâtındaki ezelî bilgisi Aliyy esmâsı üzere idi. Yani ruhunun hakikati olan çekirdek/öz ismi (Rabb-i has’ı) Aliyy esmâsıdır. İsmâil’in bedeni ve ruhu bu öz mânânın açılımı olarak tecelli etmiştir. Ef’al âlemindeki (dünyadaki) yaşamında ezelde verdiği söze uymuş, özündeki bilgileri en yüksek seviyede göstermiştir. Hak, Hz. İsmâil’in bu bağlılığını;<span id="more-308"></span></p>
<p>50-) Ve vehebna lehüm min rahmetiNA ve cealna lehüm  lisane sıdkın aliyya;</p>
<p>Onlara rahmetimizden hibe ettik ve onlar için  sıdk’ın a’li lisanını oluşturduk. (Meryem, 19/50, B Meal)</p>
<p>Âyeti ile beyân etmiştir. Zât boyutundaki ezelî ilim ile ef’al (dünyâ/madde) boyutundaki oluşum bire bir aynıdır. Bu aynılık “Rabb’ın kulundan râzı olması” olarak anlatılmıştır.<span id="more-407"></span></p>
<p>Rabb-i Has; bireyin terkibini (bileşimini/mânâlarını) oluşturan “öz mânâ” ve “öz isim”dir. Her bireyin ve birimin Rabb-i Has’ı farklıdır.</p>
<p>Hz. İsmâil’in Rabb-i Has’ı Aliyy esmâsı ağırlıklı  idi ve tecelliyatı da öyle olmuştur.</p>
<p>Her birey ve birim de Hz. İsmâil misâli kendi ağırlıklı Rabb-i Has’ına bire bir uyumlu olarak tecelli eder. Bu gerçeğe göre her birim ve bireyden Rabb’i razıdır.</p>
<p>Yalnız burada anlatılan varlığın özüne ait yapısal gerçeklikleridir. Rabb’in her birim ve bireyden razı olması; Allah’ın şerden (kötülükten) razı olması anlamına gelmez.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Aliyy esmâsı Allah’ın zâtına ait isimlerdendir. Allah’ın zâtının Ahadiyyeti (bölünmez, parçalanmaz sonsuz tekliği) ve Allah’ın esmâ ve sıfatının çokluk gibi görünen bütünlüğü (külliyeti/topluluğu) Aliyy ismi ile Hz. İsmâil’e ilişkilendirilerek anlatılmıştır. Bunun da sebebi Hz. İsmâil’in Hak’ın zâtındaki sonsuz boyutların ilmine tam mazhar olacak olan Son Nebî’ye ait olan mânâları taşıyor olmasıdır.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>“Allah” kelimesiyle isimlendirilen varlığın zâtında (özünde/gerçeğinde) kesret (çokluk) yoktur. Yine “Allah” kelimesiyle isimlendirilen varlığın zâtını (özünü/gerçeğini) “bir tane, tek, bütün, tüm, tümel, küll vb.” kelimeler mecâzi olarak kullanılmaktadır. Sadece şunu söyleyebiliriz; o varlık Zât/Öz olarak Ahad’dır (bölünmez, parçalanmaz, sonsuz Tek’tir). Ve Allah’ın zâtının büyüklüğünü ve sonsuzluğunu en iyi “ekber” kavramı ifade etmektedir.</p>
<p>Zât’ın Ahadiyyeti (tekliği) tecellî etmez.</p>
<p>Bu cümleyi daha kolay anlamak için Zât kelimesini  Allah kelimesi olarak kullanalım  ve yeniden açalım:</p>
<p>“Allah” tecellî etmez, çünkü tecellî edebileceği kendinden başka bir yer ve bir şey yoktur. Kendine de tecellî etmez, çünkü kendi içi-özü gibi bir yer ve bir şeyler var olarak da düşünülemez.</p>
<p>Allah kendinden kendine de tecellî etmez, çünkü iki tane “kendi” olmaz. Kendi olan zaten kendisidir. Kendisi ile arada uzaklık ve yakınlık yoktur. Kendinden kendine nasıl tecelli etsin?</p>
<p>Peki, ismini bildiğimiz ve bilemediğimiz tüm Resuller, Nebîler vahye dayalı kitaplarda ve konuşmalarında “Zâtı” yani Allah ismi ile işaret edilen “varlığı” niçin anlatmışlar? O “anlatılamayan ve tecellî etmeyen” ise tüm bu anlatımlar ve tecelliyat nedir, niçindir ve nasıldır? Âlimler, ârifler, âşıklar, velîler Allah’ın zâtından, esmâsından, sıfatlarından ve fiillerinden hakikat incilerini gerek medrese diliyle gerek tekke diliyle hep anlatmaktadırlar. Bu anlatımlar mutlaka boş değildir. Bir anlamı olmalıdır.</p>
<p>Tüm anlatımlar Allah’ı ve Kendi’ni arayan “insan”a aklını kullanması ve yol yöntem kazandırmak amacı taşımaktadır. Arayışına yöntem katkısında bulunmak içindir. Resuller, Nebîler ve Velîler kendi ulaşmış oldukları ilmi “Allah, Zât/Öz, Esmâ, Sıfat, Ef’al” gibi kavramlarla bizlere anlatmaya çalışmışlardır. Anlatılan Allah/Zât değil, ilim ve o ilmin yöntemidir. Allah’ın anlatmaya ve anlaşılmaya ihtiyacı yoktur fakat insanın vardır.</p>
<p>Bu konudaki en açık ve en net bilginin bir kısmını  aşağıda veriyoruz.</p>
<p><font color="#0099ff"><strong>(((… <span style="font-size: 10pt">BÜTÜN  VASIFLARLA TÂRİF EDİLEN, HEP AYNI TEK “ZÂT”TIR!</span></strong></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Allah adıyla işaret edilenin “ZÂT”ından bahsediş semboliktir.. Çünkü “zât” kavramından da münezzehtir ve bu kavram bize “GÖRE”dir!.</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">“AHAD” ile “HAYY”;  “ALİM” ile “MÜRÎD”; “HAYY” ile “KADİR”; ve tüm kompozisyonlarla anlatılanlar hep  aynı tek “ALLAH”tır! </span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Yani, bütün bu anlatılanlar ile târif edilen aynı Tek “ZÂT”tır! O Tek “ZÂT”ın değişik vasıflarıdır, özellikleridir bu isimlerle işaret edilenler..</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Öyle bir, TEK “ZÂT” ki, baş-son gibi kavramlardan beri; sınırsız-sonsuz; bölünmesi, cüzlerinin varolması muhal; sayısız mânâlara sahip; sonsuz &#8211; sınırsız, cüzleri olmayan irade; sonsuz-sınırsız cüzü olmayan kudrettir; varlığının dışında ikinci bir varlık düşünülemez; içi ve dışı yoktur, merkezi özü olmaktan münezzehtir! </span> </font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Kısacası, “AHAD”tır..  TEK’tir!</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Zât’ın sıfatları  bilinir, eserleri de müşahede edilir.</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 10pt">ZÂT, SIFATLARA  DAYALI HERHANGİ BİR ANLAMLA KAVRANILMAKTAN ÖTEDİR!</span></strong></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Biline ki, Zât,  sıfatlara dayanan herhangi bir anlamla kavranılmaktan ötedir! </span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><strong><u><span style="font-size: 10pt">Kim ki Zât`tan, Zât`ın şuûnâtından bahsediyorsa, o bu konuda cahildir, taklit ehli olduğunu itiraf ediyordur farkında olmadan! Çünkü Zât`ın ancak sıfatlarından söz edilebileceğinin irfanına sahip olmamıştır henüz!</span></u></strong></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">“Esmâ”nın ulaşamadığı; tefekkürün durduğu, fikrin cereyan etmediği, yaşamın, hissiyatın, sözün edilemediği “HİÇ”lik hakkında ne bir söz söylenebilir, ne düşünülebilir, ne de yaşantıdan bahis açılabilir..</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">“Yerleri ve  gökleri yaratmadan evvel O, a`mâ’da idi. El ân öyledir..”</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">O, öyle bir mutlak  karanlıktır ki..</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Bilinen,  düşünülen, hayâl edilen, tasavvur edilen, vehmedilen tüm mânâlar orada düşer!</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Umarım, Kendi için  seçtiklerinden olmuş olalım..</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Umarım, Kendi için  seçtikleriyle beraber bulundurulmuş olanlardan olalım..</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Ama, her şey olmuş  bitmiş! Bize düşen, kolaylaştırılmış olanı yaşamak! </span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">HÛ!</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 10pt">ZÂTI İTİBARİYLE  NE SONSUZLUĞUNDAN NE DE SINIRSIZLIĞINDAN SÖZ EDİLEBİLİR!</span></strong></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Aslında, sonsuzluk  derken, Esmâ âlemine işaret ediyoruz. Çünkü, “Zât”ı itibariyle sonsuzluğundan  söz edilmez!</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Mânâları itibariyle sonsuzdur!. Sınırsızlığı, vasfı yönündendir! Sonsuzluğu mânaları, esmâsı yönünden!. Sınırsızlığı, Ben`liğinin vasıfları itibariyledir.</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">“Zât`ı hakkında  tefekkür edilmez!.”</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Hükmünce, Zâtı yönünden, ne sonsuzluğundan, ne de sınırsızlığından söz etmek mümkündür! Hattâ, “Ahadiyet” dahi, vasfıdır.. Zâtı`nın bir vasfıdır, yani, sıfatıdır!.</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 10pt">ESMÂLARIN  OLUŞTURDUĞU, ESMALARDAN TEŞEKKÜL ETMİŞ BİR ZÂT DEĞİL!</span></strong></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Esmâların oluşturduğu, esmâlardan teşekkül etmiş bir Zât değil! Zat`ın ilim sıfatının oluşturduğu mânâlar söz konusudur burada..</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Dolayısıyla O,  dilediği esmâları meydana getirmiştir! </span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">“Dilediği esmâları meydana getirmiştir.” sözünün neticesi olarak da O`nun bir “sûreti” olmaz! Sûret derken, fizik sûreti değil, mânâ sûreti diyorum. Her hangi bir mânâ sûretini yaratma mecburiyeti altına kaydına da girmez!</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Eğer ki, mâlûmu  olan bir şeyi meydana getirmek mecburiyetinde olursa, o zaman onun bir mânâ  sûreti de ortaya çıkar. </span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Halbuki..</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">İlminde, dilediği  gibi hükmetmek sûreti ile dilediği mânâları icad etmiş ve bu mânâlardan oluşan  âlemleri yaratmıştır.</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Yani, âlem, ef`âl mertebesi itibariyle değil, esmâ mertebesi itibariyle yaratılmış; hakikatı itibariyle “yok”tan var olmuş, “yok” olan âlemlerdir! </span> </font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Dolayısıyladır ki,  her şey, O`nun Zât`ında, ilminde mevcuttur ve mevcûdat ilmin dışında vücud  kokusu almamıştır!</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 10pt">SONSUZA DEK  VAROLACAK ÂLEMLER, ZÂT-I BAHT’TA BİR “HİÇ”TİR!</span></strong></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">“Allah âlemlerden  Ganî`dir” açıklaması “Zât-ı Baht” dediğimiz, Zât`ın mutlakiyet sıfatına işaret  eder!. </span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Esasen gerçekte Zât`ı için, mutlakiyet sözü dahi edilemez. Çünkü, aşağı mertebelere göre, Zât`a işaret sadedinde kullanılan bir ifadedir bu! </span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Gerçekte, Zât  için, “Baht” veya “Mutlakiyet” veya “Vücud” veya “Varlık” gibi tâbirler dahi  kullanılamaz!.</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Sonsuza dek var  olacak âlemler, Zât-ı Baht’ta bir “Hiç”tir!.</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 10pt">ZÂT’IN TÜM  VASIFLARIYLA KENDİNİ BİLMESİ</span></strong></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">“OKU” kelimesinin ardından “BismiRABBİK” denilmesi, “OKU”MAK işleminin “RUBÛBİYET KEMÂLÂTI” üzerinden yapılması icap ettiğine işaret etmektedir…</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Yani, istenilen “OKU”MAK,  “ULÛHİYET” veya “RAHMÂNİYET” mertebesinden değil, “RUBÛBİYET” mertebesinden  olacaktır… </span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Şayet, “Bismillah” denilseydi “İKRA” dendikten sonra, muhatabın “ULÛHİYET” kemâlâtı üzerinden “OKU”ması icap edecekti… Oysa, “ULÛHİYET” kemâlâtı “ZÂTI” da kapsamına aldığı için, bu kemâlât üzerinden “OKU”mak muhaldir, yani olanaksızdır!.. </span> </font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Nitekim bu duruma  Hazreti Resûl şu sözlerle işaret etmiştir:</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 10pt">-ALLAH  ZÂTI  üzere tefekkür etmeyiniz !.</span></strong></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Yüce ZÂT’ın, tüm vasıflarıyla kendini bilmesi demek olan “RAHMÂNİYET” mertebesi üzerinden de “OKU”mak mümkün değildir, zira “Beşer”in buna kapasitesi yetmez!.</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 10pt">HERŞEY,    “ŞEY”İN VARLIĞI–İSTEĞİ-İRADESİ DIŞINDA; EVRENİ MEYDANA GETİREN ZÂT’IN İLMİ VE İRADESİ  İSTİKAMETİNDE OLUŞUR</span></strong></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Varlık âleminde ne görüyorsak, ne algılıyorsak, ne düşünüp tahayyül ediyorsak, bütün bunların hepsi de “Allah” ismi ile işaret ettiğimiz yüce Zât`ın ilmi ve kudreti ile, ilminde, esmâsındaki mânâların açığa çıkması sûretiyle meydana gelmede.. Yani, her şey, “şey”in varlığı–isteği-iradesi dışında; evreni meydana getiren Zât`ın, ilmi ve iradesi istikametinde oluşuyor.</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Bütün algılanan  zıtlar aynı Tek kaynaktan meydana geldiğine göre, O Tek kaynak, bütün bu  zıtların fevkindedir!.</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Esasen, kâinatta,  mevcudatta “zıt” yoktur!. Çünkü, Allah`ta zıt yoktur!. “zıt” kavramı bize  göredir!.</span><br />
…</font></p>
<p><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 10pt">ULÛHİYET</span></strong></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">“ALLAH”lık  kemalatı!</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt"> “AHAD” olan “ALLAH”ın, kendisinde bulunan sayısız özelliklerinin toplamıyla oluşan sonsuz kemâlâtı, O’nun “ULÛHİYETİ”ni teşkil etmektedir! </span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt"> Ulûhiyet, O’nun  SIFATIDIR!</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Ulûhiyet, O’nun  Zât’ını da anlatan SIFATIDIR!…</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Bu sonsuz  kemâlâtın ortaya çıktığı yer ise, orijinaliyle evrendir!</span></font></p>
<p><font color="#0099ff"><span style="font-size: 10pt">Hem ahadiyeti, hem de kesrete ait bütün kavramları içine alır. Bu yoldan da şuur, özüne döndüğünde, erebildiği noktaya ulaşır. Bu sebeple ulûhiyetin kişideki tecellisinden söz edilebilir, fakat ahadiyet tecellisinden söz edilemez! Edilse dahi bu, ancak anlatım sadedindedir. …(Ahmed Hulusi/Kavramlar)</span><strong>…)))</strong></font></p>
<p>*  *  *</p>
<p>Zâta dâir tüm anlatımlar sembolik olup bir gerçeği fark ettirmek amacı taşımaktadır. Resullerin dâveti zâta değil zâtın Ulûhiyyet’inedir. İlahlık (tanrılık) ve abdlik (kulluk) “Ulûhiyyet” boyutunda anlatılır ve anlaşılır. Resullerin salât (namaz), savm (oruç), hac gibi ibadetleri yapmaları ve bizlere de teklifleri İlah’ın (kendisine kulluk edilenin) ve me’luh’un (İlah’a kulluk edenin) hakkını vermek içindir.</p>
<p>İbâdet konusunda kaçışımızın olmaması Hak’ın Abdiyyet tecellisinin ef’al âleminde yok hükmünde açığa çıkmış olmasıdır. Biz mevcudat/tecelliyat olarak “abd”lik yapmazsak bizden başka ne var ki O’na kulluk etsin? Bizim abdliğimiz Hak’ın Hak olduğunu anlatan tek eylemdir.</p>
<p>Zât’da sınırsız esmâ ve ef’al mânâları olmasa ve âlemler olarak kendisini seyretmese de O’nun varlığında bir eksiklik meydana gelmezdi. O’nun âlemleri seyretmesi O’nun varlığında bir fazlalık meydana getirmez. Zât’ın esmâ, sıfat ve ef’ale ihtiyacı yoktur. İhtiyacı olmadığı için de o boyutlara “varlık” vermemiştir. Tüm boyutlar Zât’da zamansızlık içre ezelen ve ebeden “Hayal ve gölge” hükmündedir.</p>
<p>Zât’ın aynası “yokluk”tur. Yok’luğun da aynası “Zât”tır. Yok’luk halindeki kullar; abdiyette Resuller/Nebîler ve Velîler gibi ne kadar derinleşirse Zâtî ilim ve irfanda o kadar derinleşmiş olur.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Allah kelimesi ile işaret edilen sonsuz sınırsız  varlık “Zât”ın âlemlerden ganî olması “akıl” metaforu ile de anlatılmıştır.</p>
<p>Meselâ: “Akıl” dediğimiz şey bir mânâdır ve zâtında (gerçeğinde/varlığında) çokluk yoktur. Aklın var olabilmek için eylem ortaya koymasına gerek yoktur. Akıl eylemde bulunsa da bulunmasa da vardır. Aklın eylem ile kendi varlığını kanıtlamasına ihtiyacı yoktur. Âdem devrinden bu zamana kadar ve sonsuza kadar da daha açığa çıkacak olan aklın eylemleri, eserleri tek bir eylemdir, bütündür.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Her birim “Ulûhiyyet” mertebesinden (Allah’ın mânâlarından) bir ismin/mânânın hakikatini alır. Birimi oluşturan o isme Rabb-i Has (öz Rab) denir. Birimin Allah’a bağlantısı o isim iledir. O ismin bâtını (hakikati, ruhu) o birimin hakikatidir, ruhudur. O ismin zâhiri/madde boyutunda belirişi o birimin zâhiridir/madde boyutunda belirişidir.</p>
<p>Gerçi her bir varlık, âlemlerin Rabb’ı olan (tüm isimleri toplayan) Allah ismindeki mânâların tecellisidir, mazharıdır. Hiçbir isim yani hiçbir varlık sonsuz esmâyı yani Allah’ın sonsuz özelliklerini tümüyle tecelli etiremez.</p>
<p>Bu mazhariyet (sonsuz esmâyı tecelliye nâil olmak imkânı) ancak “İnsan-ı Kâmil”e aittir. Çünkü “İnsan-ı Kâmil” bütün esmâyı kendisinde toplayan “Allah” isminin tecellisidir… Şöyle ki:</p>
<p>Kendisinde mimarlık, hattatlık (güzel yazıcılık), ressamlık ve marangozluk gibi özellikler olan bir sanatkâr bir tabloya resim yapmış olsun. O resim o sanatkarın sadece “Ressamlık” özelliğine mazhar olur. Resimde hattatlık, mimarlık ve marangozluk mazhariyeti görülmez.</p>
<p>Sanatkâr bir câmi yaptığı zaman o camide “Mimarlık” özelliği mazhar olur. Câmiye güzel yazılar yazsa, resimler çizse ve ahşap oymalar yapsa tüm özellikleri o camide açığa çıkmış olur. Câmi, resime göre sanatkârın tüm özelliklerine mazhardır.</p>
<p>İnsan ve “İnsan-ı Kâmil” arasındaki fark resim ve  cami arasındaki fark gibidir.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Kavranılması daha zor olan bir konuyu anlatabilmek için birimleri bir birinden ayrı ayrı Rabb-i Has’ları olan varlıklar olarak anlattık.</p>
<p>Halbuki Ahad olan ilâhî Zât’da (tüm boyutlarıyla tek bir bütün olan varlıkta) bölünme ve parçalanma ve tecelli olmaz… Varlıkların esmâ boyutunda sadece “hayali, sanal, vehimsel” özleri vardır ve madde (Ef’al) boyutu ise esmâ boyutundaki özlerin üç boyutlu tecellisidir… Dediğimiz zaman da ilk cümlemizle çelişmiş oluruz. Bu çelişkinin gerçekte olmadığını “çekirdek ve ağaç” metaforuyla anlamaya çalışalım.</p>
<p>Bir çekirdekte bir ağaç en ince teferruatına kadar kodlanmıştır. Çekirdeği kırıp içine baktığımız zaman içinde ne ağaç görürüz ne de ağacın hayalini görürüz. Fakat çekirdek doğal ortamında açılıma uğradığı zaman ondan bir incir ağacı çıkar. Çıkan incir ağacının her bir çekirdeğinden yine bir ağaç çıkarak ormana dönüşür. Bu sonsuza kadar bu şekilde sürer.</p>
<p>Bir de şöyle düşünelim:</p>
<p>Çekirdek; hiçbir açılıma uğramadan kendinde gizli olan incir ağacını ve tafsilâtını (ayrıntılarını) üç boyutlu olarak var sayıyor ve seyrediyor. İncirin meyveler verdiğini ve her meyvedeki çekirdeklerin tekrar ağaç olduğunu, ağaçların orman olduğunu var sayıyor ve seyrediyor. Çekirdek; boyut olmadığı halde boyutları, zaman olmadığı halde zamanı var sayımıyla oluşturuyor. Bu durumda çekirdek hiç değişmeden; tüm oluşları ve sonsuz değişimleri “hayalinde” var saymış olur. Fakat hiçbir zaman ne ağaç ne de orman çekirdeğin içinde veya dışında “madde ve ruh” olarak var olmaz. Ancak zamansız ve mekânsız ilim olarak kalır.</p>
<p>Zât’ın âlemleri ve âlemlerdeki birimleri açığa çıkarması aynı çekirdek, incir ağacı ve incir ormanı metaforu (benzetimi) gibidir.</p>
<p>Zât’da varlığın tüm mânâsı âlemsiz, boyutsuz, zâhirsiz, bâtınsız, başlangıçsız, sonsuz… olarak tek bir öz haldedir. Hâlâ aynıdır…</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Şimdi tekrar en baştaki konuya dönerek her bir birimden Rabb’i niçin râzıdır sualine kısaca cevap verelim. Rabb-i Has konusu Hz. Hûd a.s. bölümünde ayrıntılı olarak anlatılacaktır.</p>
<p>Her bir birim kendisini oluşturan Rabb-i Hass’ı (öz ismi) vasıtasıyla Rabb’ül âlemiyn olan Allah’a bağlıdır. Her birimden Rabb-i Hass’ı râzıdır ve her birim bu açıdan sâiddir, kurtulmuştur, kendi sıratı (doğru yolu) üzerindedir.</p>
<p>56-) İnniy tevekkeltü alellahi Rabbiy ve Rabbiküm* ma min dabbetin illâ HUve ahızün Binasıyetiha* inne Rabbiy alâ sıratın müstekıym;</p>
