<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sufizm.gen.tr -Düşünebilen Beyinlere. &#187; Mert Kılıç</title>
	<atom:link href="http://www.sufizm.gen.tr/category/mert-kilic-tefekkur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sufizm.gen.tr</link>
	<description>sufizm, islam ve bilim.. sadece gerçeği arayanlara..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 23:00:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Korunma</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/korunma/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/korunma/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 23:30:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[korunma]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[şems]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1153</guid>
		<description><![CDATA[Daha yolun çok başında olduğumdan olsa gerek, yıllardır bu işin içinde olan büyüklerin anladığı şekilde anlayamıyorum bir çok kavramı anlayamadığım gibi muttakilik kavramını da&#8230; Ancak hiçbir şeyin gayesiz olmayıp, her şeyin aslında hayır olduğuna olan inancım ile, benim bunu anlayamamış olmamdaki hayrı, ortaya çıkartmak adına yazmak istedim. Olur ki daha doğru ve geniş şekilde kavramaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_832" class="wp-caption alignleft" style="width: 89px"><img class="size-full wp-image-832" title="Mert KILIÇ" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/wp-content/uploads/2010/03/mert-kilic.jpg" alt="Mert KILIÇ" width="79" height="116" /><p class="wp-caption-text">Mert KILIÇ</p></div>
<p>Daha yolun çok başında olduğumdan olsa gerek, yıllardır bu işin içinde olan büyüklerin anladığı şekilde anlayamıyorum   bir çok kavramı anlayamadığım gibi muttakilik kavramını da&#8230; Ancak hiçbir şeyin gayesiz olmayıp, her şeyin aslında hayır olduğuna olan inancım ile, benim bunu anlayamamış olmamdaki hayrı, ortaya çıkartmak adına yazmak istedim. Olur ki daha doğru ve geniş şekilde kavramaya vesile olur.</p>
<p>En genel tanımı ile “korunan” diye çevrilen Muttaki kavramı için şahit olduğum yaklaşım; aslında hakikatten mahrum olduğu için, gayrılık algısında olup, <span style="text-decoration: underline;">hala daha dışarıda korunacak bir şeyler gören kişi</span>, diye geçiştirilip, küçümsenen bir yapı olması. Bana göre neticede muttakilerin sonunda ancak şeriat velisi olabileceği düşüncesi ile olaya bir <span style="text-decoration: underline;">bitiş noktası</span> belirleyerek, <span style="text-decoration: underline;">sınırlama</span> getiriliyor.<span id="more-1153"></span></p>
<p>Oysa ben; aynen Kuran&#8217; ın evrensel ve zaman üstü olması gibi, mümin, müslüman, muttaki, hatta tam aksi olan müşrik, münafık ve kafir gibi kavramların da, bir noktada bitmeyip, her an aktif şekilde bizde mevcut olduğunu düşünüyorum. Mademki gayrılık yok, bizimde bu tanımlardan kurtulmamız, uzağında kalmamız gibi bir durum yok. Olsa olsa hepsini tüm çıplaklığıyla fark edip, yaşamayı tercih etmeyebiliriz belki istemediğimiz zamanlarda&#8230;</p>
<p>Bana göre bir konunun yanlış algılanıyor olması durumunda, onu doğrultmak için illa ki tam tersinin yapılması şart olmayabilir. Örneğin şeriat kurallarını, amaca götüren ve yaşatan araç görmenin ötesinde, alışkanlık kazanarak, amaç olarak algılayan bir kişi düşünelim. Bu kişinin putlaştırdığı kuralların asıl mahiyetini ona açmak adına, en sağlam tutunduğu kurallar başta olmak üzere, tersi yaptırılarak putlaştırdığı bir değerden kurtulması sağlanabilir. En bilinen örneği ile Şems ile Mevlana arasındaki gibi. Ancak bununla beraber geri kalan tüm yanlış kabullerin hepsi için aynı işlemi yapmak gereksizdir. O şok yaratan 1-2 yıkımdan sonra, zaten nasipli kişi, geri kalanları, yeni algısıyla doğru olarak anlayarak yaşayabilir. Buna örnek olarak; içinde bir çok değişik mana yatan; Hz. İbrahim&#8217; in bütün putları kırıp, bir tanesini kırmamış olmasını verebilirim. Çoğunlukla kurtulamadığı bir putu kalmıştı diye düşünüldüğü gibi, bence bir de, kırmaya gerek duymadığı, ama put olarak ta görmediği şeklinde de düşünülebilir belki. İşte buradan hareketle sorgulamaya başlıyorum;</p>
<p>- Ey muttaki diye küçümseyerek kenara koyan..! Arabaya binince emniyet kemerini takmıyor musun ? Aracının bakımlarını yaptırmıyor musun ? Kaza yapmamak yada ceza yememek için, trafik kuralına uymuyor musun ? Yağmurlu havada şemsiye yada yağmurluk kullanmıyor musun ? Hatta istemediğinde çocuk sahibi olmaktan bile korunmuyor musun ? Kafanda korunma duaları, elinde tespih ile, neden korunmak için zikir çekiyorsun ? Vehimden mi ? Beynini gereğince kullanamamaktan mı ? İnsansı yada mental hayvan olmaktan mı ? Haktan gayrı müşahede de bulunmaktan mı korunuyorsun ?</p>
<p>Kabul et sen de korunuyorsun. Bu eksiklik değil ki zaten, bir <span style="text-decoration: underline;">kullanım kolaylığı</span>. Misal ki; Gizli hazine SEYR etmek istedi, televizyon ile şahit kıldı. Sen televizyonu satın aldığında kumandası, sana bedavadan verildi. İster koltuğunda rahat ederek kumanda et, istersen kalkıp sürekli televizyonun başına gidip, gelerek, tercih senin. Ha diyorsan ki; Yok ben bunu beyin gücümle yapacağım kumandaya gerek yok, kumandaya ihtiyaç duymak acizlik. Derim ki; o mantıkla bakarsan televizyona ihtiyaç duymakta acizlik. Sistemi küçümseyip, sistemin, sünnetullahın ötesine göz dikenler, kurtuldum dediklerinde aslında başka bir sünnetullah algısında olarak, ne kadar başka gözle görseler de yine aynı sistem içindedirler. Yaşayışı algısı nispetinde olarak farklı gözükse de&#8230;</p>
<p>Yine bu bağlamda, sadece sevaplar kaydında kalmayıp, süphanlığın yaşanması için günahların da yaşanmasının gerekliliğine inanarak, günah olduğunu düşündüğü halde, günahı yaşamak bence girilmeye değmeyecek kadar riskli bir iş. Elbette büyük günahlardan sonra, büyük dönüşlerin olduğu sayısız örnekler var. Kuran, tövbe edip halini düzeltmenin ALLAH katında, tercih edilen bir şey olduğunu vurgulayan ayetlerle dolu. Hatta günah işlemeyen bir topluluktan ziyade, işleyipte tövbe eden topluluğun tercihi açıkça ifade edilmiş. Bunlar su götürmez gerçekler. Ama bana göre bunlardaki gözden kaçırılmaması gereken ana nokta; hakkıyla bilmeyerek, samimi olarak yapılmasıdır. Siz günah olduğunu hiç bilmeden samimi olarak inandığınızı uygularsınız, sonra bilgi geldiğinde vazgeçersiniz amenna. Ya da günah olduğunu bilirsinizde gereğince kavrayamadığınızdan, önemini idrak edemediğinizden yapmamışsınızdır ki samimi iseniz, bunu size göre gereğince fark ettiğinizde bundan da uzaklaşırsınız buna da eyvallah. Halit bin velid ve Vahşi örneğinde olduğu gibi, samimi bir İslam düşmanı iken, aynı samimiyetle sahabe mertebesine yükselebilirsiniz. Ama Ebu Cehil gibi bile bile yapmak Maazallah&#8230; Neticede bana göre <span style="text-decoration: underline;">helal ve haramda da bir son ve aşılacak bir eşik yoktur, bunlarda sonsuz, sınırsızdır</span>. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayeti ile ihtiyarlayan Efendimizin bile varken, idrak ne kadar ilerlerse ilerlesin, o idrakinde kendine göre mutlaka bir helali ve haramı vardır. Musa’nınkinin farklı, Hızır’ ınkinin farklı olabilir ama vardır. Her ne kadar alt idrakteki, üst idraktekininkini fark edemediğinden dolayı, onu aşmış görse de&#8230; Aslında bu doğrudur alt idraktakine göre&#8230; Aşmıştır üst idrakteki, ama aştığı kendi idrakindeki değil, alt idraktekinin helal ve haram sınırıdır.</p>
<p>Bu noktada aklıma gelen bir başka konu olarak; bazı anlatımlardan aklımda kaldığı kadarı ile, özellikle gece yatmadan önce, bazı şeylerden emin olmak üzere yapılan korunma dualarını yapan zatların, bu korunmaları ölüme yada diğer neticelere razı olarak bırakması vardır. (Rüyada, Resulullah veya ashabından birinin bizimle buluşmak istemiyor musun artık çağrıları gibi&#8230;vb) Bildiğim kadarı ile Hz. Muhammed (sas) de, vefatı öncesindeki hastalandığında eşinin şifa duasını istememiştir. İşte buradaki durum her ne kadar ilk başta, artık korunacak bir durum görmediğinden bırakmıştır razı olarak diye algılansa da, bence <span style="text-decoration: underline;">korunmanın sebep olduğu bazı etkilerden korunmak</span> için bırakılmıştır gene&#8230; Elbette doğrusunu ALLAH ve bilmesini istediği tecellileri bilir&#8230;</p>
<p>Ben “<span style="text-decoration: underline;">korunma</span>”dan şimdilik bunları ve <span style="text-decoration: underline;">kişinin kendi faydası rahatlığı için büyük nimet</span> olduğunu anlıyorum. Bu yazıyı yazarak, görünürde çevremdeki aksi şekilde düşünenlerden korunmuyormuş gibi algılansam da, aslında olayları yanlış anlayıp bununla kayıtlanmaktan korunuyorum. İlle de bir şeyden korunuyorum yani.</p>
<p align="center">
<p align="center">Şeriat mi, Hakikat mi ya da Nübüvvet mi, Risalet mi, diye bölüp, ayırmadan dengeleyip bir bütün olarak ele alamaz mıyız ? Hani deveye sormuşlar inişi mi seversin, çıkışı mı ? Yahu düz yolu yok mu bunun, onu nereye koydunuz demiş&#8230; Şu, bu deyip bölenden de, bölmeyen kadar razıyız elhamdülillah.</p>