<p>“Muhakkak ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim (Rububiyet hakikatı)… Yürür hiç bir canlı yoktur ki O (Rabbimiz) onun (Bi-) nasiye’sinden (başının ön kısmından) tutmuş olmasın (terbiye gerçeği)… Muhakkak ki benim Rabbim (vahdet gerçeği dolayısıyla) sırat-ı mustakıym üzeredir”. (Hûd Sûresi/B Meal)</p>
<p>*  *  *</p>
<p>50-) Kale Rabbunelleziy a`ta külle şey`in halkahu  sümme heda;</p>
<p>(Musa) dedi ki: “Rabbimiz her şey’e halkıyyetini (varoluş işlevine göre varlığını ve özelliklerini) veren, sonra da hidayet edendir (hedefine ermesini kolaylaştırandır)”. (Tâhâ, 20/50)</p>
<p>Kendisinden râzı olunan kimse terbiyesi altında olduğu ilâhî ismin sevgilisidir. O kimse sevilen olunca ondan çıkan her türlü fiil ve düşünce Rabb-i Has’ına göre (öz ismine göre) sevimli olur. Fakat bu bilgi sadece Hakikat boyutunun maddesel olmayan varlık anlayışına göredir.</p>
<p>Hiçbir bireyin (ve birimin) kendine ait müstakil (bağımsız) varlığı ve fiilleri yoktur. Bireyin varlığı ve fiili onu meydana getiren Rabb-i Has’ının (ağırlıklı öz isminin) ve esmâ terkibinin (isim bileşiminin) varlığı ve fiilidir. Bu hakikat boyutu ile varlığın özüne bakış tarzıdır. Ve bu bakışa göre hiçbir bireyin fiillerini kendisine bağlanamak doğru değildir.</p>
<p>Fakat varlığa ve fiillerine şeriat(<span style="color: red">*</span>) boyutundan bakıldığı zaman görürüz ki… Hâdi isminin (hidayete erdiren ismin) tecellisi olan bir bireyin fiilleri, Mudill isminin (delalete/yanlış yola düşüren ismin) tecellisi olan bireyin fiillerine karşı çıkar, ona itiraz eder.</p>
<p>Hâdi isminin bireyde açığa çıkan fiili ile Mudill isminin bireyde açığa çıkan fiili onları kendi “doğru yollarında” sürükler. Hâdi’nin doğru yolu ve ölüm ötesi yaşamı cennet ortamına, Mudill’in doğru yolu ve ölüm ötesi yaşamı cehennem ortamına çıkar.</p>
<p>Hâdi isminin görünümü olan Bilâl Habeşi’nin doğru yolu cennet ortamına çıkar. Ebû Cehil ise o yol üzerinde aşılması gereken bir engeldir.</p>
<p>Mudill isminin görünümü olan Ebû Cehil’in doğru yolu cehennem ortamına çıkar. Bilal Habeşi de Ebû Cehil’in yolu üzerindeki bir engeldir aşılması ve kaldırılması gerekir ki yol açılsın.</p>
<p>Şeriat boyutunda varlığın özü madde olarak kabul edilir. Varlığın ruhunun algılayacağı cennet ve cehennem algıları da yine şeriata göre bedensel ve ruhsal algılama aracılığı ile olacaktır. Şeriate göre hayırlı fiiller varlığını cennete, şerli (kötü) fiiller de varlığını cehenneme götürür.</p>
<p>(<span style="color: red">*</span>) Bu konuda ve tüm tasavvufî anlatımlarda geçen şeriat kavramı Arap örfünden kaynaklanan yönetim modeli anlamında kullanılmamaktadır. Ef’al boyutu (madde boyutunun doğal düzeni) anlamında kullanılmaktadır.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Zât boyutunda hiçbir isim ve sıfat ayrı mânâlar olarak mevcut olmadığı için falan bireyde Hak zâtı ile tecelli etmiştir denilemez.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Hak’ı ve kendini iki ayrı varlık olarak algılayıp buna göre düşündüğünde teklik (ahadiyyet) yok olur. Hak’a ait mânâlar var ve Hak’a ait olmayan mânâlar var gibi bir durum ortaya çıkar. Bu inanç hakikati ikiye böldüğü için “şirk” olarak adlandırılır. Hakikatte olmayan şirk, birimin hayalinde yanlış bir bilgi türü olarak açığa çıkar.</p>
<p>Kendi varlığını Hak’ın tecellisi olarak kabul edip Hak’ı düşünürsen şirk kalkmaya başlar. Fakat tam Vahidiyyet bilinci (teklik bilinci) de oluşmaz. Çünkü Hak’ın başka bir varlığa dönüşeceği inancı tam olarak reddedilmemiştir, hâlâ Hak’ın nazarı ve abdin nazarı ayrı ayrı algılanmaktadır. Allah’a yakın olmak hali bir nebze anlaşılmıştır. Hak’ın varlığı ve Hak’a ait olan varlık bir birine perde olmaz. Bu hâli “Rabbimiz her gece dünya semâsına iner” hadis-i şerifi anlatmaktadır.</p>
<p>Hak kendi nazarıyla (algılamasıyla) kendisine bakmaktadır (kendisini algılamaktadır) diye düşünüldüğünde; Hak’dan gayrı varlık kalmamıştır. Fakat Hak’ı bu sefer Hak ve Hak’ın tecelli etmiş sıfatları olarak “gölgeli varlık” kabul edişi vardır. Sıfatlara ayrı varlık verilmiş Hak’a ayrı varlık verilmiş olur. Ahadiyyet bilinci bu bilgide de tam değildir.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Her bir varlık, varlığını Allah isminin bir alt boyutu olan ve Allah isminde bileşik olan isimlerin ayrı ayrı olduğu esmâ boyutundan alır. Varlığın esmâ boyutundaki Rabb-i Has’ı (öz ismi/ağırlıklı ismi ve terkibi) o varlıktan razı olmuştur. Bu razı oluş sadece Rabb-i Has’a aittir. Diğer isimlerin ve tüm isimleri toplamış olan Allah “ism-i câmi”sinin de razı olduğu sonucu asla çıkarılamaz.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Hakikatte her bir isim diğer tüm isimleri de özünde bulundurur. Meselâ Vedud (tümel sevgi) isminde diğer tüm isimler de vardır. Rabb-i Has’ı Vedud olan bir bireyde Vedud isminden tecelli eden tüm fiiller razı olunmuş fiillerdir. Fakat o bireyde Vedud ismine zıt olan isimlerin tecelli eden fiilleri Vedud Rabb-i Has ismi tarafından razı olunmaz.</p>
<p>Bu örnek, bir bireyde hem razı olunan hem de razı  olunmayan fiillerin sırrını açıklamaktadır.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Tüm fiillerinden râzı olunan ancak İnsan-ı Kâmil’dir. Çünkü, İnsan-ı Kâmil tüm isimleri kendisinde toplamış olan Allah isminin mânâlarının mazhârıdır (görünümüdür). Tüm isimler İnsan-ı Kâmil’de kendi mânâlarını tam olarak bulurlar.</p>
<p>İnsan-ı Kâmil’in Rabb’i; Rabb’i mutlak olan âlemlerin Rabb’ı… Rabbü’l-erbâb (Rablerin Rabbi) olan tüm isimleri cem etmiş haldeki “Allah”dır. Bu gerçek âyet-i kerîmede işareten belirtilmiştir:</p>
<p>39-) Ya sahıbeyissicni e erbabün müteferrikune  hayrun emillahul Vahıdül Kahhar;</p>
<p>“(Yusuf dedi:) Ey zindan arkadaşlarım!.. Müteferrık (çeşitli/başka başka) rab’lar mı daha hayırlı, yoksa Vahid’ül Kahhar olan Allah mı?”. (Yûsuf, 12/39, B Meal)</p>
<p>*  *  *</p>
<p>55-) Ve kâne ye`muru ehlehu Bis Salati vez Zekati,  ve kâne ınde Rabbihi mardıyya;</p>
<p>Ehlini (ailesini) namaz ve zekat ile (B sırrınca)  emreder idi… Ve Rabbinin indinde mardıyye idi.   (Meryem, 19/55, B Meal)</p>
<p>Hz. İsmâil İnsan-ı Kâmil olarak hem Allah isminin tüm mânâlarına hem de Âliyy ismine mazhardır. Hem Allah tarafından hem de Rabb-i Has’ı tarafından razı olunmuştur.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>27-) Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh;</p>
<p>“Ey O Nefs-i Mutmainne!”.</p>
<p>28- İrci`ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyyeten;</p>
<p>“Radiye olarak, Mardıyye olarak Rabbine (hakikatına)  rücu’ et!”.</p>
<p>29-) Fedhuliy fiy `ıbadİY;</p>
<p>“Kullarımın (Evliya zümresi’nin) içine dahil ol!”.</p>
<p>30-) Vedhuliy cennetİY;</p>
<p>“Cennetim’e dahil ol!”. (Fecr Sûresi 27-30/B Meal)</p>
<p>Bu âyetlere göre mutmain olmuş her bir nefs İsmâil a.s. gibi beğenilen/razı olunandır. Çünkü emmâre nefs gibi iyilikleri ve güzellikleri kendi varlığına mâletmez. Bazı fiilleri kendine mâlederek kendine kızan kendini ayıplayan levvâme nefs gibi de değildir.</p>
<p>Mutmain nefs “ölmeden evvel ölmek” sırrıyla kendinde fiillerin dayanacağı bir varlık bırakmamıştır. Zorunlu ölüm emri ile de Hak açığa çıkınca aşağıdaki âyetin hakikati tecelli eder. Hak yâni gerçek varlık bilinci gelince zanna dayalı olan ayrı benlik (bâtıl) gider.</p>
<p>81-) Ve kul cael Hakku ve zehekal batıl* innel  batıle kâne zehuka;</p>
<p>De ki: “Hakk geldi, batıl silindi/yok oldu/can çekişerek gitti… Muhakkak ki batıl yok olmaya çok mahkumdur”. (İsrâ Sûresi/B Meal)</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Hak mutmain nefse kendi Rabb-i Has’ına dönmesini (rücu etmesini) emreder. Mutmain nefs sahibi böylece hangi ismin rububiyyeti (terbiyesi) altında olduğuna ârif olur ve diğer isimleri kendi öz isminden ayırt eder. Ve kendi Rabb-i Has’ından varlık alan diğer mutmain kulların topluluğuna ulaşır.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Cennet, sözlükte ağaçların gölgeleriyle örttükleri yer olarak tanımlanır. Setr (örtme) mânâsındaki “cenn” den alınmıştır. Zahir âlimlerine göre ferahlık ve rahatlık veren yer ve makamdır. Amellerle, fiillerle girilecek bir yerdir. Kısaca “amel cenneti” olarak adlandırılır.</p>
<p>Âriflerin indinde (görüşlerine göre) daha başka ve daha üstün cennetler vardır. Onlar “sıfat cennetleri” ve “Zât cennetleri”dir.</p>
<p>Sıfat cennetleri; olgun kişilerin Hak’ın sıfatlarıyla sıfatlanıp, Allah’ın ahlâkıyla ahlaklanması halidir. Sıfat cenneti kendi içinde mertebelere ayrılır.</p>
<p>Zât cennetleri; âriflerden Rabb’ın tecelli etmesi,  onlarla açığa çıkması ve âriflerin de Rabb’leriyle örtünmeleridir.</p>
<p>Hak en yüce cenneti kendi Zâtı olarak belirtir ve  Fecr Sûresi 30. Âyette “Cennetime gir” buyurur.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Hak’ın Zâtı ile tanımladığı cennetlerden en yücesi “âyan-ı sâbite” (Allah ilmindeki mânâlar)dır. Hak o mânâlarla örtünür ve mânâ örtülerinin arkasından Zât’ını Zât’ı ile seyreder. Zâtı ile örttüğü cennet yine kendi Zâtıdır.</p>
<p>Nefsinin yanılgılarından kurtulmuş olan ârif (Hak’ı bilen) “Benim cennetime gir” sözünden kendinde mevcut olan zâtımı idrak et ki kendinde beni bul mânâsını anlar. Ârifin isteği kendi hakikatini idrak etmekte genişlemek ve cennetin kendinde gizli olduğunu bilip ona göre daha fazla amel ve tefekküre yönelmektir.</p>
<p>Ârif olmayan kimse ise bu hitaptan; yeme, içme ve zevk ile nefsin tatmin edileceği bir yere girme sonucunu çıkarır ve inandığı cennete ulaşır.</p>
<p>Ârif ise; “Benim cennetim senden başka bir yer değildir. Zâtınla, sıfatınla ve fiillerinle, varlığımı örterek bana cennet olursun” der.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Allah mutlak bilinmezdir. Ancak İnsan-ı Kâmil’de isimleriyle ve mânâlarıyla tecelli eder. Mutlak bilinmezin isimleri ve mânâları da “mutlak bilinmez”dir. Böylece İnsan-ı Kâmil de “mutlak bilinmez” olur.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Rabb’in cennetine girmek Rabb-i Has olan (terkibindeki güçlü isim olan) kendi hakikatini (nefsini/varlığını) bilmek ve kendi hakikatine dönmüş olmaktır. Nefsinin/varlığının hakikati olan esmâ terkibini ve öz ismi tanımak Rabb’ini tanımaktır. Bu tanımadan sonra o kişide ikinci bir ilim ve irfan boyutu açılır. Kendi varlığının “fakr” yani “yok” olduğunu var olanın sadece Allah olduğu bilincine yükselirsin. Bu aşamadaki biliş önceki bilgilerden daha tamdır. Ruh ve beden ayrılığının olmadığı bilgisi de bu aşamada açılır.</p>
<p>Resulullah a.s. “Eşyâyı (varlıkları) Allah ile bildim” buyurmuştur. Bu hadis-i şerifde dikkat çeken beyan Allah’ın varlıklar vasıtasıyla bilinmediği, varlığın Allah ile bilindiğidir.</p>
<p>Kişi kendisini Rabbi ile bilirse tam bilgi oluşur  fakat Rabbini nefsi ile bilirse eksik bilgi oluşur.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>172-) Ve iz ehaze Rabbüke min beniy Ademe min zuhurihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm alâ enfüsihim* elestü BiRabbiküm* kalu bela şehidna* en tekulu yevmel kıyameti inna künna an haza ğafiliyn;</p>
<p>Hani Rabbin AdemoğulLARından, onların bellerinden (sülblerinden, genlerinden) kendi zürriyyetlerini ahzedip (alıp);onları kendi enfüslerine (nefslerine) işhad ederek (şahidlendirerek; ruhlarını kuvveden fiile çıkararak): “Elestu Bi-Rabbiküm= (Ben) değilmiyim Bi-Rabbiniz (olarak) ?”, (onlar da) “KALU=dediler, BELA=evet, Şehidna=bilfiil şahidiz”… Kıyamet Günü, “Biz bundan gafil idik” demeyesiniz. (A’raf Sûresi/B Meal)</p>
<p>Rab ile kul arasındaki ahid (sözleşme), zannedildiği gibi bedensiz çıplak ruhlarla bir “tanrı”(?) arasında yapılan karşılıklı konuşma değildir. Rab ile yâni varlığı meydana getiren Rabb-i Has’ın (öz ismin) bâtını ile zâhiri arasındaki “uyumu” anlatılmaktadır. Her varlık varlığını aldığı Rabb’ine (öz ismine) bu “sözleşmede” mecâzen anlatıldığı gibi tam anlamıyla mazhar olmuştur yani “kul” olmuştur. Bir de yine her varlığın tüm isimleri toplamış olan Rabbu’l âlemînin “Allah” isminden aldığı mânâlar ile “uyumu” söz konusudur. Her isimde diğer tüm esmâ daha belirginsiz etkilerle mutlaka mevcuttur.</p>
<p><strong>(((</strong>… Bir isim diğer sonsuz isimlerin hepsini özünde bulundurmakla ‘zerre küllün aynısıdır’ sözünü hatırlatır. Ve sonsuzluk sonsuzluğun her zerresinde aynısıyla mevcuttur olarak özetleyebileceğimiz holografik esas da bu gerçeği hatırlatmaktadır. …<strong>)))</strong></p>
<p>Her birim varlığını Allah’dan alan bir isme bağlı olmak yönünden Rabb’inin kuludur. Aynı zamanda tüm varlığın hakikati Allah olduğu için her varlık ‘Allah Kulu’dur.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Herkesin bir itikadı vardır. Başkasında kendi itikadının aynısını görmesi mümkün değildir. Çünkü her insanın öz ismi (Rabb-i Has’ı) ve esmâ terkibi kenine özeldir. Şimdiye kadar iki tane aynı birey ve birim var olmamıştır. Bundan dolayı da bir kimsenin düşüncesi başka birisinin düşüncesiyle karşılaşınca birbirlerine mutlaka ters düşen konular oluşur. Anlaştıkları konular ise Rabb-i Has’ları dışındaki ortak esmâ mânâlarından kaynaklanır.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Allah indinde Allah her kulundan razıdır. Çünkü her kul almış olduğu esmânın gereğini açığa çıkarmaktadır. Kimi etrafına Darr isminin hükmü olan “zarar vermek” mânâsını kimisi de Nâfi isminin (yarar vermek) mânâsını yansıtır. Allah her ismi cem etmiş olduğu için her isimden ve o ismin tecelliyatından razı olmuştur. Bu razı olmak kötü fiillerden, şerden, zarardan memnun olmak anlamında değildir. Her varlığın varlığını aldığı isim ve isim bileşimlerinin mânâlarını olduğu gibi açığa çıkarması anlamındadır.</p>
<p>Bâzı kullar küfür (gerçeği örtücü) halindedir. Allah  gerçeği örtenlerden de razı mıdır? Bunun cevabı şu âyette geçmektedir:</p>
<p>7-) İn tekfüru feinnAllahe ğaniyyün anküm ve la yerda li ıbadiHİl küfr* ve in teşküru yerdahu leküm* ve la teziru vaziretun vizre uhra* sümme ila Rabbiküm merciuküm feyünebbiüküm Bima küntüm ta`melun* inneHU Aliymun Bizatissudur;</p>
<p>Eğer küfr (nankörlük) ederseniz (insanlığınızı-halifeliğinizi değerlendirip şükretmezseniz; hakikatınızdan perdelenirseniz), muhakkak ki Allah sizden (yana) ğaniy’dir (size muhtaç değildir)… (Ama Allah) kulları için küfre (nankörlüğe; fıtratlarını zayi etmelerine, kaybolmalarına) razı olmaz (gerçek kullarında küfür yoktur?)… Eğer şükrederseniz, sizin için ona razı olur… Hiçbir vazire (yük taşıyan, günahkar, nefs) bir başkasının yükünü/günahını yüklenmez… Sonra merci’niz Rabbinizedir… (O), size (B sırrınca) yaptıklarınızı haber verecektir… Muhakkak ki O sadırların zatı olarak (B sırrınca) Aliym (sakladıklarınızı da, herşeyinizi de tam bilen)’dir.</p>
<p>Bazı kulların Zât’da ezeli ilim halindeki varlıkları (ayan-ı sabiteleri/değişmez hakikatleri) Hâdi ismine ve o isme uygun isim terkiplerine sahiptir. Bazıları da Mudill ismine ve o isme uygun isim terkiplerine sahiptir. Her kul ef’al âleminde (dünyada) değişmeyen hakikatini tecelli ettirecektir. Değişmez hakikatler(ayan-ı âbite) ile bu dünyadaki tecelliyatın birbirine uyumlu olmasına sembolik olarak Rabb’in kulundan razı olması diyoruz. Yoksa Hak imandan razıdır, gerçeği örtmek fiilinden ise razı değildir.</p>
<p>Bu konu Yakub ve Üzeyir bölümünde tekrar  ayrıntılarıyla işlenecektir.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Varlık merteberi (boyutları) bir birlerinin aynıları ve zıtları değildir. Tüm boyutlar bir bütünün (vâhidin) farklı özellikler halindeki görünümleri ve mânâlarıdır. Zıtlık ve benzerlik için varlıkta iki ayrı hakikatin yani iki ayrı Hak’ın olması gerekir. Fakat Hak her an tektir.</p>
<p>Benzerler ve zıtlar olmayıp varlık tek (ahad) olunca varlığa tek bir varlık “vahdet-i vücûd” denilir. Fakat Hak ve âlemler olarak da iki ayrı varlık yoktur. Âlemler Hak’ın ilminde hayalen dahi var değildir, vehimsel olarak dahi her hangi bir varlığa sahip değillerdir. Bu durumda varlığın birliği (vahdet-i vücud) çokluğun toplamını değil Hak’ın varlığından başka varlık olmamasını anlatır.</p>
<p><strong>(((</strong>… Vahdet-i Vücûd İbn Arabî tarafından kullanılan bir kavram değildir. Daha sonraki âlimler ve ârifler İbn Arabî’nin varlık hakkındaki ilmini, bilgisini ve görüşlerini yorumlamak için icâd etmişlerdir. Bu şerhde de yani Ahmed Avni Konuk şerhinde de vahdet-i vücud kavramı geçmektedir. Fakat varlığın hakikatini İbn Arabî gibi açık ve net görebilen ârifler (A. A. Konuk dâhil) vahdet-i vücudu Allah ve Allah’dan başka çokluğun birbiriyle yapışarak bütün hâle gelmesi şeklinde kullanmamışlardır. Varlığın tekliğini (Vahdet-i vücudu) Hak’ın Zât’ı ile tek (ahad) olması ve kâinatı ilminde mânâlar olarak tasavvur etmesi anlamında kullanmışlardır.</p>
<p>Bu konudaki yeterli bilgiye sahip olmayan, İbn Arabî’yi ve onun eserlerinin değerli şerhlerini yeterince incelemeyen yüzeysel akıllar Hak’ı ve varlığı çokluk olarak algılamaktadırlar. Kendi inandıkları “parçalardan oluşan madde evren” modeline âriflerin ilim ve hayaldir ve gölgedir demelerine itiraz etmektedirler. Bu itirazları evreni ezelden ebede kadar madde olarak yorumlayan “materyalizm” (özdekçilik/maddecilik) ideolojisine benzemektedir. Günümüzde materyalist filozof ve bilim adamı kalmamıştır. Madde denilen yapının ve enerji denilen gücün aynı öz olduğu anlaşılınca evrenin aslının “hayal”den oluştuğunu bilimsel yöntemlerle hesaplamaya başlamışlardır. Fakat İslâm dünyasının büyük bir çoğunluğu evrenin “madde” olduğunu hâlâ savunmaktadır. Allah ve madde ikileminden çıkmamakta ısrar etmektedirler. …<strong>)))</strong></p>
<p>*  *  *</p>
<p>Allah her zaman Allah’dır, kul da her zaman kuldur. Varlığın ahad olması Allah ve isimlerinin manâları ve bu mânâların gölgeleri olan “âlemleri” aynı yapmaz. Mânâlar her an Allah’ın “yok” hükmündeki kullarıdır ve biz kullar “yok” hükmümüzle Allah’a ibadet etmekteyiz.</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Âlem-i şehâdette (dünya âleminde) hakikatleri tek… sûretleri farklı bir kargaşa ve kaynaşma vardır. Bu elifbedeki harflerin yan yana gelerek farklı anlamları oluşturmasına benzer. Halbuki elifbenin aslı noktadır ve noktanın uzayıp harfler suretine bürünmesidir.</p>
<p>4-) Huvelleziy halekasSemavati vel`Arda fiy sitteti eyyamin sümmesteva `alel`Arş* ya`lemu ma yelicu fiyl’Ardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minesSemai ve ma ya`rucu fiyha* ve HUve me`akum eyne ma küntüm* vAllahu Bima ta`melune Basıyr;</p>
<p>O, Semavat’ı ve Arz’ı altı gün içinde yaratan, sonra da (yedinci günde?) Arş’a istiva edendir… Arz’a gireni ve ondan çıkanı, Sema’dan ineni ve onun (Sema’nın) içinde uruc edeni bilir… Nerede olursanız (karada, denizde, hangi makamda olursanız), O sizinle beraberdir… Allah yaptıklarınızı (B sırrıyla) Basıy’dir. (Hadîd Sûresi/B Meal)</p>
<p>Bu âyette ârifler teklikte çokluğu ve çoklukta tekliği görürler. Yaratılmışlık sırrını da “ nerede olursanız O sizinle beraberdir” işaretiyle anlamaya çalışırlar. Bu beraberlik yan yana, içi içe, dış dışa değildir. Hak’ın varlığa varlık vermeden kendi ilmi ile ilminde var saymasıdır. Allah kulu ile her âlemde ikili birliktelikten uzak anlamda dâimâ tek olarak birlikte olacaktır.</p>
<p>“Hak’ın varlığını yaratılmışlığın varlığından ayrı tut, tenzih et. Varlığı Hak’ın ilmindeki mânâlar olarak kabul et, teşbih et. Sonra ikisini de cem et, birleştir.” … Bu kâmillerin âdetidir. Ona makam-ı cem derler ve onda asla kusur ve yalan yoktur.</p>