<p align="center">Amaç; gerçeği olabildiğince geniş açıdan görebilmektir vallah.</p>
<p align="center">Yoksa Hak olandan gayrı yokken, denebilecek tek şeydir ALLAH&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/korunma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İNF (İL) AK</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/i-n-fil-a-k/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/i-n-fil-a-k/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 23:37:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[infak]]></category>
		<category><![CDATA[infilak]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1146</guid>
		<description><![CDATA[Eskiden ne güzeldi, ne de kolaydı infak adı altında, sadaka ve zekat vermek. ALLAH isimli 1 adet olan tanrının fakir bıraktığı kullarına, kendi emeğimiz ve çabamızla hak ederek kazandığımız, bunlar benim dediklerimizden vermek. Hele bir de bunu yüze kakmadan, gizli olarak ta yapabildiysek, gelsin sevaplar katlana katlana&#8230; İki eli birbirinden ayrı düşünerek, veren el olduğumuz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-caption alignleft" style="width: 89px"><img title="Mert KILIÇ" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="Mert KILIÇ" width="79" height="116" /><p class="wp-caption-text">Mert KILIÇ</p></div>
<p>Eskiden ne güzeldi, ne de kolaydı infak adı altında, sadaka ve zekat vermek. ALLAH isimli 1 adet olan tanrının fakir bıraktığı kullarına, kendi emeğimiz ve çabamızla hak ederek kazandığımız, bunlar benim dediklerimizden vermek. Hele bir de bunu yüze kakmadan, gizli olarak ta yapabildiysek, gelsin sevaplar katlana katlana&#8230; İki eli birbirinden ayrı düşünerek, veren el olduğumuz kabulü ile, alan elden de hayırlıyız ya, oohh değme keyfe&#8230; Birisinin bir öğünlük yemek masrafını bile karşılasak, yüzündeki ifadeye bakarak, huzur duymak çok kolaydı o zaman. Farkında bile değildik, ben veriyorum, infak ediyorum derken, aslında olmayan benin, var sanısını kuvvetlendirip, şirkimizi sağlamlaştırdığımızın&#8230;</p>
<p><span id="more-1146"></span>Ne zaman ki gün geldi de, o yükü taşıyamayan dağa tecelli edildi&#8230; Ne zaman ki ben dediğimiz dağ infilak etti&#8230; O zaman yıllardır birikmiş infaklarda, infilakla yok olup gitti&#8230; Ben nerede&#8230;? İnfak nerede&#8230;? Veren el de kimmiş halbuki&#8230; Hele o alan el&#8230; Öyle ya; İnfak varlığından vermektir dememişmiydi ehli ? Kabul ettiğimiz ne de çok varlığımız vardı. Hele ki o ben kabulümüz, o en büyük varlığımız. Artık “o”nu infak etmenin zamanı gelmişti, diğer bütün infakların amacı bu idi belki. Vakit geldi ve “o”nunla beraber, her şey yok oldu, fena buldu&#8230;</p>
<p>Sübhanlığı fark edip, tövbe ederek beka bulmaya niyetlenince her algının değişmesi gibi, infak algısı da değişti yine. Artık mutlak veren de, alan da biliniyor. Samediyet yaşanıyor. Kendin vermezsen, senden başka verecek görmediğin için veriliyor. Alanın da kendin olduğunu bilerek veriliyor. Yani almak için veriliyor, vermek için alınıyor. Seyir için veriliyor, devir daim olsun sistem işleşin, düzen devam etsin diye&#8230; Aslında hakikatta vermek muhal, olmadığı için verecek mahal. Netice de infak kavramı da infak ediliyor&#8230; İnfilak ediyor&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/i-n-fil-a-k/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Seviyorum, ama Kimi ?</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/seviyorum-ama-kimi/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/seviyorum-ama-kimi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 19:57:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[algı]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[seviyorum]]></category>
		<category><![CDATA[sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1139</guid>
		<description><![CDATA[Seviyorum, ama Kimi ? En değerli BİRini. Nasıl anlatsam sana ? İlk harflere baksana..! Her halde çoğumuz ilkokul çağlarında duyduk bu dizeyi. Sevmek kelimesini genelde tek olarak kullanmayıp, ille de önüne yada arkasına bir özne koymaya o zamandan şartlanmışız. Hemen çıkıverir ağzımızdan “seni seviyorum” , “seviyorum sizi” gibi şekillerde de, acaba işin aslı böyle midir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><span style="text-decoration: underline;"></p>
<div class="wp-caption alignleft" style="width: 89px"><strong><span style="text-decoration: underline;"><img src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="Mert KILIÇ" width="79" height="116" /></span></strong><p class="wp-caption-text">Mert KILIÇ</p></div>
<p>S</span></strong>eviyorum, ama Kimi ?
</p>
<p style="text-align: center;"><strong> <span style="text-decoration: underline;">E</span></strong>n değerli BİRini.</p>
<p style="text-align: center;"><strong> <span style="text-decoration: underline;">N</span></strong>asıl anlatsam sana ?</p>
<p style="text-align: center;"><strong> <span style="text-decoration: underline;">İ</span></strong>lk harflere baksana..!</p>
<p>Her halde çoğumuz ilkokul çağlarında duyduk bu dizeyi. Sevmek kelimesini genelde tek olarak kullanmayıp, ille de önüne yada arkasına bir özne koymaya o zamandan şartlanmışız. Hemen çıkıverir ağzımızdan “seni seviyorum” , “seviyorum sizi” gibi şekillerde de, acaba işin aslı böyle midir ? Yoksa aslında biz sevmeyi/sevme halinde-şeninde olmayı mı seviyoruzdur? Peki onu, bunu, şu hali, bu hali severiz de kendimizi sever miyiz ? Hiç düşündük mü ? Kendi adıma ben söyleyeyim ki sevilecek hiçbir tarafım yok. Cahilliğim, edepsizliğim, nankörlüğüm, sinirlenmem gibi bir sürü eksikliğim var çünkü. Neyimi seveyim ? Sevsem sevsem başkasını severim ben. Bu eksiklikleri olmayan ALLAH ehli kişileri, ancak onlar sevilir. Dolayısıyla ben de öyle olmaya çalışmalıyım düşünceleri, belki çoğunuza şimdi olmasa bile geçmişinizden tanıdık geliyordur&#8230;<span id="more-1139"></span></p>
<p>İnşallah/ALLAH dilerse bende öyle sevilecek biri olurum bir gün, derken bir şeyin oluşması için, ALLAH tarafından dilenmiş olmasını kabul ederiz ama, mevcut halimize bakıpta, bunun da ALLAH&#8217; ın dilemiş olduğunu düşünmeyiz genellikle. Önce deriz ki; ALLAH&#8217; ın bilgisi ve isteği dışında hiçbir şey olmaz. Ama buna rağmen kilitlenmişlikle, ALLAH kötüyü dilemez, onda eksik haller olmaz, O Süphandır der ve iyilikleri O&#8217; na verir, kötülükleri ise şeytana, nefse yada kendimize alırız. O&#8217; na sınırsız derken, sadece bize göre olan iyilikler ile sınırlarız. O&#8217; nu böleriz, karşına da kendimizi, nefsimizi yada şeytanı koyarız, hem de ağzımızda şirkten ALLAH&#8217; a sığınma kelamları varken. Nitekim ALLAH ehli algısına oturtamadığımız davranışlar sonrası yaşadığımız; bu hareketi nasıl yapar, acaba gerçekten ehil bir zat mı sorgusunun temelinde de, ALLAH’ a sadece iyilikleri, güzellikleri isnat etmemiz vardır. Sanki iyilikleri yaratan ALLAH ta, kötülükleri yaratan şeytanmış gibi. O&#8217; nun asıl süphan olması iyilik ve kötülük kavramlarından/tanımlamalarından münezzeh olmasıdır diyemeyişimiz belki bizi şirke götürür, şirkte mutsuzluğa, kendimizi sevmemezliğe&#8230; Ne zaman  fark ederiz ki, şu anda bulunduğum hal tamı tamına aynen ALLAH&#8217; ın istediği ve OLuşturduğu bir haldir, o zaman başlarız kendimizi sevmeye, huzura ermeye. Ne zaman anlarız ki kendini sevmek demek, et kemik bedeni sevmek değil de, bilişinin, bilişini bilişinin, bilişinden isteyişinin, isteyişini gerçekleştirişinin her anda bilgi ve yaşayış olarak algılanış hallerini sevmek demek&#8230; O zaman kendimizi severken her şeyi manası ve sureti ile sevdiğimizi ve dolayısıyla et-kemik bedenimizi de bildiklerimizi yaşamayı, şahid olmayı gerçekleştirdiğinden severiz&#8230; O zaman başlamış olan huzur, artarak devam eder&#8230; O zaman kurallar değişir/yada değişik algılanır, ateşler yakmaz, çünkü ortada ateş kalmamıştır&#8230;</p>
<p>Tıpkı sevmediğimiz yönleri olan, yanlışlar yapan, eksikleri olan bir birimin kalmamış olduğu gibi&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><em><strong><em><strong><em><strong><em><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></em></strong></em></strong></em></strong></em></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/seviyorum-ama-kimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teslimiyet Niye / Neye ?</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/teslimiyet-niye-neye/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/teslimiyet-niye-neye/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 22:03:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[hızır]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[teslimiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1123</guid>
		<description><![CDATA[Özellikle tasavvufla ilgilenenler olarak biz, eksikliklerimizi fark edip, gidermek ve kendimizi geliştirmek amacı ile bu yola girdiğimizi söyleriz. Ancak her ne kadar samimi olan bu amaçla yola girmiş olsak ta, çoğu kez görürüz ki; içinde bulunduğumuz yada misafir olduğumuz ortamlardaki kişilerin, özellikle de ilim, hal ve yaşam gibi çeşitli konularda bizden ileride olduğunu düşündüğümüz zatların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Özellikle tasavvufla ilgilenenler olarak biz, eksikliklerimizi fark edip, gidermek ve kendimizi geliştirmek amacı ile bu yola girdiğimizi söyleriz. Ancak her ne kadar samimi olan bu amaçla yola girmiş olsak ta, çoğu kez görürüz ki; içinde bulunduğumuz yada misafir olduğumuz ortamlardaki kişilerin, özellikle de  ilim, hal ve yaşam gibi çeşitli konularda bizden ileride olduğunu düşündüğümüz zatların bile, <span style="text-decoration: underline;">kendimize göre</span> eksik yada yanlışlarına odaklanırız. Oysa yapmamız gereken; <span style="text-decoration: underline;">bize göre</span> olan eksikliklerle ilgilenmeyip, bizdekinden fazla olan özellikleri bir an evvel kendimize katmaya çalışmak ve kendi eksikliklerimizi gidermeye çalışmak olmalı&#8230;<span id="more-1123"></span></p>
<p>Kulaktan dolma bilgilerle bile olsa, her şeyin kendimizde bulunduğunu bilsekte, eksikliklerimizi gösterecek, uyaracak, öğretecek bir ağabey/hoca/yetiştiriciye ihtiyaç duyarız. Sonrasında bu samimi duanın icabeti hasıl olur ve bizden yüksek özelliklerde bir zat ile tanışırız. Eğer ki kendimizde bulamadığımızdan, dışarıya yöneldiğimiz bu zattan istifade etmek istiyorsak, ona teslim olmamız gerekmektedir. Öyle bir teslimiyet olmadır ki; söyledikleri bize ters gelse de, doğru diye inanmalı ve şüphe duymadan uygulayabilmeliyiz. Çünkü zaten kendimizin yanlış ve eksik değerlendirmeler yaptığını itiraf etmişizdir, onu aramakla&#8230; O&#8217; ndan gelenleri kendi bilgi ve düşünce sistemimizle değerlendirmeye kalkarsak, o eksik ve yanlış filtremiz, O zattan gelenleri bizim mevcut anlayışımıza indirger ve hiçbir istifademiz olamaz. İşte bu sebeple teslim olacağımız bu zat gerçekten bize faydalı olur mu ? Doğru kişi midir gibi bir şüphe ile onu incelemeye başlarız ki, bence bu gayet doğal bir davranıştır. Çünkü ebedi hayatımızı etkileyecek bir karar olduğundan dikkat edilmelidir. Nitekim Musa (as) bile, kendinden fazla ilim sahibi olduğunu bildiği Hızır&#8217; ı (as) sorgulamıştır.</p>
<p>İşte bence işin püf noktası burada karşımıza çıkmaktadır. Bizler her ne kadar hatasız, günahsız  insan olmayacağını bilsekte, tabi olacağımız zatın kusursuz olmasını bekler ve O&#8217; nu adeta <span style="text-decoration: underline;">bizim hayalimizdeki</span> Hz. Muhammed (sas) ile kıyaslarız, ne kadar tanıyorsak artık&#8230; Oysa hiçbir kimsenin O&#8217; nun gibi olamayacağı bellidir. Veliler ancak O&#8217; ndan bir şubedir denilir. Hz. Muhammed (sas) ResulALLAH&#8217; ın zahiri olduğundan, tüm esmaları/özellikleri tabiri caizse full çekmektedir. En pik noktada İlim, hilm, güzel ahlak, adalet&#8230;vb. Ancak mademki biz, batında değil de zahirde bir kişide arıyoruz, o zaman bilmeliyiz ki zahirdeki hiç kimse O&#8217; nun gibi olamayacaktır. Ancak bir yada birkaç yönü ile O&#8217; na benzeyebilecektir. İşte bizim yapmamız gereken, dualarımızın sonucu olarak karşımıza çıkan bu zatları kafamızdaki bazı taslaklarla kıyaslamadan, onların ResulALLAH şubesi olduğu konulardan alabileceğimizi maksimum düzeyde almak olmalı. Onlara her şeyimizle teslim olamıyorsak bile, en azından bizden üstün oldukları yönlerden kavrayabildiğimiz noktalarına teslim olmalıyız, hakikatte teslim olduğumuzun ALLAH olduğunun farkındalığıyla&#8230; Kim bilir belki tahmin ettiğimizden daha çok konuda şubedirler&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><em><strong><em><strong><em><strong><em><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></em></strong></em></strong></em></strong></em></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/teslimiyet-niye-neye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ALLAHUEKBER algısı ile MUHAMMED’iliğin Getirileri</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-algisi-ile-muhammed%e2%80%99iligin-getirileri/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-algisi-ile-muhammed%e2%80%99iligin-getirileri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2010 14:19:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Allahuekber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[isevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[muhammed algısı]]></category>
		<category><![CDATA[musevilik]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1111</guid>
		<description><![CDATA[Önceki yazıda ( http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/ ) belirtilen ALLAHUEKBER algısı ile Muhammedi olarak yaşamanın, anlayabildiğim kadarı ile getirilerinden bir kaçından bahsetmek istiyorum&#8230; Günümüzde, hangi dinin kaç mensubunun olduğu ile ilgili araştırmaların sonuçları duyurulurken, Müslümanların çokluğuna oranla, Musevilerin çok az olduğu gözlenir. Ancak kimliklerdeki mensubiyetten değil de, idrak seviyelerinden bir tasnif yaptığımızda, bu oranların tam tersi olduğunu görebiliriz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Önceki yazıda ( <a href="http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/" target="_self">http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/</a> ) belirtilen ALLAHUEKBER algısı ile Muhammedi olarak yaşamanın, anlayabildiğim kadarı ile getirilerinden bir kaçından bahsetmek istiyorum&#8230;</p>
<p>Günümüzde, hangi dinin kaç mensubunun olduğu ile ilgili araştırmaların sonuçları duyurulurken, Müslümanların çokluğuna oranla, Musevilerin çok az olduğu gözlenir. Ancak kimliklerdeki mensubiyetten değil de, idrak seviyelerinden bir tasnif yaptığımızda, bu oranların tam tersi olduğunu görebiliriz. Günümüzde ALLAH&#8217; ı kendinden tamamen ayrı bir yerde görerek öteleyen ve kader konusunu da bu idrak ile yanlış değerlendirerek, arzularının gerçekleşmesini kendi dışlarından bekleyerek geri kalmışların sayısı epey fazladır. Hakikatte bu kişilerin çoğunun kendine bile faydası yokken, insanlığa faydası olanların sayısını varın siz düşünün. Ancak risaleti tam olarak anlamasalar da, nübüvvetin getirdiklerine yani şeriat kurallarına uyarak kısmen de olsa kendilerine ve başka insanlara faydaları dokunabilir. Ancak bu fayda daha çok dünyevi/beşeri ihtiyaçlar konusunda olacaktır. Uhrevi konularda yaptıklarını düşündükleri fayda, belki de hakikat bilgisinden yoksun olduklarından, diğer insanlara da bu bilgiyi vermeden uyarıp, bilgilendirdiklerinden, onlarında kendileri gibi tanrı anlayışına ve şirke saplanmalarına sebep olarak zarara dönüşebilecektir&#8230; Sonuç olarak; ruhi yönden, manevi alanda biraz tatmin olunmuş olsa da, maddi yaşamda geri kalmış, ezilmiş bir karakter sergilerler ki, bu da genelde ruhi/manevi alana sirayet edebilir&#8230;<span id="more-1111"></span></p>
<p>Bunun bir üst farkındalık mertebesi olan İsevi idraktekiler genelde teknolojik ilerlemelerin olduğu, zahir ilimlerin çıkış merkezi durumuna gelen batı dediğimiz Avrupa ve Amerika&#8217; da çoğunluktadır. Bunlar ALLAH&#8217; ın tüm esmaları ve hatta sıfatlarının sadece kendilerinin algıladıkları kadarıyla açığa çıktığı düşüncesi ile, dışarıdan/öteden bir şey beklemektense her şeyi kendileri yapma gayretindedirler. Karşılaştıkları sorunları aşabilecek kapasitede olduklarına inanıp bu yolda çalışırlar. Bu sebepledir ki, uzun zamandır bilim adına, teknik adına ilerleme sayılan ne varsa bu idraktekilerden çıkmıştır. Ancak bu kişiler de evrenin tüm ağırlığını kendi omuzlarında hissedebilirler. Kendilerinden gayrı bir varlık görmeyenler, hayatlarında kendilerinden başkalarına pek önem vermezler. Anne ve baba kavramları bile bizim alışkın olduğumuz çerçeveden uzaktır. Sevgi, saygı, hürmet, muhabbet tanımları daha farklıdır. Hatta bizzat şahit olduğum bu kişilere örnek teşkil edecek iki kişiden biri, karşımda ikinci bir varlık mı var ki selam vereyim derken, diğeri hiçbir samimiyetimiz yokken emir kipleri ile bir şeyler isteyip, ben o isteği karşıladığımda, teşekkür etme gereğini görmeyip, hatta bunu neredeyse şirk sayıp şükür nimetinden kendini mahrum bırakmıştı. Dolayısıyla bu idraktekilerin karşılaştıkları zorluklarda yönelip sığınacak bir durakları yoktur. ALLAH dedikleri RAB&#8217; leridir, fark etmemişlerdir. ALLAH dışarıda değil deyip, dışarıyı ötelemişlerdir bu seferde. Bunun neticesinde ruhsal olarak bunalım ve çöküntüler ile bunlara bağlı olarak alkol ve uyuşturucu, kumar, oyun&#8230;vb. kaldırılamayacak yükün sorumluluğunu unutturacak kaçış noktalarına yönelebilirler. Sonuç olarak maddi alanda ilerlenmiş olsa da, ruhi anlamda tatminsizlik söz konusudur büyük olasılıkla&#8230;</p>