<p>“Ey ârif! Sen Hak’ın hakikatini idrak ettin. Varlığın ahad olduğunu bildin. Bundan sonra ister cem halinde ol ve Hak’da yok olan halkı/yaratılmışlığı gör. İster fark halinde ol ve âlemde yaratılmışlıktan başka bir şey görme Hak’ı da Hak olarak gör. Artık bu görüşler sana bir zarar vermez. Fakat cem ve ya fark halinden birini tastik edip de ötekini de inkar etme.”</p>
<p>*  *  *</p>
<p>“İnsan hakikat yönüyle Hak’ın gölgesidir ve Hak yok olmayacağı için insan da asla yok olmayacaktır. İnsanın yaratılmışlık yönü de hiçbir zaman bâkî (sonsuz) aynı olarak kalmayacaktır. Bebeklikten yenilenip çocukluğa, çocukluktan yenilenip gençliğe, gençlikten yenilenip olgunluğa ve yaşlılığa tecelli edersin. Düşüncelerin ve bedenin hücreleri dahi her an yenilenmektedir. Dünya ahiretle yenilenecektir. Ahirette dahi yenilenmeler sonsuzca devam edecektir. Güneşin her doğuşunda buzlar erir ve suretini kaybeder. Sonra tekrar suret alır ve tekrar erir ve tekrar… işte hakikat her tecelli ettiğinde de insan her tecellide yenilenmektedir. Bu yenilenmenin amacı insanın üzerindeki varlık zannından biçilmiş elbiseyi soymak ve uryan (çırıl çıplak) hale getirmektir ki varlık son bulsun ve Hak kalsın.”</p>
<p>“Sana gelen ilham senin hakikatindendir. Senin hakikatin ve sen ayrı olmadığın için sana gelen senden gelmektedir. Her “sen” ayrı bir ismin sûreti de olsa hepsi Allah isminin gölgeleridir. Ve sen sana gelen ilhamı öteki dediğin kullara fısıldadıkça yine kendine anlatmış olursun. Sakın başkalarına bir şeyler öğretiyorum zannetme.”</p>
<p>Ey dil bu yeter iki cihanda sana iz’ân</p>
<p>Birdir, bir iki olmağa yok, bilmiş ol, imkân</p>
<p>Hak söyleyicek sende, senin ortada , nen var?</p>
<p>Âlemde senin “ben” dediğindir sana noksan.</p>
<p>*  *  *</p>
<p style="margin: 0pt"> 47-) Fela tahsebennAllahe muhlife va`diHİ RusuleHU, innAllahe Aziyzün Züntikam;</p>
<p style="margin: 0pt"> Sakın Allah’ı, Rasûllerine verdiği sözden cayıcı sanma… Muhakkak ki Allah Aziyz’dir, Züntıkam’dır (intikam sahibidir). (İbrâhim, 14/47, B Meal)</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> 16-) Ülaikelleziyne netekabbelü anhüm ahsene ma amilu ve netecavezü an seyyiatihim fiy ashabil cenneti, va`des sıdkılleziy kânu yuadun;</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> İşte bunlar, cennet ashabı içinde şol kimselerdir ki, yaptıklarının en güzelini onlardan kabul eder ve onların kötülüklerinden (vaz) geçeriz… (Bu) va’dedilmiş oldukları sıdk’ın va’di’dir (muhakkak gerçek bir vaaddır). (Ahkâf, 46/16, B Meal)</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Buraya kadar “rıza” sırları anlatıldı bundan sonra “senâ” (övgü) sırları  anlatılacaktır.</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Senâ (taktir etme/beğenme/övme) ancak hayır filler için yapılır. Kötülükler karşılığında senâ yapılmaz. Hayır vaadinde bulunup da yerine getirene senâ edilir. Şer vaadinde bulunup da şerri gerçekleştirene senâ olunmaz, af edip tehdidinden vazgeçer ise sena olunur.</p>
<p style="margin: 0pt"> Cenâb-ı Hak (Hazret-i İlâhiyye) kullarını yoktan varlığa çıkarıp sevinçlerle  donattığı için bizzat senâ ister.</p>
<p style="margin: 0pt"> Hayır ve şer Hak’a göre değil varlık türlerine göre olan göreceli bir kavramdır:</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> 79-) Ma esabeke min hasenetin feminallahi, ve ma esabeke min seyyietin femin nefsike, ve erselnake lin Nasi Rasûla* ve kefa Billahi şehiyda;</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Hasene’den (pozitiv, Hakka ait şey) sana ne isabet ederse, Allah’dandır… Seyyie’den (negativ, terkibi yük) sana ne isabet ederse, nefsin’dendir… Seni insanlara Rasûl olarak irsal ettik… Şahid olarak Allah (B sırrınca) kafidir. (Nisâ, 4/79, B Meal)</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Nefse isabet eden nefsin tabiatına uygun geldiği zaman Allah’dan geldi olarak değerlendirilir. İsabet eden nefsin tabiatına uygun değil ise bu sefer insan Allah’ın kendi aleyhine bir şey yapacağını kabul etmez ve kendinde hata aramaya başlar. Kötü gibi olan şeyin hayır mı şer mi olduğunu bilemediğimiz için tüm değerlendirmelerimiz yüzeysel olacaktır.</p>
<p style="margin: 0pt"> Hak’a göre aslında hepsi hayırdır. Çünkü, zahirde varlığın aleyhine gibi görünen olaylar hakikatte ve sonuç itibarıyla hayıra dönüşmektedir. Dünyada ya da diğer boyutlarda Hak’dan başka bir güç ve kuvvet yoktur. Aşağıdaki âyet yukarıda verilen âyeti tekrar anlayışımıza sunarak yanlış bilgimizi düzeltmektedir.</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> 78-) Eyne ma tekûnu yüdrikkümül mevtü velev küntüm fiy burucin müşeyyedetin, ve in tusıbhüm hasenetün yekulu hazihi min ındillahi, ve in tusıbhüm seyyietün yekulu hazihi min ındike, kul küllün min ındillah* femali haülail kavmi la yekâdune yefkahune hadiysa;</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Nerede olursanız (olun) ölüm size ulaşır… Buruc-i Müşşeyyede’de (sağlam/yüksek burçlarda) olsanız bile… Eğer onlara bir hasene isabet ederse: “Bu Allah indindendir” derler… Şayet onlara bir seyyie isabet ederse: “Bu senin indindendir” derler… <strong>De ki: “Küllün min indillah= hepsi Allah indindendir</strong> (zira ğayrı bir vücud ve müessir yoktur)”… Şu kavme ne oluyor ki, nerede ise bir söz (bile) anlamıyorlar (akılsızlar) ?. (Nisâ, 4/78, B Meal)</p>
<p style="margin: 0pt">*  *   *</p>
<p style="margin: 0pt">Allah mükâfat sözünde durucudur, hiçbir yerde vaz geçeceğini beyan etmez. Fakat ceza vereceğini defalarca vaad eder fakat cezayı af edeceğini de vaad eder.</p>
<p style="margin: 0pt"> 16-) Ülaikelleziyne netekabbelü anhüm ahsene ma amilu ve netecavezü an seyyiatihim fiy ashabil cenneti, va`des sıdkılleziy kânu yuadun;</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> İşte bunlar, cennet ashabı içinde şol kimselerdir ki, yaptıklarının en güzelini onlardan kabul eder ve onların kötülüklerinden (vaz) geçeriz… (Bu) va’dedilmiş oldukları sıdk’ın va’di’dir (muhakkak gerçek bir vaaddır). (Ahkâf, 46/I6, B Meal)</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> 53-) Kul ya ıbadiyelleziyne esrefu alâ enfüsihim la taknetu min rahmetillah* innAllahe yağfiruzzünube cemiy’a* inneHU HUvel ĞafururRahıym;</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> De ki: “Ey kendi nefsleri aleyhine israf eden kullarım!… Allah’ın Rahmetinden/Rahmetullah’tan ümit kesmeyin (Rahmeti, gadabını öne geçmiştir)… Muhakkak ki Allah bütün zenbleri (günahları) mağfiret eder… Muhakkak ki O, Ğafur’dur, Rahıym’dir”. (Zümer, 39/53, B Meal)</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> 48-) İnnAllahe la yağfiru en yüşreke BiHİ ve yağfiru ma dune zâlike limen yeşa`* ve men yüşrik Billahi fekadiftera ismen azîyma;</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Muhakkak ki Allah (B gerçeğince) kendisine şirk koşulmasını (şakıliği) mağfiret etmez… Ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder… Kim Allah’a (B gerçeğince) şirk koşarsa (yanısıra bir varlık kabul ederse; ortak tutarsa), gerçekten aziym bir günah olarak uydurmuş/ (Allah’a) iftira etmiş olur (çünkü la ilahe illAllah!?). (Nisâ, 4/48, B Meal) buyurdu;</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Hak’ın bu âyetlerinde mükâfat verileceği için ve bu sözden dönülmeyeceği beyan buyurulduğundan dolayı: “Allah’a hamd ve senâ ederim” diyebiliriz. Fakat cezaların bağışlanmasını senâya lâyık bulduğu için ve cezalandırıcılığını övmediği için: “Allah’a cezalandırıcı olduğu için hamd ve senâ ederim” demek câiz değildir.</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Allah’ın mükafata karşılık sena ve hamd istemesini mükafatın mutlaklığına bağlıyoruz… Allah cezalandırıcılığına hamd ve senâ emretmiyor. Affediciliğine ısrarla duâ etmemizi istiyor. Affediciliğini senâ ediyor.</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Bu işaretlerden yola çıkarak cezaların mutlak affına kanaat getirdik.</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Her insan hak ettiği ve tabiatına uygun gelen mükafatı alacaktır. Cennet ehli gül bahçesine giren bülbül gibi zevk alırken cehennem ortamında kalanlar ise ateş semenderi gibi ateşten zevk alacaktır, çünkü, ateş ateşe su suya dönecektir.</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> <strong>(((</strong>… İbn Arabî’nin din dışı sayılma nedenlerinden birisi de bu tür tevillerde ve tefsirlerde (çeviri ve yorumlarda) bulunmasıdır. İbn Arabî çok derin sayılan zahir ulemâsının (âlimlerinin) şartlanmalarının çok üzerinde anlatım yapmaktadır. Anlatımı çok açık ve nettir. Anlaşıldığı için de şiddetli itirazlara mâruz kalmıştır. İbn Arabî’nin dilini ve öz konuşmalarını belki avam anlayamaz fakat medrese âlimlerinin anlamamasına imkan yoktur. Hatta medrese ve tekke eğitimini (şeriat ve tarikat eğitimini) birlikte yürüten pek çok sufiler dahi İbn Arabî’ye çok şiddetli sataşmalarda bulunmuşlardır. …<strong>)))</strong></p>
<p style="margin: 0pt"> *  *  *</p>
<p style="margin: 0pt"> 59-) Ve ma meneana en nursile Bil’ayati illâ en kezzebe Bihel evvelun* ve ateyna Semuden nakate mubsıreten fezalemu Biha* ve ma nursilu Bil ayati illâ tahviyfa;</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Bize (Bi-) ayetleri irsal etmemize mani olan, öncekilerin onları (B sırrınca) yalanlamış olmasıdır (siz de yalanlar ve mes’ul olursunuz)… Semud’a da mubsıre (aydınlatan, gören, idrak eden) olarak dişi deve’yi (mübarek nefs) verdik de ona (B sırrınca) zulmettiler… Biz (Bi-) ayetleri ancak korkutmak için irsal ederiz. (İsrâ, 17/59, B Meal)</p>
<p style="margin: 0pt">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0pt"> Mükafatın icrasının mutlak olması ve cezanın affının da Hak’ın şânına daha çok yakışması bir gerçektir. Resullerin azabtan ve mükâfattan haber vermesi Allah ile kulları arasındaki perdeleri inceltmek ve kaldırmak içindir. Şerden korkutarak, hayırı sevdirerek insanları en alt bilinçten en üst bilince kadar aynı dil ile yönlendirmek büyük bir Risâlet görevidir.</p>
<p style="margin: 0pt"> *  *  *</p>
<p style="margin: 0pt"> Azab kelimesi “azb” kökünden türemiştir ve sözlükte “tatlı ve şirin” anlamına gelir. Cehennem ehli için kullanılan azab kelimesi; hem maddi mânevî elemi hem de cehennemden algılanacak olan tadı ifade eder.</p>
<p style="margin: 0pt"> Sinirli tabiat sahibi için şiddetli öfke ateş etkisi yapar. Fakat o kişi öfkenin ateşinden azab duyar yani tatlı ve şirin bir lezzet onun nefsini okşar. Cehennem de cehennem ehline azab yâni yaratıldığı esmâ terkibiyetine uygun tad verecek bir ortam ve boyuttur. Cennet ehli Rahîm’in Rahmeti ile sonsuz lezzet içinde olacaktır. Cehennem ehli de Rahman’ın Rahmeti ile elem ve keder içinde olacaktır. Elem sonsuzdur fakat elemi hissetmek Rahmaniyyet gereği sonsuz değildir.</p>
<p style="margin: 0pt"> Dünya yaşamında Rahmaniyyet mü’min ve mü’min olmayanları birlikte terbiye etmektedir. Nasıl ki bir gün dünyanın elemlerinden acı duymak Rahmaniyyet gereği son bulursa cehennem ehlinin de elemlerden acı duyması yine Rahmaniyyet gereği son bulup, cehennemde ebedî elem içinde bırakacaktır.</p>
<p style="margin: 0pt"> *  *  *</p>
<p style="margin: 0pt"> Mesnevî’den bir özet:</p>
<p style="margin: 0pt"> Allah Teâlâ Resulullah a.s.’ın; içi başka dışı başka olanların kalbini  konuşmalarından anladığını beyân buyurur.</p>
<p style="margin: 0pt"> Nasıl ki bir adam çömlek alacağı zaman çatlak mı değil mi diye ona tokat atarak kontrol eder. Çömlek eğer çatlak ise çıkardığı sadâ da (ses de) çatlak olacaktır. Sağlam ise çıkardığı ses içten ve derinden gelip ahenkli olacaktır. İç ve dış ahengi çömleğin kalitesini belirlediği gibi insanların konuşmaları da iç âlemlerinin nasıl olduğunu ilân eder.</p>
<p style="margin: 4.1pt 0pt; text-align: justify; line-height: 12pt"> *  *  *<span style="font-size: 10pt; font-family: Arial"> </span></p>
<p style="margin: 0in 0pt 0.0001pt; text-align: center; line-height: 12pt" align="center"> <span style="font-size: 11pt; font-family: Calibri; color: black"> </span></p>
<p align="center"> <span style="font-size: 11pt; font-family: Calibri; color: black">7. BÖLÜM  SONU</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a><br />
<a href="mailto:kemalgokdogan@gmail.com"> kemalgokdogan@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusus%e2%80%99ul-hikem-yorumlu-ozeti-7-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (6. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-6-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-6-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Apr 2008 13:46:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Füsûs’ül Hikem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-6-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti-6-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (1. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Mar 2008 11:57:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Füsûs’ül Hikem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti/</guid>
		<description><![CDATA[ÂDEM KELİMESİNDEKİ İLÂHÎ HİKMET …uyarı… …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur… Allah ki… Kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek varlık yoktur. Allah ki… Sayısız ve sonsuz güzel isimlere (esmâ’ül hüsnâ’ya) sahiptir. Sonsuz isimlerinin mânâlarını ve isim bileşiklerinin görünüşlerini âyan-ı sâbite âleminde (ilâhî [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÂDEM KELİMESİNDEKİ İLÂHÎ HİKMET</strong><br />
<font color="#0099ff"> </font></p>
<p align="right"><font color="#0099ff"><strong><span style="font-size: 8pt">…uyarı…</span></strong></font><br />
<font color="#0099ff"> <em><span style="font-size: 8pt">…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…</span></em></font></p>
<p>Allah ki…<br />
Kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek varlık yoktur.<br />
Allah ki…<br />
Sayısız ve sonsuz güzel isimlere (esmâ’ül hüsnâ’ya) sahiptir. Sonsuz isimlerinin mânâlarını ve isim bileşiklerinin görünüşlerini âyan-ı sâbite âleminde (ilâhî bilgi boyutunda) seyr etmek (algılamak) diledi…<br />
Ya da başka bir anlatımla…<br />
Allah kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek başka varlıktan münezzeh olunca zâtındaki (kendi hakikatindeki) sonsuz tecellileri yine kendi zâtında görmeyi diledi. Kendi sırrını kendine açıklamayı murâd etti (istedi) diyebilirsin..<span id="more-249"></span><br />
* * *<span id="more-399"></span></p>
<p>Bir şeyin kendi zâtında (kendi ilminde) seyredilmesi ayna gibi başka bir boyutta  seyredilmesine benzemez.</p>
<p>Şöyle ki;</p>
<p>Aynaya bakan aynada kendisinin ruhsuz, cansız, derinliksiz tek boyutlu sûretini görür. Ayna yetersiz, bulanık, kırık parçalar halinde ise görülen sûretler de yetersiz, bulanık ve parçalar halinde olacaktır.</p>
<p>İşte bu nedenden dolayı, ilâhî seyirde Hak kendisini hariçteki ayna gibi bir yüzeyde seyretmez. Âlem (evren) dediğimiz şey Hak’ın kendi hakikatinin dışındaki aynası değildir. Hak’ın âlem aynasına tecellisi, sonsuz mânâlarını yine kendi hakikatinde âlem olarak seyretmesidir.<br />
* * *</p>
<p>Âlem (her canlı boyutunun algıladığı kendi evreni) dediğimiz şey sonsuz ilâhî isimlerin ve mânâlarının zahiridir (dışsal anlamlarıdır).</p>
<p>Kendi hakikatini algılayacak bağımsız bir varlığa sahip olmayan âlem bu nedenle aynen ruhsuz bir ceset gibidir. Âlemin kendi hakikati olan esmâ boyutunu (salt ilim, saf bilgi boyutunu) algılayabilmesi için âdeta bir ruha (bilince) ihtiyacı vardı.</p>
<p>Bu ruh da (bilinç de) ona önce Feyz-i Akdes’den ( Hak’ın en yüce makamı olan zât/öz boyutu’ndan) bir alt mertebe olan feyz-i mukaddes’e (Hak’ın zât makamından sonraki sıfat/özellikler mertebesine) inecek oradan da âleme tecelli edecekti.</p>
<p>Bu ruh (bu bilinç) insan tecelliyatında âlemde “Âdem/Havvâ” ismi ile “göründü”.</p>
<p>Âlemin sonsuz dışsal görüntüsü (anlamları), sonlu insan bedeni olarak tecelli etti. Bundan dolayı insana sonsuz ilim boyutunun (evrenlerin/âlemlerin) küçültülmüşü, özeti anlamında “âlem-i asgar” denildi.</p>
<p>İnsanın sonlu gibi görünen dışsal tecelliyatı sonsuz boyuta çevirildiği zaman âlemler olarak açılır. Sonsuz âlemleri sonlu bir dışsal görünüme indirgersen Âdem/Havvâ olarak tecelli eder… ve etmiştir.</p>
<p>Yine…</p>
<p>İnsanın cüzî (sınırlı) gibi algılanan ruhunun (bilincinin) hakikatini fark edenler onu küllî ruh (sınırsız, sonsuz, evrensel, tümel) olarak yaşarlar. Resuller, Nebî’ler ve Velî’ler bu yaşam idrakindedirler.</p>
<p>İnsanın tüm bu hakikatleri idrak ederek bilinç boyutunda yaşamasına mecâzen ruh  üfürülmesi denilmiştir.</p>
<p>Âdemler ve Havvâlar (her an yeryüzünde yaşayan bireyler, insanlar) bu yaratılış sırlarına vâkıf oldukça âlemlerin ruhu ünvânını almaya başlarlar.<br />
* * *</p>
<p>Melekler büyültülerek âlem haline dönüştürülmüş insan (“insan-ı kebir”) olarak anlatılan evrenin bazı kuvvetleri hükmündedir. Her kuvvet bir melektir ve kendisini sadece kendisi olarak algılar, kendisinden daha alt boyutu ve daha üst boyutu fark edemez. Her boyutta kendi hakikatini bulduğu ve bildiği için de her varlığın bilincini algılarlar. Her kuvvet (her melek) bir öncekinin üst bilinci, bir sonrakinin alt bilinci olduğu için sonuçta yine tek bir tümel bilinçtir… En üst boyutta tümel akıl ve tümel bilinç Cebrâil olarak tecellî eder.</p>
<p>Cebrâiliyet boyutunu ancak Nebî ve Resul olarak halkedilmiş “insan-ı kâmil” algılayabilir. Bu boyutun hakikati bizlere tamamen kapalıdır. Ancak mecâzi benzetimlerle anlamaya çalışırız.<br />
* * *</p>
<p>Sonsuz esmâ boyutunun özü ve özeti olan varlığa “insan ve halife” denildi. Hak’ın huzurunda insan bir gözün göz bebeği gibidir. Çünkü Hak kendi mânâlarının tecelliyatı olan âlemlerini kulunda gören göz olarak seyretmektedir… Kuluna kendinden gayrı varlık vermeden.<br />
* * *</p>
<p>İnsanın dışsallığına mecâzen “mahlûk” yani sonradan yaratılmış (hâdis) denilir. İnsanın içselliğine, hakikatine mecazen “Hak” denilir ki Hak kadîmdir (başlangıçsızdır).</p>
<p>Böylece insan, sonlu ve sonsuz denizi birleştiren (cem eden) yegâne varlık oldu.</p>
<p>İnsan, aslında tek/ahad olan mânâyı sonsuz anlamlara dönüştüren ve her bir anlamı çok değişik kavramlarla anlatan bir ayıraç gibidir.<br />
* * *<br />
Hak’ın varlığı paha biçilemeyen sonsuz bir hazine gibidir. İnsan-ı Kâmil de o hazinenin koruyucusu olan mühür gibidir. Hazineyi açmak için İnsan-ı Kâmil’in ilmini açmak gerekir. Hazinenin değerini ancak İnsan-ı Kâmil dile getirebilir.</p>
<p>Âlemler hazinedir, insan da âlemlerin giriş kapısındaki koruma mühürü gibidir. Âlemler dâiresine insanın mühür hükmündeki beyninden (eski tabirle kalbinden) ulaşılabilir.</p>
<p>İnsan bilinci Hak’ın gölgesi olarak ebedî var oldukça sonsuz hazine de sonsuz  olarak değerlenecektir.</p>
<p>İnsan bilinci (mühür) yok olursa hazine (sonsuz ilâhî ilim/data) de boşalmış olur. Değerini açığa çıkaracak olan ayıraç olmayınca hazine de değersiz, boş bir şey hükmüne girer. Âhiret yaşamının sonsuzluk sırrı budur. Hazinenin sonsuz değeri için sonsuz boyutta insanın sonsuz tecellisi gerekmektedir.<br />
* * *</p>
<p>Tüm isimler Âdem’e/Havvâ’ya bunun için öğretildi, yani varlığında cem edildi (toplandı). İnsana göre cüz (parça/sınırlı) varlık olan melekler varlıklarındaki esmâ eksikliklerinden dolayı insanın halife olarak atanmasındaki hikmeti tam olarak kavrayamadılar. Bu kavrayamamak gerçeği “itiraz ettiler” mecazı ile anlatılmıştır.</p>