<p>Bunun da üstündeki farkındalıkta ise; diğer iki görüşün olumlu yönlerinin BİRleşmesi vardır. Hem maddi,  hem manevi alemde tatminlik ve razı olma durumu. Doğu ile Batının, Ruh ile Bedenin, Mana ile Suretin, Öte ile Berinin BİRleşmesi. İsevi idrakteki gibi Zat, sıfat, esma, fiil ne varsa; kişinin kendi evrenine bakışı ile şekillenmekte ve seyredilmektedir. Ben dediğime sen der, çok anlaşılır dediğime bir şey anlamadım veya güzel dediğime çirkin diyebilir. Bunların hepsi o kişiye göre, onun bakış açısına, özelliklerine göre doğrudur da. Ama ne zaman ki, iş kişinin bakış açısı durumundan çıkar; yani Rububiyetinden, RAB&#8217; binden çıkar da ALLAH bakışı aşamasına gelir o zaman, mutlak doğrunun, o kişinin sandığı doğru olmadığı anlaşılır. Başka bir ifade ile Kuran&#8217; da bir kaç ayette geçen Bize döndürüleceksiniz (Enbiya 21-Ankebut 29) olayı vuku bulduğunda kişinin beni, Biz olduğunda doğru ve yanlış değerlendirmeleri başka bir hal alır. Bir müddet sonra bakar ki, ne başkasında bir yanlış var, ne kendinde. Her an, her şey doğru. Ne olması gerekiyorsa o oluyor. Her şey kulluğunu icra ediyor. Bu kulluğu hem kendi ferd olarak icra ediyor, hem de diğer şeylerle bir bütünlük oluşturarak beraberce icra ediyorlar. Aynı Hidrojenin, hidrojen ve Oksijenin de, oksijen olarak kul olması ile beraber, ikisinin beraber olup su olarak ta kulluk yapmaları gibi&#8230; Burada araya eklemek istediğim bir konu daha var ki; Hidrojen ve Oksijen birbiriyle karşılaştığı anda su oluşmaz. Kendilerinde mevcut olan potansiyeli, kullanmaları ile olur (Aktifleşme Enerjisi). Bunun için gerekli olan şey ise ısıdır. Isı arttıkça moleküllerin tepkimeye girmeleri kolaylaşır ve hızlanır. İşte kişinin de yanışları aslında onun tepkimeye geçmesi için bir araçtır. Her elementin başlangıçta Hidrojen elementinden oluştuğunu göz önünde bulundurursak, Musevi idraktaki birim kendini, hakikatinden uzak gördüğünden Oksijen olarak algılarken, İsevi idraktaki birim ise kendini her şeyin kaynağı Hidrojen olarak görür. Geri kalan her şey kendinden oluşmuş olsa da, kendini sadece zatı ile kendi yalın hali ile sınırlayıp açığa çıkanlarla tepkimeye girmez. Muhammedi idrakte ise hem kendi zatı ile kaldığı durum mevcuttur, hem de diğer tüm elementlerle tepkiye girme hali. O kişi su da olur, demir de olur, gerekirse asit bile olur. Buna marifette denebilir belki. İşte her şeyin gözünden görebilmenin de ötesinde, bizzat her şey olup yaşayabilme özelliği. Ve kendini bununla da sınırlamayıp, daha da ötesi olduğunu bilme ki; zaten bu özellik sayesinde diğer idraklerden gelişerek bu noktaya gelmiştir ve bundan sonra da gelişmeye devam edecektir.  Muhammediliği, Hz. Muhammed&#8217; in (sas) fiziki ölümü ile noktalamayanlar için, gelişmenin sonu yoktur. İşte Ekberiyet; potansiyeli, algılayıp fark ettikleri ile sınırlamama getirisi sağlar kişiye. Bu da kişinin zorlandığı olaylarda, o ana kadar açığa çıkardıkları ve farkındalığı ile o zorluğu aşamayacağını hissettiği zaman hemen bu histen kurtulup, ALLAH&#8217; ın o ana kadar fark ettikleri ile sınırlı olmadığını, Ekber olduğunu müşahede ederek, ona yönelerek her zorluğu aşabilmesine vesile olur. Dışarıdan yardım alır, çünkü dışarıyı kendinden ayrı görmez. Dışarıda algıladıklarını hor ve boş görmez, hepsinin kendi için kendinden olduğunu bilir. Dışarı-içeri diye bir ayırım yapmadan kainattaki her birime karşı sevgisi, muhabbeti ve hizmeti vardır. Artık “Muhabbetten doğdu Muhammed” sözünü aklımızdan çıkartmadan Muhammedi olmaya mı çalışırız, yoksa Muhammedi olduktan sonra zaten her şeye olan muhabbet kendiliğinden gelecektir diye bekler miyiz bilemem. Ama temenni ederim ki bir şekilde Muhammedi olmak nasibimiz olur&#8230; Tekrar hatırlayalım ki; bu idrak seviyeleri milletlere göre dağılmış olmayıp, her toplulukta, her ev halkında, hatta her insanda mevcuttur. Bize düşen, fark edip açığa çıkarmaya gayret etmektir nasibimizce&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><em><strong><em><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></em></strong></em></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-algisi-ile-muhammed%e2%80%99iligin-getirileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ALLAHUEKBER ve lillahil Hamd</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 21:21:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Allahuekber]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[lillahil Hamd]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi]]></category>
		<category><![CDATA[rab]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1103</guid>
		<description><![CDATA[Haşyet duyulası olay; her birim başlı başına bir alem. Her birinin RAB&#8217;bi var, kitabı var, kitaptan algılayışları ve uygulayışları var, kendi doğruları, yanlışları, değer yargıları var&#8230; Sadece insanlık alemini bile düşündüğümüzde, aynı Kuran okunsa da, anlayışlar farklı olabiliyor. İşte bu yazı; her an yeni bir şen de olan ALLAH&#8217; ın bu kulda, şu anki bilgi/düşünce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Haşyet duyulası olay; her birim başlı başına bir alem. Her birinin RAB&#8217;bi var, kitabı var, kitaptan algılayışları ve uygulayışları var, kendi doğruları, yanlışları, değer yargıları var&#8230; Sadece insanlık alemini bile düşündüğümüzde, aynı Kuran okunsa da, anlayışlar farklı olabiliyor. İşte bu yazı; her an yeni bir şen de olan ALLAH&#8217; ın bu kulda, şu anki bilgi/düşünce ve idrak haliyle açığa çıkardığı yorumdur. Asla başkasını bağlayıcı kesin bilgiler ihtiva etmeyip, kişi için Kuran&#8217; dan anladığından daha kesin ve bağlayıcı bilgi olmadığı kanaati ile, sadece fikir vermek amacıyla yazılmıştır. Elbette doğrusunu ALLAH, ehli şeklinde açığa çıkışı bilir&#8230;</p>
<p>Konuya, Mehdi bekleyenler ve Hz. İsa’ nın (as) yeniden yeryüzüne inip, Hz. Muhammed’ e (sas) tabi olmasını bekleyenlere bir düşünce alternatifi sunmakla başlayalım;<span id="more-1103"></span></p>
<p>Bu olayın ille de fiziki olarak gerçekleşeceğine inanıyorsanız da, hala daha olmamışsa veya yakın geçmişte olmuşsa, bunun gerçekleşmesine şahit olamayanlar için ne düşünürsünüz ? Asırlarca süren bekleyişe, sadece  50 senelik dilime rast gelen insanlar mı şahit olabileceklerdir sizce ? Yoksa Kuran&#8217; da geçen Resul misallerinde olduğu gibi, misalde anlatılan idrakin, herkes tarafından yaşayacağı/yaşadığı olaylar olması gibi, söz konusu bu iki olay da, her alemde gerçekleşiyor mu ? Bunlar dünya tarihinde sadece zahir olarak bir kere yaşanacak şeyler olmayıp, batini olarak, içsel hissediş olarak, her kişinin kemale uzanışı sırasında yaşayacağı bir süreçte mi aynı zamanda ? Bu sorunun cevabını akılda tutarken, başka konu ile devam edelim&#8230;</p>
<p>Kendini, bazı şeyleri çok iyi biliyorum diye niteleyen biri, aslında söz konusu şeyleri o kadar çokta bilmiyor olabilir. Yine kendini dürüst, iyi kalpli, zeki gibi tanımlayanlarında, dışarıdan bakılınca öyle olmadıkları gözlenebilir. Aynen bunun gibi şu anda dünyada ben Muhammedi’yim, İsevi’yim yada Musevi&#8217;yim diyen kişiler de kendilerini öyle sanmalarına rağmen, gerçekte farklı olabilirler. Çoğumuz biliriz ki Resullere çeşitli idrak seviyeleri şeklinde bakınca;</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Musa</span> idrakında; ALLAH kişiden ayrı bir yerdedir. Her şeyden münezzeh anlayışı ile ALLAH ötelenmiştir. (Tenzih)</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İsa</span> idrakında; ALLAH her yerde olduğu gibi, birimin de özündedir. Böylelikle ALLAH berilenmiştir.         (Teşbih)</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Muhammed</span> idrakında ise iki görüşünde birleşmesi vardır. Ne ötede, ne beride olmakla sınırlıdır. Alemlerden Ganidir, ama hiçbir şeyde O&#8217; ndan gayrı değildir. (Tevhid) [Bununla beraber Tevhid' i sadece ötelememe ve berilememe anlayışlarını birleştiren değil, Zat-Yarattıkları, mana-suret, hakikat-şeriat gibi yapılan ayrımı da birleştirme olarak düşünülebilir]</p>
<p>İşte kişiler, nüfus kağıdında yazanla veya çevrelerinde yaşanan dinlere göre ezberci değerlendirme ile değil de, yaşadıkları idrak/anlayış/iman ve yaşama geçirdikleri olarak değerlendirilirse, görülecektir ki birçok müslümanım diyen aslında Musevi anlayışta, kısmen daha azı da İsevi anlayışta iken, diğer dinlerde olduğunu sanıp ta durumun tam tersi olduğu sonuçlar ile de karşılaşılabilir. Bununla beraber Kuran&#8217; daki sıralamaya uygun olarak gelişen süreçler, günümüzde herkes tarafından yaşanabilmektedir. Çoğunlukla Musevi bakışa sahip olarak, ALLAH&#8217; ın tüm eksikliklerden münezzeh/süphan oluşunu tek başına ele aldığımız, ötelediğimiz bir anlayıştayızdır. Bu hali ile ALLAH diye isimlendirdiğimiz bizden ayrı ve ötedeki bir tanrıdır. Bunun üzerine İsevi anlayışla muhatap oluruz. Denir ki; yukarıda değil, her yerde demene rağmen, ötede sandığın tanrı anlayışını tekrar düşün&#8230; Sen o “her yer” dediğinden ayrı mısın ? Sende olan O dediğin&#8230; Aslında her yerde, her şeyde olan O. Senin kendini O&#8217; ndan gayrı bir varlık hissetmen sadece varsayım/vehim. Sen çek kendini aradan, ortaya çıksın yaradan. Bu anlayış ile beraber kişide değişim başlarsa, varlığında ALLAH&#8217; ı hissetmeye başlarsa, ihtimal ki; varsaydığı benliği kabullenişinden arınabilir. İşte bu nokta, aslında gelinmesi başarı olarak kabul edilen bir nokta olsa da; Muhammedi idrak olmayıp, tam kamil değildir. Çünkü bu seferde öteleme hiç olmadığı için, ALLAH sadece kendinden açığa çıkanlarla sınırlanmış olur, her ne kadar sınırsız denilse de. Aslında kabul edilmesi her ne kadar zor gelse de, ötedeki bir tanrı anlayışından kurtulunmuş olmakla ile birlikte, sadece berideki, kendinden açığa çıkan bir tanrı anlayışına saplanılmıştır bir nevi. Artık bundan sonra ister kişinin samimiyeti deyin, ister nasibi, olur da Muhammedi idrak ile muhatap olunabilirse, o zaman Tevhid kurulmuş, Alemlerin O&#8217; ndan gayrı olmaması ile birlikte, O&#8217; nun Alemlerden gani oluşu idrak edilmiş ve ALLAHUEKBER deme aşamasına gelinmiş olur. Hz. Muhammed (sas) ın; seni layığı ile sena edemedim itirafı ile, Hz. Ebubekir (ra) ın; ALLAH&#8217; ı idrak, idrak edilemeyeceğini idraktir itirafları, bu hissedişlerin açığa çıkışıdır. Zaten Kabe putlardan temizlenirken, son ve büyük olan ALLAH putunu ne Hz. Muhammed (sas), ne de Hz. Ebubekir (ra) kırmıştır. Onun yerine ben B&#8217; nin altındaki noktayım diyen Ali (ra) kırmıştır. Şahı velayet belki bu sözü söylediği andaki, halini itiraf etmiş, olaya bakış açısını açıklamıştır. Bu anlayışa göre hüküm veriyorum diye. Bu bilinmez ama geride kalan, altında üstünde nokta olan, olmayan onca harfin varlığından haberdardır büyük ihtimal. İlim şehrinin kapısı olduğunu unutmayalım&#8230; Hepsine selam olsun, himmetleri üzerimize olsun&#8230;</p>
<p>Bu arada Resulullah&#8217; ın Hac ile ilgili dediği “<em>Kim kendisini Beytullah&#8217;a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur</em>” (Küt.Sit 1150) uyarısını ve “&#8230;<strong><em>Gitmeye imkânı olan herkese Beyt`i hac etmek, insanlar üzerindeki Allah hakkıdır&#8230;</em></strong><strong>” (</strong><strong>Ali İmran 97</strong><strong>) ayetinin ALLAH hakkıdır vurgusunu, belirttiğimiz idrak seviyeleri kıstası ile yorumlarsak, taşlar biraz daha yerine oturmuş olur. Musevi anlayışta sadece öteleme ve bedensel algı, İsevi anlayışta sadece berileme ve şuursal algı var ki; ikisi de kamil değil Tanrısal ya da en iyi ihtimalle Rab&#8217;sel. İkisinin bileştiği Tevhid sembolü olan ve Muhammedi muhabbetin açığa çıkmasına aracılık eden Kabe ziyareti; ALLAH kavramının idrak edilmesi için gerekli ve ALLAH&#8217; ın insan üzerindeki hakkı&#8230; </strong></p>
<p>Ayrıca bununla beraber; Özde bulma/miraç çalışması olan salat vaktinin habercisi Ezanda da, ikame edilmesi arzulanan salatta da, en çok kullanılan kelime ALLAHUEKBER&#8217; dir. Dünyada her an susmadan, durmadan, dolaşan hatırlatma&#8230; Salattaki her kullanılışından sonra Süphanlığa vurgu/atıf/hatırlatma vardır çeşitleriyle. Süphane Rabbuyel ALA/AZİM tespihlerini düşünelim. Süphan ALLAH denilir, ancak Süphan Rab şeklinde bir kullanıma hiç şahit olmadım. Dolayısıyla RAB&#8217; bin azimliği, alalığı ve süphanlığının vurgulamasından çok, Rabden ala ve azim olanın süphan olmasına dikkat çekiliyor gibi&#8230; Bu durumda ortaya; Rabbimden, rububiyetimden benden açığa çıkışından ALA/AZİM olan, süphandır; sadece bununla sınırlanmaktan beridir. Yada Rububiyetimle, benden çıkışla kısıtlanamaz olan ALA/AZİM dir şeklinde bir anlam çıkıyor. Tüm bunlarla pekiştiririz ki; hiçbir açığa çıkış noktası, tümü ihata edemez. Açığa çıktığı kadarı ile kendi zatını idrak etse de, mutlak manadaki ZAT&#8217; ı idrak ve ihata etmesi mümkün değildir. ALLAH Ekberdir demek; ALLAH&#8217; ın hiç bir şekilde ihata edilemeyeceği, bilinemeyeceği kavranamayacağı demektir diye yorumluyorum.  Bu durumda  her halükarda  kavradığımız algıladığımız dışında bir şeyler kalacaktır, ama bunu Tanrı diye düşünmeden, Samediyet içinde düşünelim. Yani ALLAH kendini mert&#8217; ten açığa çıkışı ile seyretmek istiyor, bu çıkış mert&#8217; in algıladığı alem ise sadece 1 evren&#8230; Bu evren mert&#8217; ten/algıladıklarından oluşmuştur. Mert suretiyle açığa çıkan o evrenin ALLAH&#8217; ı denemez RAB&#8217; bi denilebilir, başka evrenlerin olduğu bilindikçe.  Mert aleminin Rab&#8217; bi, sonra o alemin gözünden Ahmed&#8217; in, Mehmet&#8217; in, Mustafa&#8217; nın Rabbi var, bununla beraber Ahmed&#8217; in aleminden bakışla da mert&#8217; in alemi var&#8230;vb. İşte bu sonsuz evrenlerin ve bu evrenlerden diğer sonsuz evrenler seyrinin, başka bir deyişle Evren içre evrenlerin her birinin Rab&#8217;bini  kuşatan, düzenleyen, eğiten ALEMLERİN RABBİ kavramı var ki; buna ALLAH diyebiliriz. Ama burada dahi ALLAH derken ALLAH isminin varlığa bakan boyutundaki anlamı ile, yani bir nevi RAHMAN gibi. Zatı&#8217; da kapsayan, varlığın olabilecek diğer sonsuz alternatif potansiyeline bakan boyutu ile değil.</p>
<p>Başka bir ifade ile; Kuantum potansiyeli yada esma alemi dediğimiz, sonsuz özelliklerin potansiyel olarak bulunduğu bir alem&#8230; Burada her türlü ilim ve kudret var potansiyel olarak. Biz bu potansiyeli ister farkında olarak, ister olmayarak nasibimizce kullanarak bir yaşayış açığa çıkarıyoruz. Biz derken tabi gene Ayşe, Fatma tecellisindeki ALLAH :) İşte bu durumda hem alemlerden Gani oluşu, hem de alemlerin O&#8217; ndan asla gayrı olamayacağı ve ALLAHUEKBER kavramı bizde yerleşmiş oluyor. Burada belki en fazla denebilir ki Hz. Muhammed’ in (sas) Rabbi, Alemlerin RAB&#8217; bi idi&#8230; O bile deminki tanımdaki esmaları veya potansiyeli maksimum şekilde müşahede etse de, hala daha ALLAH&#8217; ı layığı ile sena edemediğini farkında ve Sen bu değilsin diyor&#8230; Elbette Hamd (değerlendirmek) ancak ALLAH&#8217; a mahsustur.</p>
<p>Hal böyle iken olaya bizde baktığımızda; ilk başlarda Muhammedi&#8217;yim sanılarak, Musevi idrakte yaşanırken, İsa&#8217; nın yeryüzüne inmesini ALLAH&#8217; ı özde bulma, kendinden açığa çıkanı algılama evresi olarak düşünürsek, İsa&#8217; nın Hz. Muhammed&#8217; e tabi olmasını da, yanlış ve eksik idrakler fark edilmiş olarak, bilinçli olarak Muhammediliği idrak ediş ve yaşayış aşamasına geçilmesi olarak yorumlayabiliriz.</p>
<p>Unutmayalım, varsaydığımız benliğimiz, fiillerimiz, düşüncelerimizin hepsinin Faili ve Hakikati ALLAH olduğu gibi, zanlarımız, egomuz diye kabullenişimiz, kesrette takılıp, dünya hayatı diye hor gördüğümüz hissedişlerimiz de ALLAH&#8217; tan. [Hz. İbrahim' in ve oğlu (İbrahim' den açığa çıkanlar) kıssasını şöyle değerlendirirsek; <em>İbrahim bilincindeyken, yani ne yana baksak ALLAH veçhini görür halde iken bile, bizden açığa çıkan fiilleri ve söylemleri kendimize (bedensel benlik) mal edebiliriz. Bu durumda kişi bunu fark edip uyandığında, bu kendine mal ettiği fiilleri kurban etmesi gerektiğini düşünür. (3 kez rüya diye tabir edilen) Hemen olmasa da belli bir süreç sonunda bunları kurban etmeye karar verir, yine samimiyetle... Tam kurban edecekken; <strong><span style="text-decoration: underline;">İkisi de </span></strong><span style="text-decoration: underline;">(hükme) <strong>teslim olup Onu </strong>(İsmail'i) <strong>yüzüstü yatırdığında... Biz Ona: "Ey İbrahim!" diye seslendik. "Gerçekten rüyanı doğruladın. Doğrusu biz muhsinleri (müşahedelerinde Hak'tan gayrı bulunmayanları) böylece cezalandırırız."Muhakkak ki bu apaçık bir belâdır (öğretici, idrak ettirici deneyim)!</strong><strong>Ona, bedel olarak çok büyük kurban verdik</strong><strong>.(Saffat 102-107)</strong></span><strong> A</strong>yetleri ile anladığım kadarıyla; Senin bu fiilleri, söylemleri kendine sahiplenmenin faili de ALLAH' tı hitabı ile karşılaştı. Bunun sonucunda İsmail' i kurban etmesine gerek kalmadı. Çünkü çok daha büyük bir kurban çıkmıştı ortaya. O da sadece fiilleri ve söylemleri değil, düşündükleri, ben kabul edişleri, hissiyatları da olmak üzere her şey ALLAH' tandı. Ne İbrahim kaldı, nede İbrahim' den bir şey, küllen koca bir kurban oldular</em>] Kesret algılaması/yaşantısı, Zat boyutundan gayrı olmadığı gibi hor görülecek bir şey değil. Aynı TEK&#8217; in farklı halleri. Suret, Mananın Zahiri, Hakikat, Şeriatın Batını&#8230; Ahad ve Samed&#8217; dir ALLAH. O sebeple ALLAH ismi bir yandan Zat boyutu için kullanılırken, bir yandan da varlığı oluşturan esmaların küllehası olarak kullanılır. Her algılamanın Hak olduğunu hatırladıktan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; nasıl ki her şey mutlak manada kulluğunu yerine getiriyorsa, aynı şekilde hiçbir açığa çıkış mahalli de, irade olunmuş açığa çıkış işlevinin dışında bir algılama ve yaşama mecbur değildir, zaten mutlak kulluğu gereği bu mümkün de değildir. Algılamak, şahit olmak, zahirde seyretmek amacı ile yaratılan birim bunu yapmak için vardır, ne ALLAH yaşayışı/algılayışı/zatından bakışı nede irade edilen amacın dışında başka bir şey için&#8230; Bu durumda Veli dediğimiz kişiler, bizim algıladığımız bedenleri, düşünceleri, söylemleri ve fiillerinin kesinlikle ALLAH&#8217; ın açığa çıkartışı olduğunun farkındadır. Hatta farkında olan bizzat ALLAH&#8217; tır. ALLAH&#8217; ın bu şekilde; yani insan suretinde olması ile beraber, hakikat örtülmemiş biçimdeki açığa çıkış gerçekleştirdiği mahalle Veli denir. Ancak bu çıkış ta yine ALLAH&#8217; ın sonsuz tercihinden sadece bir tanesidir. Dolayısıyla bu düşünce ile bakıldığında, hiçbir şeye olduğu gibi Veli&#8217; ye de ALLAH denilemez. ALLAH sadece veli olmaktan da ganidir. Nasıl ki; Kuran da ALLAH Kelamının, bu boyutta Hz. Muhammed&#8217; den açığa çıkışıdır ve ALLAH Kelamı Kuran ile sınırlanamaz, aynı şekilde Veli&#8217; den açığa çıkışta, ALLAH ile sınırlandırılamaz. Ancak bununla beraber, her birimde açığa çıkanın ALLAH olduğunu bilsek te, Veli&#8217; lerdeki çıkış örtülmeden ve farkındalıkla olduğu için, onlardan çıkanın ALLAH&#8217; ın en farkındalıklı şende çıkışı olmasından ötürü, ona göre değerlendirilmesi için denmiştir Veli ALLAH’ tır diye. Yoksa Veli&#8217; de aynen diğer her şey gibi ALLAH’ ın açığa çıkışının kuludur.</p>