<p>Eğer meleklerin yaratılış terkiplerinde tamlık olsaydı böyle bir “itiraz” açığa çıkmazdı. İnsan hakkındaki yetersiz değerlendirme konumu oluşmazdı. Ya da kendi eksikliklerini fark edecek bilinçte olsalardı insanın hakikatini anlarlardı ve bu sözlerden kendilerini korurlardı.</p>
<p>Eksiklikleri davalarını daha da ileri götürmelerine ve tesbihde (Hak’ın varlığını her yönden kavrama yeteneğinde) ve takdiste (Hak’ın varlığının tek varlık olduğunu kavrama yeteneğinde) kendilerinin daha üstün olduğu yanılgısına sürüklenmelerine neden oldu.</p>
<p>Hâlbuki Hak’ın tesbihi ve takdisi için insanın varlığı meleklere göre daha tam idi. Hak insana bu tamlığını meleklerle konuşma motifiyle açıkladı ki insan kendi değerini fark edip gereğini yaşasın istedi.</p>
<p>Ayrıca insan henüz bilmediği bir konuda kendisini yeterli görüp de “ben her şeyi  bilirim” davasına kalkışmasın istedi.<br />
* * *</p>
<p>Akıl, ruh, hayat, ilim ve benzeri kavramlara umur-u külliye ( tümel soyut kavramlar) denilir. Fakat soyut olarak bir varlığa sahip değildirler. Ancak her hangi bir varlıkta özellik (sıfat) olarak anlaşılabilirler. Örneğin, evreni ve kendisini karşılaştırarak yaşamın değerini ve kaynağını araştıran beyinin bu faaliyetine “akıl” diyoruz… Sonlunun ardında gizli sonsuz varlığına “ruh” diyoruz… Gelişimine, değişimine “hayat” diyoruz… Ulaştığı değerlere, yargılara “ilim” diyoruz.</p>
<p>Umur-u külliye (tümel soyut kavramlar) açığa çıktığı birimden ayrı bir varlığa sahip değildir, o birimlerle aynı da değildir. Mesela ruh insandan ayrı bir şey de değildir, insanın aynısı da değildir. Yine ilim, hayat akıl ve diğer soyut kavramlar insan değildir insanın haricinde de değildir.<br />
* * *</p>
<p>Allah hakkında mutlak ilim ve mutlak hayat sahibidir hükmü sabittir. Allah; hay’dır (hayatın ve yaşamın mutlak hâkimidir ve kendi sıfatıdır)… Allah; alîm’dir (bilendir, bilgindir).</p>
<p>Meleklerde ve insanlarda da ilim ve hayat vardır. Varlığın kesreti (çok gibi algılanması) ilmin ve hayatın da kesretini (çokluğunu, parçalanmışlığını) gerektirmez. Allah, melek ve insanı üç ayrı varlıkmış gibi kabul etmek umur-u külliyeyi de çok olarak düşünmeyi gerektirmez. İlim ve hayat bölünmez, parçalanmaz ahad olan hakikatlerdendir… Diğer sıfatları da bu iki misale göre düşünebiliriz.</p>
<p>Allah ile melek-insan arasındaki ilim-hayat farkı şudur. Allah’ın hayat ve ilim sıfatı kadîmdir (başlangıcı yoktur). Melek ve insanın ise başlangıcı Allah’a göre (hâdistir) sonradandır ki bundan dolayı hayatın ve ilmin birimlerdeki tecellisine sonradanlık ismi verilir. Fakat sadece ismi “sonradanlık”tır, hakikati tek ve bölünmez olduğu için yine ezelîdir (kadîmdir).<br />
* * *</p>
<p>Allah ezelî ve ebedî varlıktır. Başlangıcı ve sonu yoktur.</p>
<p>Allah hakkındaki bu hükmü verebilmek, ezeliliğin ve ebediliğin zıttı olan başlangıçlı ve bitişli olan başka varlıklara bağlıdır. Allah’dan başka varlık olmadığı ve olamayacağı da değişmez gerçektir. Bu durumda akıl ve zihin tıkanıyor ve çözümü şöyle buluyor.</p>
<p>Allah zatında hiçbir şeye muhtaç değildir, (âlemlerden ganîdir). Zatının varlığı geçici varlıklara bağlı değildir. Geçici varlıklar ise O’nun zatına muhtaçtır. Varlığını o zâttan alır. Meselâ zât; insan değildir. İnsan zâtın ilminden var olmuş sonradandır. İnsan olsa da olmasa da zât yine zâttır değişmez. Zâtın ilminde insan ve diğer mânâlar olsa da olur olmasa da olur. Fakat zât olmazsa insan ve diğer mânâlar olmaz. Böylece zâtın ilminden var olan mânâlara başlangıçlı ve bitişli denildi. Allah’ın ezeli ve ebedi olduğu bu şekilde anlaşıldı.<br />
* * *</p>
<p>Bizim sınırlı olarak algıladığımız sanal (vehmî) varlığımız Hak’ın ilminde mevcûd olmasından dolayı Hak kendi varlığına “vâcib el-vücûd” (zorunlu varlık) dedi. Bizim sanallığımıza da “mümkün el-vücûd” (zorunlu olmayan varlık) dedi.</p>
<p>Âyetlerini (kendi varlığının hakikatlerini) kendi ilmindeki sanal varlıklarına gösterdi. Bu sebeple biz O’nun varlığına kendi varlığımızı kanıt olarak bulduk. O’nun en büyük varlık delili her kulun kendi nefsidir (kendi hakikatidir). Başka hiçbir delil aramaya gerek yoktur. Çünkü kendi varlığına kendi varlığı olan bizlerden başka delil olabilecek başka bir varlık boyutu daha mevcut değildir.</p>
<p>Bunun bu halde olduğunun bilgisi bizlere Resul ve Nebî dillerinden kelimeler  olarak ulaştı.</p>
<p>Hak kendisini kulu ile vasfetti (tanımladı). Bu sırdan dolayıdır ki kul Hak’da kendini seyreder, Hak da kulunda kendini seyreder.</p>
<p>Fakat bu seyir bazı birimlerde fark edilemez. Eğer her birim bu seyir sırrını fark etmiş olsaydı şu anda varlıkta çokluk algısı olmazdı… Çokluk zannı ve vehmi de olmasaydı şu anda kulluk bilincinden doğan yaşam da olmazdı.<br />
* * *</p>
<p>Hak kendisine evvel ve ahir dedi. Fakat bize göre evvel ve ahir değildir. Çünkü “biz” dediğimiz varlık O’ndan doğmuş ve O’ndan kopmuş bir parça değildir. Eğer Hak bize göre evvel ve ahir olsaydı bu onun için bir eksiklik olurdu. Hâlbuki O tüm eksikliklerden münezzehtir.</p>
<p>O’nun evvelliği bir an sonraki âhirliğine göredir. O’nun evvelliği bir an sonraki daha da mükemmelliğine göre bir evvelliktir. Her an evvel, her an ahirdir. O her an mükemmelleşmektedir.</p>
<p>Günde en az yetmiş kez tövbe etmenin sırrı budur… yetmiş sayısı semboliktir…<br />
* * *</p>
<p>Sonra Hak kendisini zâhir ve Bâtın olarak tanımladı.</p>
<p>Âlemin varlığı bizim varlığımızla zâhirdir… Âlemin yokluğu bizim yokluğumuzla  bâtındır.</p>
<p>Bizim yokluğumuza “gayb âlemi”… Bizim varlığımıza da “şehadet alemi” denilir.</p>
<p>Bizim yokluk halimiz O’nun “gazabı”dır, o gazab da bizim havfımızdır (korkumuzdur)… Bizim varlık halimiz O’nun “rızâsı”dır, o rızâ da bizim recâmızdır (ümidimizdir).</p>
<p>Bizler O’nun gazabından rızâsına, korkusundan ümîdine sığınırız… ve doğal olarak  varlık her an rızâda ve her an ümîddedir…<br />
* * *</p>
<p>Allah ahad olan ilmini âlemlerin teferruatı olarak tecelli ettirince Cemâl ve Celâl sıfatlarını “iki el” ile tabir etti. Varlığı ve varlığın özü olan insanı iki eli ile yarattığını söylemekle her an Cemâl ve Celâl kudretinin yürürlükte olduğunu bildirdi.</p>
<p>Allah bu cemal ve celal perdelerinin ardında kendi zatını gizledi. Bu perdeler nefsimizdeki ve ufkumuzdaki güzellikler ve şiddetlerdir.</p>
<p>Âlem dediğimiz cemal ve celal perdesi kendi varlığını bilmez Hak’ın varlığını da bilmez. Bundan dolayı içinde “insan” olmayan âlem Hak’ı ebediyen kavrayamaz. Hak kendi varlığını kavraması için Âdem’i/Havvâ’yı cemal ve celal perdelerinin ardını bilinciyle idrak edebilecek nitelikte yarattı. Ve iki elimle yarattım mecazı ile vahyetti.</p>
<p>İşte bunun için Allah İblîs’e sordu: İki elimle yarattığım (cemal ve celal sıfatımla halk ettiğim) mahlûka secde etmekten seni men eden şey nedir?</p>
<p>İblîs ise âlemden bir kuvvettir (cüzdür, parçadır) ve insan gibi tümel değildir. İblis’in secde etmemesi kendi eksikliğini tam olan insanda görmesinden dolayıdır. Halifelik de bundan dolayı tümel varlık olan insanda aksetmiştir.</p>
<p>İblis’in ve meleklerin halife olamaması Hak’ı her yönüyle ve sonsuzluğuyla kavrayamamaları nedeniyledir. Ve eksikliklerini bilememeleri ve kendilerini tam olan insandan üstün zannetmeleri nedeniyledir.</p>
<p>Her insan halife donanımı ile yaratılmıştır fakat donanımını fark edip hilafetini açığa çıkarması gerekmektedir. Hilafetini açığa çıkaran insana da “İnsan-ı Kâmil” denilir. Böylece İnsan-ı Kâmil bilincine erişmiş olanın dış sûreti âlemin dış sûretinden ayrılır (özgürleşir) ve özünde de Hak’ı işitme ve görme hakikati olarak keşfeder.</p>
<p>İnsan da kendini her an açılan, her an artan ilim tecellisi olarak algılamak zorundadır. Benim ilmim tamam oldu diye yanılgıya düşen hilafetten de düşmüş olur.<br />
* * *</p>
<p>İnsanın (Âdemlerin/Havvâların) bedenlerinin yaratılışındaki hikmet sonsuz Allah isimlerinin zahiri mânâlarını seyr içindir. Bilinçlerinin yaratılmasındaki hikmet de yine Allah isimlerinin bâtınî mânâlarını seyr içindir.</p>
<p>Âdem/Havvâ bir yönüyle Hak’ın kendinden kendine tecellisi bir yönüyle de Hak’ın  kendinden halk’a (yaratılmışlığa) tecellisidir.<br />
* * *</p>
<p>Şimdi de şunu bilmemiz gerekir.</p>
<p>İnsan türü tek bir özden türetilmiştir. Allah buyurmuştur ki:</p>
<p><font color="#0099ff">1-) Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen, vettekullahelleziy tesaelune Bihi vel erham* innAllahe kâne aleyküm Rakıyba;</font></p>
<p><strong>Ey insanlar!… Sizi nefs-i vahide’den </strong>(bir tek nefs’ten; tek bir öz’den; kozmik  bilinçten) <strong>halk eden ve ondan da kendi eşini halk eden ve o ikisinden bir çok  rical </strong>(erkekler) <strong>ve nisa</strong> (kadınlar) <strong>üretip</strong> (böylece) <strong>yayan Rabbinizden ittika  edin… Ve </strong>(ancak) <strong>O’nunla</strong> (B sırrı?) <strong>birbirinizden istemekte olduğunuz Allah’dan ve RAHMler’den</strong> (yakınlardan)  <strong>de ittika edin </strong>(haklarını dikkate alın; o  tarafla alakanızı sıkı tutun)… <strong>Muhakkak ki Allah üzerinizde Rakıyb</strong>  (kontrolünde tutan)<strong>’dir.</strong> (Nisâ Suresi 1. Âyet, B Meal)</p>
<p>Allah’ın bu emri zahiri varlığımızın hakikatinin ne olduğuna işaret taşımaktadır. Bâtıni hakikatimizin de yine aynı olduğuna da işaret ederek bizi ittikaya (korunmaya) davet etmektedir. Korunmanın buradaki özel anlamı şudur. Hak’ın hem zahiren hem de batınen tüm isimlerine tam mazhar olduğumuzu unutmamamızdır. Kendimizin hakikatini unutmaya karşı korunmalı olmamızdır.</p>
<p><span style="font-size: 8pt; color: black">(((…ibn Arabî bu bölümde açıkça bahsetmemiş olsa da Âdem hakkındaki görüşü kısaca şöyledir: Allah sayısız Âdem (öz, nefs, canlı) yaratmıştır. Bu Âdemlerden ilk defa olarak Allah’ın varlığını ve ahadiyetini fark eden insan, Resul ve Nebî olan Hz. Âdem’dir. Diğerleri Allah’ı fark edemeyen, ahadiyeti anlayamayan insan olarak devam etmişlerdir. Kendisinde ahadiyet ilmi açığa çıkanın soyu bilgi yönüyle Hz. Âdem’e nisbet edilir. Resulullah a.s.’ın kendi nesebini de Hz. Âdem’e dayandırması bu sırra bağlıdır… Konuya açıklık getirmek için kısa bir alıntı yapıyoruz. Daha detaylı bilgi için de alıntı kaynağını linkte veriyoruz…<br />
{… Adem “<strong>nefs</strong>“inin hakikatını bilecek ve gereğini yaşayacak bir kapasite ile  yaratıldığı için “<strong>halife</strong>” oldu “<strong>yeryüzünde</strong>“!..<br />
Burada, “<strong>Adem</strong>” ismiyle, “<strong>İnsan</strong>“ı kastediyorum.<br />
Esasen, bizim bildiğimiz Adem`in, yeryüzünde meydana gelen ilk Adem olmadığı yolunda bazı geçmiş beyanlar var. Yani, bizim neslimizin ilk insanı olan Adem, esas insanlığın başlangıcı olan Adem değil!..<br />
<strong>Kur`ân-ı Kerîm</strong> ‘in bahsettiği Adem, “<strong>insan</strong>“lığın başlangıcı olan Adem… Belki  de yüz milyonlarla ifade edilebilecek bir süre önce yaşamış olan Zât!..<br />
Oysa, o Adem`den bu yana değişik sayıda Ademlerin yaşamış olduğu belirtiliyor…<br />
Meselâ; <strong>Muhyiddin-i Arabi</strong>, “<strong>Fütühât-ı Mekkiye</strong>” isimli kitabında;<br />
“<strong>Kâ`be ‘de tavaf sırasında bir zâta rastladığını</strong>, (tabii bu Zât, bildiğimiz  maddi sûretli bir Zât değil, mânevî bir sûret olarak veya Ruh olarak diyelim),  <strong>kendisine kim olduğunu sorduğunu; o zâtın da cevaben:</strong><br />
-<strong>Ben senin baban Adem`den kırk bin sene evvel yaşamış Adem`im</strong>” dediğini  yazıyor…<br />
Bunun gibi, Hazreti <strong>Rasûlullah</strong> Aleyhisselâm’ın torunlarından, bâtın ve zâhir  ilimleri konusunda son derece vukuf sahibi çok değerli bir Zât olan İmam <strong>Cafer-i  Sâdık</strong> da şöyle diyor:<br />
“<strong>Sen sanıyorsun ki, Allah sizden başka beşer yaratmamıştır. Hayır!. Vallahi, Allah, bin kere bin Adem yaratmıştı ki, siz, o Ademlerin sonuncususunuz</strong>“!…<br />
Öyle veya böyle, neticede ilk Adem, “<strong>Halife</strong>” olarak meydana gelmiştir; O`nun  genetiğinden gelen bütün “<strong>insan</strong>“lar da aynı şekilde, Allah sûreti üzere, yani Esmâ-i ilâhînin değişik formüller şeklindeki bileşimler olarak meydana getirmiştir..<br />
Şimdi bizler için bütün mesele, bu “<strong>Hilâfet</strong>” hâlini, bilinçli olarak hissedip  yaşayabilmektir…<br />
Bunu, nasıl bileceğiz ve yaşayacağız?…<br />
Bir insanın, “<strong>Halife</strong>” olmasını <strong>idrâk</strong> etmesi için önce, geniş kapsamlı bir  bilgiye, ilme ihtiyacı vardır!…<br />
Günümüzde bu, kısmen kolaylaşmıştır… Çünkü, eskiden mecaz yollu anlatılan pek çok şey, bugün bilimsel olarak açıklanıp izah edilebilmektedir…} [Ahmed Hulusi’den alıntıdır]<br />
<a href="http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/bilinc/bilinc03.htm" target="_blank"> http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/bilinc/bilinc03.htm</a> …)))</span><br />
* * *</p>
<p>Allah Âdem’e/Havvâ’ya kendi nefsinde hem âlemin hakikatini gösterdi hem de evlâtlarının ulaşacağı bilgi mertebelerini gösterdi. Âdem ve Havva’ya açılan bu hakikat benim de nefsimde ilham olarak açığa çıkınca bu kitapta belli bir sınır içinde yazdım, fakat her şeyi olduğu gibi yazmaya ne sayfalar ne de ömürler yeter. Allah Resûlünün ilminden anladığım kadarıyla Âdem kelimesinde gizlenen ilâhî hikmetler bunlardır.</p>
<p align="center"> 1. BÖLÜM SONU</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p><a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/fusu-ul-hikem-yorumlu-ozeti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsandaki Besmele Sırrı</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/insandaki-besmelenin-sirri/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/insandaki-besmelenin-sirri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Mar 2008 11:56:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Besmele]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/tasavvuf/insandaki-besmelenin-sirri/</guid>
		<description><![CDATA[BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHÎM Besmele, herşeyin başlama noktası olup, mana açısından tüm alemlerin açığa çıktığı ve herşeyi kendinde toplayan “Cem” eden İnsan-ı Kâmil‘dir. Besmele, tüm alemleri kendinde toplayan “İnsan-ı Kâmil”in mana alemindeki karşılığı gibidir. Bu vücudun başı ise “B” harfidir. Bu “B” harfinden yani baştan (noktadan), herşey açığa çıkmaya başlamış ve büyük bir ilahi kasılma sonucunda ise, kademe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><img src="http://yorumsuzblog.adrese.com/wp-content/uploads/syildiz.jpg" align="left" /><font size="3">BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHÎM</font></p>
<p align="justify"><font size="3">Besmele, herşeyin başlama noktası olup, mana açısından tüm alemlerin açığa çıktığı ve herşeyi kendinde toplayan “<strong>Cem</strong>” eden <strong>İnsan-ı Kâmil‘dir. Besmele, tüm alemleri kendinde toplayan “İnsan-ı Kâmil</strong>”in mana alemindeki karşılığı gibidir. Bu vücudun başı ise “<strong>B</strong>” harfidir. Bu “<strong>B</strong>” harfinden yani baştan (noktadan), herşey açığa çıkmaya başlamış ve büyük bir ilahi kasılma sonucunda ise, kademe kademe alemler ve boyutlar meydana gelmiştir.</font><span id="more-253"></span></p>
<p>İnsan, ama tabiki konumuz olan kamil insanın sırrı Fâtiha’dır. Fatiha suresinin başı ise, Besmele’dir. Allah’ın yaratma fiilindeki herşeyin ortaya çıkış noktası kalp noktası’dır. Öncelikle bu noktaya perde olsun diye, Sema’yı hiçlikten büyük bir ışıma ile açığa çıkarmış, daha sonra Arş’tan aşağıya kademe kademe, en alt varoluş planın olan Arz’a inmek sureti ile alemleri var etmiştir. (Tabii bu iniş ve tabirler hep mânâ ve boyutsallık ifade etmektedir.)<span id="more-398"></span></p>
<p>İnsan, Rahman ve Rahim olan Allah’ın bir aleti olarak alemleri algılamak sureti ile onun temsilcisi ve onun isimlerini açığa çıkış mahali olan Halifesi’dir. Alemi seyrettiğimiz gözlerimizle çevreyi algılayışımıza bakacak olur isek, bu algının tam olarak Arapça’daki “B” harfini meydana getirdiğini görebiliriz. İleri doğru baktığımızda, başımız algı ve varoluş nokta’mızın bulunduğu yerdir. Öne, ileri doğru bakarsak da, gözümüzün önündeki 30-40 cm lik kısımı fuluğ bir şekilde neredeyse algılayamadığımızı, aynı şekilde de sağ ve sol yanlarımızda ise gene neredeyse hiç algılayamadığımız üçgen alanların oluştuğunu farkederiz. Bu algılamaya yukarıdan bakıldığında, başın nokta teşkil ettiği ve önünde ise net algı alanının sınırını çizen bir eğri çizginin bulunduğu bir oluşum karşımıza çıkmış olur. Bu oluşum “B” Arapça harfinden başka bir şey değildir. Bu şekilde insan hacime “B” harfi oluşturarak açılır ve gözünün nuru hacime yönelir, yani ışır. Bu onun Rahmaniyeti’ni oluşturmaktadır. Allah’ın “Hayy” ve “Hu” isimlerinden kaynaklanan bu ışıma, eğer her yeri kaplar ise, algılanacak ne farklı bir görüntü ne de varlıklar ve alemler kalır. Bu sebeple bu ışığın kendi çıkış noktasına haddini bilerek dönmesi ve kapladığı alanı boşaltarak, vücudu ile uyumlu bir güçte Fezaya ışıması gereklidir. (<em>Asıl itibarı ile haddi aşan bu ışıma Allah’ın tüm isimlerinin açığa çıkışı ile doğrudan bağlantılıdır. Ancak insanın vehmi benliği açısından bu ışıma otomatik bir şekilde insanda hükmetme hali oluşturur. Bu hal “Kadir” ismi ile bağlantılıdır. Eğer bir insan bu ışığı dengeler ve haddini bilerek ışıldarsa kulluğunu en iyi şekilde yapabilme şansına sahip olur.</em>) Tersi ise, bu içine doğru çekiliş ve zahirde alemlere yer açma fiili Allah’ın Rahimiyeti’ni meydana getirir. Böylece İnsan-ı Kâmil’in mânâ vücudu tüm isimleri ve alemleri varetme aracı olarak ortaya çıkar. Allah’ın Rahmaniyeti Celâli, Rahimiyet ise Cemali’dir.</p>
<p>Farklı boyutlarda varolan alemler, Hakikatin hiçlik noktasının kendisini perdelemek sureti ile varlık alanına kuvvetli bir ışık olarak çıkması, daha sonra kendi üzerine kapanarak, geri çekilmek sureti ile bir boş alan meydana getirmesi (Feza) ve bu boş alanda nokta ve nurunu kaplayan bedenler içinde (Bu bedenlerin yoğunluk farklılığı, farklı varlıkları ve algı farklılıklarını oluşturmaktadır. Farklı aynalar, alemi seyretmesi sonucunda oluşur. (Aslında bu alan boş değildir. Sadece tanımsız hale gelmiş ve yoğunlaşmış sıvı şeklinde, gri hiçlik veya Levh-i Mahfuz olarak her varlığın fıtratı doğrultusunda çözümlemesini, yani “oku” masını beklemektedir. Bu alanın jel gibi sıvı olduğu, Kur’ân-ı Kerim’de yer alan Yasin/39-40 suresinde “Ay’a gelince, ona menziller tayin ettik. Nihayet o eski hurma salkımının çöpü gibi (yay haline) dönmüştür. Ne Güneş’in Ay’a çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.” Şeklinde kendisini göstermiştir. Surenin içinde dikkat edilirse özellik ile Ay’dan söz edilmiştir. Ay su gurubu burçların planetidir.)</p>