<p>Şimdi bir de Hz. Muhammed&#8217; in gözümün nuru dediği, dinin direği dediği, miraç sonrası müjde diyerek nitelediği salata tekrar bakalım. Teklif edilen vakitlere&#8230; Örneğin Sabah namazı. Karanlıktan (algılamayı örterek, kişinin vahdet bilincini yaşadığı zamandan) aydınlığa geçiş arasında. Eğer ki kişi kesret halini yaşamaya başlamışsa, vahdet halini unutmasın diye bir hatırlatma. Bununla beraber Vahdet halini yaşayan birinin vakit ile bağlı olduğunu hissederek, çalışma yapması gerektiğini hissederek Kesret yaşamına dönerek, kesret gerekliliğini ve güzelliğini unutmaması gerektiğinin hatırlatması. Burada kaynağını bilmediğim ama anlatılan bir olay geldi aklıma; <em>Hz. Ömer güneşe bir baktı&#8230; Işığı sönmek üzereydi&#8230; Namazı geçerken yaptı bunu&#8230; Rasulullah gülümsedi ve dedi; Ömer az daha baksa, arzı karanlığa boğacaktı&#8230;</em> Biraz önce anlattığımız mana ile bakarsak bunu şöyle yorumlayabiliriz: Güneş doğmadan önceki karanlıkta, Ömer zatı ile baş başa iken, daha doğrusu hakikat hissedişi yüksek iken, sabah olup güneşin yükselmesi ile kesret yaşamının canlanması ile, varsaydığı Ömer algısını kendinde hissetmeye başlıyor. Güneş etrafı aydınlattıkça, bedensel benlik kabulü hissi artıyor ve o celali ile buna gem vurmak istiyor. Yani neredeyse o benliğe karşı etki ile, sürekli hakikati müşahede alemine girme durumunu gerçekleştirecek&#8230; (Arzın karanlığa boğulması) Ancak bunun olması ALLAH&#8217; ın istediği bir şey değil, öyle olsa belirli bir rububiyet altında açığa çıkışı yaratmaz, kesreti yaratmazdı. O zaman Ömer anladı ki; Hakikat diye nitelediğimiz işin manasal boyu kadar, şahadet alemi dediğimiz yaşam ve hissiyatta hakikat Bu hissedişte ALLAH&#8217; tan, dilemesi ve oldurması… O zaman, o nazar bitti ve güneş rahat rahat doğdu diye düşünüyorum. Kesret, Hakikat dediğimiz mananın suretidir. Aynı mıdır ? Süphan ALLAH..! Gayrı mıdır ? Süphan ALLAH..!</p>
<p>Aynı mantıkla öğlen namazının da Güneş tam tepedeyken değil de batmaya başladığı sırada kılınmasının hikmetini ve bunun gibi diğer vakitlerin de nelere göre düzenlenmiş olmasını, hatta aynı mantıkla namaz kılınmayan keraat vakitlerinin neler ifade edeceğini düşünülebiliriz. Bu vakit namazların peşinden okunulması tavsiye edilen surelere de dikkat etmek faydalı olacaktır. Mesela öğle namazının peşinden okunan Fetih&#8230; O kesret algılamasının içinde, her birim ayrı ayrı gibi müşahede edilirken, aslında fark edilir ki; iyi dediğin, kötü dediğin, dindar dediğin, gaddar dediğin hepsi ALLAH ne şekilde davranmalarını istemişse, ne için yaratmışsa onu yapıyorlar. Görürsün ki hepsi de kulluk halinde&#8230; Bu surenin bu vakitteki namaz sonrası okunmasındaki hikmet kavranılmaya çalışılırsa sanırım fayda sağlayacaktır.</p>
<p>Netice itibarı ile, duam odur ki ; Ötelemeyle, berilemeyle, mana ve suret ile, iyi, kötü, güzel ve çirkin, kafir ve mümin diye bölmeden, sınırlamadan, tevhid ile birleyelim ve birlenelim, iki cühan nuru Muhammed’ i olalım&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><em><span style="text-decoration: underline;"><strong></strong><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></em></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/allahuekber-ve-lillahil-hamd/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dibi Delik Çuval</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/dibi-delik-cuval/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/dibi-delik-cuval/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jan 2010 23:43:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[dibi delik çuval]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1086</guid>
		<description><![CDATA[Bir çuvalınız olsa ve dibi de yarıya kadar delik olsa&#8230; Siz içini doldurmaya çalıştıkça, delik olmayan kısımda biraz kalsa da doldurmaya çalıştıklarınız, delik bölüme denk gelenler aşağıdan dökülürler. Delikten daha büyük olan cisimler delikten geçemediği için çuvaldan düşmez ve eğer deliğin önünü kapatırsa belki belli bir ağırlık oluşana kadar çuvalı doldurabilirsiniz. Ne var ki dikişin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Bir çuvalınız olsa ve dibi de yarıya kadar delik olsa&#8230; Siz içini doldurmaya çalıştıkça, delik olmayan kısımda biraz kalsa da doldurmaya çalıştıklarınız, delik bölüme denk gelenler aşağıdan dökülürler. Delikten daha büyük olan cisimler delikten geçemediği için çuvaldan düşmez ve eğer deliğin önünü kapatırsa belki belli bir ağırlık oluşana kadar çuvalı doldurabilirsiniz. Ne var ki dikişin istidadına, yani sıklığı ve ipliğin sağlamlığına göre yükün artması sonucu, delik büyük cismin geçeceği kadar yırtılarak genişler ve artık tamamen dipsiz bir çuvalınız olmuş olur. Artık yukarıdan ne atarsanız aşağıdan aynen düşer&#8230;<span id="more-1086"></span></p>
<p>Bakıyorum mert&#8217;e de, aynen böyle dibi delik çuval&#8230; Sorsan derki;</p>
<p>- ALLAH&#8217; ı arıyorum.</p>
<p>ALLAH aramakla bulunmaz desen;</p>
<p>- Bulanlarda ancak arayanlarmış der.</p>
<p>Değişik tasavvuf meclislerine, sohbetlere gider, yazılar okur, didinir durur. Ne var ki bir yandan sürekli bilgi toplamaya çalışırken, bir yandan da bunların çoğunu zamanla unuttuğunu fark eder. Bilgiyi kullanmadıkça, yaşamadıkça değerlendirmemiş, yani şükretmemiştir ve şükür olmayınca, bereketi de olmamıştır. Dipteki deliği kapatmadan, hala daha dibi delik bir çuvala üstten cisimler atmanın sadece kendini kandırmak ve oyalanmak, aklını kullanmamak olduğunu fark edince, bir deliğe, birde dikişli kısma bakıp, buranın işin şeriat/kesrette yaşam kısmı olduğunu anlar. Şeriat uygulamasındaki eksiklikler kapatılmadan, bu çuvala ne kadar bilgi girerse girsin bir faydası olmayacaktır. Ancak bir yandan da düşünür ki bu çuvalı tamir etse ve ağzına kadar doldursa acaba iş bitmiş mi olacaktır..? Bu çuval o zaman “ben varım” diye daha kuvvetli bağırmayacak mıdır ? “Ben buyum, nasılda doluyum” diye gerek düşüncede gerek hayalde kainata nara atmayacak mıdır ? Dolu bir çuval olmak mı makbuldür, yoksa tamamen bir hiç olduğu bilincinde; dibi tamamen delik ve ne girerse o çıkarı seyir halinde olmak mı ?</p>
<p>Aslında bu bocalamasının temelinde belki de aldığı bilgilerin tek bir mertebede olmaması yatıyordu. Kendisinin 1. mertebedeyken, bazen 3. nün bilgilerini, bazen 6. nın, bazen 2. nin bilgilerini, değerlerini öğrenmesinden ve bunların hiçbirini layıkı ile tecrübe etmemiş olmasından, boşta kalan, havada kalan ve bir müddet sonra unutulan bilgilere sahip olmasındandı. Unutulmayanlarda kafa karıştırıyordu. O sebeple;</p>
<p>- En güzeli zamana bırakmak dedi. Boşa demedi işin ehli&#8230; Sahabeler, kendilerine seviyelerine göre hitap eden tek kaynaktan beslenip, 23 senede öğrendiklerini hakkıyla yaşama geçirerek, olmuşlar&#8230; Öyle ise;</p>
<p>- Bana düşen şu <span style="text-decoration: underline;">AN</span>ki idrakım ne ise önce bunun hakkını vermek.</p>
<p>- Sonuçta çuval nasılsa tamamen delinecek düşüncesiyle,</p>
<p>- Dolmayı yaşamadan, dikişli kısmı da kesmek, olmasa gerek.</p>
<p>Anlaşılan o ki; bu mert, dibi delikliği de yaşayacak, dikişi tamamlayıp dolmayı da&#8230; Varsa nasibinde, dolu da olsa, boşta olsa kumaş parçası ötesinde bir şey olmadığını anlamak, o zaman belki dipsiz kalmayı da&#8230; Ona düşen tevekkülle çalışmak ve unutmamak “bu da geçer ya HU”&#8230; derken sesleniyor hala;</p>
<p>- Rab&#8217; bimi sınırlama! Hadi&#8217; yi ve hidayet sistemini sınırlama. Ne biliyorsun ? Belki de öyle büyük bir ilim gelecek ki; delikten büyük. Onun ağırlığıyla çuvalın dolmasını beklemeye gerek kalmadan, delinecek dibim. Görelim Mevlam ne eyler ? Ne eylerse güzel eyler&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/dibi-delik-cuval/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>RAB&#8217; den ALLAH&#8217;a&#8230;</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/rab-den-allaha/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/rab-den-allaha/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jan 2010 22:56:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[rab]]></category>
		<category><![CDATA[seyr]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1079</guid>
		<description><![CDATA[Fark ettiğinden de cahil olduğunu düşünüp, kendisini bu kadar bilen ve öğretenin arasına atan RAB&#8217; binin Latifiyetini, kendindeki Şekur nasibince değerlendirmesinin lüzumunu hissettiği, meclistekilerin büyüğünün hitabı geldi; - Ya sen ?.. Ne düşünüyorsun bu konuda..? Kartal gelmiş, kalkan balığına uçma hakkındaki fikrini soruyor. Ne denir ki ? Diye düşündü&#8230; Ortamdaki herkes bilgili ve hal ehli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" /></p>
<p>Fark ettiğinden de cahil olduğunu düşünüp, kendisini bu kadar bilen ve öğretenin arasına atan RAB&#8217; binin Latifiyetini, kendindeki Şekur nasibince değerlendirmesinin lüzumunu hissettiği, meclistekilerin büyüğünün hitabı geldi;</p>
<p>-                     Ya sen ?.. Ne düşünüyorsun bu konuda..?</p>
<p><span id="more-1079"></span>Kartal gelmiş, kalkan balığına uçma hakkındaki fikrini soruyor. Ne denir ki ? Diye düşündü&#8230; Ortamdaki herkes bilgili ve hal ehli idi, hele ki büyükler; biri İlimde, diğeri Kalemde, öbürü Yaşamda erbap iken ne diyebilirdi ki ? Hepsi bir noktada en yüksek makamlardı ortamdaki. Kendininse hiçbir özelliği yoktu. Sonra aklına geldi; “Yere göğe sığmam, mümin kulun kalbine sığarım”. Ne müminliğine, ne kalbine güveniyordu ama umudu da kesmiyordu. Beyni durdu, kalbi konuştu;</p>
<p>-                     Şu gördüğünüz acizde ne sizinki gibi ilim, ne diğer hazretlerinki gibi kelam ve yaşam var. Ancak ben bundan dolayı en ufak bir mutsuzlukta duymuyorum. Çünkü eğer ki bu etrafımdakilerin bütün güzel özellikleri bende olsa idi, tek başıma kalıp, hiçbir şeyi seyredip temaşa etmeksizin; Ne de çok ilmim var, amma güzelim, benden iyisi, bilgilisi yok demekten başka çare kalmazdı. BEN, bu gerçeğin sadece bu şekilde cereyan etmesindense, her bir özelliği değişik kombinasyonlarla değişik yerlerde seyretmeyi yeğledim. Bu durumda şu geveleyen aciz, kainatta her algıladığının kendisine hizmet ettiğini görüyor. Aynı şekilde kendisinin de aynen kainattaki her şeye hizmet ettiğini, istese de, istemese de&#8230; Algılanan her zerre, kendisi dışında algılanan her zerre için ve kendisi dışındaki her zerre de, onun için var. Bunu bilmek kişiye, hem kainata aşk duydururken, kainatın o kişiye olan aşkını da hissetmesine sebep oluyor. Her şeyin, her şeye olan bağlılığına, aşkına ve muhtaçlığına bir bütün olarak baktığımızda muhtaçsız bir tek çıkıyor. İşte bu sebepten ben sizi de sizdeki özelliği de aşk ile severim. Aynı mantıktan kendimdeki özelliği de&#8230;</p>
<p>Dedikten çok sonra, farkına vardı, söylediklerinin aslında sorulan sorunun cevabı olduğunu&#8230; Rab seyrinden, Allah seyrine geçişin örneğini verdiğini&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><span style="text-decoration: underline;"><strong></strong><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/rab-den-allaha/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Misket Oynayan Evliya</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/misket-oynayan-evliya/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/misket-oynayan-evliya/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 10:08:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1042</guid>
		<description><![CDATA[Baştan söyleyeyim, ikilik düzlük çar-çöp her şey BEN’ den&#8230; Bu yazıyı yazarken ki tüm kuralları ben koydum siz ancak okursunuz, katılırsınız ya da katılmazsınız, fikirler ancak beni bağlar&#8230; Şimdiki nesil pek bilmez ama çocukluğunu bundan 20-25 sene önce yaşamışlar genelde bilirler. Bazı oyunlar oynanırken kural yada düzen belirleyiciler olurdu. Mesela “yeşil tuttum bütün kurallar benden” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Baştan söyleyeyim, ikilik düzlük çar-çöp her şey BEN’ den&#8230; Bu yazıyı yazarken ki tüm kuralları ben koydum siz ancak okursunuz, katılırsınız ya da katılmazsınız, fikirler ancak beni bağlar&#8230;</em></p>
<p>Şimdiki nesil pek bilmez ama çocukluğunu bundan 20-25 sene önce yaşamışlar genelde bilirler. Bazı oyunlar oynanırken kural yada düzen belirleyiciler olurdu. Mesela “yeşil tuttum bütün kurallar benden” diyenler, ne alakaysa oyunun kurallarını belirleme hakkına sahip olurdu&#8230; İşte vakit; o vakitlerdeyken, yeni taşındığı mahallesinde ki çocuklarla oynamak üzere misketlerini alıp, çıktı evden dışarı. Çocukluk işte, çekinme utanmadan olmadan, rahatlıkla diğerlerinin yanına gidip bende oynayabilir miyim diye sordu hiç düşünüp plan program yapmadan. Kısa bir tanışma faslından sonrada yeni oyunda yer almak üzere gruba katıldı. Tam oyun alanına dizmek üzere misketlerini çıkartmak için, elini cebine attığı sırada çocuklardan biri bağırdı;<span id="more-1042"></span></p>
<p>-          İkilik düzlük çer-çöp, her şey benden&#8230;!</p>
<p>Ne ikisi, ne çöpü, düz bir alana mı dizeceğiz misketleri, ilk elde tüm misketleri kıyak olsun diye bu arkadaş mı dizecek diye düşünürken, bağıran çocuk devam etti kendinden emin bir tavırla;</p>
<p>-          3’ er misket koyacağız, buraya dizeceğiz, baş bu taraf&#8230;!</p>
<p>Ya niye bu kararların hepsini o veriyor ki diye sorduğunda arkadaşına; Sanki çok normal bir şeymiş gibi tavırla cevapladı arkadaşı;</p>
<p>-          E ! İkilik düzlük dediii&#8230;</p>
<p>-          E.. Ben de diyeyim&#8230;</p>
<p>-          Yok olmaz, ilk o dedi çünkü&#8230;</p>
<p>ALLAH, ALLAH&#8230; Bir anlasam, ne demek ki acaba bu ? Dediğinde, nereden bilebilirdi ki, ömrünün kalan zamanını bunu öğrenmek üzere yaşayacağını&#8230;</p>
<p>Geçti aylar, geçti yıllar&#8230;. Geçti&#8230;Geçti&#8230;</p>
<p>Varlığının ve varlığın niyesini, nasılını sorgulamaya başladıktan sonra nihayetine gelene kadar ki duraklarına baktı. Bu arayışa ilk çıktığında bir beni vardı, bir de ondan ayrı bir yerde Yaratan! ı. O Yaratan&#8217;ının görmesi, işitmesi ve bilgisi sonsuz olduğundan her hareketini dikkatlice yapmalıydı. Yoksa kendisi sevilmez ve kötü şekilde cezalandırılırdı. Bir süre sonra baktı ki; bu Yaratıcı, kendinden ve diğer bütün yarattıklarından ayrı bir yerde ve ayrı bir varlık ise nasıl olurdu da sınırsız olabilirdi ki ? Varlıklar ondan bağımsızsa ve ayrı ise kendi sınırları var ise, onların sınırına kadar gelebilirdi ancak Yaratıcı. Böylece O&#8217; nun da o noktada bir sınırı olurdu. Bu sınırlı Tanrı&#8217; ya inanmak onu pek tatmin etmezdi de. Sonra düşündü ki; Eğer ki Allah sınırsızsa ve bir ise o zaman ben dahil tüm yarattıkları da O&#8217; ndandır, O&#8217; ndan gayrı hiçbir şey yoktur. Yani <span style="text-decoration: underline;">İkilik</span> yok, tenzih yok. Artık çok daha doğru olduğuna ikna olmuş bir inançla, gördüğü her noktada Allah vechi olduğunu müşahede ederek huzurla yaşamaya başlamıştı. Gördüğü, duyduğu kısacası algıladığı her şey O idi. Güllük, gülüstanlık olan bu dönemin sonu gelmeye başlamıştı. Çünkü eğer ki her birim Allah ise, o zaman her birimde tüm özellikler sonsuz sınırsız olmalıydı ve bir örnek olmalıydı ilk andan son ana. Yani doğma, büyüme, olgunlaşma gibi Ya da bitkinin fosile, fosilin petrole, kömüre ve elmasa dönüşmesi gibi bir durum olmamalıydı. Yani <span style="text-decoration: underline;">Düz</span> bir akış olmalıydı. Ama durum böyle değildi. Algıladığı her şeyde mutlaka bir eksiklik vardı. Hiçbir birim bırak sonsuz ilimi, ne zaman öleceğini hatta 10 saniye sonra ne olacağını bile bilemiyordu, istedikleri arzuladıkları şeyleri gerçekleştirmeye güçleri de yetmiyordu, üzülüp, acı çektikleri oluyordu&#8230;vs. Eğer Allah her birimde ise o zaman sonsuz bilgi ve isteklerini gerçekleştirme kudreti varsa, ölümsüzse bu durum nasıl oluyordu diye düşünmeye başladı. Yine bir tezat vardı. Kainattaki varlıkların tümü çok az şeyden haberli iken ve güçleri çok az şeye yetiyorken, inanılmaz bir düzen vardı. Bu düzen bu bilgisizlik ve acizlikle kendiliğinden süremezdi. Demek ki varlık Allah&#8217; tan gayrı değildi ama Allah olan, algılanan her şeyden gani idi. Basit bir anlayışla O her şeyi kapsamıştı, ama hiçbir şey O&#8217; na denk olamadığından, neye O dersek, sınırlamış olurduk ve dolayısı ile O her şeyden/bir şey olmaktan gani idi.</p>
<p>Artık kafasındaki her şey  oturmaya başlamıştı. Ben dediği varlığı asla Allah&#8217; tan gayrı değildi, ancak kendisi de bu algıladığı birimsel bedeni ile Allah değildi. Aslında nasıl ki etrafında gördüğü tüm varlıklar ve oluşlar fiiller Allah&#8217; tan ise, kendisi de Allah&#8217; tandı. Sonra anladı ki, aslında bu düşünceleri hisseden, yaşayan ve onda ben diyen sadece ALLAH&#8217; tı. Ben diyen halini aynada gördüğü sanmakla en baştan beri şirkte idi. Varlık tekti, bir arada ve bütün anlamında bir di.</p>
<p>İşte bu kadar geçen zaman, emek ve aşamadan sonra vardığı noktayı, aslında küçücük bir çocuk tek cümle ile özetlemişti. Bu ne demek diye düşündüğünde, anlamının bu kadar geniş bir şeyi kapsayacağını hayal bile edememişti&#8230;</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İkilik</span>, <span style="text-decoration: underline;">düzlük</span> çar-çöp, her şey BEN&#8217; den !</p>