<p>Miraç’ını tamamlayan insan bu kalp noktası ile karşılaşır. Bu nokta itibarı ile nur kuvveti çok artacağı için, tüm yansımalarda Allah’ın vechini tespit ettiği bir kıyamet hali hasıl olacaktır. Bu nuru, eğer haddini bilmeyip tekrar kendi içindeki Ayan-ı Sabite noktasına çekemezse, onun alemi tabiri caizse başına yıkılır. Bu sebeple, bu noktaya ulaşması ondan Rahman ismini açığa çıkartmıştır. Yani herşeyin içinde yer alan nurun, kendinde de varolduğunu tespit etmiştir. Bu “Hu” isminin idrakını daha sonra beraberinde getirecektir. Bir insan ancak kendine yakın bulduğu kendinden saydığı şeye sevgi ve merhamet duyabilir. Düşünün ki özünün her varlık ve madde dahil herşeyde varolduğunu bilinç aleminde farkeden bir insan nasıl merhametli olmasın? Bunun akabinde insan kendi algı aleminin varoluşunu koruyabilmek için, mutlak surette Rahim ismini açığa çıkartmalı ve alanı (Fezayı) boşaltabilmelidir. Bu şekilde varolan herşeyi koruyan ve sakınan anlamındaki Rahim ismi açığa çıkmış olur. Uzun lafın kısası, kişi noktaya ulaşır ulaşmaz “Bismillâhirrahmanirrahîm” diyerek Allah’ın halifesi olma haline bürünür.</p>
<p>Bu hali ilk yaşayan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Hz.Muhammed Efendimiz miraç’ını yapmak sureti ile kendindeki Ahmed ismine böylece ulaşmıştır. “Ahmed” ismi, Rahman ve Rahim isimlerinin mânâ aleminde birleşmesi sonucunda açığa çıkmıştır. Hz. Muhammed Efendimiz vahiy alırken Hz. Cebrail’e “Bu bilgiler nereden geliyor?” diye sorduğunda, Hz. Cebrail perdeyi aralayarak bakmış ve Efendimize dönerek “Senden Sana geliyor ya Muhammed” demiştir. İsevi’lik makamında bulunan ve Şah-ı Velayet diye bildiğimiz Hz. Ali (r.a.), Hz. Muhammed Efendimizden açığa çıkan Rahman isminin zahiren yansımasıdır. Yani Özündeki Allah’ın Ruhu’nun (Ruhullah) açığa çıkma mahalidir de denilebilir. Muhammed ismi ise, bu nuru yansıtandır ve Ruhullah’ın elbisesidir. Bu sebep ile, nuru içinde tutan ve alanı boşaltan yapısı ile Muhammed ismi Rahim’dir. Asıl olarak Peygamber Efendimizin mânâ alemindeki ismi, Ruh ve onu yansıtan olmak üzere iki yapının birleşmesinden, yani Ali ve Muhammed isimlerinin birleşmesinden oluşan “Ahmed” ismidir. (Velayet ve Risalet). Bu husus Lütfi Filiz’in “Noktanın Sonsuzluğu” isimli kitabında şu ifadelerle yer almaktadır;</p>
<p>“<strong>Muhammed isminden bir mim kaldırıldığında, geriye Ahmed, ondan elif kaldırıldığındaysa Ahad kaldığını ve Elhamdülillah’ın Entümülillah anlamına geldiğini, yani “O”nun, zuhurda Muhammed olarak görüldüğünü, idrak edebilmek gerekir.</strong>”</p>
<p>Bu noktaya bilinç aleminde ulaşan insanda “Muhammediye” hasıl olur. Bu yapı omurga olarak, sahiplerinin Peygamberler olduğu makamların sonuncusudur. Bu makamlardan geçilmesi sonucunda insan, ölmeden evvel yaşarken sonsuzluğa açılmış olur. Makamların bitimi olan “Cem” mertebesine varılması ve afak ile enfüsun birleşmesi sonucunda “Ahmed” ismi hasıl olmuş ve kişi sonunda Allah’ın has kulu olan ve tüm insanların kendi şahsiyetleri (Fıtrat) ile farklı renkleri varettikleri “Abdullah” makamı ortaya çıkar (<em>Bir mutasavvıfın ifade ettiği  gibi “Su içine konulduğu bardağın rengini alır</em>.”) Hz. Muhammed Efendimiz bunu ifade etmek için “Benden sonra birisi gelecek, ismi babamın ismi “Abdullah”tır.” Demek sureti ile bu hakikate dikkati çekmiştir.</p>
<p>Bir insan Allah yolunda ilerledikçe takdirde varsa, bu makamlardan geçmek sureti ile kanımca “Ahmediye”ye ulaşır. En son ve güzel makam ise “Abdullah” makamıdır.</p>
<p>Herşeyin doğrusunu Allah bilir.</p>
<p>Sevgi ve Saygılarımla</p>
<p align="right"><strong>Ş. Yıldız</strong><br />
<a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_self">www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/insandaki-besmelenin-sirri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Âmâk-ı Hayal’in Yorumlu Özeti (15. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-15-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-15-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Feb 2008 00:28:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Amak-ı Hayal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/amakihayal/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-15-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[VEDÂ Aynalı ve Râci’nin ebediyen ayrılışı Aynalı Baba ile tanıştıktan sonra kendimi tanıyamaz hale geldim. Nereden geldiğimi nereye gittiğimi karıştırdım. Ben kimim? Hangi memlekette oturuyorum? İşim, mesleğim, ailem, çevrem, arkadaşlarım kimdir? Bilemiyordum ve her şey birbirine karışmıştı.. Son sandal gezintisinden sonra üzerimdeki kat kat hayal perdeleri kalkmaya başladı. Ben aslında doğma büyüme İstanbulluydum. Akıl ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong><span style="font-size: 14pt; color: red">VEDÂ</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong><span style="font-size: 14pt; color: black">Aynalı ve Râci’nin ebediyen  ayrılışı</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı Baba ile tanıştıktan sonra kendimi tanıyamaz hale geldim. Nereden geldiğimi nereye gittiğimi karıştırdım. Ben kimim? Hangi memlekette oturuyorum? İşim, mesleğim, ailem, çevrem, arkadaşlarım kimdir? Bilemiyordum ve her şey birbirine karışmıştı..<span id="more-228"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Son sandal gezintisinden sonra üzerimdeki kat kat hayal perdeleri kalkmaya başladı. Ben aslında doğma büyüme İstanbulluydum. Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesi’nde doktordum. Ne oldu, nasıl oldu anlayamadan kendimi Anadolu’nun küçük bir şehrinde tren yolculuğunda buldum. Hiç tanımadığım yaşlı bir kadın annemmiş ve onunla yaşıyordum. Çevremde sürekli meyhanelerde içtiğim bir arkadaş grubu buldum. Trenle bir kasabaya seyahat ettik. Kır âleminde iki derviş gördüm. Şehre döndüm, amaçsızca gezinirken eski bir mezarlığa girdim. Orada Aynalı Baba’yı tanıdım. On gün kadar kahve âlemleriyle hayalimin derinliklerine gidip geldim.<span id="more-393"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Bir ara Aynalı’yı kaybettim. Birkaç yıl Anadolu’da karış karış onu aradım. Aklımı kaçırdığımı zanneden annem beni Manisa Tımarhanesi’ne kapattırdı. Orada birkaç akıllı deli ile dost oldum. Aynalı ile tuhaf bir şekilde Tımarhane’de tekrar buluştuk.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Şimdi İstanbul’dayım. Yine  annemleyim fakat Anadolu’daki annem değil, gerçek annemleyim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı’yı nerede bulmak istersem orada buluyorum. Bu durumun tek açıklaması var. Ya âlemler birbirine girdi ya ben gerçekten aklımı oynattım ya da rüyadayım ve uyanamıyorum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Kesin emin olduğum tek şey ise İsmimin Ahmed Râci olması, alkolden kurtulmam, sâde bir ibadete ve karmaşık bir tefekkür hayatına başlamış olmamdır. Bunların haricinde hiçbir şeyden emin değildim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">En kısa zamanda Aynalı Baba’yı  bulmam ve hayal âleminde miyim gerçek âlemde miyim netleştirmem gerekiyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı Baba en çok mezarlıklarda yalnız yaşamayı ve eski derme çatma kulübelerde birkaç dostuna ney faslı ve kahve ikram etmeyi seviyordu. Onu bulmak niyetiyle Karaca Ahmet Mezarlığı’na gittim. Evet oradaydı. Asırlık bir çınar ağacına yaslanmış ney çalıyordu. Uzaktan seyrettim. Benim geldiğimi görmemişti. Kendimin rüyada mı gerçekte mi gezindiğini test etmek için Aynalı’ya görünmeden geri döndüm.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Üsküdar rıhtımından hızlı bir kayık kiralayıp Eyüp Mezarlığı’na geçtim. Eğer rüyada ve hayal âlemindeysem Aynalı Baba’yı Eyüp Mezarlığında yine asırlık bir çınara yaslanmış ney çalarken bulmam gerekiyordu. Mezarlığın izbelerine yürüdüm. Evet yanılmamıştım. O, tam umduğum gibi karşımdaydı, benden habersizmiş gibi neyine üfürüyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Yavaşça yaklaştım. Selam  verdim. Her zamanki edâsıyla;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Hoş geldin nûrum! Hele gel de  bir fincan kahvemi iç” dedi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Hemen çalı çırpı toplayıp isli  ateşte eski cezvesiyle kahve demleyip alaca desenli porselen fincanda ikram  etti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Kafam karma karışık fikirlerle doluyken kahveyi yudumladım. Başım dönmedi, kendimden geçmedim. Gerçeğe dönmek istiyordum. Tüm cesaretimi toplayıp sordum:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Efendim, affınıza sığınarak  bir şeyler sormak istiyorum.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Estağfurullah evlâdım,  dilediğini sor!”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Ben rüyada mıyım yoksa gerçek  hayatta mıyım?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Aslında ikisi de aynıdır ama  avama göre ayrı ayrıdır. Avama göre rüyâ âlemindesin.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Kimin rüyasındayım? Kendi  rüyamda mıyım? Sizin rüyanızda mıyım?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Yaşam dediğin şey Tek Varlık olan Hak’kın ilminde varsaydığı rüyâ âlemleridir. Rüya senin veya benim değildir. Biz ancak İlâhî rüyanın ruhsuz, bedensiz, bilinçsiz, dilsiz, kulaksız. . . ‘fakirleri’yiz. Sende meydana gelen rüya da O’na aittir, bende meydana gelen rüya da O’na aittir. O’ndan gayrı ne var ki? Yine avama göre kabul edelim; senin rüyandayız.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Rüya benimse sizin durumunuz nedir? Siz gerçek hayatta var mısınız? Yoksa benim rüyamda benim bilincimin yansıttığı bir hayal misiniz?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Uyanınca anlarsın.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Ben uyanırsam sizi ebediyen yok etmiş olmaz mıyım? Eğer şu anda rüyada isem uyanınca sizin hiçbir zaman var olmamış birisi olduğunuzu anlayacak isem, ben ebediyen bu rüyadan uyanmak istemiyorum. Sizden ayrılmak istemiyorum.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Üzülme evlât! Ben hiçbir zaman  var olmadım ki; sen uyanınca yok olayım. Şu anda da var olan sensin. Beni var  zannediyorsun.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Siz gerçek hayatta hiç var  olmadınız mı?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Senden yüz yıl önce Aynalı nâmı altında bir tecellîyat oldu. İnsanlar beni var kabul etti. Fakat ben asla var olmadığımı bildim.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Siz beni rüyamda irşat etmek  için mi geldiniz?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Hayır, ben senin rüyana gelmedim. Her insanda tüm insanların tüm yaşam ve bilgi kayıtları mevcuttur. Sen kendi özündeki ‘levhi mahfuz’ kayıtlarından Aynalı Baba boyutuna yükseldin. Aynalı’nın ulaşmış olduğu bilgileri rüyâ âleminde şekil ve olaylara bürüyerek ‘okudun’. Ben seni irşad etmedim. Sen gerçek hayatta alın terinle tahsil ettiğin ilimlerin ve tefekkür çilesinin mükâfatı olarak kendini Aynalı Boyutu (<span style="font-size: 8pt">Aynalı  Baba’nın bilincinin yükselmiş olduğu nefs mertebesi</span>) ile ödüllendirdin.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Hayır! Sizin beni irşat etmediğinize inanmam. Sizin gerçek olmadığınızı asla kabul etmem. Sırf tevazu olsun diye böyle konuşuyorsunuz.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Sadece sen değil, senin uyandığın zaman yazacaklarını okuyacak olanlar da benim hayal ürünü olduğumu kabullenmekte zorlanacaklar. İnsanlara rüyada, hayal âleminde sırları fethetmek, aniden ilmi ledüne sahip olmak gibi fanteziler çok cazip gelir. Gerçek tasavvufta hazıra konmak yoktur. Her çağın değişmeyen tasavvufi eğitim esası; gerçek hayatta gerçek üstatlardan alın teri ile ilim tahsil etmektir. Bu duruma göre okumakla da olur, sohbetlerini dikkatle dinlemekle de olur. Âdetullah budur, aksi iddialara itibar etme.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Uyanınca sizi rüyamda tekrar  görebilir miyim?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Allah’ın sisteminde sadece bir şey imkânsızdır; ikilik. . . Bundan başka her şey mümkündür. Rüyalara bel bağlama. Bu gördüğün rüyalar, hayaller irşat değil sadece zihinsel bir mâcerâ idi.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Sizden ayrılmak, sizi unutmak  çok zor.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Meseleyi anlamıştım. Rüyada rüya gördüğümü bilecek şuurdaydım. Biraz sonra uyanacaktım ve Aynalı’ya ebediyen vedâ edecektim. Her şeyin hayal olmasına rağmen Hayalim’e; Aynalı’ya sarıldım. Elimde olmadan ağlamaya başladım. Aynalı da ağlamaklı bir sesle beni bağrına bastı:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Ne yapalım evlâdım! Dünyâ dediğimiz şey okyanusun gel git dalgaları gibidir. Görünüşlere aldanmamalı. ‘Külle yevmin hüve fi şe’n…’ O her an yeni bir iş ve oluştadır. . . Her an kâinatta hükmünü yürütmektedir. . . (<span style="font-size: 8pt">er-Rahmân:  29</span>) Biz Allah’ın sistemi dışında kalamayız ki….”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı Baba, daha doğrusu ‘hayalimdeki Aynalı Baba hayali’ yavaşça asırlık çınara dayandı. Gözlerini sonsuzluğa dikti. Bir daha kıpırdamadı. Yüzüne baktım, her zamanki tebessümü vardı. Yanında oturdum, oturdum, oturdum. Eline dokundum buz gibi olmuştu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Mezarlığı bu arada sis kaplamıştı. Sislerin içinden dört siluet belirdi. Çifte Hâfızlar, Dr. Kuru Sıkı ve Cırtlak Efe hüzünlü adımlarla Aynalı’nın yanına oturdular. Deli Hafız Yâ Sîn’i okudu, Arabacı her zamanki gibi ardından yalan yanlış taklit etti. Dr. Kuru Sıkı ve Cırtlak Efe yeri kazdılar. Cenâze duası için (cenaze namazı) imamlık vazifesi bana düştü. Aynalı’yı çok sevdiği kıyafetiyle toprağa verdik. Dört deli sislerin içinde tekrar kayboldular.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı Baba’nın kulübesine girdim. Bana miras olarak bir not defteri, iki isli cezve, yüz gram kahve ve şeker ile iki büyük fincan bırakmıştı. Aynalı benim hayalimdi. Onu kaybetmekten ben üzüldüm.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Ben kimim? Ben de birisinin hayaliyim. Siz de beni kaybetmekten üzülmeyin. Çünkü ben de Râci olarak hiçbir zaman var olmadım. Biraz sonra ben de uyanacağım ve kendimi Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin ‘hayal âleminde’ bulacağım.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Ya siz uyanınca kendinizi  nerede bulacaksınız?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Yine kendinizde, ‘ötenizdeki  birisi’nde değil. . .</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center">..SON</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="left"> <a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-15-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Âmâk-ı Hayal’in Yorumlu Özeti (14. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-14-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-14-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Feb 2008 09:51:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Amak-ı Hayal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/amakihayal/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-14-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[LEYLÂ’sız MECNÛN peçesiz güzel Bu gün canım İstanbul Boğazı’nda sandal gezintisi yapmak istedi. Üsküdar’da gözüme boş bir sandal kestirdim. Sahibi yüzünü peştamalla kapatmış uyukluyordu. Biraz ağır adımla bastırarak bindim. “Kaptan-ı Deryâ, asıl küreklere” dedim. Yüzündeki peştamalı kaldırdı. Tahmin ettiğiniz gibi bana gülerek bakan Aynalı Baba idi.. “Nereye nûrum” dedi. “Elbette Bânû’nun olduğu boyuta” dedim. Kıyıdan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong>   <span style="font-size: 14pt; color: red">LEYLÂ’sız MECNÛN</span></strong><br />
<strong><span style="font-size: 14pt; color: black">peçesiz güzel</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Bu gün canım İstanbul Boğazı’nda sandal gezintisi yapmak istedi. Üsküdar’da gözüme boş bir sandal kestirdim. Sahibi yüzünü peştamalla kapatmış uyukluyordu. Biraz ağır adımla bastırarak bindim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Kaptan-ı Deryâ, asıl    küreklere”</em></strong> dedim. Yüzündeki peştamalı kaldırdı. Tahmin ettiğiniz gibi    bana gülerek bakan Aynalı Baba idi..<span id="more-218"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Nereye nûrum”</em></strong>    dedi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Elbette Bânû’nun    olduğu boyuta”</em></strong> dedim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Kıyıdan biraz açıldık. İspirto ocağında kahvemizi demledik. Sandalın periyodik yalpaları ve kahvenin rahatlatıcı tadıyla kendimden geçmişim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Bu günkü hayalim dün    kesildiği yerden başlamıştı. Ben bayıldıktan sonra Bânû da derinden ah çekerek    bayılmıştı.<span id="more-391"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">   <span style="font-size: 10pt">Önceki bölümde açıkladığımız gibi Bânû Mülhime Nefs’i sembolize ediyordu. Mülhime nefs emmâre nefse muhtaçtır. Çünki faaliyet için gereksinim duyduğu yaşam enerjisini emmareden alır. Bunun için tasavvufta emmare nefsi öldürmek, yok etmek yoktur. Sıfatlarını ve işletim sistemini düzenleyerek üst nefs boyutlarının emrine vermek vardır. Bunun kaynağı yine Resulullah’dır. Şöyle ki:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">   <span style="font-size: 10pt">Üç sahabe bazı kararlar alarak Resulullah a.s.’a gelirler. Birisi Hristiyan ruhban keşişler gibi tamamen cinselliğini öldürüp ibadet etmek istediğini söyler. Diğeri dağ başına çekilip mağarada ibadet edeceğini söyler. Üçüncüsü de ömrü boyunca oruç tutacağını bildirir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">   <span style="font-size: 10pt">Resulullah a.s. üçünün de yolunun yanlış olduğunu ve kendisinin Allah’ı en çok bilen ve O’ndan herkesten daha çok haşyet duyan olduğu halde; aile hayatı yaşadığını, toplum içinde doğal hayat sürdüğünü ve bazen oruç tutup bazen tutmadığını belirtir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Bu üç husus İslâm Sûfizmini</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> Hristiyan mistisizminden ve Hint    felsefesinden (Budizm, Hinduizm vs.) ayırır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Bireyi </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">“Toplum içinde inzivaya,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> zahirini halk ile aynı yaşamaya,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> bâtınını Hak ile daimi birliğe </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">ve</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> her nefs boyutunun ölçülü olarak hakkını    vermeye” </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">yöneltir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Bânû’nun bayılması emmareyi temsil eden    şehzade ile aynı anda olmuştur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Emmarenin değişen sıfatları</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> Kur’an ve Sünnet ölçüsünde olursa</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> emmare nefsin</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">ismi </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">melekî mülhime nefs adını alır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Eğer emmare nefsin değişen sıfatları</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> kendini tanrısal güçleri olan </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">bir evliya olarak gösteri amacına dönerse   </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">ismi </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">şeytânî mülhime nefs adını alır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Emmâre nefs (şehzade) baygınlık konumundan    hangi değişimle ayılırsa Bânû (mülhime) da o konuma paralel olarak    ayılacaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Kendime geldim. Eğer Bânû’nun suallerine doğru cevabı bulamaz ve ona kavuşamazsam yaşayamam ve intihar ederdim. Doğru cevabı bulmak için yanımdaki âlim kişilerle hemen yola çıktım.