<h5 style="text-align: right;"><span style="text-decoration: underline;"><strong></strong><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/misket-oynayan-evliya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şükür – Huzur</title>
		<link>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/sukur-%e2%80%93-huzur/</link>
		<comments>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/sukur-%e2%80%93-huzur/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Oct 2009 14:17:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mert Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Huzur]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sufizm.gen.tr/?p=1030</guid>
		<description><![CDATA[Yüzüstü uzanmış yatıyordu, dünyevi meşgalelere ara vermiş, beyni olabildiğince boş bir vaziyette&#8230; Gözleri, tavandan aşağı doğru inipte karşıya doğru bakınca, oynattığı ayak parmaklarına takıldı. Gülümseyerek düşündü, nasıl da hakimdi vücudundaki her uzvuna. Beyinden bir komut vermesi yeterli oluyordu. Yeter ki vereceği komuta yabancı olmasın, daha önce yaptığı bir şey olsun. İliminde ki bir hareketi, yapmayı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.tasavvuf.gen.tr/mert-kilic.jpg" alt="" width="79" height="116" />Yüzüstü uzanmış yatıyordu, dünyevi meşgalelere ara vermiş, beyni olabildiğince boş bir vaziyette&#8230;  Gözleri, tavandan aşağı doğru inipte karşıya doğru bakınca, oynattığı ayak parmaklarına takıldı. Gülümseyerek düşündü, nasıl da hakimdi vücudundaki her uzvuna. Beyinden bir komut vermesi yeterli oluyordu. Yeter ki  vereceği komuta yabancı olmasın, daha önce yaptığı bir şey olsun. <span style="text-decoration: underline;">İlim</span>inde ki bir hareketi, yapmayı <span style="text-decoration: underline;">murat</span> ettiğinde, o komutu hemen yapmaya <span style="text-decoration: underline;">kadir</span>di&#8230; Ol dediği her hareket anında <span style="text-decoration: underline;">OL</span>uverirdi.</p>
<p>-    Vay be, dedi&#8230; Beynimden bir komut veriyorum ışık hızında istediğim bölgeyi istediğim gibi oynatabiliyorum.  Fakat bunun güzelliğinin ve öneminin hiç farkında olmadan yaşıyorum&#8230;.</p>
<p>Öyle ya, eğer bu kadar sağlam ve kusursuz çalışan organlarımdan/uzuvlarımdan sadece bir tanesi bile olmasaydı acaba bunun ne kadar farkında olarak yaşardım. Mesela bir bacağım hiç olmasaydı&#8230; Hatta bırak koca bacağı, kolum&#8230; Onu da bırak elim&#8230; Hadi ondan da vazgeçtim, sadece bir parmağım&#8230; 9 tanesi sapasağlam dursa bile sadece bir baş parmağım olmasaydı bu her gün kaç kere aklıma gelirdi acaba ?<span id="more-1030"></span></p>
<p>Her el sıkıştığımda, biriyle tanıştığımda, yazı yazarken, bir şey tutarken, yerken, içerken, işte evde otobüste, klavye kullandığımda, her işe kalkıştığımda belki günde 1.000 defa aklıma gelirdi&#8230;</p>
<p>O zaman dedi, sadece bir baş parmağım için günde 1.000 defa şükretmem gerekmez mi ? 1.000 er defa da diğer parmaklarım için, eller, kollar, ayaklar, gözler, kulaklar, tüm hücreler, tüm organlar&#8230; Peki sadece bunlar mıydı elindeki nimetler ? Annesi, babası, evladı, eşi, işi, aşı, arkadaşları, dostları&#8230; Aman ALLAH&#8217; ım dedi&#8230; Ne büyük varlık içinde yaşıyormuşum ki saymaktan acizim&#8230;</p>
<p><em>Halbuki Allah&#8217;ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah; çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.  (Nahl 18) </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>O, İstediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah&#8217;ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.  (İbrahim 34)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Başımı hiç secdeden kaldırmamam, şükürde bir an duraksamamam lazımken, ben hala daha şu da olsa bu da olsanın hayallerini kuruyorum&#8230; Durup dinlenmeden, doymadan istiyorum&#8230; Bu nimetlerin şükrünü nasıl eda edeceğim diye düşünmem gerekirken, değerini hiç bilmeyerek nankörlük ediyorum&#8230; Yazıklar olsun dedi ve biraz rahatlamak için Kuran okuyayım dedi&#8230;</p>
<p>Aldı eline öylesine bir sayfa açtı ve gördüğü ilk ayeti okudu&#8230; İnanamadı gördüğüne, bir daha okudu. Sonra bir sonraki ayeti okudu hayreti daha da arttı&#8230;</p>
<p>“ Andolsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.”</p>
<p>“Hiç şüphesiz buna kendisi de şahittir.” (Adiyat 6-7)</p>
<p>Aman ALLAH&#8217; ım dedi, bu ne ? 6.666  ayetten, bu iki sıralı ayetin tam zamanında gelme olasılığı nedir ? 44.428.890 da 1. Bu bile ne büyük nimet. Sadece şu olay için bile geri kalan 44.428.890 ihtimal kadar şükretmek lazım&#8230;</p>
<p>Sonra durdu düşündü tekrar&#8230; ALLAH sürekli bana nimetler yağdırıp duruyor. Her şeye gücü yeterken, ben O&#8217; na teşekkür etmek anlamında şükretsem ne olur, etmesem ne olur. Amaç ona teşekkür edecek bir kul olsa, hiç nimet vermeden de kendine teşekkür ettirebilirdi. Ama öyle değil, araya her şeyde olduğu gibi sebepler konmuş. O zaman bu şükür olayını biraz daha düşünmek lazım, en doğrusu nasıl olur, nasıl layıkıyla şükretmiş oluruz ?</p>
<p>Şükretmek ALLAH&#8217; a bir şey kazandırmayacağına göre, bunun faydası mutlaka bana olacaktır diye düşündü. Aslında daha ayak parmaklarını oynatıp da, bundaki nimeti görüp, şükretmem lazım diyerek, diğer nimetleri de düşündüğünde içinde büyük bir huzur ve mutluluk hissetmişti bile. Yani zenginliğinin farkına varmıştı aslında. Şükretmemek kendi zenginliğinin farkına varmamak ve dolayısıyla kendini hep fakir, mahrum ve eksik hissetmeyi getiriyordu. Aynen Mevlana ile, o halinden şikayet eden adamın misali gibi ki;</p>
<p>“ Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin huzurunda geçim darlığından ve fakirlikten şikâyette bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ o kimseye: “Eğer sana, organlarından birini mesela gözünü alıp yerine bin altın verelim deseler, râzı olur musun?” diye sordu.</p>
<p>O da: “Hayır, râzı olmam,” diye cevap verdi.</p>
<p>Bunun üzerine Mevlânâ şöyle buyurdu: “Ey kardeşim! Mâdem ki râzı olmazsın, niçin geçim sıkıntısından şikâyette bulunursun? Fakirim diyorsun? Bu kadar altından daha kıymetli organlara sahipken, vücudun sıhhatte ve âfiyette iken, niçin bunları sana bedavadan bağışlayan Allah’a şükretmiyorsun ? ”</p>
<p>Ne de güzel açıklamıştı Rumi. O ki Şems ile tanışımasından, ölümüne kadar bu anlamda şükrünü yapmıştı dillere destan olurcasına, yüzlerce yıl unutulmamacasına. Demek ki; <span style="text-decoration: underline;">Asıl zenginlik kazanma ile mal ya da imkanların çokluğu ile değil, kanaatin ve şükrün çokluğuyla doğru orantılıydı.</span> Daha önceki yaşamını ve çevresindekilerin yaşamını düşündü. Evet, varlıkları eskiye göre arttıkça artmasına, rağmen istekleri arzuları azalmamış, aksine çoğalmıştı. Gitgide fakirleşiyorlardı. Oysa dışardan bakınca sürekli zenginleşmekteydiler. O zaman şükrederseniz, çoğaltırım ifadesinin içeriklerinden biri de bu anlamda olmalıydı. Yani şükredersek, ALLAH&#8217; ın hoşuna gider o da hediye olarak bize arttırır diye çocukça düşünmeyi bir kenara atarsak, şükür arttıkça mutluluk, rıza ve kanaat artacaktı. Aynı oranda istekler ve ihtiyaçlar azalacaktı. İhtiyacın azalması demek, zengin olmak demekti. İmkanın artması demekti işte. Yani şükredersek, girdilerimiz artmasa bile, çıktılarımız azalacağından otomatikman, imkanlarımız artmış olacaktı. Zenginlik kazanma ile değil, harcamayla alakalıydı demek ki&#8230;</p>
<p>Bir başka açıdan şükretmenin oluşması için önce bir değerlendirme yapmak gerekiyordu. Hani demin parmağı hareket ettirdikten sonraki  değerlendirme gibi ki; bunun neticesinde söz konusu nimetleri nasıl en güzel şekilde kullanabilirim arayışı oluşuyordu. Mesela elin baş parmağını hırsızlıkta, iftira yazısında, fitnede kullanmak, nimetin kıymetini, sahibini bilmemek anlamına gelirdi ki bu ancak nankörlük olurdu. Halbuki nimeti sahibinden ayırmadan, O&#8217; nun tavsiye ettiği şekilde kullanmak, en güzel şekilde değerlendirmek olacağı gibi fiili bir şükür de olmuş olacaktı. Sonra bu şekilde değerlendirdiğini fark ettiğinde de yine şükredecek ve huzur bulacaktı. Şükrettikçe artan. Şükürden sonra huzur, huzurdan sonra şükür&#8230; Bu ne güzel bir paradokstu böyle..?</p>
<p>Şu anda ki bu düşüncelerinin bile, bir nimet olduğunun farkına vardı. İnsan olarak zenginliğini anladı. Huzurla sonsuz şükretti ve bu nimeti nasıl değerlendirebilirim de gerçek manada şükretmiş olurum diye düşününce, aklına yazıp sizlerle paylaşmak geldi.</p>
<p>Haydi, şimdi siz de şükredin&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..ebedi olarak sürdürmek üzere&#8230;</p>
<h5 style="text-align: right;"><span style="text-decoration: underline;"><strong> </strong><strong><span style="color: #003366;">Mert Kılıç<br />
mslmert@gmail.com</span></strong></span></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sufizm.gen.tr/mert-kilic-tefekkur/sukur-%e2%80%93-huzur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