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Cevaplar “delilik    ülkesi”ndeydi .</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Delilik ülkesi neredeydi? Her    yerdeydi. Biz de delilik ülkelerinde doğru cevabı verebilecek olanları    araştırmaya başladık.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Üç aylık arayıştan sonra izbe bir mezarlıkta bir grup deliyi oturuyor bulduk. İçeri girerken çıkardığımız seslerden birisi rahatsız olarak;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Hey ne oluyor? Ezan mı    okunuyor?”</em></strong> dedi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Belli ki bu deli her ses ve    olayı <strong><em>Allah’ın Ekber’iyeti</em></strong> olarak algılıyordu. Diğer deli ise    şöyle dedi:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Bizim bilincimize cehaletin mantığı ve ayak gürültüleri giremez. Çünkü bizim memleketimizde hiçbir değer yargısı, içgüdülere hizmet eden akıl türü ve kanıtlara dayalı iman arayan ilimler yoktur.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Bir diğer deli de;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Birisi Kâfirûn Sûresi mi okuyor? Bilinci bedensellikle örtülü olanlar mı geldi? Örtülülerin mantığı ile bizim mantığımız uyuşmaz. Herkes kendi yoluna!”</em></strong> Dedi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Birisi;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Bülbül ötüyor!”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Birisi;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Hayır, çorba tenceresi    kaynıyor!”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Birisi;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Ne buyurdunuz? Kahve    cezvesi mi taşmış?”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Birisi;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Dalga sesi olmalı!”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Sonuncusu;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Helvacı bağırıyor    galiba biraz alsak!”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">diyerek hepsi sessizliğe gömüldü. Bize mantıksız ve kopuk kopuk gelen bu cümlelerle gayet güzel anlaşarak bizim amacımızı birbirlerine aktardılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Tam kırk gün delilerin bu tür    anlam iletişimini dinledik. Elbette ki hiçbir şey anlamadık. Sonunda birisi    bize bakarak;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Size nasıl bir mal    satalım?” </em></strong>dedi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Sizden ilim almaya    geldik”</em></strong> dedim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Âh cümle    hâlette yine kendini zevk ederek,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Küllü    hizbin remzini hâtemine çekmiş ferhûn”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Âh bütün hallerde yine kendini zevk ederek    böbürlenenler,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> ‘Her grup kendi yanlarında olanla    böbürlenicidirler’ </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">(Mü’minûn: 53) âyeti</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> ile işaret edilen durumu kendilerine mühür    yapmışlar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Diye karşılık verdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Elini öpmek istedik şöyle    dedi:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Hacer-i    Esved’i var öp, eğer öpmekse muradın,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Hiç’i pûs    etmek için hâlet-i bisân gerek.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Can    derâguş olunur mu mütenâhi sözlerle,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Leb değil    öpmek için ah-ı cân gerek!..”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Eğer öpmekse muradın Hacer-i Esved (taşını)    öp.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Kendi varlığını hiç’e eşlemiş kimsenin elini    öpmek için hiç olmak gerek. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Sonlu anlamlarla sonsuz can kavranabilir mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Öpmek için dudak değil ta candan gelen bir ah    gerek.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Ey ârif kişi. . .”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">der demez sözümü keserek;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Ve körün    unvanını ârif koyarak,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Görenin    ismine divâne denildi,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Nice    efsâneleri saydırmış ilim,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>İlm-ü    irfânına efsâne denildi.” </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">dedi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Bunlardan bir şey    öğrenemeyeceğimi zannetmeye başladığımda iki deli kendi aralarında konuşmaya    başladılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Ey hayrete dalmış! Okudun    yazdın ne anladın?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Elif-bâ’nın mânâsını    anladım!”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Mânâsı ne demekmiş?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Birin iki, ikinin bir    olmasıdır.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Nasıl?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Allah    bir’dir, Elif’dir.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Kendini    bir’leyecek ikinci varlık</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> yani    ikinci harf B’nin asla var olamayacağını bilir.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Elif    vardır Bir,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> B yoktur    İki.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong> “Bunun ismi nedir?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Kelime-i tevhid yani;    Lâ ilahe illallah, diyerek Allah’ın bir olduğunu söylemektir.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Bir’in bir olduğu nasıl    söylenir. Bir zaten bir değil mi? Bir ikiye mi bölünmüş de birliyorsun, tevhid    ediyorsun?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Bir’e ben bir dersem;    bir ve ben iki eder. Ama ‘Ben’ diyen Bir’in kendisi ise ikilik olmaz.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Yani Allah sana    söyletiyorsa ya da dilinde söyleyen O ise mi ikilik olmaz?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Aynı akıllılar gibi konuşmaya başladın. Kendine gel! Deliler gibi düşün. Allah’dan başka ben mi var? Allah başka birisinin dilinin içine mi girip konuşturacak? Ya da uzaktan talimat mı gönderecek. Sen bu mantıkla akıllılar ülkesinde padişah olursun.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Tamam kızma. Sadece senin    akıllanıp akıllanmadığını anlamak için sordum. Hâlâ delisin, iyi…</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong> Allah’ın kendisini tasdikine kabul deniyor. Allah’ın başka varlık olmadığını ilanına da inkâr yani ‘lâ’ deniyor. Peki, bu nasıl bir iş ve oluştur?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Bunun üç püf noktası    vardır.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Bir:</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Yaratma    sanatı.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Yaratma    sanatının püf noktası;</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>içinde ve    dışında başka bir varlık yaratmayıp, </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>varlığı    ilminde vehmetmektir.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>İki:</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Bilinme    sırrı.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>   Bilinmenin püf noktası;</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Allah’ı    bilecek</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> ya da</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    bilmeyecek</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> ikinci    varlığın olmamasıdır.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Üç:</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Vahdet    oyunu.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Vahdet    oyununun püf noktası; </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>kendisini    tevhid etmek için</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> başkası    olup,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> sadece    Allah ismini birlemesidir</em></strong><em>.</em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Bu ne zaman olmuştur?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Zaman    aklın ve gözün yanılgısıdır.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Zaman    yoktur. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Tek bir    an vardır. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Tek bir    an sonsuz esmâ âlemidir.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Elif-Bâ nedir?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Varlığın    hakikatini anlatmak için</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    kullanılan bir semboldür.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Elif    Allah’a işâret eder.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Elif;    ahadiyete, tekliğe işaret eder.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Yani    Allah’ın vahdet halini anlatan harftir.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>B harfi</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Allah’ın</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> biribirine    hiç benzemeyen</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> isimler    ve resimler altında</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> zahir    olmasını ifade eder.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Buna    kesret sırrı da denilebilir.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Elif mi asıldır, be mi    asıldır?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Elif ve    be iki değil ki;</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> biri    asıl</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> diğeri    sahte olsun!”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Varlığın aslı nedir?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Varlık    ayrı, </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>asıl ayrı    değildir.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Elif mi noktadan    çıkmıştır? Nokta mı eliften çıkmıştır?”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Nokta;</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    isimsizlik, sıfatsızlık, fiilsizlik halidir.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Nokta;   </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>şekilsiz    ve anlamsızdır. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Nokta;</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Elif    olup dile gelir.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Elif    noktadan çıkar.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Nasıl olur? Göster!”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Deli cebinden bir parça    balmumu çıkararak avucunda sıcak nefesle yumuşattı, ovaladı ve yuvarlak hale    getirdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“İşte nokta!” </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">diyerek mumu ovalayıp uzattı;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“İşte Elif !” </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">dedi. Uzun mumu hilal gibi    büktü, bir ucundan bir parçacık kopardı ve hilalin altına yapıştırdı;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“İşte Be harfi!”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">dedi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Diğer deli ayağa kalktı;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong>“Elif’in başka adı var    mı?” </strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">diye sordu. Deli;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em>“Evet var fakat    kulağına söylerim” </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">diyerek fısıldadı. Sonra bana    dönerek;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Ey genç!</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Nokta;   </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>elif    oldu, elif ‘b’ oldu. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>B’yi    ısıttım geri çevirdim tekrar nokta oldu.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Aslında    var olan hep nokta idi.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Elif de   </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>‘b’ de</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> yirmi    sekiz hece de</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> noktadan    başka değildir. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Şimdi    beni iyi dinle!</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Nedir bu    gösteri ve sihir?</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> İşte    cevabı: </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Hak</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> kendi    güzelliğine âşık oldu. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Kendini    seyretmek için</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Mim</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 8pt"> (Mecnun isminin ilk harfi)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> ve</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> lâm </em>   </strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 8pt">(Leylâ isminin ilk harfi)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> oldu.   </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Kendi aşk    ateşinde yanarak eridi ve bütünleşerek nokta oldu. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Kendisini    sevecek</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> ikinci    bir varlık olmadığını bildi.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Yine </em>   </strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>   kendisinin seveceği ikinci bir varlık olamayacağını da bildi.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> İşte bu    gerçeğe aşk denir.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Aşkda    ikilik yoktur. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>İkili    sevginin adı aşk değil</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    birbirini beğenidir. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Şimdi;</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Leylâsız    Mecnûn oldun.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Çünkü    Mecnûn Leylâ oldu. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Sonra    ikisi de kendi hakikatine döndü </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Ve</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> dönünce    dönenlerin iki değil tek olduğunu anladı.</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Leylâ ve    Mecnûn isimlerini aradan çıkarırsan</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> benim    fısıldadığım ismi de duyarsın!”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Diyerek kendi mantık    boyutlarına döndüler. Tekrar bize anlamsız gibi gelen cümlelerle anlaşmaya    başladılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Üç sorunun cevabını bulmuştum. Aslında bulduğum cevaplar varoluş sırrı idi. İçine düştüğüm boşluğun yalnızlık ve karşı cinse olan sevgi arayışından kaynaklanmadığını anladım. Aradığım Bânu değildi. Bânu’nun da aradığı ben değildim. Biz kendimize olan aşk sırrını arıyorduk. Hak’kın tecellileriydik ve kendi gerçeğimize âşık Mecnûnlar ve Leylâlar idik.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aşk sırrının verdiği huzur    ile gözümü açtım. Karşımda Aynalı Baba küreklere asılarak gülüyordu. Neşeyle;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Peçe    kalktı,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> güzel    göründü. </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Beğeni    söndü,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> aşk şâha    kalktı.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Diyerek ardından bir beyit    okudu:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Ona    Mecnûn mu denilir ki onun Leylâ’sı,</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Yeni bir    cilve-i şevket ile Mevlâ olmuş.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt">Leylâ’sı ilâhi kudretin yeni bir tecellisi ile</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> perdesiz Hak olan kimseye</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">   <span style="font-size: 10pt"> Mecnûn denilemez.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Kahve içerken uyuklamış ve birkaç saniye içinde birkaç aylık zaman dilimi yaşamış olarak ayılmıştım. Gerçek ve hayal arasında gidip gelmeler bende şüphecilik duygularımı körüklemişti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı Baba’dan anladığım kadarıyla varlık tümüyle Hak’kın hayali idi. ‘Ben’ olarak varsaydığım zâtım da hayal içinde hayal idi. Bir de hayalimin derinliklerinde ‘gördüğüm’ ve ‘olduğum’ şeyler vardı. Onlar ise; hayalin, hayalinin hayali idi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Bu hayali hangi gerçek    üretiyordu?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">Hak gerçektir;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">âlemler,</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> ben</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">ve</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> bendeki hayal    âlemleri</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> Hak’kın    hayalidir desem</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> korkunç bir    paradoksa düşüyordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">‘Ben’ hayal’im    ve hayal olduğumu biliyorum demek;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">Hak’kın    varlığından başka</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> geçici ya da    kalıcı olarak var olmamı gerektirirdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> Ben Hak’kım</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">Ve</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> her şeyi ben    hayal ediyorum desem</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> Firavun gibi    Rablik (tanrılık) iddiasına kalkışmış olurdum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center">Bu çelişkiden    çıkamayacağımı anladığım anda</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> Aynalı Baba    yine imdadıma yetişerek paradoksu çözdü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Ezelî ve    ebedî tekliğin verdiği acıyı bilir misin?</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    Doğmamanın ve doğurmamanın verdiği yalnızlığı bilir misin?</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    Görünebileceğin başkasının olmaması</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Ve</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> seni    görebilecek başkasının olmaması</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    gerçeğinin verdiği boşluğu bilir misin?</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Ey kulum</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Ve</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Yâ    Rabbim</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    muhabbetinin iki varlık arasında</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    olamamasının verdiği hüsrânı bilir misin?</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    Hayalinde dahi </em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>ikiliği    (şirki) var etmemek</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    kudretinden doğan</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    ‘Ahadiyet’</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>    mahkûmiyetini bilir misin?</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Nereden    bileceksin?</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> Sadece    şu kadar söyleyeyim;</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> ‘her şey    olsaydı işte böyle olurdu’.”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı Baba sözlerini bitirince öyle bir sessizliğe ve hüzne büründü ki sararmış solmuş bir heykel gibi oldu. Sanki evrende ondan başka hiçbir şey yokmuşçasına bir derinliğe gömüldü. Kıyıya gelmiştik. Sandaldan indim. O hâlâ sandalda bir put gibi gizemli görünüyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Benim de gönlüme bir hüzün    çökmüştü. Aynalı Baba’yı sanki bir daha göremeyecekmişim gibi duygularla evime    döndüm.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> </em></strong><span style="color: #3366ff">15.    BÖLÜM:  ‘VEDÂ’</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">   Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">   <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center">   <a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank">   www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-14-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Tasavvuf&#8221; ve &#8220;Felsefe&#8221;.. Nedir birbirinden farkları?&#8230;</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/tasavvuf-ve-felsefe-arasindaki-fark/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/tasavvuf-ve-felsefe-arasindaki-fark/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Jan 2008 12:32:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/bilimsel/tasavvuf-ve-felsefe-arasindaki-fark/</guid>
		<description><![CDATA[Soru : - &#8220;Tasavvuf&#8221; ve &#8220;Felsefe&#8220;.. Nedir birbirinden farkları?&#8230; Cevap : Tasavvuf dinin temelindeki düşünsel tabandır!. Dolayısıyla biz bu olaya daha geniş kapsamlı olarak &#8220;Din ve Felsefe&#8221; diye yaklaşalım isterseniz..&#62; Din ile felsefe arasındaki en önemli fark şudur: Felsefe, görülenden yola çıkarak, varlığın , yaşamın, yaşam içinde insanın yerinin ve davranış kökeninin tesbit edilebilmesi çalışmalarını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="style2">Soru</span> :</p>
<p>- &#8220;<strong>Tasavvuf</strong>&#8221; ve &#8220;<strong>Felsefe</strong>&#8220;.. Nedir birbirinden   farkları?&#8230;</p>
<p>Cevap :</p>
<p class="style64" align="justify">Tasavvuf dinin temelindeki düşünsel   tabandır!. Dolayısıyla biz bu olaya daha geniş kapsamlı olarak <strong>&#8220;Din ve   Felsefe</strong>&#8221; diye yaklaşalım isterseniz..&gt;</p>
<p class="style64" align="justify">Din ile <strong>felsefe</strong> arasındaki   en önemli fark şudur:<span id="more-380"></span></p>
<p class="style64" align="justify">Felsefe, <u><em><strong>görülenden</strong></em> <strong>yola çıkarak</strong></u>, varlığın , yaşamın, yaşam içinde insanın yerinin ve davranış kökeninin tesbit edilebilmesi çalışmalarını yapar.. Bilgiye, görgüye, kültüre, ilme dayanır yani zahirde mevcut beş duyuyla algılanan donelere dayanır.</p>
<p class="style64" align="justify">Din ise <u><strong><em>görülmeyenden</em> yola çıkarak</strong></u>, <strong>görülmeyenin verilerine dayanarak görülenlerin deşifre   edilmesi sistemine dayanır</strong>. Zira dini vahiy esasına dayanarak bildiren   peygamberdir.</p>
<p class="style64" align="justify">Allah Rasûlü normal göz ile, beş duyu ile algılanamayan bir biçimde algıladıklarını esas alarak, onlara dayalı bir biçimde görülenleri deşifre edip değerlendirme sistemini getirmiştir. Bu ikisi arasında uçurum vardır; çünkü gördüklerin, göremediklerin yanında nedir?.. bir hiç!. Sonsuzda bir hiç!.</p>
<p class="style64" align="justify">Bu yüzdendir ki <strong>felsefe</strong> her halükârda yanılmaya mahkûmdur.</p>
<p class="style64" align="justify">Gördüğüne göre bir sonuç   çıkaracak; ama göremediği bir başka esasın yanında o sonuç değerini yitirecek   hiç olacak..</p>
<p class="style64" align="justify">Buna karşılık <strong>din</strong> görülmeyen gerçekleri de esas alan bir biçimde varlığı değerlendirme yoluna gidecek; bunun neticesinde gerçek değerler idrak edilebilecektir. Onun içindir ki <strong>felsefe</strong> eldeki mevcut bilgilere dayalı bir sistemdir; değerleri de ele   geçenlere <strong>GÖRE</strong>dir; yani izâfidir!</p>
<p>Din (sistem) ise başlangıça kolaylıkla kavranamıyacağı için, imana dayalı bir sistemdir&#8230; Ama yanlış anlamayalım, din imana dayalı bir sistemdir derken, burada <strong>imanla   iş biter anlamında kilitlenmeyelim</strong>!</p>
<p>İmandan gaye   ameldir!.</p>
<p class="style64" align="justify">Bir şeyler yapmaktır!&#8230;   Bir şeyler yapmak için de önce onun yapılmasına <strong>iman</strong> etmek   lazımdır.</p>
<p class="style64" align="justify">İman etmek görülmeyene   olur; görülen şeye <strong>iman</strong> olmaz!.. Gördüğün bir şey için, <strong>iman</strong> ediyor musun, denmez.. Zaten onu görüyorsun, bu yüzden burada <strong>iman</strong> söz   konusu olamaz..</p>
<p class="style64" align="justify">İman görülmeyene   olur..   Görülmeyene <strong>iman</strong> etmek suretiyle, o görülmeyenin yapısal özelliklerine, yapısına, tarzına, sistemine, şekline göre gerektiği gibi fiiller ortaya konulur. Yani, görülemeyen gerçeklere dayalı bir şekilde çalışmalar yaparak, varlığın sırrına, aslına, orijinine ermektir din..</p>
<p class="style64" align="justify">Felsefe ise eldeki mevcut doneleri değerlendirmek suretiyle varlığın yapısını ve sistemini çözmeye çalışmayı ve bunların içinde insanın yerini tesbit etmeyi hedef almıştır.</p>
<p class="style64" align="justify">Felsefe ile <strong>din</strong> arasındaki farkın muazzamlığı apaçık ortada değil mi?..</p>
<p class="style64" align="justify">Beş milyon veya beş   milyar ile sonsuz arasındaki fark ne ise; <strong>felsefe</strong> ile <strong>din</strong> arasındaki farkta budur işte !&#8230;</p>
<p class="style64" align="justify">Felsefede çeşitli bilgileri alıp değerlendirmek suretiyle belli bir dünya görüşüne sahip olabilir; bununla beraber dilediğin gibi yaşayabilirsin&#8230;</p>
<p class="style64" align="justify">Buna karşılık <strong>dinde</strong> ise, bir takım çalışmalar yapma zorunluluğu söz konusudur; bu   zorunluluğu ise <strong>idrakın</strong> veya <strong>imanın</strong> oluşturur.</p>
<p class="style64" align="justify">Çünkü, <strong>Din</strong> sana   diyor ki&#8230;</p>
<p class="style64" align="justify">Gelecekte senin için   şöyle şöyle bir yaşam söz konusu&#8230;</p>
<p class="style64" align="justify">Bu yaşamın üzüntü ve sıkıntılarından kurtulmak; güzelliklerini yaşamak istiyorsan, bunun için şu tarz çalışmalar ve davranışlar ortaya koymak zorundasın!. Aksi takdirde o hedefe ulaşabilmen mümkün değildir!.</p>
<p class="style64" align="justify">Evet, Din bunu   söylüyor!.</p>
<p class="style64" align="justify">Öyle ise <strong>dinde</strong> esas mesele, &#8220;<strong>iman&#8221;</strong> edilen konularda yapılması gereken çalışmalardır&#8230;   Yani, <strong>iman</strong>dan öte, esas olay, <strong>inancın sonucu olan ameldir</strong>, yani <strong>fiillerdir</strong>&#8230;</p>
<p class="style64" align="justify">Zira, sadece <strong>&#8220;iman   ettim&#8221;</strong> demek yeterli olmayıp; <strong>önemli olan, o imana dayalı hususlarda   belli fiilleri ortaya koymaktır!.</strong></p>
<p class="style64" align="justify">Âyet-i Kerime’de ne   deniyor:</p>
<p class="style64" align="justify"><strong>&#8220;İMAN EDİP, KURTULUŞA   ERDİRECEK OLAN FİİLLERİ TATBİK EDERLER&#8221;</strong></p>
<p class="style64" align="justify"><strong>&#8220;İNSAN İÇİN KENDİ   ÇALIŞMALARININ SONUCUNDAN BAŞKA BİRŞEY SÖZKONUSU DEĞİLDİR&#8221;</strong></p>
<p class="style64" align="justify"><strong>İnsan daima kendisinden   çıkan fiillerin sonuçlarıyla karşılaşacaktır!.</strong></p>
<p class="style64" align="justify"><strong>Her aşamada yaptıklarının   neticeleri, bir sonraki aşamada o kişi için otomatik olarak   oluşmaktadır..</strong></p>
<p class="style64" align="justify">İşte, Ölümötesi yaşamda   otomatik gelişmelerin olmasının sebebi de budur!&#8230; Yaptıklarının neticeleriyle   karşılaşma olayı!&#8230;</p>
<p class="style64" align="justify">Öyle ise, bir insan, hangi mertebede olursa olsun; neleri bilirse bilsin; neleri hissederse hissetsin; neleri yaşarsa yaşasın; yapması gerekli çalışmalar yönünden geri kalması halinde, gelecekteki güzelliklere de erişme yönünden geri kalacak demektir.</p>
<p>&#8220;Ben şu mertebeye geldim; ben şu idraka şu seviyeye geldim; ben şöyle kendimi hissediyorum; öyle ise artık benim namaz kılmama gerek yok; öyle ise benim oruç tutmama gerek yok; öyle ise benim bir takım çalışmalar yapmama gerek yok; zikir yapmama gerek yok!&#8230; Mademki benim varlığım ALLAH`ın varlığı; ben ALLAH`ı mı zikredeceğim, ben kendimi mi zikredeceğim; kimi zikredeceğim? Nedir bu olay?&#8221; gibi düşünceler tamamen <strong>şeytani-Cinni ilhamların</strong> neticesi olarak oluşur ve kişiyi ikileme   düşürür.</p>
<p class="style64" align="justify">Nasıl ki <strong>İblis,</strong> <strong>Adem</strong>`i cennet yaşamında <strong>iltibasa</strong> (ikileme) düşürdü; aynı şekilde dünyada da insana bu tür görüşler ilham ederek, onu belli çalışmaları yapmaktan geri bıraktırır!. Kişi yapılması gerekli çalışmalardan ne nisbette geri kaldıysa, o çalışmaların karşılığı olan hallerden ve ortamdan da geri kalır!..</p>
<p class="style64" align="justify">Kesin kuraldır   bu!&#8230;</p>
<p class="style64" align="justify">Çünkü senden meydana   gelmeyen çalışmanın neticesi de asla senin için geçerli   olmayacaktır&#8230;</p>
<p class="style64" align="justify">Ayağını bir adım ileri attınmı, bir adım ileri gidersin; iki adım ileri attınmı, iki adım ileri gidersin!. Çünkü ilâhi sistem, nizam, düzen, bu esas üzerine kurulmuştur..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/bilimsel/tasavvuf-ve-felsefe-arasindaki-fark/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zikir’de Belirli Yöntemler</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/zikir-de-belirli-yontemler/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/zikir-de-belirli-yontemler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Jan 2008 11:51:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dua Ve Zikir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/dua/zikir-de-belirli-yontemler/</guid>
		<description><![CDATA[Zikir, bir insanın yaşamında yapabileceği en faydalı çalışma şeklidir. Zikir, anlam olarak “anma, hatırlama” dır. Her an yeni bir şanda olan Allah’ı An’da anmak ve yaşamak da diyebiliriz. Tamamıyla teknik bir çalışma olan zikir, inançla dahi direkt bağlantısı olmayan bir hususiyet taşır. Bu hayati çalışma, yöntem itibariyle değişik birkaç kategoriye ayrılmaktadır. Birinci yöntem, Allah’ın belirli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://yorumsuzblog.adrese.com/wp-content/uploads/nazimakpinar.jpg" align="left" hspace="3" />Zikir, bir insanın yaşamında yapabileceği en faydalı çalışma şeklidir. Zikir, anlam olarak “anma, hatırlama” dır. Her an yeni bir şanda olan Allah’ı <strong>An</strong>’da anmak ve yaşamak da diyebiliriz. Tamamıyla teknik bir çalışma olan zikir, inançla dahi direkt bağlantısı olmayan bir hususiyet taşır.<span id="more-168"></span></p>
<p style="margin-top: 6px; margin-bottom: 6px; text-align: justify" class="MsoNormal">Bu hayati çalışma, yöntem itibariyle değişik birkaç kategoriye ayrılmaktadır. Birinci yöntem, Allah’ın belirli isimlerini belirli sayılarda tekrar etme yöntemidir. Beyinde tekrar edilen esmalar ruha yüklenmektedir. Böylelikle, hem ruhumuz güçlenirken hem de beyin kapasitemiz gelişir. Tekrar edilen manalar yönüyle anlayışımız gelişerek idrak düzeyimiz yükselir ve böylelikle o manalar hazmedilir. Nihayeti ise İlahi manalar ile tahakkuk etme halidir.<span id="more-375"></span><span id="more-77"></span></p>
<p style="margin-top: 6px; margin-bottom: 6px; text-align: justify" class="MsoNormal">İkinci yöntem, kapsamlı ve derinlikli düşünce ile özellikle Allah kavramı üzerine odaklanarak bu isimle neye işaret edildiği üzerinde tefekkür mekanizmasını kullanmaktır. Tefekkür ve Tezekkür böylece birbirini tamamlayan iki yöntem olarak belirmiş olur. Beyin, belirli bir düşünce sisteminde yoğunlaşarak teknik zikirle açılan ek kapasitesini ilimle değerlendirir ve ruha iletir. Bahsettiğimiz bu tefekkür şekli kitabidir. Hakikâte dair olan bu kitabi bilgilerin evren kitabında afaki olarak müşahede edilmesi ise zikrin boyutunu daha da genişletir. Kurânın açılımı olan Evrensel sistem ve düzen okunur ve algılanır. Dolayısıyla evren kitabında algılanmakta olan her şey aslında birer kelime ve lafızdır.</p>
<p style="margin-top: 6px; margin-bottom: 6px; text-align: justify" class="MsoNormal"><strong>Zikir</strong> çalışması her türlü konumda uygulanabilir. Otururken, hareket ederken ya da yatarken yapabiliriz. Önemli olan Esmaları bilinçli olarak yudumlayabilmektir. Anlamları düşünülerek yapılan zikir daha etkili olabilmektedir. Bir taşıtta seyahat halindeyken dahi zikir yapılabilir.(Her ne kadar bazı ulema cevaz vermese de!)</p>
<p style="margin-top: 6px; margin-bottom: 6px; text-align: justify" class="MsoNormal"><strong>Zikir</strong>le birlikte uygulayacağımız tesbih çalışmaları ise zikrettiğimiz manalar üzerinde seyrimizi daha da kolaylaştıracaktır. Tesbih, anlamlar (Esma) üzerinde gezinme işlevidir ve ilimle seyirdir bir bakıma (Hz.Yunus’un tesbih edişi gibi). Her şey, kendisini meydana getiren İlahi ismin manası etrafında yüzmektedir.</p>
<p style="margin-top: 6px; margin-bottom: 6px; text-align: justify" class="MsoNormal">Zikrettiğimiz isimlerin sıralamasında bazen değişiklik yapmamız da sürekli aynı sıralamayı uygulamamızın oluşturacağı ülfeti giderecektir. Önemli olan sabah namazına müteakip zikre başlamamız ve yatmadan önce bitirmemizdir. Formüllerin tümünü bir güne sığdırmak özellikle mesaisi yoğun olanlar için zor olabilecektir. Bu nedenle belirli isimleri ön plana çıkararak belirli bir süre o isimlerde yoğunlaşmak en azından kapasite genişlemesi noktasında kolaylık sağlayacaktır. Esma zikri yaparken tespih yöntemi kullanıldığı da hepimizin malumudur.</p>
<p style="margin-top: 6px; margin-bottom: 6px; text-align: justify" class="MsoNormal"><strong>Zikir</strong>’de sesin ağızda açığa çıkması en son aşamadır. Önemli olan beyindeki tekrar işlevidir. Dolayısıyla yöntem olarak bulunduğumuz konum ve şartlara zikri sessiz (hafi) ya da sesli (cehri) yapabiliriz. Her iki yöntem de geçerlidir ve tesirlidir. Zikir yaparken aynı zamanda ilgili eserleri de okuyabiliriz. Böylece zikir ve tefekkür çalışmaları birleşerek boyutları genişleyecektir.</p>
<p style="margin-top: 6px; margin-bottom: 6px; text-align: justify" class="MsoNormal">Teknik bir çalışma olan Esma Zikrini özellikle Risalei Nur isimli tefsirlerde yoğunlaşan kardeşlerimize tavsiye ediyoruz. Zira Bediüzzaman, Risalelerinde, Esma zikriyle alakalı önemli işaret ve uyarılarda bulunmuştur. Örneğin, kendisini ziyaret ettiklerini söylediği Ya Rahim kedisi ve Kuddus Kuşu hikayesi vardır. Burada Hazret, kendisini ziyaret eden bir kedinin Ya Rahim, Kuşun ise Kuddus isminin zikrini yaptığını belirterek bizlere Esma zikrini işaret etmiştir. Zira Esma zikri çalışması, beyin kapasitemizi artırıcı ve ruhumuzu güçlendirci bir hususiyete haizdir. Cevşen, her ne kadar Esmaları ihtiva etse de aslen dua mahiyetindedir<strong>. Bu nedenle Esma zikrinin getirisini elde etmek ancak belirli isimlerin belirli bir teknikle tekrar edilmesiyle mümkün olmaktadır. </strong>Zikir yaptığımız esmalar esasen manevi Ricalin malumu olan isimlerdir.</p>
<p style="margin-top: 6px; margin-bottom: 6px; text-align: justify" class="MsoNormal">Kurânı Kerimi orijinal şekliyle okumak da en büyük zikir yöntemlerinden biridir. Zira Kurân, duanın ve zikrin kaynağını teşkil eder. İlgili ayetlerin anlamlarının tefekkür edilmesi de bu çalışmayı renklendirecektir.<strong> Kurân aynı zamanda göklerde ve yerde gizli olan Esmaların manevi hazinelerinin de keşfedicisidir</strong>. Kurânı okumak, sistemin ruhunu (Ruhul Kuds) algılamakla mümkündür. Çünkü bu Ruh, sistemdeki ana manaları ihtiva etmektedir ve tüm varlık sisteminden sorumludur. Ruh, Allah’ın Esması ve Kudretiyle oluşmuştur. Bu Ruh’a ait olan manalar bizde boyutsal olarak tenezzül ederek açığa çıkar ve algılanır düzeye gelir<strong>. Zira tenezzül dediğimiz inzal sistemi, Esma Aleminin manalarının açığa çıkarılışıyla birlikte anlamların algılanır ve anlaşılır düzeye indirgenmesi işlevidir.</strong> <strong>Böylece kendi kapasite genişliğimiz nispetinde lafızdan manaya geçiş yapar ve Kutsi Ruhdaki ana manalarla özdeşleşir ve bütünleşiriz. Lafızlar, manaların suret giymiş halleridir. Suret anlaşılmadan Siret (öz) anlaşılmaz.</strong></p>
<p style="margin-top: 6px; margin-bottom: 6px; text-align: justify" class="MsoNormal">Kurân, <strong>An</strong>’ı yaşatan kitap demektir bir anlamıyla.<strong> An</strong>, noktadaki (Esma Âleminde) sürekli değişik görüntü oluşturan süreci ifade eder. İşte biz, orijinal Arapça ayetleri okurken (bir tür göz mantrası) noktadaki bu sürekliliği müşahede ederiz. Allah bizlere zikri kolaylaştırsın ve sevimli kılsın. Daimi Zikrine erdirsin. Allah eyvallah HU!!</p>
<p style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; text-align: right" class="MsoNormal"><strong>Nazım Akpınar</strong></p>
<p style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; text-align: right" class="MsoNormal"><a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/">www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
<p style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; text-align: right" class="MsoNormal"><a href="mailto:ahad103@hotmail.com">ahad103@hotmail.com</a><span class="metin02"><strong><span><br />
</span></strong></span></p>
<p style="margin-top: 6px; margin-bottom: 6px; text-align: justify" class="MsoNormal"><strong><u>İstifade Edilen Kaynaklar</u>:</strong></p>
<p style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; text-align: justify" class="MsoNormal">Üstad Ahmed Hulusi: (Dua ve Zikir)</p>
<p style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; text-align: justify" class="MsoNormal">Lütfi Filiz: ( Noktanın Sonsuzluğu 3)</p>
<p style="margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; text-align: justify" class="MsoNormal">Bediüzzaman: (Sözler)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/zikir-de-belirli-yontemler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Âmâk-ı Hayal’in Yorumlu Özeti (13. Bölüm)</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-13-bolum/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-13-bolum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Jan 2008 11:23:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editr</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Amak-ı Hayal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tasavvuf.gen.tr/29/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-13-bolum/</guid>
		<description><![CDATA[LEYLÂ’lı MECNÛN peçenin ardındaki güzel Mecnûn hançeri kaldırır ve tam kalbine saplamak üzereyken durur. “Hayır, Leylâ! İntihar etme” der. Leylâ ve Mecnûn hakkında açıklama : Leylâ ve Mecnûn Osmanlı divan şairi ve tasavvuf edebiyatı üstâdlarından Fuzuli tarafından yazılmış bir hikâyedir. Leylâ ve Mecnûn isimli şahıslar tamamen hayali kahramanlar olup tarihte yaşadıklarına dair hiçbir iz yoktur.. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong> <span style="font-size: 14pt; color: red">LEYLÂ’lı MECNÛN</span></strong><br />
<strong> <span style="font-size: 14pt; color: black">peçenin ardındaki güzel</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="right"> <font style="font-size: 8pt" color="#0099ff">Mecnûn hançeri  kaldırır ve tam kalbine saplamak üzereyken durur.</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="right"> <font style="font-size: 8pt" color="#0099ff"> “Hayır, Leylâ!  İntihar etme” der.</font></p>
<p class="MsoNormal"><strong><u>Leylâ ve Mecnûn hakkında açıklama :</u></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"> <span style="font-size: 10pt">Leylâ ve Mecnûn Osmanlı divan şairi ve tasavvuf edebiyatı üstâdlarından Fuzuli tarafından yazılmış bir hikâyedir. Leylâ ve Mecnûn isimli şahıslar tamamen hayali kahramanlar olup tarihte yaşadıklarına dair hiçbir iz yoktur..</span><span id="more-207"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"> <span style="font-size: 10pt">Fuzulî bu hikâyeyi beşerî aşk tarzında anlatmıştır. Fakat hikâyenin anlamının beşeri aşk ile uzaktan ve yakından hiçbir alâkası yoktur. Hikâye tamamen tasavvufi içeriklidir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"> <span style="font-size: 10pt">Leylâ; tasavvufî yolculuk olan seyr-i süluk (bilincin hakikate yükseliş aşamaları) ile ulaşılacak gâyenin sembolüdür. Mecnûn da nefsin (o gâyeye yükselen bilincin) sembolüdür.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"> <span style="font-size: 10pt">Leylâ; gece, geceye ait, gecenin rengi gibi anlamları içeren bir isimdir. Tasavvufta gece, karanlık ve siyah kavramları Allah’ın zâtî yönüne işaret eden sembolik bir renktir. İnsan kalbinin ya da daha doğru bir ifade ile insan bilincinin AHADİYET (teklik) ilmini tanıyıp o ilme âşık olması olayı siyah renk ile anlatılır. Bunun da kaynağı; Hz. Muhammed a.s.’ın Mekke’yi fethettiği gün sancağının ve sarığının renginin siyah olmasıdır.</span><span id="more-373"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"> <span style="font-size: 10pt">Zâhirde Mekke’yi fetheden Resulullah a.s. hakikatte Ahadiyet ilminin zirvesini fethetmiştir. Ahadiyet ilminin zirvesi ise a’ma (mutlak yokluk, mutlak teklik, mutlak karanlık) makamıdır. Aydınlıkta varlığın kesreti (çokluğu) görünür ama gece olunca ışıkta görülen tüm çokluk kalkar ve yerini sonsuz bütünlük olan tekillik kaplar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"> <span style="font-size: 10pt">Mecnûn kelimesi “göze ve bilince gizli olmak” anlamındaki kök harflerden gelmektedir. Cennet, cin, cinnet kavramları birbirine akraba sözcüklerdir. Cin “beş duyuya gizli varlık” anlamındadır. Cennet de yine “beş duyumuza gizli bir mekân” anlamını içerir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"> <span style="font-size: 10pt">Cinnet geçirmek; sebebi gözle görülemeyen bir olay nedeniyle akli kontrolü kaybetmek anlamındadır. Mecnûn ismi de hikayeye özgü olarak cinnet derecesinde tüm bilincini AHADİYET ilmine odaklamak ve o ilimden başka tüm varlıktan ilgiyi kesmek anlamlarını içerir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em> <span style="font-size: 10pt">“Mecnûn’un Leylâ’ya aşkı başlangıçta beşeri bir  aşk idi sonradan Leylâ yerine Mevlâ’yı buldu ve aşk ilahi aşka dönüştü”</span></em></strong><span style="font-size: 10pt"> gibi basit bir yorumu tamamen terk etmemiz gerekir. Leylâ ve Mecnûn hikayesi ilâhî aşkı da anlatmaz. Mecnûn; kendisini Ahad’dan ayrı bir varlık zanneden bilincin tekrar Leylâ’ya; yâni kendi Ahadiyetine dönüşünün hikâyesidir. İnsanın kendi hakikatini idrakidir. İnsan ve ismi Allah olan bir tanrının birbirini sevmesi değil Allah’dan gayrı varlığı olmayanın kendine olan aşkıdır. Allah’ın kendine olan aşkının hikâyesidir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> <span style="color: red; font-weight: 700">1- RAPORLU TABURCU</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Manisa tımarhanesindeki çilemi  doldurmuş ve annemin dilekçesiyle hastaneden taburcu edilmiştim. Çıkış belgemde <strong><em>“Yaptığı şeylerden ve düşündüğü şeyleri söylemesinden mes’ul değildir”</em></strong>  yazıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Ben <strong><em>“her dilediğini  sualsiz yapacak ve yaptığından asla sual olunmayacak”</em></strong> bir belgeye  ulaşmıştım. Buna delilik mi, velîlilik mi denilir? Siz karar verin.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Cebimdeki belgeye göre her düşündüğümü kimseyi dikkate almadan ifade etmek özgürlüğüm de vardı. Yâni ben Râci olarak sanki evrende “tek” varlık imişim gibi her şeyi kendi kendime konuşabilirdim. Nasıl olsa ben’i ben’den başkası duyamayacaktı. . .</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Başta anneciğim ve tüm tanıdıklar benim için üzülüyorlardı. Fakat onulmaz akıl hastalığına düşmüştüm, tedavi olunamazdım, çârem yoktu. Ben de, bana acıyan akıllı (?) akrabalarıma ve dostlarıma üzülüyordum. Onların da benim gibi hastalanması için dua ediyordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı Baba’yı da aramıyordum. Ben nerede isem o oraya geliyordu. Manisa’dan İstanbul’a dönmüştüm. Canım Aynalı ile buluşmak, ispirto ocağında demlenmiş bir fincan kahvesini içmek dilediğinde a’mak-ı hayalimde bir boyut açılıyor ve sadece ikimiz o âlemde buluşup keyif ediyorduk.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Aynalı ve Aynalı Baba” boyutu dışımda bir varlık değil, düşünce dünyamda oluşturduğum sanal bir ortamdı. Ben Aynalı Baba idim ve aynı zamanda Râci idim. Kendi hakikat boyutlarından dilediğini oluşturma gizemine ermiş, duâ sırrını çözmüş bir Râci idim. Kendimle her an buluşan vahded idim. Kendimle her an buluşan <strong><em>kesret </em></strong>idim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Püsküllü fesimi başıma taktım. İtalyan iskarpinlerimi giydim. Hâkim yaka beyaz gömleğimin üzerine saçaklı kırmızı ipek kuşağımı sardım. İspanyol paça pantolonum, üstünde yelekli ceketim, elimde bastonum ile İstanbul’un parke taşlı yollarını arşınlamaya hazırdım. Bıyıklarımın ucunu burdum ve Beyoğlu sırtlarına doğru yürümeye başladım.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Eski dostlarım için bu fiyakalı  kılığım artık eski akıllı Râci’nin değil yeni deli (?) Râci’nin sembolüydü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Unkapanı’ndan Tarlabaşı’na doğru çıkarken küçük bir bostan içinde yaşlı bir çınar ağacı vardı. Aynalı Baba’nın orada oturmuş beni bekliyor olmasını kafamda kurguladım. Neşeli adımlarla bostana girdiğimde ispirto ocağının ve Mısırçarşısı’nda satılan meşhur Hacı . . . kahvesinin kokusunu çoktan almıştım.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı Baba her zamanki haliyle tebessüm ederek “Hoş geldin nûrum” dedi ve hemen kahveleri iri fincanlara doldurdu. Beraberce çınar ağacına yaslandık kahvelerimizi içmeye başladık.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Çınarın arkasında eski piyano ve üzerinde ney öylece arazi üzerinde duruyordu. “Neyi anladım ama piyano oraya nasıl gelmişti?” diye düşünmedim. Belkıs’ın Tahtı’nı ne getirdiyse; piyanoyu, neyi ve hatta Aynalı Baba’yı da aynı güç getirmiş olmalıydı. Yâni Süleymân’da, Süleymân olarak zâhir olan Bâtın, şimdi de Râci olarak Zâhir idi ve aynı fiili tekrar ediyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center"> <span style="color: red; font-weight: 700">2- EMMÂRE NEFSİN, MÜLHİME NEFSE AŞKI</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı Baba;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Evlât bu gün biraz coşkunum.  Sana ney çalayım” dedi ve üfürdükçe yerler gökler inlemeye başladı. Kendimden  geçmişim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Emel şehri beyinin oğluymuşum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Annemin ve babamın bir tanesiydim. Oldukça gösterişliydim. Çok şık giyiniyordum. İpek atlas kıyafetlerle inci mercan süslü atımla dolaşmaya çıktığımda halk beni görünce; “Fetebârekellâhu Ahsen-ül hâlikin, var edicilerin en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!” âyetini okuyarak bakarlardı. Genç kızlar benimle evlenmek için hayaller kurarlardı. Fakat kalbimde doldurulamaz bir boşluk hissediyordum. O boşluğun ne olduğunu da bilmiyordum. Hiçbir saltanat nimetinin ve dünya güzelinin aşkının ruhumdaki sonsuz girdabı doldurabileceğini zannetmiyordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Ne aradığını bilememek ve bulamamak derdi ile zamanla hastalandım, yatağa düştüm. Günden güne sararıp soluyordum. Derdime çâre olması için ülkenin her yerinden hekimler getirildi ama hiç birisi devâmı bulamadı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Nihayet dağ başında yalnız  yaşayan bir yaşlı âlim gelerek hastalığımı teşhis etti. Babama;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Ey efendi! Oğlunuz seviyor.  Aşk hastasıdır” dedi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Muhterem hocam kimi seviyor?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Hiç kimseyi. İşte aşkın en öldürücü şekli budur. Bu gencin bağrını yakan aşk mutlak aşktır. Yâni hiçbir şeye karşı olmayan ve hedefi bulunmayan bir aşktır. Bu aşka bir hedef bulmalı; ondan sonra aşkın ateşini, cana can katan kavuşma hâli ile söndürme yolunu düşünmeli. Böyle olmazsa ölümü muhakkaktır.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aileme göre iş basit olup sadece beğeneceğim bir kız bulmaktı. Oysa benim derdim dış dünyada değil iç dünyamda idi. Bilincimin emmare nefs boyutu her şeye doymuştu. Kendini beğeniyor, gücünün ve kuvvetinin sonsuz derecede artmasını ve Firavun gibi ölümsüz bir tanrı olmayı planlıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> <span style="font-size: 10pt">Emmâre nefsim aklımı ve ruhumu emrine almıştı. Aklım ve ruhum kölesi olmuş Emmâre için “Fetebârekeallâhu Ahsen-ül hâlikîn!” diyorlardı. Fakat Emmârem yaşamın sonlu, gençliğin geçici, şan ve şöhretin çökücü, saltanatın yok olucu olduğunu çok iyi biliyordu. Bunları nasıl tanrısallığa dönüştürebilirdi? Derdi buydu. Tanrı olmaya âşık olmuştu.</span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Ben de bu derdimi imansızlık, kâfirlik, dalâlet, sünneti seniyyeyi terk gibi şeriat suçlarıyla yargılanmamak ve dışlanmamak için açıkça söyleyemiyordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Bir gün sokaktan geçen adam  şöyle bağırıyordu:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Kapalı bir sandık satıyorum.  İçinde ne olduğunu bilmiyorum. Alan da pişman olur, almayan da!”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">İlk defa içimde bir merak duygusu uyanmıştı. Babam o gizemli sandığı hemen bin altına satın aldı. Sandığı kırmadan açmak bana büyük bir zevk vermiş, tam iki gün şifresini kırmak için çalışmıştım. Nihayet açıldı. İçinden Maksûd Şehri Padişâhı Sultan Kerâmet’in dünya güzeli kızı âyine-i Aşk Bânu Sultan’ın bir resmi ve bir yazı çıktı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Bânû’nun resmi bu kadar güzel  ise kendisi nasıldır diye merak ettim ve yazıyı okudum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Bu resmi gören herkes Bânû’ya âşık olur. Fakat ona âşık olmak ölüm demektir. Şimdiye kadar bin genç bu yolda ölmüştür. Kendini seven bu sevdadan vazgeçsin!”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> <span style="font-size: 10pt">Emmâre nefsim ölümsüz tanrı olunca yanına da ölümsüz bir tanrıça istiyordu. Emmâreden sonraki en esrârengiz nefs boyutu ‘mülhime’ idi. Mülhime kapalı bir hazine sandığı gibiydi. Ölümlü emmârenin aradığı ölümsüzlük suyu Âb-ı Hayât’ın formülü onda mıydı? Onda olduğuna inanarak bu sefer de ‘mülhime’ye âşık olarak sırlarını araştırma yolculuğu olan seyr-i süluka hazırlanıyordu.</span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aileme Maksûd şehrine gidip Bânû’yu alıp geleceğimi söylediğimde çok şiddetli itiraz ile karşılaştım. Israrım sonucu iknâ oldular ve yola çıktım. Bir yıl süren yolculuktan sonra hedefe vardım. Beni sarayda konuk ederek hemen Bânû’nun huzuruna çıkardılar. Bânû beni beğendiğini itiraf ederek bana yazık olmaması için bu sevdadan vazgeçmememi ve evime dönmemi ısrar etti. Şöyle dedi:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Ey Genç! Benimle evlenmen için suallerime doğru cevaplar vermen gerekir. Fakat şimdiye kadar kimse doğru cevabı veremediği için helak oldu. Sorularıma doğru cevabı bulabilenler ise zaten benimle evlenmeye ihtiyaç duymaz. Benden daha güzel olan ‘Güneş’ Sultan sevdasına yakalanırlar.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> <span style="font-size: 10pt">Nefsi emmârenin kararları delikanlılık çağındaki duygusallığa mağlup olan gençler gibidir. Emmâre her şeyi bildiğini iddia eder. Fakat hatalarına levm ederek (pişman olarak) aynı hataları yinelemeden bir yol gösterici desteğiyle mülhime nefs boyutunda sırlar ilminin bahçesine adım atar. En kaygan zemin olan bu boyutta ayağı kaymazsa Mutmain Nefs’in hakikati ‘Güneş’ gibi doğar. Emmâre nefs artık aradığı aşkı kendi hakikati olarak Mutmain nefsde bulmuştur ve Mülhime’ye (Bânû’ya) tekrar dönemez.</span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“Hayır ey Bânû! Âlemde senden daha güzel bir varlığın olabileceğine inanmıyorum. Ben senin sevdandan vazgeçemem. Bana sorularını sor.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">“O halde günah benden gitti. Ya hem beni kaybedersin ya da hem kendini kaybedersin. Ya da Güneş Sultan’ın çekimine kapılarak yine beni kaybedersin. Her halükârda ikimizin sağlıklı olarak kavuşması ve bir arada durması imkânsızdır” dedi ve bir ah çekerek suallerini yöneltti;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Bir;</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> elif mi  noktadan, nokta mı eliften çıkmıştır?</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>İki; </em> </strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> bu ne  vakit olmuştur?</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>Üç;</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> elifle  noktanın aynı olduğunu canlı örnekle kanıtlayabilir misin?”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Bu suallaerin sonunda Bânû yüzündeki peçeyi kaldırdı. Ben o eşsiz güzellikteki yüzü görünce göz kamaştırıcı güzelliğine dayanamayarak “Allahu Ekber” feryadı ile düşüp bayıldım.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> <span style="font-size: 10pt">Yaratılışça saf ve temiz olan “nefs” bölgesel şartlanmalardan, toplumsal saplantılardan ve kişisel özelliklerden dolayı saflığını kaybeder. Hatalı ve kısıtlı bilgi ile donanmış anlamındaki “emmâre” nefs sıfatını alır. Emare nefs bilincini yaşayan birey içinde bulunduğu toplumun dinsel, mistik, tasavvufî ya da felsefî soyut konularına ilgi duyarsa “öz eleştiri/tefekkür” yapan anlamındaki “levvâme” nefs sıfatını alır. Levvâmenin kalıplarını kırıp evrensel düşünceye ilk adımını attığında şartlanmalarından öğrendiği tanrı düşüncesini yıkarak “Allah” gerçeğini çok genel hatlarıyla kavramaya başlar. İlk anda kendini ve tüm varlığı Allah’ın projeksiyonu gibi kavrar. Emmâre ve levvâmenin dar kalıplarına göre bu projeksiyon düşüncesi sonsuz sınırsız bir keşif gibi gelir. Hâlbuki Allah’ın projeksiyonu olmak hâlâ özünde tanrı inancını ve ikiliği barındırmaktadır. Buna rağmen sûfî’nin burada müthiş bir şekilde başı döner. Allah ile arasındaki perdelerden sadece birincisi kalkmıştır henüz. Daha sonsuz perdeler olmasına rağmen kalkan ilk perdede dahi sonsuz güzelliği tam seyrettiğini zanneder.</span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em> <span style="font-size: 10pt">Bânû’nun yüzündeki peçeyi kaldırması Râci’nin  ilk tasavvufi keşiflerinden birisinin sembolik anlatımıdır.</span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Gözümü açtığım zaman Aynalı  Baba tebessümle konuşuyordu:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><em>“Elif harfinin üstüne bir çizgi at ‘e’ olsun. Altına çizgi at ‘i’ olsun. Üstüne vav koy ‘û’ olsun. Elif nasıl oluyor da böyle kılık değiştiriyor? Elifi değiştiren çizgilerdir demek cevap değildir. Asıl cevap ise akıl tasını çatlatır. Hak her an başka bir tecellidedir desen herkes baş sallar ‘evet’ der. Ama Hak tecelli etmez kendisi olarak; sen , ben, o olur desen Hallac gibi başını kaptırırsın. Bu elif bâ meselesi de amma çetin şey! ‘Sen elif dersin hoca, mânâsı ne demek’ diyen Türkmen Yunus gibi burada susmak gerek”</em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify">Aynalı Baba neyini koynuna soktu. Piyanosunu tarlada bırakarak bostandan çıktı gitti. Aslında oradaki piyano bana göre vardı. Hatta sadece piyano değil; Aynalı Baba, neyi ve kahve takımı bana göre vardı. Normal insanların beş duyusu bunları algılayamıyordu. Ben de piyanoya ne olacak düşüncesinde olmadığım için Tarla başı mahallesinden Beyoğlu semtine doğru yoluma devam ettim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"> <span style="color: #3366ff">14. BÖLÜM: ‘LEYLÂ’sız MECNÛN’</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> Yorumlayan ve özetleyen:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <strong>Kemal Gökdoğan</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt" align="center"> <a href="http://www.yorumsuzblog.net.tc/" target="_blank"> www.yorumsuzblog.net.tc</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/tasavvuf/amak-i-hayalin-yorumlu-ozeti-13-bolum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

